Gezgin Âşık Davut Sulari…

Davut Sulari’ye

Sen gidince dağlar bülbülsüz kaldı
Çırpındı dost diye uçtu Sulari
Deldi karanlığı feyli figanla
Çok âşığa ışık saçtı Sulari

Her muhabbet bahçesinde biterdi
Her kuşun dilinden bilir öterdi
Bir himmeti yüz mazluma yeterdi
Ufuktan görünüp geçti Sulari

On iki İmam’dan nesli Ali’den
Soyu soylanmıştı Bektaş Veli’den
Farkı yoktu sanki Kızıl Deli’den
Pervaz vurup kanat açtı Sulari

Mahzuni kem çıkmaz Ali postundan
Arifler ayrılmaz sözün kastından
Çok taş yedi talibinden dostundan
Yürek parça parça göçtü Sulari

Âşık Mahzuni Şerif

Bayramlar insanoğlunun sevincinin, neşesinin doruğa çıktığı zamanlardır. Uzak yakın gelebilen herkesin bir araya geldiği, en çok da çocukluğun yadedildiği, zamanın farklı aktığı, mekânın nâmütenahi rüzgârlarla dolduğu günler… Küslerin barıştığı, ayrılanların kavuştuğu, gönüllerin mes’ut olduğu müstesna anlar. Feleklerin sonsuza döndüğü, sonsuzluğa… Bayramlar hısım akrabanın, dost arkadaşın, bacı gardaşın beraberliğinde daha yüce anlamlara bürünür. Uzaklar yakın olur, insan daha bir merhametle bakar dünyaya. En fakirinden en zenginine herkes en güzel, en iyi ikramları getirir masaya, sofraya. En çok da çocukluk konuşur bayramlarda, çocuklar… En yaşlılar bile çocukluğundan bir ana sığınır, bir çocukluğa bürünür; en masumundan, en içlisinden…

Bir de kavuşulamayanlar, kavuşamayanlar, uzaklar, uzaktakiler, hatırlanır hüzünle bayramlarda. Bir de toprağın bağrına emanet edilmişler… Göçüp gitmişler… Ebeler, dedeler, analar, babalar, gardaşlar, dostlar, yoldaşlar, yârenler… Bir hüzün bulutu çöker bazı bazı sevincin en dorukta olduğu vakitlerde… Bir hüzün, bir hasret, bir dipsiz özlemek… İnsanın diline bir türkü takılır o demlerde. Bir türkü, ığıl ığıl bir hasret yağmuru… Bir türkü: “Bugün bayram günü derler âlem eğlenir/Sen bizim yaylaya gel başın için/Dertliler oturmuş, derdin söyleşir/Etme intizarın gül başın için/Hayran oldum, bakakaldım yüzüne/Sürme değil rastık rastık çekmiş gözüne/Hıçkırarak başım koysam dizine/Saçım okşa gönlüm gönlüm al başın için hey, hey, hey, hey, hey/Davut Sulari’yem ahd-ı amanda/Bir yıldız doğmuştur devr-i zamanda/Seher bülbülüyem ulu divanda/Sen benim vekilim ol başın için” Bir bayram vakti uzaklardasın. Uzaklardasın çocukluğundan… Burun direklerinin sızlama vaktidir, ağlamanın…

