80'lerin Maraş'ında Kültür Ortamları

''Mefkureci Öğretmenler Lokali'nin karşısında halk kütüphanesi vardı. Yazları, bahçesinde püfür püfür esen rüzgâr eşliğinde, doyumsuz edebiyat sohbetlerine ev sahipliği yapardı. 1980 ihtilalinin ilk günleri, kimliksiz dışarı çıkamadığımız ürkek zamanlarımızdı. Akşamları şehrin kalbur üstü eşrafı burada gece geç saatlere kadar oturuyor, bizler de imam hatip nesli olarak bulduğumuz mütevazı masalarda sohbetlere kulak misafiri oluyorduk.'' Ramazan Yıldız yazdı.

80'lerin Maraş'ında Kültür Ortamları

Okumak, tarifsiz bir sevdadır. Başı sonu belli olmayan uzun bir yolculuğa çıkmak gibidir. İçinize bir yerden okuma ve düşünce ateşi düşer. Nerden tevarüs eder, nasıl harlanır yıllar sonra farkedersiniz. Ailenize ilk kitap amcanızdan mı hediye edilmiştir, edebiyat öğretmeniniz mi size bir okuma nefesi üflemiştir, yoksa sokağınızdan ilk üniversite kazanan komşunuzun oğlu elinde bavulla terminale doğru uğurlanırken, gizli bir heves mi körüklenir içinize, bilemezsiniz.

Uzun yola niyet ettik mataramızda su yok

Yeni öğretim yılında Maraş-Batıpark’taki imam hatip okuluna yazıldığımızda, bu yolculuğun başlama noktası belli olmuştu. İlk mektebi Kümbet’te, 12 Şubat okulunda tamamlamış, ortaokul olarak (eski adı İt Tepesi olan) Kayabaşı’nda bulunan ortaokula yazılacaktım. Nasıl olmuşsa, bir gün bir akrabamız babama “ortaokula gidince ne olacak, imam hatibe yazdır, hem dinini diyanetini öğrenir, hem de sana dua edecek bir evlat yetiştirmiş olursun” diyor. İmam hatibe gideceğiz de yerini bilen yok. Rahmetli anam, “alt sokakta Jandarma Hüseyin’in oğlu imam hatibe gidiyor, demişlerdi. Bir sor bakalım” diyor. Arkasından da “Danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” atasözünü patlatıvermişti. Benim edebiyat sevdamın bir damarının da atasözü ve deyimleri günlük hayatında yerli yerinde kullanan anamdan geçtiğini düşünmüşümdür.

Dini bilgimiz, mahalle aralarında elifba okutan kadın hocalarımızın öğrettiğinden ibaretti. O yıl, öğrenci fazlalığından dolayı, okul, Ortaseki muhitinde (Karamanlı civarında) yetiştirme yurdunun son iki katını kiralıyor. Bizler orada okuyacağız. Neyse, biz kırk beş kişilik bir sınıfta eğitim yolcuğuna başlıyoruz. Evimiz, Duraklı-Kümbet tarafında, okul ise tam zıt istikamette. Sabah erkenden yola koyuluyor, akşam seferberlikten dönen er misali bir tarifsiz heyecanla eve ulaşmaya çalışıyorduk. Öğleyin ne yaparsın, ne yersin muamma. Şimdiki gibi ne bir dürümcü, ne de bir simit sarayı var. İlk günler, uyanık öğrenciler sayesinde hemen yanıbaşımızdaki Cumhuriyet İlkokulu’nun kantinini keşfettik. Camında “çemen dürümü bulunur” yollu bir yazı asılı. İlk defa çemenle orada tanışıyorum. Zorunlu haller dışında bu yemeğe talim etmek, içimi kavuran acı bir çaresizliğe dönüşüyordu.

