Fuzuli’den; Peygamberler Efendisi Hz. Muhammed’in ahirete irtihali

Her zaman, basiret gözü ile gece ve gündüz safhalarını inceleyen hakikat erbabına ve bilgi sahiplerine malum olmuş ve her zaman ferasetle yılların geçişini müşahede eden, “ileri görüşlü” kimseler ve idrak sahipleri arasında açıklanmıştır ki tabiatta her sabit şey, yokluğun kucağıyla sarılmak zorundadır. Ve aslına döner. Her var olan olan şeyin mevcudiyetinden önce yokluk vardır.

Ey aziz, imkân bahçelerinin kokularına Beka şebneminden mutlaka tazelik tesirleri gelmitir. Ve ödünç alınan hayat bahçesinin çimenliği hiçbir zaman olduğu yerde kalan bulutların yağmurlarına kavuşmamıştır.   

Dünya yapısının kitabesinde “Bütün yaratıklar ölür” ve Âdemoğlunun yaratılış çamurundaki maya hamurunda: “Bütün rızka kavuşanlar ölüme gider” yazılıdır.

Ne ulu bir otağdır ki takı ve revakı (kubbesi ve kemeri) yüce kubbeye erdiği halde fanilik selinden sarsıntıya uğrayıp viran olmadı.

Ne yüce bir yerin nakşıdır ki ziyneti, bezenmesi son dereceyi bulduğu halde zamanın hokkabazının oyuncağından hiçbir değişikliğe uğramadı. Kudret sahasının laleliğinden idrakin koku aldığı yere:

Refaakümüllahe, Hedakümüllahe, Cemeakümüllahe,

Hafazekümüllahe, Nasarekümüllahe ve Fakakümüllahe

(Allahım onları yücelt, onlara selamet ver. Onları muhafaza et, onlara yardım et, onları birleştir.)

Duanın şartlarından sonra vasiyetine başladı:

-Ey kavm! Benim yolum Beka dünyasına kararlandı. Hayatımın güneşi, guruba varmak için izne kavuştu. Ehl-i Beyt’imin hürmetine size ve sizi de o zevali bulmayacak olan Padişah’a emanet ediyorum. O Allah’ın ki ahiret ülkesine bir başkalık gelmesinin yolu yoktur.  Ve ebedi olan hayatın aynası fanilik pasıyla paslanmaz. Layık olan şudur ki her zaman (İslamlığa) itaat yolunda bulunup ayrılığı “muhalefeti” reva görmeyesiniz ve İslamlığın hükümlerinin kaidelerini fikirlerin ihtilafı ile yıkmayasınız. Ve öyle bir yol tutasınız ki kıyamet gününde sizin işleriniz beni utandırmasın ve övünç duyduğum eteğime kötü amellerinizden beni utandıracak tozlar bulaşmasın.

Küçük, büyük herkes, Hz. Muhammed’den bu korkunç haberi duyunca hep birlikte ağlamaya başladılar.

-Ya Resulullah! Dediler. Bu korkulu hal ne vakit başa gelse gerek?

Hz.Muhammed:

-Yakında olsa gerek diye! Cevap verdi.

Yine sordular:

-Ya Resulullah, Allah göstermesin, bu hal olursa mübarek yıkamanızı, gaslinizi, size hizmet edenlerden hangisine vereceksiniz?

Resul buyurdu:

-Ehl-i Beyt’ime, en yakın olanların beni yıkaması yerindedir.

Dediler ki:

-Mübarek cisminizi ne elbise ile gömelim?...

Cevap verdi ki:

-Sırtımdaki cübbe ile gömersiniz. Eğer Mısır işi elbise veya Yemen işi giysim de olsa caizdir.

Dediler ki:

-Gömüleceğiniz yer nerede olsun?..

Buyurdular:

-Şimdi oturduğum menzilde. (Yani Ayşe’nin evinin bulunduğu yerde)

Sordular:

-Sana kimler namaz kılsın?..

Buyurdu:

-Teçhiz ve tekfinim tamamlanınca mezarımı hazırlayıp cenazem kabrimin kenarına konulsun. Siz dışarı çıkın. Bilmiş olun ki namazıma başlayacak olan Cebrail’dir. Ondan sonra Mikail, ondan sonra İsrafil, ondan sonra Azrail’dir ki bütün meleklerle birlikte namazımı kılacaklardır. Sonra siz gelir, defa defa namaz kılarsınız. Fakat ilk olarak namaza duranlar Ehl-i Beyt’im olsun.

“Ya Rasulullah, sizi kabre kim indirsin?” Diye sordular:

Buyurdular ki:

-Ehl-i Beyt’imden en yakın kimseler meleklerin yardımıyla indirsinler ki onlar, sizi görecekler, fakat siz onları görmeyeceksiniz.