“Bugün bayram günü derler”den “Kirpiğin kaşına da değdiği zaman/Bekletme sevdiğim de vur beni beni”ye, “Küstürdüm barışamam/Ayrıldım kavuşamam/Göz açtım seni gördüm/Yadınan konuşamam/Dert bende yare bende”den “Siyah perçemini yar yar dökmüş yüzüne/Salınarak gelen humaya bakın/Kimden söz işitmiş düşmüş hüzüne/Keder yakışmayan simaya bakın”a, “Necef Deryası’nda bir gemim geldi/Sıtkı sedakatnen varın gaziler/Hakk’ın birliğinde bir hikmet vardır/Sırrı Mürteza’ya erin gaziler”den “Sarı çiçek sarartıyor dağları/Kırmızı gül bezediyor bağları/Dertli bülbül çilelenmiş ötmüyor/Hatıra getirir eski çağları”na, “Biz ezelden ikrar verdik inandık/Yetmiş idi ahdu peyman kerbela/Şah Hüseynin kanı ile boyandık/Toprağındır derde derman kerbela”dan “Efendiler bağı beş gül ağacı/Çiğdem bahçesine diktik erenler/Pirimin cemalini görendir hacı/Hal bilmez elinden çektik yârenler/Benim cananım, benim sevgilim”e, “Kıblemdir cemalin gördüğüm zaman/Yüzüm turabına sürem Sultanım/Kaşların Lamelif Ay gibi/Cemal Kaldır nikabını görem Sultanım”dan “Vardım kırklar kapısına/Baktım cennet yapısına/Tapmışam Hak kapısına/Evel Allah ahir Allah/Dönemem estağfirullah/Bendeyem Allah eyvallah/İmanım amentu billah“a yüzlerce söz anıtının sahibi Davut Ağbaba ya da bildiğimiz adıyla Âşık Davut Sulari… Çok derin, çok içli bir ses… Çok hakikatli bir ozan…

Bingöl Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından Yılmaz Irmak şöyle anlatıyor Sulari’yi: “Davut Sulari 1925 yılında Erzincan’ın Çayırlı ilçesinde doğmuştur. Ozanın asıl adı Davut Ağbaba’dır. Soyu ehli beyte dayanan Sulari’nin dedesi Pir Kaltuk, aşiretiyle birlikte Tunceli’ye bağlı Nazimiye ilçesinin Kureyşanlılar Köyü’nden göç ederek o yıllarda Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı bir bucak olan Çayırlı bucağına yerleşmiştir. Âşık Davut Sulari, ailenin beş çocuğunun ilki olarak dünyaya gelmiştir. Âşık Davut Sulari’nin babası Veli Ağbaba, annesi Cezayir Hanım’dır. 1938 yılında evlenen ozan, birinci eşinden dört, ikinci eşinden de bir çocuk sahibi olmuştur (Yılmaz, 2006, s.16-27). On yedi yaşında pir elinden dolu içerek “badeli âşıklar” kervanına katılan ozana, 22 yaşında babası tarafından “Dedelik” görevi verilmiştir. Cem törenlerinde düvaz-ı imamlar, nefesler ve deyişler okuyan (Tekin, 2013, s.38) ozan yurdun dört bir yanını at sırtında gezmiş ve Dedelik görevinin yanısıra âşıklık sanatını da icra etmiştir. Türkiye’deki gezilerinin haricinde, genç yaşta Kerbela’ya giderek Hz. Hüseyin’in türbesini ziyaret eden ve ayrıca başta İran, Arabistan olmak üzere birçok Asya ve Avrupa ülkesini gezen (Tekin, 2013, s.39) Âşık Davut Sulari, ilk önce “Kemali” ve “Serhat Âşık” mahlaslarını kullanmış daha sonrasında ise “Sulari” mahlasını kullanmayı tercih etmiştir. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar okuyan ozan asıl eğitimini “dedeler” ve “pirler” dergâhında almış, dedesi Mehmet Kaltık Ağa’nın teşvikiyle saz çalmayı öğrenmiştir (Arvas, 2015, s.201). Davut Sulari, yaşamı boyunca geçimini konserlerden, plaklardan, özel gecelerden kazandığı paralarla temin etmiştir. 1948 yılında Ankara Radyosu’na “mahalli sanatçı” olarak kabul edilen ozan, 1949’da ise İstanbul Radyosu’nda “Yurttan Sesler Korosu”nun “konuk mahalli sanatçıları” arasında yer almıştır. Muzaffer Sarısözen, Halil Bedi Yönetken, Adnan Saygun, Nida Tüfekçi gibi müzisyenlerle tanışması, müzikal anlamda ozana yeni kapılar aralamıştır. Âşık Davut Sulari, 1966 yılından itibaren Feyzi Halıcı’nın düzenlediği Konya Âşıklar Bayramı’na katılmış ve burada pek çok âşıkla “lebdeğmez”, “taşlama” gibi türlerde karşılaşmalar yapmıştır. Âşık Davut Sulari, hem kendisine ait deyişleri, hem de eski ozanların ve ustaların deyişlerini çalıp söylemiştir. Bu noktada o, kendi yöresine ait türküleri aktaran önemli bir kaynak kişilerden kabul edilmektedir (Arvas, 2015, s.201-202). Âşıklık geleneğinin bütün vasıflarını yerine getiren Sulari, tam bir Hak aşığıdır. Âşıklık geleneğinin bütün türlerinde eserler veren Sularî’yi, Türkiye’nin her yerinin gezmesi sebebiyle, mahalli bir ozan olmasından çok bir yurt ozanı olarak görmek daha yerinde olacaktır. 17 Ocakzâde 1985 yılında Erzurum’da Ali Rahmanî’nin Âşıklar Kahvesinde sanatını icra ederken rahatsızlanan ve Erzurum Numune Hastanesi’ne kaldırılan ozan, bütün çabalara rağmen hayata döndürülememiş ve 18 Ocakzâde’ta hayata gözlerini yummuştur. Âşık Davut Sulari’nin mezarı Erzincan’ın Çayırlı ilçesindedir.”*

