Fantastik ama kurgu değil:“İfritler'den Dracula'ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu”

İçinde Dracula, vampir ve mitolojinin popüler kültüre hizmet eden diğer ürünlerini barındıran bir kitap okuyorsanız elinizde son derece eğlenceli bir kitap var demektir.  Fakat bilgi edinmek, öğrenmek ve edinilen bu bilgileri kullanmak için hiçbir saha bulamayacaksınız. “İfritler'den Dracula'ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu” kitabı, yazar Matthew Beresford'un bizleri beyazperdeye çokça uğrattığı ve köy köy kont hazretlerini arattığı bir kitap olma özelliğine sahip. Yazarın uğraşı, çoğu zaman inanmadığı bu mite “Acaba dedirtebilir miyim?” çabası takdire şayan ancak insanın bahsettiği şeylere önce kendisinin inanması gerekli değil midir?

Vampir miti, dönüşen ve değişen yeni bir yaratık olarak görülüyor. Yani var olan bir şey bir sebepten başka bir şeye dönüşüyor. İşin içine uyduruk hikâyeler, olmamış olaylar, sağdan soldan duyulmuş dedikodular da girince ortaya aslında hiç var olmamış bir canlı türü çıkıyor. Masum bir yarasanın dişleri kanlı bir katile dönüşmesini hayretle izliyoruz. Hafızamıza yardım eden en önemli kaynak Bram Stoker'ın “Dracula” kitabı. Şimdi duyduğumuz ve aklımızda yer eden vampir ya da Drakula figürünün esas sahibi bu yazardır. Bizlerin vampire dair tahayyül ettiği tüm figürler bu adamın satırlarından çıkan tariflerle şekillenmiştir. Elbette bu kitap dikkate alınarak çekilen filmlerin görsel hafızaya hizmeti tartışılmaz. Daha öncesinde korkulan, acaba dedirten ve kâbuslara neden olan vampir ya da Dracula gözümüzün önüne bir hayal kahramanı ve sinema vasıtasıyla bir makyajlı ekran görseli olarak çıkınca işin rengi biraz olsun değişti. Hatta çizgi filmlere, kuklalara, animasyonlara ve komedi filmleri dâhil sektörün her alanına girerek kendisini hiç unutturmadı. Korkan yine korksun ancak artık korkulacak bir tarafı kalmamıştır diye düşünüyorum. Bu anlamda zombileri de burada anmak doğru olacaktır. Onlar da vampir misali artık başka bir şeye dönüşen ve iyi-kötü çeşitleri olan bir tür olarak izleyicilerin ve okuyucuların önüne konuldu. Cadılar da bu kapsamın içinde değerlendirilmelidir.  Buradan çok bağlantılı olmasına rağmen mutant meselesine girmek isterdim ama konuyu dağıtmak istemiyorum.

Toplumca lanetlenmiş bir karakterin doğuşu normal yollardan gerçekleşmez. Sonuçta özel bir karakterin doğuşu da özel olmalıdır. Yazar, vampirin doğuşunun Doğuda ve Batıda farklı şekillerde olduğunu söylüyor. Fakat ikisinde de dini bir altyapı görmek mümkün. Dini kurallara riayet etmeyenlerin öldükten sonra bir şekilde cezalandırılması bir yana bu kimselerin sürekli kötüye dönüşmesi “yaşarken” aldıkları ya da almaları gereken bir ceza olarak değerlendirilebilir. Hemen belirtmeliyim ki İslâm’ı bu denklemin dışında tutmak gerekiyor. Çünkü İslâm, burada da dik duruşundan ve taviz vermez konumundan vazgeçmiyor. Kurallarını en baştan koymuş bir din olarak herhangi bir tartışmaya da izin vermiyor. Diğer inançların uygulamaları, o inançların bir ritüeli gibi anlaşılmamalı ancak buna sebep olan bizzat kendileri olmuştur. Orta Çağ Avrupası hurafe olarak adlandırılan bu tür inançlara çokça prim vermedi mi? Devletler hurafeci din adamları tarafından yönetilmedi mi? Onlar da bu durumu kendi lehlerine çevirip otoritelerine karşı gelenleri ya da itirazda bulunanları Latince ifadeyle “omnis potestas a deo” kuralıyla cezalandırmadı mı? Bunu kral, din adamı ve ülke yönetiminde kimler etkinse hiçbir ayrım yapmadan söylüyorum. Bu nedenle bahsettiğimiz uydurmaların Hristiyanlıkla kurulan bağlardan bizler sorumlu değiliz. Bundan bizzat Hristiyanlığı devlet dini olarak uygulayan ve onu da kendi işlerine geldiği gibi kullananlar sorumludur. Avrupa bu tip hurafelerle, canavarlarla uğraşırken İslâm dünyasının ne yaptığına bakmak gerekir. Görülecektir ki İslâm, hiçbir zaman Orta Çağ geçirmemiştir.

