banner17

300 yıldır her sabah zikir çekiliyor!

Zeynep Görünmek kısa bir Güneydoğu turuna çıkmış.. Yediği içtiği kendisine kalıyor, bize gördüğü güzel mekânları anlatıyor. İlk durak Antep ve Urfa..

300 yıldır her sabah zikir çekiliyor!

 

Bir gece yarısı başladı yolculuğumuz, havaalanına doğru bir koşturmaca ile. Son anda uçakta yerlerimizi aldık. Saatin henüz sabah sınırlarına dâhil olmaması sebebiyle birçoğumuz göz kapaklarımıza geceyi perde yaptık. Ancak semaya yakınlık ve gündoğumuna şehadet arzusunda olanlarımızın gözleri uçağın pencerelerinden ayrılmak bilmedi. Ayıntab’ı çevreleyen dağlara atılan ilk nazarlar uçak yolculuğumuzun sonu; kısa Mezopotamya turumuzun ise başlangıcı oldu.Antep kalesi

Antep’te ilk durağımız kale oluyor

Müslüman bir beldenin tarihini okumanın en iyi yolu kalesini ve camilerini temaşadan geçer. Bizler de Gaziantep okumamıza şehrin kalesinden başladık. Gaziantep Kalesi’ne çıkan yolu, Roma döneminden Kurtuluş Savaşı yıllarına nice medeniyet erinin eşliğiyle adımladık. Roma döneminde bir gözetleme kulesi olarak eski tunç çağından kalma bir höyük üzerine inşasına başlanan, Bizans imparatoru Justinyanus döneminde bugünkü şeklini alan kale, yavrularına kollarını açmış bir anneyi, düşmanları def edecek bir askeri, sevgiyle gelenlere yüreğindeki yolları sergileyecek bir mihmandarı andırır gibiydi.

Hepimize ‘hoşgeldiniz’ nidalarını duyuran mihmandar kale, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sini yazdığı dönemde 36 burca sahipken, o gün 12 burcuyla karşıladı bizleri. Bizansın ardından Memluklar, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar kaleyi koruma ve onarmaya devam etmiş. Yakın zamanda yapılan arkeolojik kazılarda, kale mekânında bir hamam ve bir camiye ulaşıldığını da öğrendik. İmam Gazali makamına bir selam gönderdik. Ana kapı üzerinde bulunan kitabeden Kanuni Sultan Süleyman devrinden kalma koruma/onarma/inşaya devam hatıralarını seyreyledik. Ceddin yolundan gitmenin yakmak-yıkmak değil; yapmak-onarmak olduğunu fehmettik.

Bir demirci ustasının dahi silah fabrikası gibi çalıştığını gördük

Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması Müzesi’nde İslam kardeşliğinin onca farklı milleti nasıl bir arada tuttuğunu ve bu milletlerin imanları uğruna verdikleri mücadeleleri gördük. İmanın verdiği kuvvetle isimsiz bir demirci ustasının dahi silah fabrikası gibi çalışabildiğini anladık.

Ölümüne saniyeler kala, elinde tek kurşun kalmamışken, göğsünden akan kan ve elinde hançeriyle düşman saflarına atılan Şahin Bey’i, küçücük yaşlarda annesine siper olmuş Şehit Kamil’i ve nicelerini seyrettik hayretle. İslam teslimiyet demektir. Kur’an’a teslim olmuş nice ananın, küffara teslim olmamak adına, ateş üstünde günlerce boş kazan karıştırdığına şahit olunca, sofraya gelen onca çeşidi beğenmeyen biz torunlarının yüreğinde yanmaya başladı utanç ateşi.