Son gezici âşıklardan biri olan Sulari, “Dedelik” makamının da sahibidir. Alevi tarihi üzerine önemli araştırmalar yapan Rıza Yıldırım Hocanın da vurguladığı gibi “dedelik” ve “ocakzâde” kurumları Alevi dini-toplumsal sisteminin temelini oluşturur. Dedeler inanç ve toplumsal otoritenin başıdır. Dede-Talip bağı vazgeçilemez bir husustur. Talipler alevi yol ve erkanını dedelerin rehberliğinde yürütürler. Dedeliğin şartı ocakzâde olmaktır. Ocakzâde soyları Hz. Ali ve Hz. Fatıma’ya kadar uzanan büyük ailelerdir. Ocakzâdelerde hem seyitliğe hem de karizmatik bir kişinin soyundan gelmeye vurgu yapılır. Normalde ocakzâde olan herkes görgü cemi, muhasiplik erkanı gibi ritüelleri yürütebilmektedirler. Ancak ocakzâdelerden yol ve erkana merak salan, küçüklüklerinden itibaren dedelerin yanında cemlerde bulunan, dedelik eğitimin tamamlayan ve taliplerin de tercih ettiği birisi fiili olarak dedelik yapmaya başlar. Dedelik sadece cemlerde ritüelleri yönetmekle sınırlı değildir. Talipler arasındaki hukuki ve siyasi sorunların da çözüm mercisidir.

Geleneksel Alevi toplumu kırsalda yoğunlaşmıştır. Hayatları daha doğal, tabiata çok fazla müdahalenin olmadığı bir yaşam alanıdır. Köy hayatı kente göre yapaylıktan daha uzaktır. İnsan doğallığın içindedir. Betonlar, asfalt yollar, mekanik işleyiş köyün uzağındadır. Bu durum insan düşüncesini de etkiler. Geleneksel hayat sadece görünen, maddi varlıklardan ibaret olmaz. Doğayla ilişki dolaysızdır, direkttir. Görünmeyen varlıklarla, metafizik âlemle ilişki süreklidir. Alevi toplumunda aynı zamanda yazıdan ziyade söz öndedir. Sözlü kültür… Sözlü kültürün egemen olduğu toplumlarda bilgiyi, inancı üretme, gelecek kuşaklara aktarma ve saklama farklı gelişir. Alevilikte de bu bilgi kolektif bellekte saklanır. Sözle bu bellek yeni kuşaklara aktarılır. Bilgi akışı sözel iletişim araçlarıyla gerçekleşir. Burada Cem ritüelinin ve sözlü kültürün unsurlarından olan menkıbeler, şiirler, türküler, destanlar öne çıkar. Alevilerin sözde ve müzikte bu kadar yetkin olmalarının altında biraz da bu yatar. Âşık Davut Sulari de hem bir dededir hem de âşık. Dedeler, zakirler vb. bu derin geleneğin taşıyıcılarıdır.

