800 sütuna tek tek ezan okunur mu okunur

Cebelitarık’tayız, herşeye yeniden başlamak için daha güzel bir yer olamazdı sanırım. Bedri Karaismailoğlu yazdı..

800 sütuna tek tek ezan okunur mu okunur

Endülüs’e yola çıkıyoruz. Ziyaret amacımız ne iyi vakit geçirmek, ne de stres atmak… Ne “işlerden çok bunaldım, bir tatil iyi gelir”, ne de “kaç zamandır bi yurtdışına atamadık kendimizi” diyerek çıkıyoruz yola. Biraz hüzün, biraz da sızı kuşanıp döneceğiz inşallah; ve belki de biraz umut, biraz da heyecan…

“Yöresel yemekler en iyi nerede yenilir” ya da “şu bina bilmem kaçıncı yüzyılda yapılmıştır” gibi bilgiler muhatabımız değil, zira o tarz malumatlar piyasada ziyadesiyle mevcut. Sadece kalbimizin zarının titrediği noktalardan bazılarını paylaşacağız. Maksadımız ne tarihî ne de turistik gezi, yalnızca sızılara açtık kalbimizi.

Donde esta La Mezquita?

Şanslıyız ki “Mescid ne tarafta bilader?” dediğimizde cevap verebilecek dünyanın en kalabalık ecnebi nüfusuna sahip olan şehirdeyiz, Cordoba. Yaklaştıkça “La Mezquita De Cathedral” okları beliriyor zaten. Mescid katedrali! Hiç sevmiyoruz bu ismi, ne derlerse desinler bizim için orası şanlı Kurtuba Mescidi.

İçeri girebilmek için ecnebilerin bize bilet kesmesi içimizi burkuyor, bunu kabullenemiyoruz ama büyük bir heyecanla görmeyi beklediğimiz Kurtuba Mescidi’ne girmek için başka bir yol da gözükmüyor. İçeri edeple girip geniş bir hurma bahçesini andıran sütunlar arasında gezmeye başlıyoruz. Akıllarınca mescidi katedrale çeviren ecnebilerin aslında buna güç yetiremediklerini görüyoruz dolaştıkça.

Zamanında yüz bin Müslümanın aynı anda secdeye gittiği bu devasa caminin katedral adı altında düzenlenen kısmı mescidin çok küçük bir kısmını işgal ediyor, belki iki yüz, bilemedin üç yüz kişilik bir alan. İsmini değiştirmiş olabilirsiniz ama yüz bin kişi burada aynı anda “Amen” demedikçe cismini değiştiremeyeceksiniz. Ve size temin ederim ki bunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceksiniz.

Girerken hafif önümüze düşen başımız biraz dikleşse de bu hal uzun sürmeyecekti, mescide attığımız ilk adımdan itibaren bize heyecanla bakan birileri var, yüzlerce yıllık sütunlar. Bir süre bu bakışlara anlam veremesek de, muradlarını anlamamız çok uzun sürmedi. En yakınımızdaki sütuna yanaşıp fısıldadık;

-Allahuekber Allahuekber...

Sütunun yüzyıllardır Ezan-ı Muhammedi’ye hasret taneciklerinden gelen iniltiyi hafif dikkat kesilirseniz duyarsınız. Onun çocuksu heyecanını hissetmemeniz mümkün değil.

-Allahuekber Allahuekber...

Etraftaki sütunlar da dikkat kesiliyor, Rabbim izin verse bulundukları yerden kalkıp daha yakından duymak için bize yanaşacaklarını hissediyoruz.

-Eşhedüenlailahe illallah...

On iki asırlık sütunlar taşınması çok zor bir yük taşımaktadırlar, ne binanın ağırlığı ne de başka bir şey. Onlar yüzyıllardır yetimdir. Onların bu heyecanını görünce yüreğiniz burkulur ve her bir sütuna teker teker yanaşıp ezan okumaya başlarsınız. Ama dile kolay, 800'ün üzerinde sütun vardır, birkaç tanesine okuduktan sonra bu çılgınlıktan muhtemelen vazgeçersiniz, vazgeçersiniz ama artık Kurtuba Camii’ni gezemez olursunuz, her gittiğiniz köşedeki sütunlar size adeta yalvarır gözlerle bakarlar. Sizse her biriyle göz göze gelmemek için kaldıramazsınız yerden başınızı, yüreğiniz ezile ezile hızlı adımlarla zor atarsınız kendinizi dışarı.

Ayaklarımızı bağlayan gemiler

Cebelitarık’tayız. Her şeye yeniden başlamak için daha güzel bir yer olamazdı sanırım. Gemileri yakmak, ayaklarımızı bağlayan, hevesimizi kıran, inancımızı zayıflatan gemileri. Kimi zaman aile, kimi zaman dost, kimi zaman iş, kimi zaman patron, kimi zaman doktora, kimi zaman arsa, kimi zamansa ritüeller. Her gün karşılaştığımız gemiler; hiçbir zaman yakamadığımız, her defasında onlarca bahaneler bulup tavizler vererek binip gittiğimiz… Kendime söz veriyorum, bir daha o gemilere binmeyeceğime. Ve bu sözüm yıllardan beri tutmadığım yüzlerce sözün arasına karışırken istatistiksel bir değer dahi taşımıyor.