Akan çile ve yokluk ırmağında her dem arınmak

Günler zor da olsa geçiyor, bu arada biz yeni arkadaşlar ediniyorduk. O dönem, hemen hemen tüm öğrenciler merkeze bağlı batı köylerinden gelenlerdi. Haksızlık etmeyelim, dörtte bir oranında şehirden gelenler vardı. Şehirlilerin, köyden gelenlerin gözünde nasıl bir ayrıcalığa sahip olduğunu düşünün. Film artistlerini bize sorarlar, takımların favori oyuncularını mutlaka biz bilmeliyiz, en iyi tavla zarını biz atarız, hangi sinema nerede bize sorarlar. Şehir ve köy ayrımının derin farkını bu yıllarda yaşamaya başlamıştım.

O yıl çevreyi tanıma, yeni arkadaşlar edinmenin heyecanıyla göz açıp kapamadan geçti. Okuma ve hayata tutunmanın ilk fitili kabul ettiğim bir ders yapmıştık. Kur’an-ı Kerim dersimizin daha ilk saatinde öğretmenimiz tahtaya büyük harflerle “İlmin Önü Soğandan Acı, Sonu Baldan Tatlı” yazıyordu. Bu sözün bize rehberliğini ve o günkü karşılığını şöyle resmedelim: Sınıf arkadaşlarımız daha on bir, on ikisinde öğrenciler. Kimi yaşlı bir teyzenin evinin bir odasını kiralamış, kimi, kenar mahalledeki cami imamının bir odasına mülteci gibi sığınmış çilekeş bir nesil. Bir yatak, bir gaz ocağı, birkaç odun parçası, bir torba bulgur, plastik kapta turşu. Kendileri pişirecek, kendileri yiyecek, kendileri yıkayacak. İlk zamanlar alışmaları için yanlarında, varsa bir nine, ya da abla refakat etmiş, hepsi bu kadar. En konforlusu, şehre kendinden önce gelen abisiyle, nohut oda bakla sofa bir baraka kiralayanlardı. Bunlar zannedersiniz ki beş yıldızlı otelde yaşayacaklardı. Hayata tutunmanın keyifli yanını keşfediyorlar, başarılı olma azminin derin ve masalımsı arka planını fethediyorlardı. İşte bu çaresizlik, kendi ayakları üzerinde durma zorluğu olsa gerek, bizleri bugün bir yerlere getirmişti.

İkinci yıla biraz daha çevresiyle ünsiyet kurmuş bir vaziyette başlıyoruz. İlk senenin korkaklığını üzerimizden atmışız. Sene başı kulüplere öğrenci seçiliyor, ben hemen kulağıma hoş gelen, ruhumu okşayan Kütüphane-Kültür-Edebiyat kulübünü seçiyorum. Hiçbir yönlendirme ve zorlama yok. Kendiliğinden ve doğal bir yöneliş var içimde. Ahmet adında yazısı güzel olan bir arkadaşım kol başkanı oluyor, ben de yardımcısı. İlk işimiz, koridordaki duvar gazetesi için müdür yardımcısı olan idarecimiz ile röportaj yapmak oluyor. Soruları birlikte hazırlıyoruz, nerelisin, nerde okudun, hangi yazarları okudun; tam bir acar muhabir edası. Hiçbir ayrıntıyı atlamıyoruz, soruları önce Türkçe öğretmenimize gösteriyoruz, geçer not aldığımızda başımız biraz daha yukarı doğru yükseliyor. Başarmanın engin hazzını daha o yıllarda tatmaya başlamıştık.

