Afrika’da mimari ve mimaride iş birliği üzerine sofistike arayışlar

"Bir aşiret beyliği iken başta adalet ve insani değerlere verdiği önem sayesinde kısa sürede üç kıtada hâkimiyet kurma başarısını gösteren Osmanlı Devleti, yıkılma sürecine girildiği dönemlerinde bile dünyanın ezilen, zulme uğrayan, dara düşen her millet ve ferdi için bir sığınak olma özelliğini korumuştur." İsmail Mansur Özdemir yazdı.

Afrika’da mimari ve mimaride iş birliği üzerine sofistike arayışlar

“Eklektik yeni form tezler”

Osmanlı mimarisinin sınır ötesindeki yansımalarına bakıldığında bir geçiş mimarisi ile bölgedeki mimari karakteri asla incitmediği görülür. Mimari tip bir coğrafyanın kendi ontolojik serüveninden doğar. Mamul mutlaka o bölgenin materyal ve kültürel aklının bir mahsulüdür. İhtiyaçlar, beklentiler, din, kültür, duygu, epistemik hikâye, mistik arka plan, idare ve tarih yanında bölgesel teknik aklın bileşkesinde ortaya çıkan mimari dil kadar zengin ve mahalli değerler taşır. Bu sebeple mimariye dokunmak toplumun öz kimliğini örselemek anlamına gelir. Mimaride gelişme aynı kültürdeki gelişme gibi iletişim, etkileşim ve gönüllü bir süreç olarak kendiliğinden ortaya çıkarsa makuliyet olur.

Ezher’de Bir Diyalog…

Mısır’da Ezher’in bahçesinde kendileri ile isimlendirilmiş revakların altında Osmanlı uleması kendi arasında konuşuyor idiler. Padişah ve Osmanlı Devleti yanlısı olmanın bedeli olarak yaşadıkları ağır sürgünlerin ardından Mısır onlara kucak açmış, hatta bazıları küçük maaşlarla zor günlerin ardından bir parça rahata ermişlerdi. Balkan ülkelerinde ve Avrupa’da yaşadıkları zor günlerin ardından Mısır bir İslam yurdu ve Osmanlı toprağı idi. Sadece toprak olarak kalmayıp Mısır, 1960’li yıllara kadar entelektüel anlamda da Osmanlı olmaya devam etti.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den Zahid’ül Kevseri’ye; Mehmet Akif Ersoy’dan İzzettin Kassam’a kadar kalabalık bir muharrir topluluğu Mısır’da adeta randevulaşmış gibi buluştular ve hepsinin ortak özelliği rejim düşmanı ilan edilmeleri idi. Varlığı için ömür verdikleri; istiklali için savaştıkları, istiklal marşı yazdıkları bir devlet tarafından sakıncalı ilan edilmek, rejim düşmanı ilan edilmek ne zor olmalı. Bu her idealist devlet adamının karşılaşacağı bir son olarak her zaman mümkün olmuştur.

Geçmişi, anı ve geleceği konuşuyorlardı ve bir Arap muharrir fazlaca İngiliz etkisinde kalmış olmalı ki, Afrika’da Osmanlı hegemonyasından bahsetmeye başladı. Sakin bir şekilde dinledikten sonra söz alan bir Osmanlı muharriri konuyu bir daha açılmamak üzere kapatacak şu kısa konuşmayı yaptı. “Kıymetli kardeşlerim! İşte şurada İngilizler ve Fransızlar 50 yıl kadar bir zamandır emperyalist duygularla bulunmaktadırlar ve ahalinin bir kısmı İngilizce ve Fransızca konuşmaya mecbur bırakılmıştır. – Az bir zaman içinde Afrika’da ana dilin İngilizce ve Fransızca’ ya dönüşmüş olması ve bugünkü manzara bu konuşmanın ne kadar ileri görüşlü olduğunun da bir ispatıdır.- Biz Osmanlı olarak 300 yılı aşkın zamandır buradayız ve hiçbir Afrika vatandaşına dilimizi dayatmadık ki çoğu, lisanımızı bilmezler. Biz buraya emperyalist maksatlarla gelmiş değiliz ve buna özen içinde riayet ettik. Bu sebeple bugün burada bir Osmanlı hegemonyasını ilan etmek vicdansızca ve vefasızca bir iş olur.

