Felsefesini çalınmış öyküler üzerine kuran Batı

-Teoman Duralı Hoca’ya rahmet duası ile-

"Grek" kelimesi mecazi olarak "fripon, escroc (hilekâr, hırsız, dolandırıcı)" anlamına gelir. Fransızca Larousse'da da aynı anlam yazılıdır. Bu anlam, Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Yunan hükûmetinin başvurusu üzerine "grek" kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Artık Grek yerine Yunanlılara, "Hellen" denilmektedir.

Kelimenin bu anlamı yüklenmesi ile mitolojide, Promete’nin Olimpos Dağı’ndan ateşi çalması arasında bir ilgi vardır. Rivayetlerden birine göre Promete, ateşli bir asanın ucunu, içine doğru deler ve o deliğe bir köz/kor parçası sıkıştırır. Böylece ateşi çalıp onunla insanlara vererek Zeus’tan intikam almış olur. Yorumcular çalınan bu değerde ateşin, “bilgi” olduğunu söyler.

Nicholas Rescher adlı Alman felsefe tarihçisinin “101 Anekdotta Felsefe Tarihinde Yolculuk” adlı kitabından öğreniyoruz ki vb.2019) Batı, hikâyelerimizi de çalmış. Yazarın dediğine göre, W. Somerset Maugham'ın "Samara'da Randevu" adlı bir klasik hikâyesi varmış. Hikâye şöyle: “Bağdat'ta yaşayan bir tüccar vardı. Bu tüccar günlerden bir gün hizmetçisini erzak alması için pazara göndermişti. Hizmetçi kısa bir süre sonra, bembeyaz bir yüzle tir tir titreyerek geri döndü. ‘Efendim’ dedi, "Bugün pazara gittiğimde bir kadın arkamdan dürttü. Döndüğümde ne göreyim, karşımda Azrail dikiliyor. Bana baktı ve parmağını tehdit edercesine salladı; o yüzden hemen bana bir at verin de bu şehirden uzaklaşıp kaderimden kaçayım. Uzaklara, Azrail'in beni bulamayacağı bir yere, ta Samara'ya gideyim.’ Tüccar ona atını verdi ve hizmetçi atın üzerine atladığı gibi topuklarını hayvanın böğrüne geçirdi ve dörtnala koşan atın üzerinde oradan uzaklaştı. Sonra tüccarın kendisi pazara geldi ve orada beni (Azrail) gördü. Yanıma sokulup şöyle dedi: ‘Neden bu sabah hizmetçimi gördüğünde parmağını sallayıp onu tehdit ettin?’  ‘O tehdit amaçlı bir hareket değildi ki’ dedim ben de. Şaşkınlığımı gösteren bir hareketti. Onu Bağdat'ta gördüğüme şaşırdım; çünkü onunla bu gece Samara'da bir randevum vardı."(s.106-108) Nicholas Rescher bu öyküyü, “O'Hara, John, Appointment in Samarra, New York: Harcourt Brace,1934” adlı kaynaktan almış. Dediğine göre bu hikâye, W. Somerset Maugham'ın 1933 tarihli Sheppey oyununda yeniden anlatılmış.

Mesnevi’yi okuyanlar bileceklerdir. Bu öykünün kaynağı Mevlânâ Celaleddin Rûmi’nin Mesnevi’sidir ve olay şöyledir:

“Saf bir adam, bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman'ın adalet sarayına erişti. Yüzü gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman, ona ‘Efendi ne oldu?’ dedi. Adam, ‘Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki...’  dedi. Süleyman, ‘Peki, şimdi ne diliyorsan dile bakalım.’ Adam dedi ki: ‘Ey canları koruyan! Rüzgâra emret; beni ta Hindistan'a götürsün; belki kulunuz oraya gidince canını kurtarır.’ Süleyman rüzgâra emretti; rüzgâr da onu derhal Hindistan'da bir adaya götürdü. Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail'e dedi ki: ‘O Müslüman’a ne sebeple   hışımla baktın? Ey Tanrı elçisi, bana anlat! Acaba bu işi, o adamı hanümanından avare etmek için mi yaptın?’  Azrail, cevaben dedi ki: ‘Ey cihanın zevalsiz padişahı! O ters anladı; ona hayal göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım? Onu yol uğrağında görünce şaşırdım. Çünkü Hak Teâlâ bana, ‘Haydi bugün var, onun canını Hindistan'da al.’ buyurdu. Taaccüple, ‘Yüz tane kanadı olsa Hindistan'a gitmesi yine uzak’ dedim. (Mesnevi I, Çev: Veled İzbudak, s.78)

Görüldüğü gibi olayın ayrıntılarında öyle değiştirmeler var ki Batılı filozofa sormak gerekir.

