Gerçeğin onu arayan gözler kadar yüzü var, diyor ‘Trendeki Derviş’

Bir soruşturmanın tam orta yerinde buluyoruz kendimizi Trendeki Derviş’i okurken. Hem de bir cinayet soruşturmasının... Dedektif geldiğine ve herkesi sorguladığına göre ortada polisiye bir vaka var demektir. Dedektif kendinden emin bir biçimde hizmetçiyi sorguluyor. Hizmetçi yıllardır kapısında rahat ettiği, çoluk çocuk sesinden uzakta, ev işlerinin belki sadece temizlik kısmıyla ilgilendiği bu evden ve içindekilerden son derece memnunken “nereden çıktı bu kaybolma ve belki de cinayet” diyor. Evet, evin hanımı kayıp. Yok, hem de tam üç gündür yok. Dedektif gelmiş sorgulama hâlinde. Biliyor ki bulunduğu ortamda, soru sorduğu her kim varsa potansiyel suçlu ya da suça iştirakçi. Dedektif omuzlarındaki yükün farkında ama yine de rahat. Çünkü suç potansiyeli taşımayan tek kişi kendisi. Herhalde cinayet romanlarında eserin en rahat kişisi vakayı sorgulayan dedektiftir. Yalnızca adalet için hareket eden ve cinayet mahallinden uzak, şüphelileri tanımayan biri için çok klas bir durum olsa gerek. Ancak görülüyor ki olağan şüpheli tek kişiye düşmüş: Koca. Yani aynı zamanda eski kontrolör. Peki dedektifi eşini öldürdüğüne ikna eden kim? Derviş. Derviş, yazar istediği an ortaya çıkıp istediği her şeyi söyleyebilen bir aziz, bir ermiş…

Sahneler iç içe ve zamandan bağımsız, mekândan kopuk bir dizi olay, sorularla aydınlatılmak üzere. Zamandan ve mekândan bağımsız sahnede dekor yok. Birinci perdenin girişinde yazar bunu böylece açıklıyor. İrrasyonel tiyatro açıklamasıyla burada görecekleriniz, duyacaklarınız ve okuyacaklarınıza mantıki karşılıklar aramayınız diyor esasında. Zaman ve mekân farkının olmadığı, aynı şahsın bazen aynı anda farklı yerlerde bulunabildiği bir eserde ayrıca aksesuar da yok. Mesela ilk sahnede hizmetçi elinde sehpasıyla gelir ve sehpayı dedektifin önüne koyar ve dedektif de elindekileri o sehpaya bırakır. Gerçekten çok ilginç bir stil olsa gerek.

Dedektifin soruları net, kimi zaman aldığı "bilmiyorum" türü cevaplar bile net. Bu kadar net soru ve cevaplara hiçbir cinayet romanında denk gelemezsiniz. Klasik cinayet romanlarında dedektif daima kendine bir şeyler saklar. Onun kafasının içini bizler göremeyiz. Muhakkak çok zekice bir öngörüyle ya da beklenmedik bir hamleyle ihtimal dışı bir şeyi düşünmüş ve haklı çıkmış olacaktır. Olay yerine kimsecikler yokken gider, orada olayı yeniden yaşar, düşünür ve hatta bazı tesadüflere de denk gelir. Arada birilerini görür, bununla da kalmaz birilerinin konuşmalarını dinler ve olayın çözümünde bunları kullanır. Fakat bizim dedektifimiz bizlerden bir şeyler saklamıyor. Olay yerine gidecekse bizi de götürüyor ve sorularını sorduğu kişilerden başka kimseyle de görüşmüyor. Arthur Conan Doyle Sherlock Holmes’e, Agatha Christie de Hercule Poirot’a en karışık olayları böyle çözdürmüyor mu?