Hz. Muhammed, vasiyeti tamam olduktan sonra mecliste bulunanlar ile vedalaştı. Orada bulunmayanlara selamlar gönderdi. Buyurdu:

-Benden sonra dünyaya gelip şeriatıma uyanlara ve gizlice benim peygamberliğimi kabul ve teslim edenlere benden kıyamete dek selam olsun.

Bugünden sonra Allaha kavuşma tebliğini ve vuslat gününü bekleyerek hicretin on birinci yılında Sefer ayının yirmi sekizinci günü Baki Mezarlığı’nın ziyaretine yüz tuttu.  Bu mezarlık halkının günahlarının bağışlanması için dua etti. Ulu Hakk’a o kadar yalvarıp yakardı ki kendileri de o mezarlıkta yatanlardan bulunmayı isteyerek:

-Keşke ben de bu yerin gömülenlerinden olup bu duaya girenler arasında olsaydım diye buyurdu. Ebu Hureyre Hazretleri şöyle rivayet etmiştir: Ben de orada hazır bulunuyordum. Hz. Resul dedi ki:

-Ey Ebu Hureyre!.. Bana bu ödünç hayatta kalmayı, Hak Teâlâ’nın yüzünü görmeyi veya ahirete girmeyi bildirdiler. Ben bütün yaratıkların rızkını veren yüce Allah’ın yüzünü görmeyi kabul ettim ve Allah’tan başka bütün varlıklardan ayrılma yolunu tuttum.

Yine naklederler ki: Bu gece Hz. Muhammed, Baki Mezarlığı’na gidip orada yatanlar için mağfiret diledi ve ondan sonra da Uhud şehitlerinin kabirlerini ziyaret etti. Onlar için şefaat dilemeye memur edilmişti. Bu ziyaret sırasında ol Hz. Resul’e bir baş ağrısı geldi. Mübarek alnını bir bağ ile sıkıca bağladı. Meymune’nin hücresine döndü. İster istemez bu evde kaldı. Sonra:

-Yarın benim geleceğim ev hangisidir? diye sordu.

Fatıma, Hz. Resul’ü ızdırap içinde görünce müminlerin anaları olan Hz. Muhammed’in hatunlarına:

-Ey ismet saadethanesinin kadınları!. Dedi. Hz. Resul rahatsızdır. Her gün eve (bir zevcesine) gitmesi zordur. Bir yerde oturup kalmasına razı olun.

Peygamber efendimiz hücresinin pak kadınları bu teklifi kabul etti ve onun, Ayşe’nin evinde kalmasına ve her biri kendi hizmetlerini orada görmesine razı oldular.

Hz. Resul, Meymune’nin hücresinden çıktı. Bir eli Hz. Murtaza’nın, bir eli de Hz. Abbas’ın omzunda olduğu halde Hz. Ayşe’nin hücresine geldi, yatağa düştü. Yakıcı bir hummaya tutuldu. 

Mesud oğlu Abdullah şöyle anlatmıştı.

“Ben o yerde hazırdım. Nabzına el bastık da hareketlerini gayet ziyade gördüm, sordum.

-Ya Rasulullah, bu ne acayip yakıcı sıtmadır?

Buyurdu ki:

-Herkesin marazı kendine göredir.

Dedim:

-Ya Rasulullah, bu derdin devası nedir?

Buyurdu:

-Nefsim kudretli avucunda olan Hak Teâlâ hakkı için hiç kimseye bir hastalık gelmez ki günahları onunla dökülmeye görsün. Nitekim şiddetli rüzgârdan ağaçların yaprakları ve havanın çarpışmasından yağmur damlaları dökülür.”

Anlatıldığına göre Ebu Said demiştir ki:

-Ben hastalık zamanında Hz. Resul’ün huzurunda idim. Üzerine bir kadife bir örtü çekilmişti. Hazretlerinin şiddeti, kadifeden de hissediliyordu. Buyurdu ki:

-Peygamberlerin makamları yüksek olduğu gibi hastalıkları da daha şiddetli ve kuvvetlidir. Çünkü peygamberler, çektikleri çilelerin fazla olmasını dilerler. Ve mihnetin Allah’a yakınlık icabı olduğunu bilirler.

Ve buyurdu ki:

-Bu hastalık o zehrin eseridir ki (Ümmü’l Beram) oğlunun evinde bana vermişlerdi.  (Peygamber’imizin bir Yahudi kadın tarafından zehirlenmek istenmesi)

Zamanın her geçişinde acısı yenilenir, o acıyı bir ilaçla iyi ederdi. Ama bu sefer, ahirete göç ediş zamanı olduğundan acı şiddetlendi. Galiba, mübarek bedeninde o zehrin eserinin kaybolmamasından maksat, şahadet şerefine erişmekti.

