Adem Dönmez Trabzon'u ziyaretini anlatıyor ama...

Ben sizden hep güzellikleri öğrendim Nazan Hanım, suyun kıyısındaki düşler şehrinin hayallerini kurdum..

Adem Dönmez Trabzon'u ziyaretini anlatıyor ama...

 

Hani uçakların ülkenin her tarafına gitmesi iyi hoş oldu da, bir de şu koltuk aralarını biraz genişletseler ne iyi olacak. Boyunuz bir sekseni aşıyorsa uzaya çıkmaya çalışan astronotlar gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Uçak daha havalanmadan bir sağa bir sola dönmeye başladım. Sığamadım. Sonra sinirlendim. Kitap okumaya çalıştım. Sartre’nin sözcüklerinde özyaşam öyküsünün nasıl anlatılması gerektiğini ve bir Nobel ödülünün nasıl kabul edilmediğini öğrendim. Okumak ve yazmak olarak iki kısıma ayırıyor hayatını Sartre, okumayı öğrenmesi ile başlayan serüven yazma eylemi ile devam ediyor ve karşımıza naif eserler çıkıyor. Sonra gözlerim kapandı ve uyuyakaldım. İyi ki gün ağarmadan kalktı şu uçak.Nazan Bekiroğlu

İnişte kafam yan tarafa çarptı da uyandım. Kendime gelinceye kadar ben, diğerleri çoktan ayaklanmıştı. On dakika kadar bekledik, sonra tek sıra halinde yavaş yavaş indik. Sanırım uçaktan en son ben indim.

Trabzon benim için Nazan Bekiroğlu demek

Havaalanının bir yanı mavi diğer yanı yeşil. Herkes için bu şehir ne anlamlar ifade eder, bilmiyorum. Lakin benim için bir tek anlamı var. Bu şehrin ismini nerede görsem, duysam; aklıma sadece o geliyor. Ben onu bu şehirle özdeşleştirdim. O kendini bu şehirde buldu.

“Merhaba Nazan Bekiroğlu! İşte senin şehrindeyim. Gün yeni doğdu. Kelimelerinin gezindiği sokaklarda dolaşmak istiyorum. Tutkunu olduğun çaydan içeceğim ama önce. Vaktim var, hiç kimse ile konuşmadan sadece kelimelerini düşünerek bu şehirde bulunacağım.”

“Bütün yollar oraya çıkar.” Meydandayım. Trabzon’un diğer şehirlerden farklı olmayan bir meydanı var. Sonu yeniden şekillendirilmiş bir parka çıkıyor. Sahile paralel olarak bir o yana bir bu yana yürüyebiliyorsunuz. Etrafınız ışıklı tabelalarla dolu.

Ben sanıyordum ki, neredeyse her yerde hamsi bulabilirim! Yanılmışım. Küresel dünya burayı da sarmış, fastfood, döner, İskender sarmış dört bir yanı. Aralara da tek tük saçılmış balıkçılar.

Ganita“Ya Nazan Hanım, hep bahsedersin, ‘dalgaların sesi kayalıklara vurur ve sen yalnızlığı hissedersin’ diye, işte o yalnızlığı hissetmek istiyorum. Ne tarafa gitmeliyim?”

Meydan parkından aşağı doğru yürüdüm ve Ganita’ya ulaştım. Benim kelimelerimle tarif etmek imkânsız buranın güzelliğini. Onun kitaplarından satırlar okunmalı burada. Cam Irmağı Taş Gemi, Mavi Lale

Ganita’nin kıyısında martılar gizliden gizliye dolaşıyor mu?

Komik birkaç hikâye anlatayım size buraya dair;

Adamın biri istediği çay ile birlikte gelen şekerlerden bir tanesini almasını istemiş garsondan, garson “hangisini?” diye sormuş.

Adamın biri gazozu için garsondan pipet istemiş; garson pipetle birlikte kayalıklardan aşağı atmakla tehdit etmiş.

İki arkadaş masada oturuyormuş, garson ‘ne istersiniz’ demiş, biri çay istemiş, diğeri ‘ben birazdan alacağım’ demiş. Garson da ‘tamam o zaman, ikiniz de sonra alın’” demiş.

Ben sizden hep güzellikleri öğrendim Nazan Hanım

Buraya dair söylenen öyle çok şey var ki, uzunca bir süre önümde uzayıp giden koyu seyrettim, hiçbir sözü dinlemeden. Saatlerce oturdum, çay içtim. Sonra kalktım ve yürüdüm tekrardan şehrin kalbine doğru. Akşamın efendisi ile karşılaşırım belki diye…

Nazan Bekiroğlu’nun şehrindeyim. Kimse bilmiyor onu burada. Sokakta onu tanıyan göremedim. Fakat onlar tanımasa da, onlar bilmese de, burası onun şehri ve ben bu şehri onun olduğu için seviyorum…

“Fark etmeden yavaşça ilerlersin karanlığın derinliklerine doğru, doğru kelimeleri seçersen yolun aydınlanır ve bir hattat gibi uzayıp gidersin, hayal ettikçe…”

Gün ağarmadan açtım gözlerimi, kıyıya vuran dalga sesleri ve kuş cıvıltılarının arasında. Acaba buranın halkı bu huzurun rahatlığını hissedebiliyor mu?