Ancak burada dedektif açık açık soruyor ve pek düşünmüyor. Hatta sorulardan ve aldığı cevaplardan önyargılarına uygun yargılara varıp kocayı hapse bile gönderiyor. Dedektife göre kocası, karısını öldürmüş bir katildir. Fakat yine de ortaya çıkmamış bazı gerçekler vardır. Mesela ceset nerede? Ya da cinayet nasıl işlendi? Hatta cinayet neden işlendi? Bu sorular dedektifin kafasında yer etmiş sorular arasında değil. O, kocanın cinayeti işlediğine kani biçimde dervişin de yönlendirmesiyle sonuca ulaştığını düşünüyor. Dedektif suçluyu bulmaya odaklanmış ve hatta suçluyu ortaya çıkarmaya odaklanmış bir karakter. Nedenlerle, nasıllarla pek ilgileniyor değil. O, suçluya suçunu itiraf ettirme ve içgüdülerini haklı çıkarma telaşında. 

Oyunun felsefi derinliği Derviş karakteriyle artıyor

Dedektife suçluyu tespit etmede ve ortaya çıkarmada en fazla yardımcı olan Derviş karakteri bir metafizik güç ya da bilge bir modelle açıklanabilir ancak. Sanki o trende bu kaybolma vakasını ve sonra olacak olayları açıklamak ve göstermek için bir elçi ya da bir ilahi adalet tecellicisi olarak bulunuyor. Evet, ortada üç gündür ortalarda görünmeyen ve haber alınamayan ve de muhtemelen ölmüş evin hanımının garip durumu var. Dedektifin ısrarlı sorularına kocanın verdiği ısrarlı cevaplar felsefe şelalesiyle serinletiyor okuyucuyu. Bir kocanın karısını öldürmesi için kaç sebep vardır? Sorunun cevabı var ama doğru değil. Karı kocanın çok iyi anlaştığı ve aralarında bir husumetin olduğu biliniyor. Arada bir husumet olsa da bu hiçbir zaman bir cinayete meşruiyet kazandıracak değil elbette. Bahane Hanım son derece geçimli, evden pek çıkmayan, tüm dünyası evi ve ailesi olan bir kadın. Zaten yok ama gerçekten kocası tarafından öldürülmesi için bir neden yok.

Geçmişten gelen geleceğe dair bir şeyler söyleyen Derviş, gösterdiği kerametle hepimizin güvenini kazanıyor. Trene havadan biniyor evvela. Bilet soran kontrolöre elini dışarı uzatıp on tane birden bilet verebilecek kadar garip yetenekleri olan biri. Şimdi bu mübarek zata nasıl güvenmeyelim? Onun dediklerinin çıkmayacağını nasıl düşünelim? Bir görünüp bir kaybolan bu mübarek zat hakkında ilk izlenim garip, parasız ve yalnız biri olduğu yönünde. Ancak geleceğe dair verdiği haberler, filozofça konuşmaları ve istediğini istediği an elde edebileceğini gösterdiği kerametiyle gücünü kısa sürede hissettiriyor ve güven sağlıyor. Onun aziz biri, Allah'ın sevgili kulu olduğuna dair inanç giderek artıyor. O da sadece cevaplar vererek ve Sokrates'in boş levhayı doldurması misali sorularla sonuca varıyor.

Hikâyenin bir başka kahramanı da Yeşil Hanım. Yeşil Hanım zannedildiği gibi bir insan değil. Daha doğrusu insan değil. O bir kertenkele. Kocanın her gün yuvasına girişini ve çıkışını muhakkak takip ettiği bir kertenkele. O kadar önemli ki koca için belki de hayatının anlamı. Bir gün göremese meraktan çatlayacak dereceye geliyor. Evin hanımının kaybolduğunu üç gün sonra fark eden koca, kertenkelesinin bir günlük yokluğunu derhal anlayabilecek dikkatte. Okuyucunun kertenkelenin varlığından haberdar olması hizmetçinin ifadesiyle söz konusu oluyor. Hizmetçi dedektif tarafından sorulan ve soruşturmanın ilk sorusu olan “Hanımın kesinlikle ne zaman kayboldu?” sorusuna “Kertenkele tam yuvasına döndüğü zaman” cevabını veriyor. Elbette bu sırada bizler kertenkelenin ne kadar yüce değerler taşıdığını, Bahadır Efendi için olmazsa olmaz bir varlık olduğunu ve bir an gözlerden ırak olsa aranan bir gönül dostu olduğunu bilemezdik. Evin hanımı Bahane Hanım ile Bahadır Efendi’nin kertenkelesi Yeşil Hanım’ın eşzamanlı ortadan kaybolması da son derece manidar muhakkak ki.