Bakırcılar Çarşısı’nda müşteriden çok misafir gibiydik

Komagene’nin dört büyük kentinden biri olan Zeugma’nın kalıntılarında milattan öncesiyle buluştuk. 1987 yılında başlayan, günümüzde de devam eden kazılar neticesinde ortaya çıkan onlarca sanat eseri bize Yaradanımızın kudretini ve sanatkârlarında tecelli ettirdiği ‘Cemil’ ism-i şerifini hatırlattı. Mozaik sanatındaki zirve eserler, insan emeğindeki boyutların hangi safhaya çıkacağını tahayyül ettiremez güzellikteydi. Zeugma’nın simgesi durumundaki Çingene kızın üzüm gözleriyle veda ettik müzeye.

Antep Zincirli BedestenMüze çıkışında, yol üzerinde kervanları andıran deve ve insan büstlerini görünce, ticaret merkezlerinin geçidi olan İpek Yolu üzerinde olduğumuzu anladık. Ve bir kervan olup düştük biz de yollara. Zincirli Bedesten ve Bakırcılar Çarşısı’nda, metropollerde yapılan “kredi kartlı asık suratlı müşteri” - “yapay tebessüm makinesi satış personeli” ilişkilerini içeren alışverişlerin aksine, tebessümü gözlerinde sunan samimi ev sahibi satıcıların mekânlarında müşteriden çok misafir konumunda ticaretin de bir neş’esi olduğunu fehmettik.

Şirvani Camii’nin Osmanlı tarzı minare yapısına bakıp ceddi yâd ederken, Tahtani Camii’nin minaresine kayan nazarlarımız Arap Medeniyetinin içinde buldu kendisini. Şemail farklı olsa da, neticede ikisi de tahiyyatın sonunda göklere uzanan birer şehadet parmağı idi. Osmanlı’dan kente bir armağan olan Ala’ud-Devle Camii’nde kıldığımız namazların ardından, zihnimize Antep’in camileriyle dostluğu daha bir farklı olan ağaçlarının görüntülerini de yükleyerek bir kervan olup düştük tekrar yollara.

Urfa’da 300 yıldır her sabah namazı sonrası yapılan zikre şahit olduk

Yansımaları Dicle’ye düşmüş ay ışığının görsel şöleni sonrasında bir gece yarısı Urfa’ya vardık. Birkaç saatlik istirahat sonrası soluklarımızı Mekân-ı İbrahim’de aldık. Islak taşlar Ravza-ı Mutahhara’yı andırıyordu. Bahçesinde mübarek ezan-ı Muhammedî’yi soluduktan sonra sabah namazlarımızı coşkuyla eda ettik. Cami ehlinin 300 yıldır her sabah namazı sonrası eda ettiği muhteşem zikri, gönüllerimize nakşederek dinledik. O zikir, birbirinden ayrılmadan uçan-konan kuşlar, mor örtülü teyze ve amcalar, cömertlikleri, misafirperverlikleri, samimiyetleri gözlerine işlemiş insanlar o mekâna münhasırdı.Urfa - Balıklıgöl

Caminin hemen bitişiğinde cömertler cömerdi Halilullah Hz. İbrahim anısına açılmış aşevi, her sabah konuklarına çorba ikramında bulunuyordu. Caminin arkasında yer alan Urfa Kalesi de görülmeye değerdi. İbrahim a.s.’ın mancınıkla atıldığı söylenen tepe kalenin olduğu yerdeydi. Balıklıgöl’ün azameti Nemrutların vahşetini, Rahman Rabbimizin ise akla sığmayacak ölçüdeki merhametini haykırır gibiydi. Zalime karşı vakar, belaya karşı sabır, Rabbe teslimiyet, kula merhamet ve en-necat Balıklıgöl’ün özeti denebilirdi. Bu kısacık özet; en ufak olumsuzluklarda isyan bayraklarını dalgalandıran bizlere sergilenmiş koca bir dersti.

Bediüzzaman’ın ilk defnedildiği kabir de orada

İbrahim a.s.’ın doğduğu mağara küçücük bir alandan ibaretti. Nemrut, kâhinin kendisine fısıldadığı ‘geleceğin İbrahimi’ rüyasından korkarak şehirdeki tüm erkekleri ölüme yollamıştı. Ancak takdir-i ilahi ile annesi İbrahim’i bu mağarada, Rabbinden kendisine ikram edilen Zemzem’i andırır tertemiz bir su kaynağı ile karşılamıştı.