Kitapta dini vurgular yapılmış değil ama okuduğunuzda yazarın sizi İslâm’ın aydınlık dünyasından çok uzaklarda bir yerlerde gezdirdiğini ve herhangi bir kıyas, eleştiri yapmadan sözlerini bitirdiğini anlayacaksınız. Bu noktada eleştiri ve kıyas yapmak da bize düşmüş görünüyor.

Yazar konuyu güzel bir yerden bağlıyor ve uygarlıkların yaşam biçimini sır olmaktan çıkaran ölü gömme törenlerine değiniyor. Burada sergilenen ritüeller ölünün sonradan insanlık için tehlike arz etmemesi için alınan önlemleri ifade ediyor. Mezardan bir daha çıkamaması, tekrar bir bedene sahip olamamasının sağlanması ya da cesedin daha kolay çürüyeceği bir toprağa gömülmesi gibi kurallara dikkat edilmiştir. Bu, çok teknik bilgilerin bize anlattığı bir şeyler var. En azından çok eskilerde toprak yapılarına dair bir uzmanlaşma olduğunu söylemek mümkün. Bu arada sonraki zamanlarda kötü tanınmış insanların kötü arazilere gömüldüğü görülmüştür. Bunun da bir cezalandırma yöntemi olduğu düşünülebilir. Yani basit bir matematikle kötü adam kötü toprağa…

Bana göre kitabın en okumaya değer kısmı bizim "Kazıklı Voyvoda" olarak tanıdığımız III. Vlad Tepeş'in anlatıldığı kısım. Uyguladığı işkence yöntemleri ününe ün katmakla beraber Bram Stoker'ın adını kullanarak yazdığı roman bu ismin yüzyıllar sonra da hatırlanmasına yardımcı olmuştur. Stoker’ın Dracula’sında kötü olarak gösterilen (zaten kötü) ve başrol olan Vlad, aynı zamanda Dracula olarak da tanınıyordu çünkü. Kendisi hakkında farklı görüşler vardır ve yazar bunu bazıları uydurma, bazıları gerçek hikâyelerle ifade ediyor. Zalim, acımasız ve öyle görünüyor ki ruh hastası bir sadist olma ihtimali diğer tüm ihtimallerden daha yüksek. Resmedildiği çizimlere, gravürlere baktığımızda ilk akla gelenin gözbebekleri sürekli oynayan, aniden sinirlenip dengesiz hareketler yapan bir tip olduğudur.

Romanya'da heykeli olan ve iyi bir kişi olarak bilinen bu adam hakkında başka kaynaklarda muhtelif rivayetler vardır. Diktatör Çavuşesku'nun 1976 yılında ölümünün 500. yılına özel hatıra pul bastırması da ayrıca hatırlanma sebebidir. Bram Stoker'ın adını kullanarak kötü olarak tanıttığı bu adam bu kez bir halk kahramanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Türklere karşı mücadele söz konusu olduğundan onun hakkında yazılan ve özellikle propaganda amacı taşıyan el yazmaları da mevcuttur. Çok eski olmalarına, Türklere karşı yazılmalarına rağmen pek inandırıcılıkları yoktur. Bunun sebebi zarar verdiği kişilerin sadece Türklerden oluşmayışıdır. Epey kötü, zalim ve ruh hastası bir adamı, Romanya'dan başka bir yerde savunan çıkmamıştır bu nedenle.

Doğan Kitap’tan çıkan “İfritler’den Dracula’ya Modern Vampir’in Doğuşu” özellikle popüler kültürden hoşlanan, fantastik temalı kitap okumayı sevenler için bu kez kurgu barındırmayan eğlenceli bir kitap olarak okunabilir.

YORUM EKLE

banner26