Bir de ağaç var, onu da unutmamak gerekir. Bu, bir portakal ağacı. Kutsal bir ağaç gibi evin bahçesinde duruyor ve dokunulmazlığı var sanki. Derviş zat, Yeşil Hanım’a ev ve belki de Bahane Hanım’a mezar olan bu ağacın dallarının her mevsim bir başka meyve verebilme ihtimalinden söz ederek akılları karıştırıyor. Eserin sonlarına doğru Bahadır Efendi bu ihtimalle yanıp tutuşacak; bilim ve insanlık adına yapabileceği bir hizmetin ve tabii ki adını tarihe altın harflerle yazdıracağı bir buluşun heyecanıyla kavruluyor. Bunun için karısını öldürmüş olmasının, katil olmasının, bir suçlu olmasının da önemi yok. Yeter ki ortaya çıkmasın; mesele hukuk, adalet, yargı ekseninde seyretmesin. Böyle bir yargı süreci insanlığa faydalı olacak, yılda dört farklı meyve verecek bir ağacın dikkate alınmamasına, dahası “Bahadır Ağacı” olarak anılacak bu ağacın suç mahalli olarak anılmasına sebebiyet verecektir.

İnsan içindeki kötüyü daha başka türlü nasıl çıkarırdı acaba? Suç ortaya çıkmadıkça suç değil midir? Ya da suç, hâkimi inandıramadığın noktada mı suç olur? Cezasızlık suçu bastırır, yok eder mi? Eser insanı bu düşüncelere de sevk ediyor.

Peki, gerçek nedir?

Dervişin akıl dışı söylemlerine herkes işine geldiği müddetçe inanıyor. Fakat aynı şeyi kocanın karısını öldürdüğüne dönük olarak yapınca, yani öngörüleriyle ya da şimdi olmasa bile ileride mutlaka öldüreceksin dediğinde koca tarafından artık inanılır bir zat olmaktan çıkıveriyor. Dedektif dervişin içini rahatlatmasından, elini güçlendirmesinden ve ortada pek bir argüman olmasa da inandığı ve öngördüğü gerçeklerin ortaya çıkarılacak olmasından son derece memnun. Öyle ki kendisi bir ölümlü olarak bu dünyadan gelip geçecek bir fani olarak pekâlâ hata yapabilirdi. Ayrıca öngörüleri önyargılarının esiri de olabilirdi. Bu anlamda yanlış kararlar verebilir, insan olmanın hata yapmakla eşdeğer bir özellik olduğunu kabul edebilirdi. Ama yanında koskoca, dev gibi, olayları tepeden bakarak gören insanların kaderlerini bilen, kendini bilen, kendini bildiği için bunları bilen, bunları bildiği için belki de sadece yardıma ihtiyaç olduğu zamanlarda bir Hızır misali koşup yetişen derviş vardı. O da kendisi gibi düşünüyordu. O halde ortada kocanın karısını öldürmesi dışında bir gerçeklik yoktu. Portakal ağacının dibini kazdırıp da cesedi çıkarttırınca olay tamamen aydınlığa kavuşmuş olacaktı. Fakat kocayı tutuklamak için kazıyı beklemeye hacet yok. Kocanın verdiği cevaplardan bir cinayet itirafı çıkarmak da zor değil. Cevaplar net olsa da olmasa da dedektif kanun gücünü kullanarak anlamak istediğini anlayacaktır.