“Revhil Ervah” adındaki kitapta yazılmıştır ki:

“Vakta ki nübüvvet denizi ve velilik kemalinin ummanı birbirine ulaşıp:

Yahrücü minhümel lü’lü’ü vel mercan

(O iki denizden de küçük, büyük inciler çıkar.) (Rahman /22) yolunda Hz.

Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya gelmişlerdi. O şehzadelerden her biri bir hale varis oldular. Hz. Hasan, büyük olduğundan sevgili büyük babasına uyup zehirlenerek dünyadan gitti. Ve Hz. Hüseyin küçük olduğundan kadri yüce babasına uyarak kılıç darbesiyle ahirete nakletti.

Ve bu da yerindedir ki Hz. Hasan, Medine’de sevgili atasının komşuluğunu üstün gördü ve Hz. Hüseyin, Irak’ı vatan edinerek mertebesi yüce babasının yanında hazır bulundu.

Sözün özü, Hz. Resul, on dört gün hasta yatıp kazaya, Allah’ın hükmüne bağlanmış, kaldı.

Revzatü’l-Ahbab’da yazılmıştır ki hastalığın şiddetlenmesinde Hz. Resul-i Ekrem, Fatıma-i Zehra’yı çağırıp hal hatır sorduktan sonra kulağına bir şey söyledi. Hz. Fatıma ağladı. Ondan sonra bir söz daha söyledi ki kederi sevince değişti.

Hz. Ayşe sordu:

-Ya Fatıma, acaba o üzüntüye sebeb neydi? Ve bu sevince sebeb nedir?...

-Ey zamanın iffetli hatunu, Hz. Resul önce sözlerinde buyurdu ki: “Ey Fatıma, her yıl Cebrail, hükümleri bildirmek için bir defa gelirdi. Bu yıl iki defa gökten indi. Galiba ecelim yakınlaşmıştır. Hayatımın mevsimi şahadet derecesine gelmiştir.”

Ben bu haberden hüzün duyunca, yine buyurdu ki:

“Ey sevgili kızım, gam çekme ki sana iki müjde veririm. Biri şu ki Cennet ehli kadınlarının en faziletlisi sen olacaksın. İkincisi de: Ehl-i Beyt’imin cümlesinden önce sen bana kavuşacaksın.”

Bu müjdeyi duyunca ayrılık zehrinin tiryaki (öldürücü zehir) bana iç açıklığı verdi. Sonraki sevinçle az önceki kederi sükûna erdirdi.

Ve ayrıca buyurdu ki:

“Ey Fatıma, bu dünya halkı kadınlarından senin zürriyetin en yüce ve makamın en faziletlidir. Şüphe yok ki senin çektiğin belalar tamam ve mükemmeldir. Sabret ve tahammülü elden bırakma.”

Hz. Muhammed’in tahammülden kastı, kendi iştiyakına tahammüldü ki bu mihnetlerin en şiddetlisi idi.   

Hz. Fatıma, sabredip tahammül gösterdi. Eğer böyle olmasaydı, Hz. Muhammed gibi mübarek yüzlü serverin ayrılık ateşine ve iştiyak üzüntüsüne sabır ve tahammül göstermek imkân ve ihtimal çerçevesi dışında bir işti. Çünkü can yakan ateş, can alıcı bir acıdır.

Rivayet edilir ki: Hz. Muhammed’in yakıcı sıtması gittikçe artarak güzel vücudunun da sıcaklığı ziyadeleşince, buyurdu ki:

-Yedi kova ile yedi kuyudan su getirip üzerime dökünüz. Böylece hararetim hafiflesin. Mescide gideyim.

Yanındakiler buyruğu yerine getirerek yedi gözeyle yedi kuyudan su getirdiler. O hayat çeşmesi Hazret’in üzerine döktüler. O, gerçekten baştanbaşa hafifledi. Evden dışarı çıktı. Bitişik mescitte cemaatle namaz kıldı. Güzel bir hutbe okudu. Allah’ın dergâhından Uhut şehitleri için yeniden mağfiret diledi. Sonra buyurdu:

-Ensar benim has dostlarımdır. Onları saygı ile tutun. Hataları varsa hoşgörün.

Bir rivayet daha vardır: Hz. Muhammed’in hastalığı artığı zaman Ensar’ın kararı kalmamıştı. Mescid-i Nebevi etrafında bekleşirlerdi.

Abbas o hali öğrenince Hz. Muhammed’e bildirdi. Arkadan Hz. Ali de Abbas’ın söylediğine uygun sözler söyledi. O zaman Hz. Resul yerinden doğruldu ve sordu:

-Ya Ali Ensar ne der?...