Kaledibi MTTB binası münzevi yerinde

Bütün mesele şimdi, bu kuru hevesin içini doldurmaktı. Ne bulursak, kim hangi kitabı tavsiye ederse okumaya çalışıyoruz. Dava adamı olmalıyız, imam hatip nesli herkesten farklı olmalı diyoruz. İslami şuur ve dava ahlakına nasıl ulaşılır onun yollarını keşfetmeye çalışıyoruz. Üst sınıflardan büyük abiler geliyor, MTTB’de konferans var diyorlar. Biz anlamaya çalışıyoruz. Sevdiğimiz ve davranışlarını takdir ettiğimiz öğretmenlerimizin hiçbir kelimesini kaçırmıyoruz. İçten, yalın, tevazu sahibi, duygu yüklü, yarınlarımızı inşa eden bu hocalarımı bugün bile hiç unutamam. O yıllarda bizim nesil, bazılarının gözünde ölü yıkayıcısı idi. Sanattan anlamaz, spora gâvur icadı dediğimiz düşünülen yaftalanmış bir kayıp nesildik. MTTB, bütün bu yaftaların bir bir yırtıldığı kültür, sanat ve aksiyon ortamımız olmuştu.

Mekânların ruhu ve dili size çok şey söyler

Kaleye çıkarken postanenin karşısında Kanlıdere’ye giden caddenin başında sola dönen dar bir sokak başında da bir taksi durağı vardı. Buradan sola, ara sokağa girince, tevazu içinde küçük tabelada yazılı MTTB levhası vardı. Girişinde dar bir holü olduğunu biliyorum. Holde, Üstad Necip Fazıl’ın “Aç kapıyı haber var,/ Ötenin ötesinden/ Dudaklarda şarkılar,/ Kurtuluş bestesinden.” dörtlüğü asılıydı. Ben her girip çıktığımda bu kıtayı okuyarak ezberlemiştim. Bir de o yıllarda Üstad’ın dillerden düşmeyen şiirleri vardı. Muhasebe, Zindandan Mehmet’e Mektup, Kaldırımlar, Çile, Sakarya Türküsü gibi.

Mekanın alt katında spor salonu vardı, karate, judo gibi o dönemin savunma sporları yapılırdı. Giriş holde, çoğunlukla Üstad Necip Fazıl’ın eserlerinin sergilendiği bir kitaplık vardı. Maraş henüz, Ulu cami ve kale etrafına yoğunlaşmış, eski sanayi bölgesi, itfaiye diye bildiğimiz yerlere kadar uzanan bir yerleşim yeri vardı. Uzun ve soğuk kış günlerinde, konferanslarla içimizi ısıtıyorduk. Değişik okullardan gelen hocalarımızın verdiği mütevazı konferanslar, açlığımızı yudum yudum giderdiğimiz bir kültür ziyafetine dönüşürdü. Elli altmış kişiyi geçmeyen, seçkin ve istekli bir topluluğa hitap edilirdi. Gözlerimizi konuşmacının gözünden ayırmamaya çalıştırdık. Ertesi gün teneffüs aralarında gündem hararetli bir şekilde bu konuşmalar olurdu. “Şundan da bahsetti, şu cümleyi de kurdu, şu şairin şiirini de okudu” yollu, tam bir beslenme ve yetişme yolculuğunda nefeslenirdik.

Büyük fikirler büyük eserlerle kaim olur

Bir konferans sonrası MTTB’nin kitap rafından Üstad’ın “İdeolocya Örgüsü”nü aldım, artık kimden duydum, nasıl almam gerektiğini düşündüm bilmiyorum, ya da Üstad ismi bize güven verdiği için hangi eseri olsa gözü kapalı alıyorduk. Orta üç öğrencisiyim, kalın hacimli bir eser. Ertesi gün heyecanla kalktım, hafta sonuydu. Çünkü seminerler, Cuma akşamları olurdu. Kitabı elime aldım, yok baş yücelik, yok dava şuuru, yok derin ve gerçek Müslüman, güneşi astarında yitiren bizler, derken hiç bir şey anlamıyorum. O gün, galiba üniversite dedikleri yerlere gidince bu kitapları okur, o zaman anlarız, diye düşünüp kendimi avutmuştum.