Oyuna sonradan dâhil olan kazıcı ve sütçü de enteresan iki karakter. Kazıcı sorular soruyor ve kazıyor. Fakat okuyucu kazıcının neler söylediğini dedektifin onun sorularını tekrarlayarak cevaplamasıyla ya da nerelerin nasıl kazılacağını söylemesiyle öğreniyor. Aynı şekilde sütçü de sesi hiç duyulmadan, dedikleri bilinmeden hizmetçinin ona verdiği cevaplarla oyunda kendisini belli ediyor. Gerçi sütçünün oyuna ve kurguya pek bir katkısı vardır diyemeyiz. Fazlaca meraklı bu tip hizmetçiye evde kimse kalmadığına göre bir hastane işi ayarlamayı teklif ediyor. Sorduğu sorular arasında cinayetin nasıl işlendiğine ilişkin sorular da var. Ama dediğimiz gibi kurguya pek bir katkısı yok. Kazıcı ve sütçünün sesini sadece konuştuğu kişiler, yani dedektif ve hizmetçi duyuyor. O bölümlerde sanki bir monolog izler gibiyiz. Sorular da cevaplar da tek kişiden geliyor.

Tevfik el-Hakim’in çok defa sahnelenmiş ve izleyiciyle buluşmuş eseri yeniden baskı yaparak okuyucuyla buluştu. Mısırlı yazar, Mısır ve Arap tiyatrosu için önemli bir isim. Gerçekçi, tarihsel ve gerçeküstü tiyatronun o topraklarda kurucusu olarak kabul edilmekte. Kitabın çevirisi eski bakanlarımızdan Nabi Avcı tarafından yapılmış. Şüphesiz her çevirmen esere kendisinden bir koku, bir iz bırakır. Nabi Avcı da kendi akıcı üslubunu bu esere yansıtmış.

Trendeki Derviş sorular, sorgular, olaylar ve örgüsüyle gerçek ötesi bir eser niteliğinde. Eserde sorular çok kritik ve neredeyse tamamen sorulardan oluşuyor. Dedektif soruyor, koca soruyor, derviş soruyor, bir ara kazıcı soruyor, sütçü soruyor… Velhasıl herkes soruyor… Gerçekler ve geçmişe ilişkin bilinmeyenler sorularla ve bazen sorulmadan verilen cevaplarla ortaya çıkıyor. Mesela kocanın kadının ikinci kocası olduğunu sorulardan değil cevaplardan çıkartıyoruz.

Peki, gerçekten koca, yani Bahadır Efendi eşi Bahane Hanım’ı öldürüp bahçedeki portakal ağacının dibine gömmüş müydü? Dedektif emin, derviş emin, hizmetçi inanmış, sütçü öğrenmiş, kazıcı arıyor, koca itiraf etmiş. En azından bize sunulan bu kadar. Trendeki Derviş’in verdiği haberler belki de gelecekten haberler. Mesela derviş, Bahadır Efendi’ye karını öldürmediysen de öldüreceksin diyor. Dervişin yaşadığı saat, gün ve belki çağ bambaşka bir zaman dilimine ait. Bunun için dervişin öngörülerinin çıkacağı zamanı beklemek gerekiyor. Bir kocanın karısını öldürmesi için ya da bir biçimde ortadan kaldırması için kaç sebep vardır? Var mıdır? Mısırlı Tevfik el-Hakim irrasyonel tiyatrosuyla adeta büyülüyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Tekin öget
Tekin öget - 7 ay Önce

Çok başarılı. Bilkis okutturuyor kendini keyifle. Devam kardeşim yazmaya devam

Kigılı
Kigılı - 7 ay Önce

Çok teşekkürler idris bey

Huri akblt
Huri akblt - 7 ay Önce

Incelenen eser okuyucuda kitabı okumak için güçlü bir istek uyandırıyor. Buda kaleme alan yazarın ustalığını gösteriyor. Kaleminizin gücü daim olsun üstadım.