Ali Murtaza cevap verdi:

-Ensar diyor ki Allah esirgesin, eğer Hz. Mustafa dünyadan ahrete göç edecek olursa ve bu felaket başımıza gelirse bizim halimiz nice olur?... Ve bizim gönlümüzü kim alır? Hz. Muhammed ayağa kalktı, Bir elini Murtaza’nın omzuna, bir diğer elini Abbas’ınkine dayadı. Mescid-i Şerif’e girdi. Minber üzerine çıkıp oturdu. Hamd ü senadan sonra gayet beliğ bir hutbe söyledi. Ensar’ı Muhacirler’e, Muhacirler’i Ensar’a ısmarladı.

Abbasoğlu Fazl’dan şöyle rivayet edilmiştir.

-Hastalık günlerinden bir gün, Hz. Resul benim elimden tutup hücreden çıktı. Ve mübarek başına sargı bağlayıp minber üzerine çıktı. Bilal’a buyurdu ki:

-Seslen, halk toplansın. Onlara bir vasiyette bulunacağım ki bu son vasiyetimdir.

Bilal bu emir üzerine halka seslenip onları mescide davet etti. Bütün halk hazır olunca Hz. Muhammed hutbeyi edadan sonra buyurdu ki:

-Ey İslam birliği ve ey halk topluluğu!.. Benim ecelim yakındır. Sakın ben vücutlarınızdan ayrı kaldığım zaman, gönüllerinizden de uzak tutmayın. Nitekim ben sizi unutmam, siz de beni unutmayın. Ey kavm! Hiçbir peygamber ölmezliğin, beka’nın şerbetini içmemiştir ki ben de öyle bir şerbet içeyim.

Bir rivayette şudur ki: Hz. Muhammed buyurdu:

-Ey kavm! Size hükümleri bildirdim. Islahınıza çalıştım. Ve belalara uğradım. Artık sohbetinizden ilgi kesmek ve sizden uzaklaşmak zamanı geldi. Kimin ki ben de hakkı varsa alsın. Kimin ki müşkülü varsa sorsun. Ki Allah’ın yanına bütün davalardan el etek çekmiş olarak gideyim ve Allah’a yüz tutan eteğime hiçbir asılı el kalmasın, haksızlığımdan şikâyet eden hiçbir el onu tutmasın.

Bunu söyledikten sonra minberden indi.  Cemaatle öğle namazını kıldı, yeniden minbere çıktı. Önceki söylediği şeyleri tekrarladı. Orada bulunanlardan birisi ayağa kalkarak, dedi ki:

-Ya Resulullah, senin zimmetinde benim alacağım üç dirhem var.

Hz. Muhammed üç dirhem borcunun alacaklıya verilmesi işini Hz. Ali’ye buyurdu. O da ödedi.

-Bundan sonra, ashaptan Ukkaşe adında biri ayağa kalktı dedi ki:

-Ya Resulullah, Tebuk Gazası’ndan dönerken deveye bir kamçı vurmuştun, kamçı deveye vurmadı, bana erişti. O vuruştan son derece acı duydum. Şimdi kısas isterim.

Hz. Peygamber buyurdu:

-Allah sana hayrı rahmet kılsın ki bu kısası ahirete bırakmadın, dünyada diledin.

Sonra Ukkaşe’e sordu

-O kamçıyı tanırmısın?

Ukkaşe cevap verdi:

-Deri terbiyesine tutulmuş bir kamçı idi.

Hz. Muhammed:

-O kamçı Fatıma-i Zehra’nın evindedir. Hemen getirsinler.         

Selman aldığı bu emir üzerine Fatıma’nın evine koştu. Kapısının önüne gelince:

-Esselamünaleyküm ya Ehl-i Beyt!

 Hz. Fatıma Selman’ın sesini işitince:

-Ey Selman ne hacetin var?

Selam cevap verdi:

-Hz. Resul, filan kamçıyı istiyor.

Fatıma sordu:

-Ey Selman, hasta halinde bu kamçıyı neden istiyor?...

Selman olanı biteni anlattı. Hz. Fatıma:

-Hz. Resul hasta yatmaktadır. Onda kamçıya dayanacak güç ihtimali yoktur, dedi.

Hemen Hasan’la Hüseyin’i yanına çağırdı:

-Ey ciğer köşelerim, dedi. Büyük babanızdan bir hak isteniyor. Adaletin yerine gelmesi lazım: Yürüyün onun yerine kamçılanmayı siz kabul edin.

Selman, Hasan ve Hüseyin hazretleri ile kamçıyı aldı. Mescid-i Şerife geldi. Mescide bulunan cemaatin velvelesi gök kubbeye çıktı. Herkes Ukkaşe’ye kısastan vazgeçmesini söylüyor:

-Bir kamçı yerine her birimize bin kamçı vur, yalnız Resul Hazretleri’ne taarruz etme ve mübarek hasta vücutlarını incitme; diyorlardı.