Yine MTTB’den de konferanslarıyla tanıdığımız bir hocamız “Bugün bana dünyadan örnek bir filozof gösterin deseler, ilk olarak NFK Üstad’ı gösteririm” demesin mi. Hemen ders sonrası ürkek ve korkak bakışlarla yavaş yavaş öğretmen masasının etrafına sokuluyoruz. “Ne demek filozof, bizde olur mu” soruları, “hep Batı mı üstün, her fikir ve düşünce oradan mı bize gelir? Bizde büyük fikir ve sanat adamı yetişmez mi? Onlar üretir, biz sorgulamadan satın mı alırız” yollu sorularımızı cevaplarken hocanın gözlerinin içi gülüyordu. Biz ise ülke meselelerine kafa yoran, cebinde çay parası dahi olmayan garibanlar olarak, mutlu bir şekilde teneffüse çıkıyorduk. Karınlarımız aç, ama yüreklerimiz ve fikirlerimiz Everest dağı gibi serin ve soylu bir atmosferde tekrar sınıfa dönüyorduk.

Kitapevleri aşina yüzler taşır kültürden yarınlara

Bir öğretmenimiz 1964 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Bulgar yazar İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü tavsiye etmişti. Kitabın ismi, ezberlenmiş bir şiirden sihirli bir kelime gibiydi. Osmanlının örnek adaleti… Dünyanın zulüm ve kana bulandığı bir ortamda ecdat, adalet ve liyakati ile yüzyıllara meydan okumuş, azınlıklara dahi hak ve adalet dağıtmıştı bu eserde. Kitabı ne kritik edecek bir bilen abimiz, ne soracağımız akil bir insan vardı. Kendin arayacaksın ve lazımsa bulacaksın.

Çocuk Bahçesi'nde bir kitapevi, adı Zümrüt mü desem buna benzer mücevherat adıydı. Hemen Küçük Çavuşlu Camii’nin çaprazına düşer, şimdilerde hediyelik eşya satan bir mekân galiba. Birkaç basamakla çıkılan bu yerin güzel bir de vitrini var, zaman zaman değişir, yeni gelen kitaplar ile süslenirdi. Hangi karede hangi kitaplar vardı, adeta ezberlerdik. Bir gün yine ağır ağır etrafımı kolaçan ederek geçiyorum, baktım ciltli bir kitap, mal bulmuş mağribi gibi daldım içeri, vitrinde Drina Köprüsü, “şu kitaba bakabilir miyim” diyorum. Kitapçı, kuyumcu hassasiyeti içinde, nazik bir edayla camı açtı. Kitabı, aheste bir şekilde elime tutuşturdu, sayfalarını korkarak çevirdim. Daha matbaa kokusu üstünde, fiyatını sordum, “üzerinde yazdığı fiyat mı” dedim. Öğrenci olduğumu söyledim. Kitabı alacağım ama birkaç günlük harçlığımı yani öğle yemek paramı biriktirmem gerekir, aynen öyle oldu. Galiba üç veya dördüncü gün gittim, satın aldım. Bu arada kimseye kitabı temin ettiğimi, falan kitapçının vitrininde gördüğümü söylemiyorum.

Belediyelerin adeta sohbet ve muhabbet kaynatmak için açtığı çay bahçeleri vardı. Şehrin doğu yakasında Kümbet bahçesi, orta yerinde çocuk bahçesi, aynı hat üzerinde, batı ucunda Batıpak bahçeleri, sık sık bir araya geldiğimiz nadide mekânlardı. Maraş’ın suyunu içmiş, havasını teneffüs etmiş günümüz usta edebiyatçılarının birçoğunu, hararetli bir konuyu tartışırken buralarda görebilirdiniz.

