6 milyon Mısırlı mezarlıklarda yaşıyormuş

Fotoğraf sanatı ile meşgul olan arkadaşımız Furkan Tutar Mısır’dan ilginç izlenimlerini yazdı..

6 milyon Mısırlı mezarlıklarda yaşıyormuş

 

Sabahın o eşsiz esintisi, huzur veren rüzgar sesi bir başka olur Mısır’da… Sabah namazından sonra okunan Kur’an ayetleri ve hafiften sessizliği bozan kuş sesleri… Ardından yitirdiğimiz kalabalık insan suretleri… Kimisi yere sürten cellabisiyle, kimisi yalın ayak ve kimisi son model arabalarıyla cirit atıyor yeni bir günün Mısır sokaklarında…

O zevk ile uyandığımız Mısır esintisinin yerine dünden kalan ve camlardan fırlatılan çöpler, araba dumanları  ve nargile ocaklarının kokuları yer alır.  Kirleten bir toplum olmak ne acı…

Çünkü bir çocuğun gözleri asla yalan söylemez(!)Mısır

Ben yine her sabah yaptığım gibi Kur’an-ı Kerim okumak için hazırlanırken, yüksek sesler duydum, bir an şaşırdım sonra önemsemedim çünkü her zamanki gibi kavga vardı  dışarda,s ebepsiz kavgalar…

Öğlene doğru dükkanlar açılır Mısır’da. Kimisi yollarda, kimisi yıkık binalarda sürdürür hayatını; Hurdacı, sütçü ve pamuk şeker satan pamuk kalpli çocuklar… Mahalle mahalle gezer ve günlük kazandığı parayı babasına verir, hele bir de baba sinirli ise üstüne bir de dayak yer… Belki de adam olan bir çocuk böyle olgunlaşır.

Abdestimi tazeledim ve hazırlandım dışarıya çıkmak için, fotoğraf makinem ve gözü yaşlı bir çocuğun gözlerini silmek için cebime yerleştirdiğim karanfil kokulu mendilimle… Bugünki planım Mescid-i Huseyn’de namaz kılmak ve insanları keşfetmekti.

Burada fakirliği benimsemeyen fakirler uyuyan insanları sever ve uyandırmadan onları yolarak zenginleştiklerini sanırlar. Minibüs dediğimiz migroboslardan birine bindim ve ilerlemeye başladık. Cam kenarını çok severim, ilerlediğim yolda bazen hızlı bazen yavaş bir film şeridi olarak izlerim zamanı ve zamana ayak uydurmaya çalışan insanları…

Böyle izlerken olup biteni, son durağa varmıştık ve indim zamanı durdururcasına… İner inmez karşımda bir çocuk dikildi ve biraz bakıştık. Sanki söyleyeceği sözleri hiç söylemek istemiyordu ama zorunluydu; çünkü o bir çocuktu. 10 ya da 14 yaşlarındaki bu cennet kokulu yavrucak benden para vermemi bekliyordu ve ekledi, “Para ver abi, babam döver…” Bu iki cümle yaralamıştı sabahımı, yaralamıştı hasretimi… İnanmalıydım çocuğa çünkü bir çocuğun gözleri asla yalan söylemez.

MısırMısır’da bir şeylerin hâlâ devam edişi hoşuma gidiyordu

Para vermiştim, o yüzündeki tebessüm tekrar diriltmişti beni zamana karşı… O anlarda çocuk birden uzaklaşmak için koşmaya başladı, anlam verememiştim; ta ki uzaktan yaklaşan uzun boylu, cüsseli, omuzları geniş ve ağzında lekelenmiş sigarasını tüttürerek gelen polisi görünceye kadar… Yanıma yaklaşan polis memuru bana, “Efendim bunlara para vermeyin, bunlar mezarlık fareleri, adamı kemirir” dedi ve o an beynimden vuruldum çünkü öğrendim ki 6 milyon Mısırlı mezarlıklarda yaşıyordu. Mısır’ın mezarlıkları  bir köy evi şeklinde birleşik halde yapılır ve fakir insanlar bu ev mezarlarının içinde yaşarlar.

Çocuk geldi aklıma, gözlerindeki umut dolu hayaller geldi aklıma ve o hayallerin ölü bedenler üzerinde yaşam mücadelesi vermesi üzüyordu beni… Tam ağlar gibi olacakken uzaklaştım polisin yanından ve düşünceli bir şekilde ilerledim Huseyn Mescidi’ne doğru… Yollarda arada bir at arabaları geçiyordu ve bu beni heyecanlandırıyordu; çünkü eski, tarihî şeyleri seven biriyim ve Mısır’da bir şeylerin hâlâ devam edişi hoşuma gidiyordu.  Taş  zeminler, sahaflar ve sucular… Bunları görmek beni rahatlatmıştı ve tebessüm edebiliyordum artık.