Olay yeri olarak Bağdat'ı nereden çıkarıyorsunuz?

O tüccar nasıl bir insandı ki bu şehirden uzaklaştırma imkânına sahip oluyor hem de at vasıtası ile?

Bu satırlarda mucizenin aklileştirilmesini görmüyor değiliz. Bağdat ile Samarra arasındaki mesafeyi de hesaplamıştır umarım(!) Hizmetçinin Azrail’i tanıması/tanıyabilmesi üzerine de bir soru sormak gerekir. "Efendim" dedi, "Bugün pazara gittiğimde bir kadın arkamdan dürttü.” Hikâyenin ayrıntısında yer alan bu kadının dürtmesine nasıl bir anlam vermeliyiz? Metnin Mesnevi’deki anlatımıyla uyan kısmı ise şöyle: “Bana baktı ve parmağını tehdit edercesine salladı.” Ancak diğer ifadeler alınmak istenen sonuca göre düzenlenmiş olduğunu gösteriyor: “O yüzden hemen bana bir at verin de bu şehirden uzaklaşıp kaderimden kaçayım. Uzaklara, Azrail'in beni bulamayacağı bir yere, ta Samara'ya gideyim."

Metnin özgün hâli ile uyuşan yönleri olduğu gibi olayın anlatıcısı ile ilgili sorular da kendini gösteriyor. Çünkü filozofumuza göre bu metnin anlatıcısı Azrail imiş. Oysa bizim kaynağa bakılırsa bu metni, bu hâli ile ancak bir peygamber anlatabilir ki Mesnevi’de durum budur. Bir öyküde bu kadar tahrif yapan Batı, İslâm dini ve İslâm Peygamberi için ne tahrifler yapmaz! Mesnevi’nin yazılış tarihi ile bu olayı anlatan eserin basılışı arasında yüzyıllar var. Biliyoruz ki Mesnevi, Batı dillerine çevrilmiş bir eserdir ve anlaşılıyor ki bu tercümeyi ilk görenlerden biri olarak yazar, olayı kendine mâl ederek yeniden yazıyor.

Bu metin “yeniden yazım”a örnek verilebilir mi acaba? Edebiyat eleştirmenleri ve akademisyenler bu tür yazımlar için “yeniden yazım” “metinlerarasılık” “pastiş” vs. diyerek meşrulaştırdığı için sordum bu soruyu. Mevlânâ Hazretleri kıssadan hisse babında bu hikâyeden nasıl bir sonuca varıyor veya bizim nasıl anlamamızı istiyor, bir de ona bakalım:

“İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç da gör! Kimden kaçıyoruz?  Kendimizden mi? Ne olmayacak şey!  Kimden kapıp kurtarıyoruz?  Hak'tan mı? Ne boş zahmet! İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırsa, emele lokma olurlar. Fakirlikten korkmak, tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı, çalışmayı da sen Hindistan farz et!”

Şunları da söyleyelim.

“Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail'e dedi ki: ‘O Müslüman’a ne sebeple   hışımla baktın?’” Bu metin bize Allah katında dinin İslâm olduğunu ve ‘Müslüman’ın, vahye dayalı dinlere teslim olanların ortak adı olduğunu gösteriyor. Batılı filozof, bu ayrıntıdan hoşlanmamışa benziyor.

Batı’nın bu metinden çıkardığı veya metne yüklediği felsefi yorum şöyle:

“Burada anlatıcı Azrail'dir ve hikâyenin en bariz dersi de insanoğlunun kaderinden kaçamayacağıdır. Ölümlülüğün ötesinde, burada daha geniş anlamda bir kadercilik söz konusudur. Kader, kaçınılmaz hükümlerini ne değiştirebileceğimiz ne de önleyebileceğimiz bir büyük plandır. Elbette bu, bizim ne yapacağımız hakkında düşünme, karar verme, plan yapma ve merak etme çabalarımıza son vermemiz gerektiği anlamına gelmeyecektir. Böyle yapamayız; çünkü bu tür faaliyetler bizim insan olarak doğamızın bir parçası olduğu gibi bizatihi bu tür şeyleri yapmamız, kaderimizdeki büyük planın bir parçasıdır da. Ne olursa olsun, sonunda şu gerçek ortadadır: Değişim hâlinde olduğumuzu düşünürüz ve belki de zaten düşünmemiz gerekir. Bu kaderci anlayış Batı kültüründe belirgin bir ağırlık taşır ve ekseriyetle Zerdüştlük ve Manicilik gibi dinlerde kendini gösterir. Bu inanışlara karşı Augustinus ve diğer kilise babaları tarafından yapılan şiddetli muhalefet, İslâm sahneye çıkıp yerini almadan önce Akdeniz dünyasının büyük bir kısmında başarılı olmuştur.”