Ezher’in bahçesinde geçen ve Ali Ulvi Kurucu Üstadımız’ın hatıratında ayrıntılı bir şekilde anlatılan bu olay oldukça dikkat çekici bir biçimde Osmanlı devlet aklının kardeş coğrafyalarda bulunma biçimi ile ilgili bize çok önemli ipuçları vermektedir. Gerçekten bugün ecdadımızın bulunduğu ve hatta Osmanlı eyaleti statüsünde bulunan bölgelerde bile ahali Türkçe konuşmaya mecbur bırakılmamıştır. Yıllar önce master tezimi kaleme alırken kendisine ilmi tenkitlerde bulunduğum Nadir Özbek “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet, Siyaset, İktidar ve Meşruiyet” isimli eserinde II. Abdülhamit döneminde çok geniş bir Osmanlı coğrafyasında yapılan imar ve inşa faaliyetlerini eleştirerek ve salt ideolojik ve şahsi bir amaca nispet ederek anlatıyordu. Bu gayreti ile Sultan Abdülhamid’in imar ettiklerinin tüm Osmanlı padişahlarının yaptığının kat kat fazlası olduğunu da ilan etmişti. Hatta Özbek bunun yapılış amacının ideolojik olarak tüm dünyada başlayan yeni uluslaşma sürecini püskürtme ve Osmanlı evreninde bir ters etki yaratma gayreti olarak ele almıştı. Sultan Abdülhamit, Özbek’e göre İslamcılık ideolojisi temelinde ulusçuluk odaklı kopuşları püskürtmeyi hedeflemişti. Osmanlı himayesinde ve hilafet şemsiyesi içinde bulunan ahalinin isyanını geciktirmeye yönelik bir amaçla yapılmıştı tüm imar ve ihya çalışmaları Sn. Özbek’e göre. Bu yaklaşımını tezim içinde uzun uzun eleştirdiğim için bu konuya çok ayrıntılı girmek istemiyorum. Osmanlı sistem olarak ulusçu bir formda olmadığı ve Millet sistemi odaklı bir yapıda olduğu ve hilafet sorumluluğunun bir gereği olarak tüm dünyadaki krizleri özenle takip ederek Nizamı Âlem’in ihya ve ikbali için gayret ortaya koymasından daha doğal bir şey olamazdı. Burada önemli olan tüm dönemlerinde İslam dünyasında ortaya koyduğu gayret ve üretimlerde kullandığı yüksek siyaset dilidir. Bir tutarlılık içinde Batı uygarlığınca var olan çok yönlü taarruzu püskürtmek amacıyla yapılan çalışmalar gerekli ve fevkalade yerinde idi.

Cihanpenâh Bir Duruşun Gereklilikleri

Bir aşiret beyliği iken başta adalet ve insani değerlere verdiği önem sayesinde kısa sürede üç kıtada hâkimiyet kurma başarısını gösteren Osmanlı Devleti, yıkılma sürecine girildiği dönemlerinde bile dünyanın ezilen, zulme uğrayan, dara düşen her millet ve ferdi için bir sığınak olma özelliğini korumuştur.

Osmanlı padişahları "cihan-penâh” (cihanın sığınağı, koruyucusu) "âlempenâh gibi vasıflarla anılmıştır. Günümüz terminolojisinde "İnsani Diplomasi" olarak da adlandırılan bu tür uygulamalar, Osmanlı Devleti’ne medeniyet tesis eden bir devlet olma özelliği kazandırmıştır. Kardeş ve dindaşlar yanında tüm insanlığa yönelik destekleyici faaliyetler ortaya koyan Osmanlı Devleti insanlık tarihinin en güçlü insani diplomasi yapan devletidir. Bugün bile ülkemizin siyasal ve kültürel etki sahası bu mesainin bir ürünüdür. Osmanlı devleti tarafından var edilen ve bugün hala cari olan tarihi servet, milli sermayemiz olarak değerlidir. Her devlet kendisinden önce var olan hikâyenin bir parçasıdır ve o hikâyeye aittir. Bizde; din ve millet temelinde, kendimizden önceki muazzam hikâyenin bir hülasasıyız. Modern devlet olarak teşekkül eden sert ve saldırgan ulus devlet ve modern formların içinde eriyemeyecek kadar estetik bir siyasal temsilin ve hikâyenin içindeyiz. Türk devlet hikâyesi tümü ile İslami hülasanın bir tezahürüdür ve bu yüksek bir temsili ve sorumluluğu zorunlu kılar. Devlet ve sivil toplum olarak bir taraftan küresel gelişmeleri dikkatle izlerken diğer taraftan da diplomatik hikâyemizi domine eden cihanpenah rolümüzü unutamayız. Modern ulus devletlerin ortaya koyduğu emperyal, saldırgan ve eurosantrik bir temsili sürdüremeyiz. Bu durum sadece devleti değil devlet dışı kurumları da ilgilendiren bir meseledir.