Peygamberimiz:

-Kısas benim içindir. Sizin kamçılanmanız doğru değildir, dedi.

Ukkaşe:

-Ya Resulullah, dedi. Ben o gün çıplaktım. Kısas’ın tam olması için sen de soyun, çıplak ol.

Peygamber Hazretleri, mübarek örtüsünü omuzlarından bıraktı. Meleklerle mescit içindekilerin feryadı ve figanı birden göklere çıktı, cihana kavga saldı.

Ukkaşe, Hz. Muhammed’in arkasında Peygamberlik mührünü gördü.  Hemen o mübarek mührü öpüp yüzüne sürdü. Kamçıyı elinden bıraktı ve:

-Ya Allah’ın elçisi, dedi. Benin bu ısrarımda iki muradım vardı. Biri buydu ki senin insaflı olduğunu halka göstermekti. Biri de:

Men messe cildi la yemessehün nar

(Benim cildime dokunana ateş dokunmaz.)

İktizasınca mübarek vücuduna yüz sürmek, cehennem ateşinden kurtulmaktı.

Bu davadan sonra Hz. Resul minberden indi, yatağına geldi. Hastalığı iki katına çıktı. Mübarek kulağı kutsal âlemden, Cennet’ten sala çekenlerin sesini duydu. Ve mübarek ruhunun kuşu, Dünya Hapishanesinden Ahret’in tertemiz bahçelerine doğru yüz tuttu.

Rivayet edilmiştir ki: Hz. Resul o halette iken Cebrail indi:

Ya Habibullah, dedi. Âlemin yaratanı sana selam yolladı. Seni ölümle hayat arasında serbest bıraktı. Eğer hayatının devamını istiyorsan, yaşama günlerin ebedi olsun. Eğer ölümü istiyorsan bu sana kolaylıkla nasip olur.

Hz. Resul:

-Ey Cebrail, dedi. Ben gönül isteğimin dizginini Hakk’ın rızasına vermişim ve büyük bir inançla onun isteklerine teslim olmuşum.

Rivayet edilmiştir ki: Hastalığının son zamanında Hz. Muhammed, üç gün mescide çıkıp cemaatle namaz kılmamıştı. Dördüncü günde yatsı sonrasında Bilal, Hz. Muhammed’in saadethanesi eşiğine gelip,

-Ya Rasulullah, dedi. Namaz vakti geldi.

Hz. Muhammed bunu duyunca buyurdu ki:

-Hak sana hayırlı sevaplar versin.

Bilal bir kere daha:

-Namaz vakti Ya Resulullah, dedi.

Hz. Resulullah cevap verdi:

-Ey Bilal, Yüce Allah sana rahmet müjdesi versin.

Bilal yeniden:

-Essalat Ya Resulullah… dedi.

Hz. Muhammed kendinden geçmişti. Cevap veremedi. Bilal, ümidi keserek gözyaşları döke döke mescitte cemaatin yanına doğru yürüdü.

Ne yazık ki cemaati bir araya getiren asıl bağ, cemaati artık terk etmişti. Sünnet binasının temeli, onu muhafazadan el çekti.

O sırada mescitte cemaate Hz. Muhammed’den bir emir getirdiler.

-Cemaat toplansın. Ebu Bekir Sıddık imamlığa geçsin!

-Ebu Bekir, bu emir gereğince mihraba doğru ilerledi. Mihrabın yüzü sanki hal diliyle Hz. Muhammed’in akıbetinden haberdardı. Bundan şaşıran Ebu Bekir’in vücudu daha rükûa eğilmeden bükülmüştü. Mihrabın şeklini görerek yüzüne ayrılık kapıları açıldı. Kendinde olmadan ağlamaya başladı. Sahabeler de ona uyarak ağlaştılar. Feryatlarının sesini Hz. Muhammed duydu.

Hz. Fatıma’dan sordu:

-Bu gürültü nedir?...

Hz. Fatıma cevap verdi:

-Ya Resulullah, sahabe ayrılığının şiddetinden figana geldiler. Muhacir ve Ensar senden ayrı düşmekten doğan kederle ağlaşıyorlar.

Hz. Peygamber, bir elini Ali’nin omzuna, bir elini Abbas’ın oğlu Fazl’ın omzuna koyarak bir daha mübarek hücresinden çıktı. Cemaatle namaz kıldı.

Bazı kitaplarda yazılıdır ki Ümmü Seleme şöyle demiş:

-Ben hastalık günlerinde o Hazrete hizmet ediyordum.