Hangisi daha derin? Tabii ki ikincisi.

*

İkinci örnek metafor öykümüz, filin şekli ve niteliği ile ilgili.

Mevlânâ Hz.’leri Mesnevi’de hikâyeyi şöyle anlatıyor:

“Hintlilerin halka göstermek için getirdikleri fil karanlık bir yapının içindeydi. Birçok insan onu görmek için o karanlık mekâna giriyordu. Karanlıkta fili görmek mümkün olmadığından herkes onu eliyle yokluyordu. Birinin eli filin hortumuna geldi, bunun şekli tıpkı bir boru gibi, dedi. Birinin eli de kulağına rastladı ve [fil] ona bir yelpaze gibi geldi. Bir başkası eliyle filin ayağını yoklayınca, bence, dedi, filin şekli sütun gibi. Bir başkası da elini filin sırtına sürüp bu fil tahtı andırıyor, dedi.”

(Mesnevi, çev: Doç.Dr. Hicabi Kırlangıç, cilt-3, s.120-121)

Mevlânâ Hz.’leri öyküden bakınız nasıl bir sonuç çıkarıyor?

“Böylece herkes eriştiği bir organla [ya da birinden] duyduğu kadar fili tanıyordu. Bakışları yüzünden söyledikleri farklıydı. Biri "dal" derken, öteki "elif” diyordu. Herkesin elinde bir mum olsaydı söylediklerinde farklılık söz konusu olmazdı. Duyu gözü ancak el ayası gibidir. Onun her yanına elin erişmesi olanaksızdır.  Deniz gözü başka, köpük gözü başkadır. Köpüğü boş verip deniz gözüyle bak. Gece gündüz denizden doğan köpükler devinir. Köpüğü görür, denizi görmezsin, ne tuhaf! Biz gemiler gibiyiz. Aydınlık sudayız, ama gözümüz kör ve birbirimize çarpıyoruz. Ey beden gemisinde uykuya dalan, suyu gördün, bir de suyun suyuna bak. Kendisini hareket ettiren suyu vardır suyun. Kendisini çağıran ruhu vardır ruhun. Varlıklar ekini gün ışığı sularken Musa ile İsa neredeydi? Allah bu kirişi yaya taktığı zaman Âdem ile Havva neredeydi? Bu söz de eksik ve güdüktür. Eksik olmayan söz, öte yandadır. Ondan söz edilse ayağın kayar. Ondan hiç söz edilmese vay senin hâline.  Somut bir örnekle [ondan] söz edilse delikanlı, sen o somut örneğe yapışırsın. Yerdeki ot gibi ayağın bağlı. Bir yel esse kesin bilgiye ermeden başını sallarsın. Fakat ayağın yok ki hareket edesin ya da bu çamurdan ayağını kurtarasın. Hayatın bu çamura bağlıyken ayağını ondan nasıl keseceksin? Bu hayatının yürümesi çok güç.”

Nicholas Fescher’in naklettiğine/kaynaklandırmasına göre bu metaforik öyküyü ‘Saxe’ adlı şair/düşünür yazmış: “Amerikalı şair ve gazeteci John Godfrey Saxe (1816-1887), Mark Twain'den önce ülkenin en bilinen mizah ustası.  Saxe, "Kör Adamlar ve Fil" şiiriyle kalıcı bir şöhret kazanmış. Şiir bazı kör bilgelerin hikâyesini anlatıyor(muş.). (Saxe, John Godfrey, Poems, Boston: Ticknor, Reed, and Fields, 1850.)  (s.225-228)

Bakalım filozofumuz bu fil öyküsünden ne sonuçlar çıkarıyor?

“Filozoflar küçük kanıtlardan büyük sonuçlara sıçrayan meslektaşlarını suçlamaya can atar. Kendinden çok, başkalarında olduğunda kolayca tespit edilebilen böyle bir yanılgıya düşme tehlikesi, bu felsefî şiirden çıkarılacak derslerden birisidir. Herkes haklıdır; ama ancak sınırlı bir aralıkta. Her felsefi öğreti -kendince- diğerlerine göre daha doğrudur. İlkesel olarak çeşitli anlatımlar üst üste konabilir ya da biri diğerine eklenebilir. Görünüşte değişik görüşler, her şeyi kapsayan bir öğretinin çok sayıdaki yüzleri olarak görülebilir; hepsi, ‘ama aynı zamanda’ bağlacıyla birbirine bağlanabilir. Böylesi çok çehreli bir gerçeklik öğretisi, her bir parçaya her şeyi kapsayan bir bütün içinde tabi bir rol verecek şekilde, görünüşte birbiriyle uyumsuz çok sayıda alternatifi bünyesinde toplayacaktır. Farklı öğretiler arasındaki uzlaşım, fil dişleri bakımından mızrak gibi ve kuyruğu bakımından ip gibi olsa da birleştirici ‘ama bu açıdan ayrıca’ formülü yoluyla da sağlanabilir.”

