Felçliyken dört defa Hacca gitmiş!

İstanbul'un üç büyük evliyasından biri de Murad-ı Münzevi Hazretleri'dir. Eyüp ilçesinin Nişanca semtinde medfundur. İstanbul'u güzelleştiren güzellerin en meşhurlarındandır. Eyüp Sultan Hz.’ni ziyaret ettikten sonra Murad-ı Münzevi Hz’ni ziyaret etmemek olmaz. İstanbul’da yol iz bilmeseniz bile yollar sizi muhakkak ona götürür. Ancak tekrar çağrılmak isterse insan bu davetin kıymetini bilmeli ve idraki daima açık olmalı.

Bayramlar ağlamak için değildir

Bayramlar mutlu olmak içindir elbet ancak bayramı ailesinden uzakta geçirenler iyi bilir, bir Ramazan Bayramı İstanbul’da yabancıysan ailen akraban yoksa bir de ev arkadaşların memleketine gitmiş sen kalmışsan bayram günü ya evde oturursun ya da içini döküp ağlayabileceğin huzur dolu mekânlarda olmak istersin. Bunun için en uygun yerlerdir Allah dostlarının kabirleri. İlk akla da Eyüp Sultan Hz. gelir çünkü o civarda nereye dönsen muhakkak bir Allah dostuna çıkar yolun. 

O mu ölü ben mi ölüyüm?

Üsküdar'dan Eyüp vapuru ile karşıya geçiyorum, epeyce de dalmışım. Bir kadının nereye gidiyorsun kardeş, sorusuyla irkildim. Eyüp Sultan Hz.'ni ziyarete gidiyorum, dedim. Nereli olduğumu sordu, Sivaslıyım dedim. Nişanca’da Abdülmecid Sivasî Hz.'ni ziyaret ettin mi, dedi. Hiç duymadım, Eyüp Sultan Hz.'ni bile ilk defa ziyaret edeceğim, dedim.  Ben Murad-ı Münzevî Hz. ve Sivasî Hz.’ni ziyaret edeceğim, istersen sen de gel dedi, güya evi oralarda imiş. Önce Eyüp Sultan Hz.’ni ziyaret ettik sonra akıl karı değil ama takıldım kadının peşine. Önce Sivasî Hz.’ne gittik, orada sanki bayramlaşmaya gitmiş gibi bize şeker de ikram ettiler. Sonra Murad-ı Münzevî Hz.'ni ziyaret ettik, kadın sen burada dua et ben gidiyorum dedi, çekti gitti. Şaşkın şaşkın bakakaldım kadının arkasından. Mübareğin başucunda dakikalarca oturdum sonra. (Başucunda değil ayakucunda durmak gerekirmiş, adap öyle imiş, ben bilmiyordum tabi.) Belki onlarca insan geldi gitti. Bugün gibi aklımda, düşündüm; benim evime bir Allah'ın kulu adım atmaz, buraya onlarcası geldi, şimdi bu mübarek mi diri ben mi diriyim veya O mu ölü ben mi ölüyüm.          

Allah Dostları

Allah Dostları yere şimşek dahi düşse onu kaldırıp sırtına alan nadir insanlardandır, der Muhammed İkbal. Öyle bir coşkuyla yaşarlar ki sünneti, dinimizin emirlerini, onları görünce bu insanlar başka bir devirde yaşıyormuş gibi algılarız. Biz bu vaktin, bu çağın çocuklarıyız ya güya... Oysa çağa en uygun yaşayan yani çağ dışı olmayan Allah dostlarıdır. Yüzyıllar öncesinde yaşamış da olsalar bugün canlı imiş gibi aramızda misafirlerini ağırlar, kapılarına kim gelirse gelsin içeriye buyur edip dertleriyle dertlenir, çaresiz gönüllerde umut kandilleri yakarlar. Onlar çok kolay bir denklemle hayatın bütün müşküllerini çözerler. Bu denklemi Murad-ı Münzevî Hz. şöyle tarif eder; “Allah Teâlâ insanı kalp ve bedenden meydana gelen bir varlık olarak yaratmıştır. Bedenin ve kalbin kemale ermesi, Peygamber Efendimize tabi olmakla olur.”

Bizlerin Rabbimizle aramızda olması gereken muameleyi de şöyle tarif eder: "Kul ile Rabbi arasında olan muamele; henüz sütten yeni kesilmiş masum bir çocuk ile annesi arasında olan muamele gibi olmalıdır. Masum çocuk annesini kaybetmiş, oturmuş ağlar. Annemi isterim, der. “Annenin ismi nedir oğul?” dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim, diye ağlar. “Annenin evi nerededir oğul?” dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. İşte bu şekildeki çocuğu herkes korur, yardımcı olur."

Felçliyken dört Hac ziyareti

İşte Murad-ı Münzevî Hz. de bu nadir insanlardan biridir. Buhara’da doğan Murad-ı Münzevî Hz.’i Seyiddir. Küçük yaşlarda geçirdiği bir rahatsızlıktan dolayı ayakları felç olmuş ancak O dört kere Hacca gitmiştir. İlim eğitimi almak için Hindistan’a gitmiş orada İmam-ı Rabbani Hz’nin oğlu ve halifelerinden olan Muhammed Masum Hz.’den ilim tahsil etmiş ve onun halifelerinden olmuştur. Birçok eser kaleme almıştır. Alimdir ve maneviyat ilmine hakimdir. Son zamanlarında İstanbul’a yerleşmiştir. Türbesi Eyüp’ün Nişanca semtindedir.

Onun ayaklarındaki engel bir çok seyahatlerde bulunmasına ve büyük bir alim olmasına engel olmamış, bilakis engelsiz insanlardan daha çok şey başarmıştır. Ufkumuza ve gözlerimize çizdiğimiz sınırlar hayatın sarp yokuşlarında sinir bozucu engeller olarak karşımıza çıkıyor. O dar sınırlar içerisinde bazen göz önünde olanı dahi göremiyoruz; idrak köreliyor. Görüneni göremememiz nedeniyle, mümkün olan da imkânsızlaşıyor. Bu konuda şöyle der: "Eğer insan hakikati görmekten, yani idrakten yoksun ise mümkün olan da imkânsız hale gelir.”