Bir gün şeker dağıtan dudağını oynattığını gördüm. Dinledim ve işittim ki dua etmekteydi. Allah’a şöyle yalvarıyordu:

-İlahi, benim ümmetimi cehennem azabından kurtar. Kıyamet hesabını onlara kolaylaştır.

Sordum:

- Ya Resulullah, halin nedir?...

-Ey Ümmü Seleme, dedi. Şimdi ayrılık zamanıdır. Ruhumuzun tenden ayrılma vaktidir.

Bu sırada Murtaza da oradaydı:

- Ya Resulullah, rüyamda gördüm ki bir zırh giymiştim. Üzerimden çıkardılar, dedi.

Hz. Muhammed:

-O zırh bendim ki bütün kötülükten, senin koruyucundum. Benim göçüp gitme vaktim yaklaşmıştır. Sen yalnız kalacak ve birçok belaya uğrayacaksın. Ey Ali, sakın ıstıraba düşünce sabırdan başka yol tutmayasın.

Bu sırada Hz. Fatıma ağlamaya başladı.

- Ya Resulullah, dedi. Rüyamda gördüm ki elimde Mushaf yaprağı vardı. Ansızın elimden kayboldu.

Hz. Muhammed buyurdu ki:

-Ey Fatıma o yaprak bendim. Gözünün önünden kaybolsam gerek.

Bu sırada Hz. Hasan ve Hüseyin geldiler.

-Ey sevgili dedemiz, dediler. Biz rüyamızda gördük ki havada bir tahtırevan uçuyordu. Biz de onun altında başı açık yürüyorduk.

Hz. Muhammed şöyle buyurdu:

-Ey benim ciğer köşelerim, o taht benin naaşımdır ki siz mis kokulu saçlarınızı açıp onun altında yürüyeceksiniz.

Bu rüyalardan ve tabirlerden Ehl-i Beyt’in nale ve figanı o kadar son dereceyi buldu ki sedasını felekte melekler işitti.

Rivayet edilir ki: Hastalık günlerinde yine bir gün Cebrail gökten inip demişti:

-  Ya Resulullah, kendini nasıl görmektesin?

Hz. Muhammed cevap vermişti:

-Ey kardeş kendimi üzüntülü ve hüzünlü görmekteyim.

Cebrail bir başka günde aynı soruyu sordu. Yine aynı cevabı aldı. Üçüncü gün Ölüm Meleği, İsmail adlı bir Melekle geldi. Cebrail sordu:

- Ya Resulullah, Ölüm Meleği saadetli kapınızın önünde duruyor. İzin ister. “Şimdiye kadar âdemoğullarından izin istemiş değilim.” demektedir.

Hz. Resul şöyle buyurdu:

-Ey Cebrail, izin ver.

Melekül Mevt, evin kapısından içeri girdi. Selam verdi. Saygı yoluyla dedi ki:

- Ya Resulullah, Hak beni senin gönlünü hoş etmeye memur etmişti. Eğer izin verirsen ruhunun kıymetli varlığını Cennet hazinesine teslim edeyim.  Ve eğer olmazsa geldiğim gibi mabuduma gideyim.

Hz. Muhammed Cebrail’den yana baktı.  Cebrail:

-Ey kâinatın seyyidi. Dünyaların Rabbi yüzünüzü özlemiştir ve peygamberlerin ruhları sana kavuşmayı beklemektedirler, dedi.

Hz. Resul:

-Ey Melekül Mevt, dedi. Senin kuvvetli kılıcın ayrılış ipliğinin makasıdır. Ve vuslat hücresinin çerağıdır. Hizmetinde kusur gösterme. Ben de Hak yüzüne müştakım ve Beka dünyasını arzu etmekteyim.

Abbas’ın oğlundan dinlenilmiştir: “Hz. Muhammed’in ölüm günü Hak Teâlâ, Ölüm Meleği yeryüzüne indiğinde izin almadan peygamberin üzerine gidip mübarek ruhunu kabzetmesin ve ona yakışıksız muamelede bulunmasın” diye emretmişti. Ölüm Meleği bin kere bin melekle renkli giyimler giyerek ve türlü türlü süslerle ziynetlenip o Hazret’in saadetli evine geldiler. Melek’ül Mevt bir Arabî şekline girmişti. İzin istedi. Fatıma da oradaydı. O cevap verdi:

-Ey Arabî.  Resul Hazretleri kendi hali ile uğraşıyor. Şimdi görüşmek için mecali yok.

Ölüm Meleği, yüksek sesle bir kere daha izin istedi. Fatıma aynı cevabı verdi. Üçüncü defasında da en şiddetli bir sesle sordu ki Hz. Muhammed duydu. Fatıma’ya:

-Ne var ne oluyor?...