Urfa  - Bediüzzaman'ın ilk kabriMübarek viladetin gerçekleştiği mağaranın karşısında Bediüzzaman Said Nursi’nin ilk defnedildiği kabir bulunuyordu. Kabir iki alandan müteşekkil olup, Şeyh Müslim tarafından kendisine gösterilen bir rüya sonucu şarktan ve garptan gelecek iki mübarek zat için yaptırılmıştı. Hastalığının en acılı dönemlerinde Isparta’dan (Garptan) Urfa’ya gelen ve son nefesini Urfa İpek Palas’da vererek bu kabre emanet edilen ziyaretçi Bediüzzaman’dı. Ancak kabir hâlâ şarktan gelecek zat için intizardaydı. Dirisine rahat vermeyip cesedini de kendisine bırakmayanlar farkında olmadan Bediüzzaman’ın arzusunu gerçekleştirmişlerdi: “Kabrimin yerini birkaç talebem dışında kimse bilmesin!...”

Yüksekçe bir binadan seyre daldığımız Urfa’da gözlerimize ilk çarpan, şehri çevreleyen yüce dağlar oldu. Türküde denildiği gibi hepsinin başı dumanlı idi. “Nedendir acep?” diye kendi aramızdaki fısıldaşmaların ardından, bir arkadaşımızın “Nemrut’un koca ateşinden kalma olabilir” şeklindeki ilginç tahmini bizleri şaşırttı. Nemrut’un da izi olur muydu ki? Küfrü sabit olan kimseye istidrac, İblis’e vesvese hakkı verilirken Nemrut’a basit bir iz hakkı neden verilmesin? Bu ilginç yorum üzerine, ‘günümüz Saddam, Mübarek, Kaddafi ve Esatları ve diğer zalimler de Nemrutlardan kalma izler midir?’ diye düşünmeden geçemedik, gelecek olan İbrahimlerin umuduyla…

Harran, kümbet evleri ile açık hava müzesi gibi

Harran’a doğru yola koyulduk. Evliyasından enbiyasına nicesinin mübarek kademi değmişti bu şehrin toprağına havasına. Ellerimizi semaya uzatsak bulutları teker teker tutacakmışız gibiydi. Gökyüzü hiç birimiz tarafından bu kadar sakin, bu kadar huzurlu, arza bu kadar yakın görülmemişti. Yemyeşil ovalardan, küçücük dalları sonsuzluktan koca bir fihrist çeken fıstık ağaçlarının arasından geçerek Şeyh Hayat El-Harrani Hazretlerinin türbesine vardık. Bizleri, bölgenin her insanı gibi samimiyetiyle dikkat çeken türbedar dedemiz karşıladı. “O’nun adı Hayat’tır. O hâlâ hayattadır. Allah, yardıma muhtaç kullarına böyle sevgili kullarını gönderip yardım eder. Onlara ölüler demeyiniz” buyurdu dedemiz. Mübarek şeyhin, genç-ihtiyar, kadın-erkek, Türk-Kürt-Arap onlarca ziyaretçisi vardı. Birbirinden farklı lisanlarla ağızlardan dökülen dualar, gönüllerimize “Mahlûkatın nefesleri adedince Rabbe giden yollarUrfa - Harran vardır.” mesajını iletti. Cahiliye devrinden kalma asabiyeti ayaklar altına alan Nebi’nin sırrı da bu mesajda gizliydi.