Geleneksel Aleviliğin kırsalda konumlanmasının nedenleri arasında merkezi yönetimlerin, iktidarların baskısı da rol oynar. Özellikle Osmanlı’nın merkezileşmesi ve sünniliği kabul etmesiyle Kızılbaş/Aleviler merkezden uzaklaştırılmıştır. Baskı, kovuşturma, ötekileştirme dışlanmayı getirmiş, aynı zamanda merkezi iktidarların baskı ve zulümleri geleneksel Alevi kültürünün oluşmasında etkin olmuştur. Anadolu coğrafyasının sorunlarını, dertlerini yaşamın yanında bir de siyasi baskıları yaşamak zorunda kalmışlar. Dertleri katmerlenmiş. O sebepten deyişler, semahlar, nefesler dinleyeni tarumar eder.

Sözlü kültürün yaşandığı yerde hafıza, bellek ve anılar her daim canlı tutulur. Ortaya çıktığı sosyo/kültürel çevreye sıkı sıkıya bağlıdır. Yüzlerce yıl önce söylenmiş bir destan, bir türkü şimdi bile etkileyicidir, sahicidir… Söz büyüleyicidir, büyüleyendir. Söz dilin temelidir. Sulari Dede kendi içine doğru yoğunlaşan, üzerinde düşündükçe farklı anlamlara bürünen türküler çığırdı. Hayat gailesine düşmeden çağdaşı ozanların protest duruşlarının tersine insanın ruhuna dokundu. Bir ummana benzer deyişleri, türküleri, nefesleri… Varlığın deryasında kulaç atmayı becerenlere büyük imkân…

Geleneksel sözlü kültürün son temsilcilerinden Âşık Davut Sulari at sırtında bütün Türkiye’yi dolaşmış biri. Bir kültür ve gelenek taşıyıcısı. Zor coğrafyaların, dertlerin, hüzünlerin arzuhalcisi. Sulari kendisiyle yapılan bir mülakatta şunları söyler: “Arap ve Fars devletleri ile on bir Avrupa devletinde halk şiirimizi tanıtma gayretinde bulundum. Çeşitli konferanslar verdim. Alman, Arap ve Fars dillerini iyi bilirim. 46 senelik saz şairiyim. Eski Türk geleneklerini sürdüren âşıklardanım”

Davut Suları ülkemizde birçok ozanı derinden etkiler. Âşık Beyhani, Aşık Celali, Âşık Daimi, Âşık Serdari, Mahzuni Şerif, Muhlis Akarsu bunların başında gelir. Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Erdal Erzincan, Belkıs Akkale gibi isimler Onun eserlerini okuyanlardan bazıları…

Davut Sulari’nin Âşık Daimi ile dostluğuna ve biraradalığına değinmek gerekir. Daimi de Tercan’da doğmuş, ocakzâdezade aynı zamanda. Daimi’nin on yaşında Sulari’nin yanında çırak olduğu söylenir. İki yıldan fazla bir süre iki âşık Türkiye’yi beraber dolaşarak gezgin âşıklık geleneğini sürdürmüşlerdir.

Sulari’ce adı verilen albümde Cengiz Özkan, Dertli Divani, Sabahat Akkiraz, Ahmet Aslan, Muharrem Temiz, Berrin Sulari, Yıldırım Budak, Tolga Sağ, Özlem Sulari, Hüseyin Turan gibi 16 isim Onun türkülerini dillendirmişlerdir.

Ruhu şadolsun Sulari Dede’nin…

*https://www.academia.edu/30708713/

YORUM EKLE

banner19

banner36