Diye sordu. Fatıma:

-Ya Resulullah, dedi. Bir ısrarcı, savulamayan çöl Arab’ı geldi. İlle seninle görüşmek için ruhsat istiyor. Ne özür diliyor ne de özrü söylemek ona fayda kılıyor.

Hz. Muhammed:

-Ey Fatıma, dedi. Gelen o Arabî kimdir bilir misin?

Fatıma cevap verdi.

-Allah ve Resulü bilir bunu.

Hz. Muhammed:

-O kimse, duyulan her türlü lezzeti kesen, toplulukları birbirinden ayıran Ölüm Meleği’dir. Ruhumu almaya gelmiş. Hiçbir kapı ona kapalı değildir ve hiç kimse onu uzaklaştırmaya çare bulamaz.  Ruhsattan muradı peygamberlik hanedanına saygısındandır. Yoksa onun ne ruhsata ne de müsaadeye ihtiyacı vardır.

Fatıma bu halden derin bir üzüntüye kapıldı. Aklı başından gitti. Hz. Muhammed, Fatıma’nın kin taşımayan göğsüne mübarek elini koydu. Kendinden geçti. Fatıma baygınlığa geçip kendine gelip babasını baygın görünce Beka âlemine göçtüğünü sandı.

-Babacığım, babacığım. Bu halin ne? diye feryat kopardı.

Hz. Muhammed, yaşlar akan gözlerini açtı. Fatıma’yı ağlar görünce:

-Ey ciğerimin köşesi, ağlama ki Arş’ı taşıyan meleklerin hepsi senin nalenden figana geldiler.

Ve kendi mübarek eliyle Fatıma’nın yüzünden gözyaşlarını sildi temizledi.

-Allah’ım, bu dertliyi benim ayrılığımda sabır ile mümtaz et! Sonra teselli içinde Fatıma’ya şunları söyledi:

-Ey Fatıma, benim ruhum kabzolunurken:

İnna lillahi inna ileyhi raciun

(Biz Allah’ın kuluyuz ve Allah’a dönücüyüz.)

kelimelerini tekrar et. Tahammül kıl ki her insana Hak Teâlâ her musibette bir karşılık verir, her tahammüle bir tahammül kaderlenmiştir, dedi.

Hz. Fatıma sordu:

-Ey server, sana karşılık mı olur?

Hz. Muhammed, bu hale şahit olan müminlerin analarını yanına toplayıp onlara ibadet, taat, sabır ve kanaat tavsiyesinde bulundu. Fatıma’ya da:

-Hasan ve Hüseyin’i getir dedi. Hasan ve Hüseyin geldi. Selam verip ağlaya ağlaya karşısında durdular. Odada bulunanların hepsi onların bu halinden ağlamaya başladılar.

 

Hz. Hasan elemle dolu yüzünü dedesinin nurlar dolu yanaklarına sürerdi. Ve Hüseyin de yaş döken gözlerini onun arşı tutan el ve avucuna temas ettirip ağlar dururdu. Hz. Muhammed de onlara şefkatli bir gözle bakıp ayrıldıklarından hasret ahı çeker ve ince duygusunun yaşlarını dökerdi.

“Maktel-i Nurul-Elimme” kitabında yazılıdır ki: Hz. Muhammed ölümü sırasında Hasan ve Hüseyin’e dönerek dedi ki:

-Ey, ne yazık, öksüzlüğün elem tozları yüzüne dolmuş ve kimsesizlik eseri her hareketinizde görülüyor. Cemiyetiniz bozuldu. Acaba, vefasız ümmet size ne cefalar edecek ve ne bahanelerle üzerinize hücum edecekler?...

Bu konuşması esnasında bilmeyerek ağlamaya başladı. Ümmü Seleme sordu: “Ya Resulallah, ağlamanızın sebebi nedir?”

Hz. Muhammed cevap verdi:

-Ağlamam ümmetim içindir. Çünkü ümmetim en büyük ihtimamla İslam şerefi bulmuşken ve Allah’a yakınlaşma saadetine ermişken benden sonra Şeytan’ın aldatışlarına uğrayacaklarından ve büyük günahlar işleyeceklerinden, hem onlara Allah’ın ukubeti’nin erişmesinden hem de benim çalışmalarımın yok olmasından korkuyorum.

Rivayet edilmiştir ki: O sırada Ebu Talip oğlu Ali’yi istedi. Ve Hz. Murtaza geldi. O Hazret mübarek başını yataktan kaldırıp bazı lazım olan vasiyetleri etti, emanetleri teslim etti.

Hz. Ali anlatmıştır ki:

-Hz. Resul bana bin bilgi kapısı öğretti. Her kapıdan bana bin kapı açıldı.