“Seyyid Kutub ile o hapishanelerden deli taklidi yaparak çıktık”

Yolda ilerlerken iki üç adama rastladım. Kafalarını sıfıra vurdurmuş, üstleri yırtık ve kirli olan suskunlar. Hepsi hemen hemen aynı yaşlarda ve ilk bakışta deli olarak gördüğüm bu adamlar aslında bir zamanların Mısır hükümetinin zulmü altında işkence gören masumlardan bir kaçıydı. Zehirli yılanların, necis kokuların hüküm sürdüğü yeraltı hapishanelerinin kurbanlarıydı onlar. Seyyid Kutub aklıma geldi, çünkü o da bir zamanlar öyle yerlerden geçmişti ve Rabbimin rahmetidir ki o ve arkadaşı Abdussettar Fethullah Said kurtulmuştu.Mısır

İnsanlar garip; bazen sadece görmek istenileni görmek, göremediklerimizi yitirmekti aslında bizi mahveden… Seyyid Kutub’un hapishane arkadaşı, Hasan El-Benna’nın bir dönem talebesi olan ve Ezher Üniversitesi Usul Ed-Din bölüm şeyhlerinden Abdussettar Fethullah Hoca bu durumu şöyle anlatıyor: “Biz Seyyid Kutub ile o hapishanelerden deli taklidi yaparak çıktık. Birçok arkadaşımızın canlı canlı ölümünü seyrettik, yeri geldi zehirlendik ama Rabbimize olan inancımız bizi korudu. Seyyid Kutub bana sabretmeyi ve gerçek bir ilim yolcusu olmayı  öğretti. O aynı zamanda hem dostum hem de hocamdı.”

Yürümeye devam ederken sağ ve sol yanımda Osmanlı eserlerine ve yollarına rastladım. Bir devrin geçtiği yollarda yürümek beni çok mutlu ediyordu. Ama yanı sıra üzen şey ise şimdi bu yerlerin harabeye dönmesiydi. Koskoca bir devrin insanlarının namaz kıldığı ve yardımlarda bulunduğu mescitler kilitli birer müze halindeydi ve Osmanlı paşalarının heykelleri adeta çöp kutusu gibi kullanılmaktaydı. Çaresizce baktım ve kendimce “Bu nesil sizden özür diliyor ve hasretinizi çekiyor.” dedim. Anladım ki, devlet denen bir koca hükümdarlık, kazanılan insanlıkla inşa edilir. Oysa biz şüphesiz ki yitirenlerden olduk ve bunun acısını her dakika yaşıyoruz yüreklerimizde.

Türbeye girmek için birbirini tokatlayan adamlar

Huseyn Mescidi’ne varmıştım ve abdest tazeleyip rahatlamak istiyordum. Bugün yaşadıklarım ve gördüklerim beni çok yormuştu. Ezan saatine 40 dakika kadar bir süre vardı ve ben abdest alıp mescide girmiştim. İçerisi Kapalı Çarşı yolu kadar uzun ve neredeyse 2-3 cami birleşimi kadar göz kamaştırıcı  bir harikaydı. İçeride namaz kılan insanlar, uyuyan yaşlılar, yemek yiyen gençler ve oyun oynayan kediler o manevi havaya ayrı  bir hava katıyordu. Ayrı bir dünya idi sanki. Girişteki emanetçilere ayakkabılarımı emanet ettikten sonra 2 rekat namaz kıldım ve yanımdan ayırmadığım Mevdudi’nin Gelin Müslüman Olalım kitabını okumak üzere bir duvara yaslandım. Arada bir etrafa bakıyor ve tebessüm ediyordum çünkü hiç bir topluluğu bu kadar doğal görmemiştim.

MısırEzanın okunmasına dakikalar kala içerideki Hz. Huseyn türbesinin kapıları açıldı ve büyük bir şaşkınlık ile olanları seyrettim. İçeri girmek için birbirini tokatlayan adamlar ve içeri girip Hz. Huseyn’den şefaat dileyenler… Yazık ki yine yarıda kalan tebessümüm yerini acımaklı bakışları getirmişti. Durmak istememiştim çünkü Rabbimden rahmet istemeyip, Hz. Huseyn’den rahmet dilenen insanlar beni korkutuyordu. Azap inen köy misali, azap ehli ile yargılanmak korkutuyordu beni.