Eski Belediye Pasajı’nın girişine, yazar Vehbi Vakkasoğlu Bey’in kardeşi bir kitapçı açmıştı. Kontrol merkezi gibi kulübemsi, iğreti bir yerdi. Hele ki bir yazarın kardeşi olduğunu öğrendiğimizde nasıl gözümüzde büyümüştü. İçeri girerken, sanki Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne girer gibi ürkek ve çekingendik. İçimizde saygı ile karışık tatlı bir ürperti vardı. Yoksa hürmetkâr ve tevazu sahibi, yaşının üstünde bir olgunluğa sahip bir abimiz idi. O da fazla tutunamadı, kapattı gitti.

Ulu Cami’nin sol üst katında Kapalı Çarşı yolunun girişinde, İmam Hatip Mezunları Derneği vardı ki, hemen her cumartesi çat kapı gittiğimiz aile sıcaklığında bir mekânımızdı. Burada görevli, kısa boylu dünya tatlısı bir abimiz vardı ki, bizim için yaşama sevinci idi. Gülüşü ve konuşması ile bizlere umut aşılardı. Bizdendi; sıcaklığı, dostluğu çoğu zaman bu mekanda yaşardım. Dört Halife diye ciltli bir kitabımı oradan aldım, Mevdudi’nin Hicab adlı kırmızı kapaklı, gül desenli bir kitabını buradan temin etmiştim.

Vefa çocuk yaşta bilinmiyor

Dolunay Yayınları’nın sahibi değerli hemşerimiz şair Bahattin Karakoç Abinin mekanını anlatmazsam yazı yavan olur. Kanlıdere girişinde, Anteplilerin yaptırdığı diye maruf, aşağı yukarı ilk çok katlı iş hanlarımızdan bir bina yükselirdi. Köşenin üstü Boğazkesen Camii’ne çıkar. Karakoç bu binanın dördüncü katında yayıncılık yapardı ve kendi kitaplarını bulundururdu. Meşrep farkı mı desem, garibanlığın getirdiği eziklik mi desem, başta Bahattin Abi olmak üzere böyle değerlerimizin kıymetini bilemedik. Trabzon’dan değerli edebiyatçımız Nazan Bekiroğlu Hanımefendi Dolunay kültür sanat dergisi sayesinde keşfedildiğini söyler. Doksanlı yıllarda Dolunay Şiir Şölenleri yapıldığını edebiyat dostları bilir. Bizse yanıbaşımızda böyle bir kıymeti umursamadan geçer giderdik. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Akif İnan, Nuri Pakdil Abiler varken gayriye fazla yönelmezdik. Böyle fanatik duruşlar çocuk yaşta normal olsa gerek diyoruz. “Satranç Dersleri” şiirinin klas yazarı İlhami Çiçek rahmetli olduğunda, Bahattin Abi’nin, “şiir uç beyini kaybetti, bohça misali dürüp toprağa verdik” demesini, ne kadar milli duruşa sahip ve çevreye duyarlı bir sanat ve edebiyat âşığı olduğunu o yıllarda çocuk aklımızla keşfedemezdik.

Maraş’ımız, yedi güzel adamın mekânı, şiirin başkenti nadide ilimizdir. Akdere’den karşı Karacaoğlan Halk Kütüphanesi’ne çıkılan yokuş ortasında, Serintepe karakoluna doğru çıkarken sağda Mefkûreci Öğretmenler Lokali vardı. Burası da bizim kültür ve dava şuurumuzun beslenmesinde emeği olan, bol bol tavşan kanı çaylarını içtiğimiz, hürmetle yâd edilmesi gereken mekânlardandı.