Hulasa Arabî kılığındaki Ölüm Meleği, Melekül Mevt kapıda durup izin istediği sırada ruhsat verildi ve Arabî odaya girdi:

-Esselamüaleyke Eyyühen Nebiyyi. (Ey Nebi! Sana selam olsun!) Hak Teâlâ sana selamlar yolladı. Ruhunu almaya ferman etti. Senin fermanın nedir?

Hz. Muhammed:

-Ey Ölüm Meleği, dedi. Senden bir hacetim var.

-Ya Resulullah! Hacetin nedir?

Hz.Resul:

-Cebrail gelmeyince benim ruhumu alma!

Ölüm Meleği Azrail:

-Ferman senindir, diye cevap verdi.

Bu hali bilen Hak Teâlâ, Cennet bekçisi Rıdvan’a buyurdu ki:

-Cenneti merasim için hazırla. Hurileri ve gılmanı süsle.

Sonra Cehennem Maliki’ne de buyurdu ki:

-Cehennem ateşini söndür. Hayvan ve akreplerin zehirleri yok olsun. Melekler âleminde oturanlar, peygamberlerin ruhları ve yüksek şerefe nail olanların hepsi Muhammed’i karşılamaya çıksınlar. Ve arşın Haremindeki hizmetkârlar en mukaddes nurlardan çerağ yaksınlar.

Bu fermanlardan sonra Cebrail’e hükmolundu ki Cennet’in ipek atlaslarından bir mendili Hz. Muhammed’e iletsin ve hizmetini görerek kendisi de şeref bulsun.

Cebrail ağlaya ağlaya gelince Hz. Peygamber sordu:

-Ey kardeş bu haldeyken benden neden uzaklaşmayı uygun görürsün?... Sebebi nedir?...

Cebrail cevap verdi:

-Ya Resulullah, senin hizmetin beni senden uzaklaştırmıştı. Cennet hizmetkârları çerağlarla, huriler ziynetli elbiseler içinde, melekler saf saf olarak aziz ruhunun gelmesini bekliyorlar. Sana bu müjdeyi getirdim.

-Ey kardeş, bu müjdeler güzeldir ama bana bir haber ver ki bu haberlerden daha faziletli olsun.

Cebrail cevap verdi:

- Ya Resulullah, cennet senden ve ümmetinden önce bütün peygamberlere ve ümmetlere yasaktır.

Hz. Muhammed buyurdu.

-Bu haberde hoştur amma, bundan daha iyi haberi bekliyorum.

Cebrail dedi ki:

- Ya Resulullah, kıyamet gününde en öne geçme, vazifede ileride bulunma, şefaat ve rahmet hakkına nail olmanın sana verilmesi kararlaştırılmıştır.

Hz. peygamber buyurdu ki:

-Bu haber de güzeldir amma, bundan daha şerefli bir haber gözlüyorum.

Cebrail:

-Ey hikmet akçelerinin hazinedarı ve ey peygamberlik definesinin ayinesi! Dileğin nedir?...

Hz. Muhammed cevap verdi:

-Ey Cebrail, ümmetimi düşünmekteyim. Benden sonra acaba, zorlukları nasıl halledecekler, mühim işlerin karşılığını nasıl çözecekler? Kur’an’daki kelimeleri ve ayetlerdeki benzeyişleri nasıl inceleyecekler, helal ve haramı nasıl ayıracaklar? Ve şeriatın lüzumlu tedbirlerine ve İslam dininin hükümleri ve nizamlarına ne türlü gayret gösterecekler? Ve dertlerine dermanı kimden bulacaklar?...

Cebrail cevap verdi:

-Ey server, gam ve kasavet çekme ki ümmetini Hak Teâlâ, kendi kanadı altında saklar, kıyamet günü de senin şefaatini onlara nasip eder. Günahlarından o derece bağışlar ki sen de onlardan razı olasın.

-Şimdi razı oldum…

Sonra Ölüm Meleği’ne:

-Ey Melekül Mevt, diye buyurdu. Kalk, hizmetini gör.

Ölüm Meleği, o Hazret’in mübarek ruhunu kabz işiyle meşgul olurken Hz. Muhammed de hücresinin tavanına bakıp:

-Ya refik’al Ala…

Durmadan bu kelimeyi söyleyerek ahiret âlemine göç edip gitti.

Bir rivayet de şudur ki Ölüm Meleği, Cebrail’in önünde Hz. Muhammed’in ruhunu kabzetti ve Cebrail de yücelerden yüce makama iletti.

Bu da Ebu Talip Oğlu Hz. Ali’den nakledilmiştir.

Hz. Nebi’den sonra Fatımatüzzehra’yı kimse güler yüzü ile görememişti; ta ki Hz. Resul’e kavuştuğu zamana ve ahiret âlemine yol tuttuğu dakikaya kadar. Gönlü de hiçbir suretle darlıktan kurtulamamıştı.

 

YORUM EKLE

banner26