Nıcholas Rescher, “101 Anekdotta Felsefe Tarihinde Yolculuk” kitabında, bizden başka öyküler de transfer ediyor, biz ikisini seçtik. Kitaba bakarsak kültürlerinin, bilimlerinin, düşünce tarzlarının ve hatta yaşam biçimlerinin temelinde Doğu var, fakat Batı bunu itiraf etmiyor.

Okuyucu, hamasî bir dile yaslanıp, “Bakınız, Batı bizim, bize ait hikmetin üzerine nasıl da oturuyor ve üstelik kaynak da vermiyor.” diyerek Batı’yı mahkûm edici bir dil kullanabilir.

Kıssadan hisse bâbında, metinlere yüklediğimiz anlamların, zamanın ihtiyacına ve anlatıcının, bağlama göre yüklediği anlamlar olduğunu söyleyebiliriz. Felsefe ve düşünme eğitimi yerine; günlük olaylarla sınırlı kaldığımıza dair bir hüküm cümlesi kurup, “Batı’nın gelişmesi, ilerlemesi ile bizim donuk kalmamız arasındaki farkı buralarda aramamız gerektiğini” de ilave edebiliriz.

Batı, bize ait bir metafordan, bir düşünme biçimine ulaşırken biz, onu “okuyamamışız”, “Takım elbiselik kumaştan sadece kravat yapmışız, diğer parçaları heder etmişiz” deyip çuvaldızı kendimize batırma yolunu da tercih edebiliriz.

Hızımızı alamadığımız yerlerde, “Hem tahrip etmişler, hem kaynak göstermiyorlar, hem bağlamından kopararak kullanıyorlar, vay hırsızlar!”  demek de mümkün.

En iyimser yaklaşım şöyle olurdu herhalde:

“Biz öyle büyük ve derin bir kültür sahibiyiz ki Batı’nın felsefî temelleri bize ait metaforlar üzerine kurulmuştur. Batı medeniyeti bu felsefî anlayışın uzantısı olduğuna göre, aslında Batı medeniyeti bizimdir, bize aittir.”

Bir adım daha ileri giderek diyebiliriz ki “Bizim Batılaşmaya ihtiyacımız yoktur, zira biz Batı’nın kendisiyiz.”

Nasıl?

Siz bunlardan hangisine yakın durursunuz bilemem.

Bize kültürler arası etkileşim, tercüme faaliyetlerin önemi, kültürel/bilimsel ahlâk, intihal gibi yaklaşımları hatırlatsa da anlamaya çalışmalıyız.

Nasıl oluyor da Batı, bu metne bu anlamı yüklemekle doğru, isabetli bir akıl yürütmeye varmış oluyor? Pekiyi, biz neden aynı sonuca varmamışız?

Batı’nın kafası/zihni var; bizim de gönlümüz/kalbimiz var, fark bundan doğuyor deyip meseleyi kapatmalı mıyız?

Bu metaforik metinler, söylemler aslında kitaplarda nötr hâlde bulunmaktadır. Ancak felsefeciler, bilim adamları, din adamları kendi disiplinlerinden hareketle bu metinlere yeni yorumlar eklemektedirler ki mitoloji zaten bu işe yarar. O, her daim kendini yeniler. Ona bu yenilenme gücünü veren de özündeki hakikattir. Buradan, kadim hakikatin kaybolmadığını; ifade, ayrıntı değişse de öz olarak aynı kaldığını söyleyebiliriz.

Aslında bu metinler bize edebiyatın gücünü de gösteriyor. Edebî eser sadece edebiyat değildir. Edebî eser; bunun yanı sıra dindir, felsefedir, bilimdir, tarihtir, toplumdur, psikolojidir. Edebiyatın bu çok yönlülüğünü ne zaman görecek ve ondan gereği gibi ne zaman yararlanacağız?  Esas sorulardan biri de budur.

11 Aralık 2021, Star Gazetesi Açık Görüş'ten iktibas edilmiştir.

YORUM EKLE
YORUMLAR
hatice ünal
hatice ünal - 5 ay Önce

hırsız vaaaaar! diye bağırsak duyarlar mı acaba?
karagöz'ü çalan yunan, baklavayı çalan yunan, lahmacunu çalan yunan kıbrıs'ı çalmaya niye kalkmasın ve biz buna neden şaşıralım?

banner19

banner26