Açıkhavada konforlu edebiyat şölenleri

Karşısında halk kütüphanesi vardı. Yazları, bahçesinde püfür püfür esen rüzgâr eşliğinde, doyumsuz edebiyat sohbetlerine ev sahipliği yapardı. 1980 ihtilalinin ilk günleri, kimliksiz dışarı çıkamadığımız ürkek zamanlarımızdı. Akşamları şehrin kalbur üstü eşrafı burada gece geç saatlere kadar oturuyor, bizler de imam hatip nesli olarak bulduğumuz mütevazı masalarda sohbetlere kulak misafiri oluyorduk. Tabiri caizse usta birer sohbet avcılarıydık. Bir akşam, arka masadan yankılı bir ses yükseldi: Ankara, edebiyatın dramatik durumu, falanın Afrika çevirisi, Müslüman duyarlık şöyle olmalı, Devlet Planlama’nın ülkemiz gelişmesine çok faydası olacak, Müslüman kimlik şöyle direnmeli bürokrasiye, böyle hak ettiği yere gelmeli yollu sohbet esintileri. Konuşan rahmetli Erdem Bayazıt Abiydi. Usulca arka masalardan gelip, gölge gibi yakın bir masaya sığınıyoruz. Sohbet yudumluyoruz kurak ve çölleşmiş yüreklerimize. O sıralarda Yeni Devir gazetesinde yazıyor. Bizim için koca bir görünmeyen üniversite bu gazete. Şiirlerinden “Sebep Ey” dilimizde, “Sana Bana Ülkeme Dair” şiirini de mısra mısra okuyoruz. Nerede bizde o cesaret ki, “abi ben falanım, sizi okuyup anlamaya çalışan biriyim, bizim elimizden tutun, bizi de o diyarlarda güzel çevrelerle tanıştırın, bizleri burada boynu bükük bırakmayın” diyebilelim. Henüz bir vasfınız, bir kimliğiniz oluşmamış daha.

Dönemin sıkıyönetim komutanı, yatsı sonrası yaveriyle bahçeyi geziyor. Karşı karakoldan çıktı, çizmeli, üniformalı, alacakaranlıkta başka bir korku salıyor içimize. Parke yoldan en uca doğru yürüyerek son masaya oturuyor. Sakallı, güzel giyimli insanların olduğu nezih bir masa. Ertesi gün anlatılıyor dramatik ve trajikomik yaşananlar. Komutan “selam” demiş oturmuş, “sohbetinize kaldığınız yerden devam edin” diyor. Abiler, “maç şu dakikaya kadar şöyle lehimize idi, savunma şöyle kötüydü, şu kadar direkten dönen topumuz vardı, bizim takım iyiydi, sizin takım gününde değildi” diyerek bir derbi maçını kritik ediyor. Tabi komutan, “bir tezgâh, bir hinlik var” diyor içinden, yaveri ile göz göze geliyor “ne oluyoruz” kabilinden, “adamlar bizi mi işletiyor yoksa…” Paşanın beklediği konuşma yok. “Gerçekten siz gelmeden önce biz bu konuyu konuşuyorduk” diyorlar. “Bizde takiyyecilik türünden ikilik olmaz, dobra dobra neysek oyuz” diyorlar. Tabi Paşa mahçup oluyor, çaylar tazeleniyor, sohbete kendisi de katılıyor. Bakıyor ki laf olsun diye değil, gerçekten herkes takımını ailesi gibi biliyor.

Mavera dergisi ve Akabe Yayınları derin akan ırmaklarımız

Müslüman duyarlılığın oluşmasında ve edebiyat dünyasına seçkin eserlerin kazandırılmasında Mavera dergisi ve Akabe Yayınları’nın rolü inkâr edilemez. Ahmet bin Bella’nın Konuşmalar adlı eserini buradan temin etmiştim. Trabzon caddesinde Valilik karşısında, bir iş hanının aşağı kata inen demir korkuluklu merdivenleri yanında bir yerde satılırdı tüm Akabe Yayınları’nın eserleri. Şehrin, tek katlı açık havadan kapalı iş hanlarına doğru çekildiği zamanlardı. Bu mekânlar bana hep soğuk ve itici gelmiştir. Çünkü kafamızda iki farklı dünyayı, kültür ve sermayeyi makul bir yerde buluşturamazdık. Ayaklarımızın yere değmediği, her şeyin uçuk kaçık algılandığı deli fişek günlerimizdi. İflah olmaz idealist bir gençliği temsil ediyorduk. Bu güzel mekânlar sayesinde, midemizin açlığına inat, ruhumuz ve yüreğimiz her gün ziyafet içinde idi.