Sabah namazının ardından şehir uyanmamışken daha güzel bir yürüyüş yaptım. Sahilde yürümek imkânsız, çünkü çevre yolu! Adıyla yapılan kocaman yol deniz ile şehrin arasını açmış, halk denizden uzaklaşmış.Nazan Bekiroğlu

Biliyor musunuz Nazan Hanım, sokaklar boşken daha bir güzel oluyor her şey, kalabalığın verdiği yorgunluğu hissetmiyorsunuz. ‘Yol boyunca’da Yezd ateşinden bahsediyordunuz, insanın içini kavuran güneşten dem vuruyordunuz. Ben sizden önce gördüm o şehri ve güneşe kızıp saklanmadım bir ağaç serinliğinde, insanlar deli dediler belki ama ben boş sokaklarda gezindim durdum, tıpkı sizin gibi. Akbabaları uzak tutmak gerek şehirden…

Trabzon’a gelirken aklımda neler olması gerektiğini düşünüyorum şimdi. Maalesef ki buraya gelmeden önce saçma sapan bir film izledim, Sümela’nın Şifresi adı altında, bütün düşüncelerimi allak bullak etti.

Nazan Hanım, çocukluğunuzda sokağa çıkmanıza izin verilmezmiş, konuşmanız bozulur diye, şimdi bakıyorum da etrafıma, haklı mı acaba sizinkiler! Hani bir şive ile konuşmak farklı bir güzellik ama her sözünden sonra argo bir kelimeyi yerleştirmek gerçekten bazen karşındaki kişileri rahatsız edebiliyor.

Ben sizden hep güzellikleri öğrendim Nazan Hanım, suyun kıyısındaki düşler şehrinin hayallerini kurdum…”

Asla çat kapı giremezsiniz odasına

Güne güzel bir kahvaltı ile başlamak her daim nasip olmuyor günümüzde. Koşuşturmaca içerisinde özenle hazırlanmış bir kahvaltı mı, on dakika fazla uyku mu? Tercih etmek zor oluyor. Fakat burada, tereyağ, özel peynir, mısır unu ile hazırlanmış kuymak önünüze konmuşken. Sıcacık pideler eşliğinde, kaymak, bal sizi beklerken. Ve. Kaygana birazdan gelecekken. Bu kahvaltı kaçmazdı elbette.

Hadi uzun bir yolculuk var şimdi, üzerinize kalın bir şeyler alın. Uzun bir yol, Uzungöl bizi bekliyor.

Kıvrım kıvrım yollardan ilerlerken sırasıyla geçtik Araklı’dan, Sürmene’den, Of’dan ve Çaykara’ya geldik. Dağ yamaçlarına serpilmiş evler ve her evin yükünü çeken teleferikler gördüm. Asma köprüler. Doğanın güzelliklerini. Uzungöl bembeyazdı. Kimi yerleri buz kaplamıştı. Fotoğraf çektirmek için yarışıyordu herkes, bense uzaktan uzaktan izliyordum. Gölün etrafını saran konuk evlerinin arasında heybetinden bir şey kaybetmeyen o güzel camiyi. Kartpostallardan hatırlıyorum burayı demek geliyor Uzungöliçimden ama inanın gerçeği kartpostallarından çok daha güzel. Tereyağında özenle kızartılmış mükemmel bir balık sefası karşıladı sonra beni… Sonra dönüş yolunda otobüsün camına dayayıp kafamı gün batımı ile uzakları seyrettim…

Biliyor musunuz Nazan Hanım, buradan ayrılmama az bir zaman kala bir öğrenciniz ile tanıştım. Sizin okuldaki hallerinizi anlattı bana, yazar olmayan Nazan Bekiroğlu’nu ve öğrencileriniz ile aranıza sokmaya çalıştığınız kurallarınızı. Aynen şunu söyledi, “Nazan Hoca çok iyidir ama asla çat kapı giremezsiniz odasına, o hep çalışıyordur, düşünüyordur.”

Ne garip bir şeymiş, ben sizi farklı tanırken, öğrenciniz ile hakkınızda, farklı yanlarınızı, konuşmak. Geçmiş zamanda Erzurum yıllarınızı bilen bir okul arkadaşınızla da tanışmıştım, sizin ne kadar naif ve sessiz olduğunuzdan bahsetmişti, üniversite yıllarınızda.

Yaptığım sadece kısa bir önsöz gibi bir şeydi sanırım

Yazılan her yazı ilk yazılana düşülen bir dipnot kadarmış. Ama harflerin denize karşı aldığı şekiller tutkulu yazma serüvenine kurban kılarmış kalemin emanetçisini. Ama bir oturuşta anlatılacak hikâyelerden değilmiş, anlatmaya başlamak için bile yıllar geçmesi gerekirmiş…

İşte Nazan Hanım, kelimelerinizle hafızamda canlandırdığım şehre geldim, cümleleriniz arasında dolandım, sözcüklerinizle veda etmek için havaalanının yolunu tuttum. Yaptığım sadece kısa bir önsöz gibi bir şeydi sanırım, daha önce de gelmiştim bu kente ben, yine geldim, yine geleceğim…

“Keşke şehirler sadece kelimelerle kentleşse…”

 

Adem Dönmez yazıcının şehrine uğradı

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2012, 10:47
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13