Cihanpenah Diplomaside Mimari Kaideler

Bugünden geriye baktığımızda Osmanlı tipi diplomasi ve çalışma modelinin insan ve tevhid odaklılığı öne çıkar. Bulunduğu hiçbir toprağın tarihi ve milli müktesebatını, kültürünü örselemeyen bu anlayış insanlık tarihinin en zarif modeli olarak temayüz eder. Osmanlı devleti kendisi ile açık hilafet bağı içinde olan coğrafyalarda bile bir emperyalist görünüm içinde olmamıştır. Dil, kültür ve mimari anlayışın sürdürülmesinde tahakkümkâr bir üslupasla tercih edilmemiştir. Osmanlı mimarisinin sınır ötesindeki yansımalarına bakıldığında bir geçiş mimarisi ile bölgedeki mimari karakteri asla incitmediği görülür. Mimari tip bir coğrafyanın kendi ontolojik serüveninden doğar. Mamul mutlaka o bölgenin materyal ve kültürel aklının bir mahsulüdür. İhtiyaçlar, beklentiler, din, kültür, duygu, epistemik hikâye, mistik arka plan, idare ve tarih yanında bölgesel teknik aklın bileşkesinde ortaya çıkan mimari dil kadar zengin ve mahalli değerler taşır. Bu sebeple mimariye dokunmak toplumun öz kimliğini örselemek anlamına gelir. Mimaride gelişme aynı kültürdeki gelişme gibi iletişim, etkileşim ve gönüllü bir süreç olarak kendiliğinden ortaya çıkarsa makuliyet olur. Bu sebeplerle Osmanlı’nın Anadolu dışındaki coğrafyalardaki mimari eserleri, bulunduğu bölgenin rengine sahip olmuştur. Özellikle dini mimari çok özgün ve bölgeye özgü karakterler taşır. Tevhid odaklılık yanında mimaride ya bölgesel özellik sürdürülür ya da ara geçiş formları ile gönüllü bir geçişkenlik ve sentez yakalanır. Mimarinin ana gövdesi mutlaka bölgesel mimari özellikler taşırken evrensel mimari matematiğin katkıları ile küçük formlar sunulur ve ilgiye göre küçük katkılar yapılır. Aslında bu etkileşim toplumsal ilişkinin doğasına oldukça uygun bir mahiyet taşımış olur.

Afrika ve Asya’da Osmanlı döneminden kalan pekçok mimari eseri görme imkânım oldu. Uzun bir zamana yayılan bu temas’ ta en çok dikkatimi çeken Osmanlının asla bir emperyalist görünüm içinde hareket etmediğidir. Dünyanın en uzak coğrafyalarına dönmemek üzere gönderdiği diplomat, asker, ilim adamı ve görevlileri asla bir emperyalist anlayış içinde hareket etmemişlerdir. Harar, Güney Afrika, Kuzey Afrika, Japonya, Hattı Ustüva, Fizan, Açe, Moro ve onlarca yere gönderdiği kadroları bulundukları bölgelere adeta vakfolunmuşlardır. Bölgeye hizmet anlayışı ile giden bu insan kaynağının vasıflarındaki çeşitlilik, kompleks niteliksel yapı, teknik katkı ile davet/irşat nosyonunun birlikte seyretmesine imkân sağlamıştır. Asker olmak yanında mimar, alim, muallim, sanatkâr, tabip, tasavvuf erbabı gibi çoklu özelliklere sahip bu insan tipinin bölgelerde yapısal bir etkileşim ve bölge ile bütünleşme amacıyla gözü arkada bireyler olmaması ve yüksek adanmışlık bu odaklanmanın derinliğini ve yüksek gücünün bir ifadesidir. Hem Alp hemEren olma vasfının bir kompleks ürünü olan örgü, beraberinde güçlü ve velut bir dil yanında özgün bir istihsale de imkân bırakmıştır. Bu kadar ince bir kurgu ve kaliteli insan kaynağı ile dizayn edilmiş diplomatik etkileşimin kusurlu ürün ortaya koyması zaten imkândâhilinde değildir.