“Bu kitaptan başka var mı?”

Bir arkadaşla kıyıda köşede kalmış bir kitap evini geziyoruz. Kitapların yanına, züccaciye türü plastik eşyalar sokulmuş, kitapevi kapatılıyor, zamanın icabı daha kârlı bir işyerine dönüşüyordu. Kitaplar, üzeri fiyatının neredeyse dörtte biri değerinde satılıyordu. Arkadaşım rafın sonunda ince, çoktandır aradığımız Büyük Doğu Yayınları’ndan çıkan, yakın çevremizde kimsede olmayan Üstad Necip Fazıl’ın “Cumhuriyet’in Ellinci Yılında Türkiye’nin Manzarası” kitabını buluyor. Kendimi oraya atıyorum ama kitaptan başka yok. Rafın altına baktım, üstüne baktım, girişte kendi işiyle meşgul dükkan sahibine koştum, yalvarırcasına soruyorum, “bu kitaptan başka var mı” diye. Ne gezer, “olan tüm kitaplar bunlar, alacaksanız alın, beni fazla meşgul etmeyin” der gibi, sitem etmeyi de ihmal etmiyordu.

Bir hocamız, “ölmeyegörün, ayağa düşecek değerlerinizden ilki kitaplarınız olur” demişti. Hani Horoz mücevher bulmuş da kuyumcuya gitmiş, “al bunları, sen bana darı ver” demiş ya, o kabilden bir şey. Buralardaki kitapların çoğunun üzerinde isim ve tarih yazılıydı. Hatta Niyazi Mısri Divanı’nı böyle bir yerden temin ettiğimi biliyorum. Yine çuval içinden Kâtip Çelebi’nin bir eserinin (Keşfu’z-Zunun olabilir) ilk baskısı çıkmıştı. Sahaf on bin dolara sattığını açıklamıştı.

Böyle ortamlarda sık sık N.F.K’nın “Üstada kalırsa bu öksüz yapı/ Onu sürdürmeyen çırak utansın” şiirini mırıldanıyoruz.

Şair Bahattin Karakoç Abi’ye komşu, aynı binanın birinci katında İstanbul Tarih mezunu, imam hatipten bir dostumuz, seksenli yılların sonunda üniversite kazandıran kaynak kitapları ile sahaflığa başlıyor. Üniversite sınavları yapıldıktan sonra, gençler geçer akçe ellerindeki kitapları, kazandıkları illere gitmek için harçlığa dönüştürüyorlardı. Sezon bitip kış ayları başladığında kazanılan para ile roman, hikaye türü kitaplar getirtiliyordu. Ben de tatillerde arkadaşıma yardım ediyorum, semaverde çayımız kaynıyor, ülke ve gelecek adına güzel şeyler konuşuyoruz. Koltuk altlarımızda sımsıkı tuttuğumuz kitaplar ile beş parasız, sokaklarda kendi gölgesinden korkan, başı yerde aylak aylak dolaştığımız, Uzunoluk’undan kana kana suyunu içtiğimiz, yalnız kaldığımızda çıkıp kalesinde efkâr dağıttığımız güzel memleketim Maraş’ta, bak biz de sana yük olmaktan kurtulduk dercesine, yağmur yüklü göğü seyrediyorduk. Üstümüzde hakkı olan, bize bir bardak tavşankanı çayı muhabbetle ısmarlayan herkesi minnet ve şükranla yad ediyorum.

 

Ramazan Yıldız

Güncelleme Tarihi: 03 Şubat 2018, 12:15
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa GÖY
Mustafa GÖY - 1 yıl Önce

İmkân yoksunu zamanların, kültür zengini anları. Dilinize yüreğinize sağlık hocam.

banner19