Sonra Gırnata’ya, Kızıl saraya varıyoruz. Taklitleri bile gözümüzü alan bahçelerin arasında dolaşıyoruz, her taraftan yankılanan su sesinin verdiği huzurla ilerliyoruz. Kışlık saraydaki havuzun başına geçiyorum, küçük fıskiyenin önündeki mermere bağdaş kurup sarayın havuzda oluşan aksini izlemeye koyuluyorum. Gözlerim giderek daha da derinlere dalıyor, etrafımdaki herşey bulanıklaşıyor.

Sonra sanki eski günlere gidiyorum, çok eski. Etrafımda bir hareketlilik var, insanlar koşuşturuyor ve bağırışıyorlar, “Eyvaah, El Hamra düşüyor!” Kalk diyorum içimden, kalk ve savun sevdiklerini, inancını, amaçlarını. Ama kalkamıyorum, bugüne kadar hep rahat ve zevk içinde geçirdiğim hayat ayaklarımı bağlıyor. Kalkamıyorum, ve El Hamra düşüyor. O şekilde ne kadar vakit kaldım bilmiyorum. Düşümden uyandığımda hava kararmış. Evet, El Hamra çoktan düşmüş, ve karanlık çökmüş. Sadece Gırnata’ya değil, tüm dünyanın üzerine.

Hem akşamın serinliği, hem de gördüğüm düşün etkisi beni biraz üşütüyor. Eve dönmek için doğruluyorum, tam o sırada sarayın her köşesine nakış nakış işlenen o yazı gözüme çarpıyor ve bir anda iliklerime kadar ısınıyorum. “Allah’tan başka zafer sahibi yoktur.”

Yüzyıllardır aynı hüsranı yaşıyor ulu minare

Sevilla Katedrali… Yine bir cami; heybetli minaresi şimdi bir çan kulesi olarak kullanılıyor. Sevilla’yı yukarıdan seyretmek isteyen turistler için eşsiz bir mekân. Yıllarca Sevilla semalarında yankılanacak olan ezanı okumak için müezzinlerce arşınlanan bu minare, şimdi sadece turistlerin ayaklarıyla çiğnenir olmuş. Geçen onca yıla rağmen, ne zaman bir Müslüman ayağı üzerine değse ve yukarıya tırmanmaya başlasa, hep aynı heyecanı duyuyor ulu minare. Olur ya, belki yıllardır hasret duyduğu o nağme tekrar yankılanır kulaklarında diye.

Müslüman zirveye yaklaştıkça heyecanı iyice doruk noktaya ulaşıyor, sonrasında gözlerini kapatıyor ve o sese dikkat kesiliyor. Yüzyıllardır aynı hüsranı yaşıyor ulu minare, her defasında kulaklarına Ezan-ı Muhammedi yerine çan sesleri doluyor, her defasında yüreği iki büklüm oluyor; ama o hep aynı heyecanı taşıyor, bir gün o sesi tekrar Sevilla semalarında duyabilmek ümidi ile… Zaten umudu olmasa nasıl ayakta kalabilirdi ki onca yıl.

Yemin olsun ki gemileri yakmıştık ey Tarık

Havaalanındayız, Iberia Havayolları’nın tarifeli uçağıyla dönüyoruz. Pasaport kontrol sırasındayım, üzerimde bir huzursuzluk var. Sanki birinin gözleri üzerimde, izlendiğimi düşünüyorum. Etrafa dikkatlice göz gezdiriyor ama kimseyi göremiyorum. Neden sonra bir köşede bana bakan bir çift göz dikkatimi çekiyor.

Daha önceden tanışmamış olsak da anlamakta çok zorlanmıyorum, o bakışlar Tarık bin Ziyad’a ait. Elim ayağım birbirine dolaşıyor, pasaport kontrol sırasının bana geldiğini fark ediyorum, pasaportumu görevliye uzatmaya yelteniyorum ama pasaport titreyen ellerimden kayıp düşüyor, güçlükle yerden alıp görevliye veriyorum, sırada bekleyenler hayıflanmaya başlıyor ama umrumda değil, çünkü zaten Tarık bin Ziyad’ın gözleri altında eziliyorum.

“Yemin olsun ki gemileri yakmıştık ey Tarık, ama medeniyet bize yeni bir kaçış yolu sundu, uçakla dönüyoruz. Sen olsan onu da yakardın ya, bizse dönebilmek için üzerine para ödüyoruz.”

Bedri Karaismailoğlu uçakları yakabilenlerden olmayı diledi

Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2019, 11:32
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Muhammet Uysal
Muhammet Uysal - 6 yıl Önce

Yazı fevkalade ama içerik can yakıcı.

Gül.
Gül. - 5 yıl Önce

Her satirin hissedilerek yazilmis oldugu asikar, gitmeden oralari hissetmeme velise olan muthis bi paylasim,,

Kadir Ozbey
Kadir Ozbey - 2 yıl Önce

Bizi de alıp götürdün yanında Endülüs'e.

Muammer Ağca
Muammer Ağca - 2 yıl Önce

Elinize sağlık hüzünle ve severek okudum maalesef müslüman lar paraya yapmayı bırakmaz ise daha çok mabed lerimiz öksüz kalacak daha iki gün önce Yunanistan da Çelebi Mehmet Camii yandı acaba kaç müslüman ın haberi oldu ? Saygılarımla

banner19

banner13