Osmanlı Siyasal, Kültürel ve Dinsel Bir Emperyalist Güç Değildir.

Yüksek siyaset ancak çok nitelikli insan aklının ve kaynağının ortaya koyabileceği bir mesaidir. Özellikle sınır ötesi çalışmalar, diplomasi ve farklı kültürler içinde var olma becerisi bir ilmi, zihinsel derinliği, adanmışlık ve özveriyi zorunlu kılar. Bugün de ihtiyaç duyulan mesai ve insan tipi yüksek bazı becerileri zorunlu kılmaktadır.

Tüm bu müktesebatı ile Osmanlıdan bize kalan miras tertemiz ve onur verici bir mirastır. Osmanlı Devleti bulunduğu hiçbir bölgede siyasal, kültürel bir emperyalist güç olarak konumlanmamıştır. Batı dünyasının ağır travmatik tutumlar içinde hareket ettiği dönemlerde de kardeş coğrafyalarda makul ve eşit bir paydaşlık içinde zerafetle hareket ederek ortak medeniyet inşası için gayret etmiştir. Batının en ağır sömürge dönemlerinde sömürgecilere karşı direniş ruhunu İslam ve Osmanlı beslemiştir. Köleciliğin insan onur ve haysiyetini örselediği dönemlerde Osmanlı mekteplerinde eğitim gören Afrikalı ve Asyalılar sömürge karşıtı mücadelenin temelini oluşturmuşlardır. Bugün tüm Afrika’da bu güçlü alt yapının izleri rahatlıkla bulunabilir.

Bu Kadar Derinlikli ve Hikmetli Bir Müktesebat Bugün Ne Durumdadır…

Afrika, Asya ve tüm dünya’ da son dönemde artan Türkiye ilgisi, tartışmasız çok değerlidir. Türkiye Cumhuriyeti ilgili tüm kurum ve kuruluşları ile tarihi müktesebatına uygun küresel roller üstlenmek arzusundadır. Kamu diplomasi faaliyetleri çerçevesinde dünyadaki tüm mazlum halklara din ve ırk gözetmeksizin yardım sunmaktadır. Kamu diplomasisi faaliyetleri, kalkınma yardımları ve insani yardımlar düzleminde dünyada açık ara öndedir.

Bu faaliyetlerin gerçekleşmesi sürecinde devlet kurumları yanında Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının çok önemli çalışmaları bulunmaktadır. Türkiye’nin kalkınma yardımları ve insani yardımlar konusunda dünya birincisi olmasında Türk STK’larının belirgin düzeyde katkısı bulunmaktadır.

Dünyada artan düzeyde gerilim, savaş, çatışma, iç savaş ve afetler çerçevesinde büyük bir yardım hareketliliğinden bahsedilebilir. Türk devleti ve milleti de dünya da artan düzeyde bu insani yardım ihtiyacına duyarsız kalmamıştır. Kamu kaynakları dışında, sivil toplumsal kaynaklarda sivil yollarla insani yardım olarak tüm dünya’ ya yayılmaktadır. Bu durum; dünyada artan ihtiyaçlar yanında milletimizin dini ve örfi eğilimleri ile de açıklanabilecektir. Dini ve örfi olarak ihtiyaç sahibi olan bir insana ve topluma yönelmek bir vecibedir. Türkiye’nin kamu diplomasi konusundaki uluslararası atağı, sivil toplum kuruluşlarının da uluslararasılaşmasına motor olmuştur. Türk diplomasisi destekleyici mekanizmalarla toplumumuzun küresel düzeydeki yardım arzusuna kayıtsız kalmamış ve dünyanın pek çok ihtiyaç sahibi ülkesi ile karşılıklı ikili anlaşmalar imza altına alınmıştır. Yani Türk Sivil Toplum Kuruluşları ülkelerinin dış misyonları ile istişari süreçler yönetme gayreti içindedir.

