Gerçek sanat, tabiattır

Estetik, sanatla, güzellikle ve tatla ilgilenen bir felsefe dalıdır. Günümüzde estetik müstakil bir ilim sayılmaktadır.

İslamiyet, tam ve kâmil manası ile bir hayat nizamıdır. Hayatın her cephesine orijinal bir bakış tarzı getirir.

İslamiyet, düşüncesi ile sosyal, iktisadi ve siyasi yapısı ile bir bütündür. Eşi ve benzeri olmayan bir Allah’a iman ve en büyük peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sas) sevgi üzerine kurulu bulunan İslam medeniyeti, bu bütünlüğün somut örnekleriyle doludur. Beşeriyet bu bütünlüğü bulduğu zaman yücelmiştir. Bundan mahrum olduğu zaman da ıstıraptan ıstıraba yuvarlanmıştır.

Büyük ve güçlü medeniyetin ortaya koyduğu estetik anlayışı da eserleri de orijinaldır.  İslam Medeniyeti Kur’an-ı Kerim ve şanlı peygamberimizin (sas)  emirleri ışığında geliştirdiği kendine has estetiği ile asırlarca sözün, ahengin, rengin ve sesin dehasına ulaştı. İslam dünyasın da yetişen şairlerin, mimarların, nakkaşların, kurraların (Kurân okuyucuları) ve hatiplerin eserleri ve ünleri, âleme yayıldı. Müslümanlar güçlü iken ve dünyaya hakim iken bu orijinal sanat anlayışı da dipdiri idi.

Biz bu yazımızda İslam Medeniyeti ve estetiğimizden olan tabiat ve estetiğin ne olduğunu inceleyeceğiz.  

Tabiat ve estetik

Her sanat eseri, içinde doğduğu tabii ve coğrafi çevrenin izlerini taşır. Yine, bunun gibi, her sanat eserinin böyle sosyolojik, psikolojik ve felsefi bir zemini vardır. Yani, sanat eseri de sanatkâr da içinde geliştiği şartlardan ayrı düşünülemez.

Sanat içinde geliştiği tabiat ve coğrafya şartları ile o kadar haşir neşirdir ki, birçok sanatkâr, bütün hayatı boyunca güzelliği orada arayıp durmuştur. Hatta meşhur Alman ressamı Albrecht Dürer, tabiata derin bir sevgi duyar ve estetik konusundaki duygularını şöyle dile getirir: “Güzelliğin ne olduğunu bilmiyorum;  ama gerçekten sanat tabiattadır; kim onu çekip çıkarırsa onundur.”

Sanat eseri ister anonim olsun ister olmasın, içinde boy verdiği tabii ve coğrafi şartlardan mutlaka etkilenir. Sanat eseri, ister şiir, ister musiki, ister resim, ister dans ve figür biçiminde doğsun, ister istemez cemiyetin ve sanatkârların üslubu kadar, içinde oluştuğu tabiatın ve coğrafyanın renk ve kokusunu da yansıtır. Yani her coğrafyanın kendine mahsus bir sesi, bir rengi, bir dili ve bir havası vardır. Yine her coğrafyanın ve iklimin sanata getirdiği başka bir lezzet, başka bir espri vardır. Sanat eserine tabii çevresi, denizi ile, gökleri ile, bitki ve hayvanları ile katılır ve orijinal motiflerin ve terkiplerin doğmasına vesile olur. Milli sanat hareketlerini tahlil ederken, bu noktayı ihmal etmemek gerekir. Milletlerin ve sanatkârların eserlerinde ve estetik heyecanlarında bu faktörün payını, mübalağa etmeden, ayırmak şarttır.

Bir milletin üzerinde yaşadığı coğrafya parçaları, zaman içinde, milli kültür ve medeniyet değerleri ile kaynaşarak vatanlaşır (millileşir). Bu konuda sanatkârların ve sanat eserlerinin büyük rolü vardır. Gerçekten de her milletin hayatında, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapısında, geliştirdiği estetik değerlerde üzerinde yaşadığı coğrafyanın izlerini inkâr ve ihmal etmek mümkün değildir. Her milletin mimarisi musikisi, şiiri, resmi, süslemeleri, roman ve hikâyesi, dans ve oyunları, masal ve mitolojisi bir bakıma coğrafyasını yansıtır. Biz sadece ortaya konan sanat eserine bakarak hangi coğrafyadan, hangi iklimden geldiğini anlayabiliriz. Sanat eseri üniversal karakterine rağmen, orijinalitesini, biraz da coğrafyasına borçludur.

Bu durum, bizim sanatımız ve sanatkarlarımız içinde aynıdır. Bizim de şiirimiz, hikayemiz, mimarimiz, musikimiz, danslarımız, destanlarımız, nakışlarımız, çinimiz, kilimlerimiz, halılarımız ve yazımız coğrafyamızın, vatanımızın renk ve motifleriyle yoğrulmuştur. Bizim sanat eserlerimiz de güllerin, lalelerin, sümbüllerin, çiğdemlerin, karanfillerin bulunuşu, hususi manalar içinde ve semboller biçiminde sık sık ele alınması boşuna değildir. Çinilerimizden halılarımıza, şiirimizden destanlarımıza kadar, bunları ve bunların benzerlerini, her sanatkâr, kendi üslubu için de asırlar boyu yepyeni birleşimler halinde ortaya koyarak eser vermiştir. Bunlar, bizim coğrafyamızın kelimeleridir sembolleridir.

Yalnız sanatkârların ilhamı değil, yüce peygamberlere gelen vahiy bile cemiyetin ve insanoğlunun idrakine yakın olsun diye, inzal olduğu (indirildiği) tabiatı ve coğrafyayı ihmal etmemektedir. Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bile bu husus apaçık görülür. Yüce kitabımız, sık sık mukaddes topraklarda yetişen bitkileri, hayvanları örnek olarak gösterir, o zeminde oturan insanları, içinde yaşadıkları yer ve göğe bakmaya ve ibret almaya teşvik eder. Yüce kitabımızda yüzlerce böyle ayet vardır. Görülüyor ki, tabiat, düşünmek kadar duymanın da duygulanmanın da vasıtasıdır. 

YORUM EKLE