“Acaba bizi ne civara yazmış Rabbim…”

Nihayet ezan okundu ve Rabbim ile yalnız kalmaya niyetlenmiştim. Gözlerimi kapadım ve nerede olduğumu bir kez daha düşünerek Rabbime yalvardım: “Rabbim şüphesiz ki akıl olmasaydı vahiy anlaşılmazdı. Sen aklını kullanmayan insanlara vahyi yaşatma.”

Namaz bittikten sonra dualar edildi ve tekrar hayretler içinde kaldığım bir olaya şahit oldum. Her cemaat kendine ayrılan mekânlara yerleşip zikirler çekmeye başladı. Bir grup “Hz. Muhammed” diyor, diğer bir grup “Hz. Ali”… Aynı saflarda olup da aynı düşüncelerde olamamak çok sarsmış ve üzmüştü beni. Kitabımı alıp çıktım ve son kez seyrettim tüm olup biteni, hafif tebessüm ettim ve tek kelime, “Rabbim…!” diyebildim.Mısır

Ezher Üniversitesi’ne gitmek üzere yola koyuldum, müzik dinleyerek yolculuk etmek en sevdiğim şeydir. Farid Farjad ve Mohsen Namjoo bana huzur veren en iyi müzisyenlerden olduğu için genellikle onları  dinlerim. Üniversiteye vardığımda, dil öğretiminden hocamı  gördüm ve selam vermek için yanına gittim. Sakalım olmadı  için bana tavır yaptı, ben buna anlam verememiştim. Anladım ki selefiler ve ihvanlar vardı ve hep var olacak çünkü iyi dediğimiz kavram kötü olduğu için meydana çıkmıştır. Üniversiteden de gönlüm buruk ayrılarak evin yolunu tuttum.

Ve biliyordum, ben yine her sabah o manevi esinti ile uyanıp, yavaş yavaş yitirecektim onu bu yerde…

Ve biliyordum, yine bir çocuk gelip para isteyecek ve yine kısa kesip kaçacaktı.

Ve biliyordum, 6 milyon hayaller ve umutlar yine ölü  bedenler üzerinde yaşayacaktı. “Acaba” dedim kendime, “Acaba bizi ne civara yazmış Rabbim…”

 

Mısır fotoğrafları için buyurunuz..

 

Furkan Tutar yazdı

Güncelleme Tarihi: 30 Eylül 2012, 23:32
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kevser Evsen
Kevser Evsen - 7 yıl Önce

Yazınızı çok beğendim, emeğinize yüreğinize sağlık.Üzüldüğünüz konulae gerçekten üzülecek şeyler.Ama bunlara üzülüyor olmanız da değişim için gösterdiğiniz bir çabadır.Hepimiz yeterince çaba harcarsak Allahımız muhakkak rahmet eder, ürünler de alırız.Üzüntümüz sevince döner.Yalnız bu emek verme sürecinde sadece bize düşeni yapmakla sorumluyuz,üzücü olan bu davranışları yapmamakla, insanlara doğru örnek olmakla.Bizi karamsarlığa götürecek kadar üzülmemeliyiz,bunlar azmimizi bilemeli :)

Şeyma Çakar
Şeyma Çakar - 7 yıl Önce

Yazıyı gerçekten çok beğendim. Bir ay kadar önce bende Mısır'da idim. Yazıda anlatılanları müşahede etme fırsatım oldu, çok üzgündüm ve bu beni uzun tefekkürlere götürdü. Elden dua etmekten başka ne gelir bilmiyorum. Allah sonumuzu hayr eylesin.

kahrubar
kahrubar - 7 yıl Önce

Aklını kullanmayanlara beddua etmek içinmi gitiniz Mısır'a yoksa siz Peygamber Efendimizin,''Ya Rabbi onlar bilmiyorlar'' diyerek kendini kahrettiğini okumadınız mı duymadınızmı. Akıl dediğiniz beynimizde değil kalbimizde güzel kardeşim. Kalbin bir aklı olduğunu bize Kuran bildiriyor.Camide gördüğünüz ve Muhammed ve Ali diye zikir yapanlar Tarikat ehli insanlar. sizin gibi namazlarını kıldıktan sonra halka kurmuşlar. Salavat kısmına denk geldiniz hepsi bu... Biraz aklınızı kullansanız yetecekti.

banner19

banner13