Tüm dünyada belirgin şekilde artan etkileşim istatistik boyutu yanında değer ve nitelik boyutu ile de ele alınmalıdır. Tarihin eski dönemlerinde beri bulunduğumuz coğrafyalardaki varlığımız ve var oluş referansımız sadece bugüne bağlı değildir. Sınır ötesinde yaptığımız her çalışma referansını tarihsel arka plandan almaktadır. Yukarıda uzun uzun anlattığımız cihanpenah temsil bugün yapılan çalışmaların en temel referans noktasıdır. Dünyanın pek çok bölgesinde bugüne bakarken tarih insanların gözüne görünmektedir, varlığımız ve referansımız muazzez Osmanlı Devlet temsilinden gücünü almaktadır. O halde bugün yaptığımız ve yapacağımız her çalışma sayısal varlığı kadar değeri ve usulü boyutuyla da önemlidir. Bugün kamu ya da sivil olarak yurt dışında ürettiğimiz çalışmalar kendi özgün tarihsel referansından uzak kalamaz.

Afrika’da Cami Mimarisi “Kaideler, Ölçüler, Hassasiyetler”

Yakın zamanda bir Afrika ülkesinde yaptığımız cami çok büyük bir memnuniyet yarattı. Cami olması ve ihtiyaç sahibi bir ülkede yapılmasını çok büyük bir anlamı olduğu aşikâr. Herhangi bir şekilde anlam ve değerine yönelik bir sorun asla gözükmüyor. Fakat yapılan caminin Osmanlı dönemi bir İstanbul camisinin mimarisi ile yapılması ise tartışması yapılacak bir konudur. Zira yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi her coğrafya kendi kültür, tarih ve duygusal hikâyesinin hülasası olarak bir mimari var eder. Özellikle camiler bu türden geleneksel formun ifade edildiği en uygun yerlerdir. Bir Afrika ülkesindeki caminin mümkünse o coğrafyanın mimari karakterine uygun yapılması, oradaki iklim, malzeme ve ihtiyaçları gözetmesi gerekirdi. Hediye olarak yapılan mimari yardımlarda da bu durum değişmemelidir. Osmanlı camileri dikkatle incelendiğinde bulunduğu bölgenin mimari karakterini sürdürme eğiliminde olmuştur. Mimarinin matematiği ve teknolojisi açısından yapılacak statik katkılarda mimari form içerisinde hissettirmeden yerelleştirilmiştir. Bugün camide olsa yapılan yardım ve kalkınma desteklerinin mutlaka yerelliğe zarar vermeden yapılması gereklidir. Mahalli olanı değerli kılmak önemlidir. Makul bir şekilde geçiş mimarisi, ya da eklektik mimari bir arayışın olması muhatap uygun gördüğü takdirde olabilir. Yoksa bugün olmasa bile yarın bu türden bir yapı müdahale veya emperyalist bir çaba olarak ele alınabilir. Ekvator hattında ağır çöl sıcakları altında yaşanan bir bölgede yüksek pencereli ve güneş ışıklarını olduğu gibi camiye alan bir mimari zaten fonksiyonel olarak kullanışsız olur. Diplomasi ve Kamu diplomasisi, ince zekâ, yüksek siyaset ve derinlikli bir bakışı zorunlu kılar. Bizi emperyalist ülkelerden ayıran ve insanların gönlüne yüz yıllarca süren bir aşk ve muhabbeti koyan ecdadımızın zarafet ve ince, sofistike muvahhid nazarıdır. Yurt dışında STK’larımız ya da devletimiz tarafından yapılan mimari uygulamalarda mutlaka yerellik göz önüne alınmalı, Türkiye’den alınıp taşınan bir mimarinin uzun vadede fonksiyon sorunları yanında tartışma konusu olacağı gerçeği göz önünde tutulmalıdır. Bu konuda en büyük referansımız Osmanlı uygulamalarıdır. Asla bu zihin ve temsil düzeyinden geri düşülmemelidir. STK’larımızın arazideki temsillerinde ve uygulamalarında sofistike bir derinlik aranmalı ve yurt dışında sınırsızlık duygusu ile hareket edilmemeli ve yurt dışındaki temsil biçimi ile ilgili ortak bir anlayış var edilmelidir. Parayı verenin istediğini rahatça yaptığı bir sınırsızlık geçmişi tükettiği gibi anı ve geleceği de tüketir.