Harran’ın topraktan yapılmış kümbet evlerinden birini ziyaret ettik. Ev, Harran’ın aşiret reisine aitti. Kendisi evini bölgeyi ziyarete gelen misafirlere açmıştı. Aşiret reisi diye dizilerde boy gösteren ‘canavar’ tipli yaşlıların aksine, yine ‘misafirperverlik ve samimiyet’i ruhunda harmanlamış bir amca karşıladı bizleri. Bölgenin yakın zamanda tamamen turizme açılarak müze halini alacağını, bölge halkına yeni evler yapılarak oraya nakledileceklerini öğrendik. Dünyanın ilk üniversitesine ait kalıntıları inceledik. Bu topraklar üzerinde ‘Medeniyet Beşiği’ kavramı zihnimizde somut halini almış oldu.

Kendilerini küçük gören nice insandan bile samimiyeti esirgemiyorlardı

Araç pencerelerimizden özgür develeri, inekleri, arap atlarını, tavukları, hindileri, ördekleri, koyunları ve keçileri seyreyledik. Harran kalesine uğrayıp Urfa merkeze geri dönüş yoluna geçtik.  Hz. Eyyub a.s.’ın sabır makamını, hastalığına sabrettiği üç-dört adımlık küçücük mağarayı ziyaret ettik. Ayet ve hadislerle tanıdığımız bu Nebi hakkında tarafımıza verilen dersleri canlı canlı beynimize nakşetme fırsatımız oldu. Üzerimizdeki pasları silkelemek adına; ağrıyan başımız için dayanılmazmışçasına sergilediğimiz haller ile uzun yıllar vücuduna kurtlar istila etmiş, bunun için değil isyan, Rabbine hamd ile sabretmiş Eyyub a.s.’ın durumu iki kare halinde göz önüne getirilerek karşılaştırılmaya değerdi. Bediüzzaman’ın konuyla ilgili olarak yorumu bizlerin bir fotoğrafı gibiydi; “onun zâhirî yara hastalıklarının mukabili bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyub'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz.”

Eyyub (a.s.)’ın dilinden dökülen “Rabbi inni meseniyeddurru ve ente erhamurrahimin” (Allah'ım bu dert bana çok dokundu, Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin) duasına ondan daha ziyade muhtaçtık. Urfa’da makamlarını ziyaret ettiğimiz iki peygamber de sabır ve teslimiyetin zirvelerini göstermişti bizlere. Kuran-ı Kerim’de ve hadis-i şerifte bildirilen her peygamberde görülen ortak noktaydı sabır ve teslimiyet. Anladık ki; Peygamberlerin sıfatı “sadakat”, bu kelimelerin harmanlanmış haliydi. (Eyyub a.s.ın hastalığını çektiği mahalli bozuk paralarla doldurarak bidattan ayrılmayan, bu yaşamdan ders çıkaramayanların hâlâ var olduğunu görmek ise bizler için utanç verici bir sahneydi.)

Kendisine şifa bahşedilen kuyunun yanı başında yer alan salkım söğüt ağacı Rabbin kudretini ve cemalini bir kez daha seyrettirdi bizlere. Ağacın yaprakları adeta Eyyub a.s.’ın çektiği her bir ‘hamd’in tesbihleşmiş haliydi.

Harran’ın Baharatçılar Çarşısı ve Bedesten’indeki durum da Gaziantep çarşılarındaki durumdan farksızdı. Ne kadar tekrar etsek de azdır; caddelerinde, sokaklarında, parklarında yer alan insanlarında en büyük özellik samimiyetti. Kendilerini küçük gören nice insandan bile bu samimiyeti esirgemiyorlardı.

 

Zeynep Görünmek gitti, gördü ve yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2012, 03:12
YORUM EKLE
YORUMLAR
hikmet
hikmet - 7 yıl Önce

Adiyamani da gezmezseniz yazinzi okudugumdan oturu goz hakkimi helal etmem;)) (saka saka)

dilek
dilek - 7 yıl Önce

Çok etkileyici çok güzel yamışssın tebrikler arkadaşım

ebru bingöl
ebru bingöl - 2 yıl Önce

Okurken solukladım havasını, ellerim gezindi taşında toprağında...Anlatımınız çok güzel, yüreğinize sağlık.

banner8

banner19

banner20