“Geceleyin Bir Mümkün Üzerine” değiniler

Edebiyatımızın genç yazarlarından Aynur Dilber’in ikinci kitabı Geceleyin Bir Mümkün, Mayıs 2021’de Muhit Kitap etiketiyle raflardaki yerini alarak okuyucuyla buluştu. Kitapta on yedi öykü bulunuyor. Dilber, mütenevvi dergilerde öyküleriyle, şiirleriyle edebiyat ve fikir alanına katkı sunuyor. Vesanat Dergisi’nin kuruluşunda bulunmakla beraber derginin editörlüğünü de üstlenmekte. Geceleyin Bir Mümkün; acıları, hasretleri, yürek burkan mağduriyetleri, duru aşk hikâyelerini ve derin yalnızlıkları kıvrak bir dille anlatıyor.

Yaşadığımız çağın hem olumlu hem de olumsuz yanlarından etkilenerek geçiyor ömrümüz. Varlık içinde yokluk çektiğimiz de oluyor, çokluk içinde yalnızlığı tattığımız da. Görmeyi ve görülmeyi arzulayan nefislerimiz, türlü haylazlıkların peşinde sürükleniyor kimi zaman. Dağınık zihinlerimizi modernize edilmiş tedavilere gebe kılıyoruz. Söz konusu eserde hayata dair sorgulamalar, insan olmanın yüklediği birtakım anlamlandırmalar ve birçok duyguyu içinde barındıran türlü salınımlar var.

Geceleyin Bir Mümkün; yüreklerimize dokunan, yaralarımızı depreştiren, çoğunluğu elemle yoğrulmuş hikâyelerden müteşekkil. Ölüm temalı hikâyelerde bunu daha açık gözlemliyoruz. Tuz Adam adlı öykünün kurgusu ve anlatımı o kadar çarpıcı ki okurken hakikaten nefesi kesiliyor insanın. Kullanılan kelimeler ve içsel betimlemeler olayın dramatik sonuna ilişkin ipuçları verse de o anın yoğun ve yürek dağlayan tarafı derinden hissettiriliyor. Son derece sert ve gaddar bir babanın, karısını acımasızca öldürmesi bıyıkları yeni terleyen oğlunun gözlerinden anlatılıyor. “Yanına gittim, önce kumral saçlarını okşadım, gözümden aşağıya kaynar sular boşaldı. Anne, tuz adamın geldi, kalk demek istedim, kelimeler kalbime doğrandı. Parlayanı kalbinden çekip aldım. Annem kıpkırmızı bir güle dönüştü işte o zaman.” (s.130)

İnsan; benliğini sorgulayan, etkiye tepki veren ve hislerini kâh yoğun kâh lakayt yaşayan bir yapıya sahip. Bir Hanımefendinin Mağarası, bu minvalde değerlendirebileceğimiz bir öykü. Yalıda yaşayan bir kadın hiç kullanılmayan bodrum katını atölyeye çeviriyor ve orada çamur kararak heykeller oluşturuyor. Kiminin yüzü, gözü, kulağı yok; kimiyse her şeyiyle tam. Kadın onlarla konuşarak her birine adeta bir insan muamelesi yapıyor. Sonradan oraya eklediği her şeyiyle tam heykel; görebildiği, duyabildiği ve konuşabildiği için sorunun ta kendisi oluyor. Esasen yazar burada yaratıcının bizlere bahşettiği tüm uzuvların hesabını -benim aklıma bu geldi- sorgulatıyor ve sorumluluklarımızın ne de ağır olduğunu hatırlatıyor.  Zihninde oluşturduğu figürler üzerinden okura açık uçlu mesajlar veriyor. Yahut okuyucunun anlam dünyasına bırakıyor kurguyu. Varlığımız üzerinden hayata dair yorumlamalar yapıyoruz. Eksiklerimiz belki de bizim için birer nimet, bilemiyoruz.

Çocukların dünyasından süzülen duyguların yansımalarına şahitlik ediyoruz. Masum yüreklerindeki arkadaşlık bağlarının, büyüklerin kavgaları yüzünden koparılması ne de hüzünlü. Çocukken çoğumuz yaşamışızdır o talihsizliği. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımızla sonradan ortaya çıkan bir sebep yüzünden konuşacak cesareti bulamayışın oluşturduğu derin kederi çocuk da olsak hissederiz.

Yazarın bir başka öyküsünde bu sefer çok daha şanssız bir çocuğun hayli dramatik sonuna tanık oluyoruz. Savaşın açtığı keskin yaralardan nasibini alanlardan sadece biri Abdullah. Babası ve kardeşleri acımasızca atılan kurşunların tuzağına yenik düşmüş. Umarsız ve zavallı annesiyle yaşıyor. Satırlar gözlerimden akıp giderken dimağımda cereyan eden o dehşet verici manzara öfkelendiriyor hâliyle. Yeryüzündeki bitmek bilmeyen güç savaşları hiçbir suçu olmayan masum insanların hayatına mal oluyor. Ufacık bedenler ve pirüpak yüzler, tarifi mümkün olmayan zorluklar yaşıyor daha dünyayı tanımadan. Abdullah’ın sonu da babası ve kardeşlerininki gibi oluyor. Körpecik bedeni tozlu toprağa düşüyor. “En son Abdullah yığıldı yere. Vücudu toprak yolda çırpındı, çırpındı, çırpındı, sonra kaskatı kesildi.’’ (s.123)

Aynur Dilber’in dili son derece sürükleyici. Akıp giden pürüzsüz bir üsluba sahip. Yer yer masalsı bir iklimin içine dalmıyor değiliz. Dilin matematiğini yerli yerine oturttuğu hayli aşikâr. Bazen devrik bazense kısa cümlelerle ve ara sorularla okurun dikkatini yoğunlaştırmayı rahatlıkla başarıyor. Türkçenin imkânlarını sonuna kadar kullandığını betimlemelerinden, ruhsal tasvirlerinden ve vurucu cümlelerinden net bir biçimde anlıyoruz. Kendine has anlatımıyla özgün bir üsluba kapı aralıyor.

“Dünyaya söyleyecek sözüm vardı, öyküleşip kitap hâline geldiler.” diyor yazar bir söyleşisinde. Hayata dair ne varsa kaleminden süzülüp söz oluyor okuyucunun dilinde. Kimi sözler acıyla harmanlanırken kimi de şefkat kokuyor. Satır aralarında maziden esintilerin yanı sıra günümüzün modern kabullerine bir serzeniş de var. Okurun damağında kekremsi bir tat bırakıyor bazı hikâyeler. Öykülerin ritmi, kurgusu ve atmosferi çok sağlam olduğundan hiç kopmuyoruz kitaptan. Kahramanların gerçekliği ve sürekliliği yazarın ifade gücüyle bütünleşince ortaya enfes bir tahkiye çıkıyor.

DİLBER, Aynur, Geceleyin Bir Mümkün, Muhit Kitap, İstanbul, 2021.

                                                                                                  

YORUM EKLE

banner19

banner26