Etiyopya’daki Türk Camisi Ortak Bir Formun Ürünü Olmalıdır.

Yakın zamanda Etiyopya’nın başkenti AddisAbaba’da Etiyopya meşihatının da büyük isteği ile bir Türk camisinin yapılacağı kamuoyuna duyuruldu. Uzunca bir gayretin sonucunda ortaya çıkan bu haber oldukça sevindiricidir. Son günlerde iç çatışmalar ile hırpalanan Wollo, Dessi ve Gondar’da yüzlerce Müslümanın vefatı ile sonuçlanan olaylar Etiyopya Müslümanlarını çok üzmüştü. Bugün bu cami haberi gerçekten Etiyopya Müslümanları için çok büyük bir moraldir. Bu cami iki ülke halkı açısından çok büyük anlamlar taşımaktadır. Habeşistan Osmanlı Afrika ilişkilerinde çok önemli bir değer ve anlam taşır. Diplomatik ve kültürel temsilimizin en müstesna modeli olan Harar; bir tarih nümayişi yapacak kadar güçlü ve derinlikli yapısı ile Osmanlı-Habeşistan tarihinin adeta canlı yaşayan bir sahnesi gibidir. Yukarıda uzun uzun anlattığım Cihan penah temsilin tüm boyutları ile bulunduğu bu tarih adası en hikmetli geçmişin müstesna hikâyesi ve ürünleri ile doludur. Yakın zamanda TİKA tarafından Kral Necaşi’nin kabri ve etrafında yapılan restorasyon çalışmalarında titiz davranan kuruluşlarımız AddisAbaba’da yapılacak olan camide’ de umarım çok boyutlu bir mimari hazırlık çalışması ortaya koyarlar. Ülkemizden mezun olan onlarca meslek erbabı mimar, mühendis, şehir plancı, iç mimar, tarihçi ve sosyolog kardeşlerimiz iki kültürün karakterine vakıf insanlar olarak oldukça fonksiyonel ve özgün bir geçiş mimarisine ulaşabilirler. Türk ve Etiyopyalı mimarların ortak gayreti ile ortaya çıkacak mimari model Etiyopya kültürünün karakteri yanında makul Türk dokunuşları ile iki toplumun kardeşliğinin bir timsali olabilecektir. Burada en çok dikkat edilmesi gereken nokta Addis Ababa’nın ortasına emperyal bir etki yaratacak bir İstanbul tipi cami mimarisinin konulmamasıdır. Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE gibi ülkelerin yaptıkları yardım camilerde yerel mimari korunmuyor olabilir, Batı’nın kiliselerinde yerel mimari değersizleştirilerek emperyalizm sonuna kadar zorlanıyor olabilir. Fakat biz asla emperyalist etki yaratacak bir mimari form ortaya koyamayız. Hiç sömürge görmemiş bu coğrafyada kullanacağımız dil Afrika’nın diğer ülkelerinde de ölçü olarak kabul edilecektir. Türkiye’nin Etiyopya’daki varlığından rahatsız olan küresel ve mahalli yapılar ve onların hain işbirlikçileri Türkiye’yi Afrika’da örselemeye yönelik her fırsatı değerlendirmektedirler. Addis Ababa’da fonksiyonel bir cami çok stratejik anlamlar taşımaktadır. Kendi öz kaynakları ile yapılması mümkün olmayan bu mimarinin bir işlev ve sanat harikası olması, çoklu özellikleri ile birçok hizmete karşılık gelen model bir külliye olması çok büyük bir kazanım sağlayacaktır. Mimari olgunlaşma sürecinde mutlaka multidisipliner bir çalışma yapılmalıdır. Kaleme aldığımı bu yazının devlet kurumlarımız ve STK’lar için bir dönüşüm ve sofistike odaklanma yaratması en büyük arzumdur.

İsmail Mansur Özdemir

Yayın Tarihi: 19 Haziran 2022 Pazar 12:00
YORUM EKLE

banner19

banner26