Eylül dergilerine genel bir bakış-4

Dergilerin Arka Kapısı

Bir dergideki mevzu dergi olunca ister istemez ilgimi daha çok çekiyor bu tür yazılar. Asi Dergisi’nin 8. sayısında Hüseyin Hilmi Arslan’ın Dergilerin Arka Kapısı isimli yazısı da yirmi yılı aşan bir süredir Anadolu’daki dergiciliğin içinde bulunan biri olmamdan dolayı tümüne katıldığım bir yazı olmuş. Dertler ortak. Bu kesin. Fakat zaman eski zaman değil. Sadece dergi olarak değil edebiyatın birçok alanında sürükleyici unsur; Anadolu.

Arslan’ın yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Şu artık bir gerçektir ki edebiyatın ve düşüncenin merkezi artık sadece İstanbul değildir. Hoş eskiden de bu merkez olma vasfı tartışılmıştır ama bugün bu alanlarda ve diğer pek çok alanda olduğu gibi artık Anadolu’nun pek çok şehri merkez olma vasfı kazanmış durumda. Ancak bunun anlı şanlı dergi camiaları için kabullenilmesi biraz zor görünüyor. Zira fildişi kulelerinden aşağısını göremiyorlar. İçlerine almadıkları, alsalar da kendilerinden saymadıkları Anadolu’nun yılmaz kalemleri ve gençleri bugün pek çok şehrinde çıkardıkları dergilerle güzel işler çıkarıyorlar. Elbette merkez diyebileceğimiz dergiler olmalı, var da. Her derginin bir yayın ve yazar kadrosunun olması, normal olmasından çok gerekli ancak yeni kalemlere yer vermeleri de bir o kadar gerekli. Yapanlara sözümüz yok tabii ki. Her genç ya da yeni kalemin ürünlerine dergide yer vermek de abes olur elbette ancak hiç değilse bu kalem erbabına onları hem cesaretlendirip hem eksiklerini söyleyecek, yol gösterici bir konumda olmalı dergiler. Bunu yapabilen dergiler merkez dergi olma vasfını fazlasıyla hak ediyorlar bence. Âcizane benim bu konudaki ilk eleştirim işte bu konu üzerine. Bugün gelişen teknoloji ile kolaylaşan iletişim yollarının dergilere hatta pek çok tanınmış isme ulaşmayı kolaylaştırdığı muhakkak. Bu kolaylıkla dergilere gelen ürünlerin hayli fazla olduğunu tahmin etmek zor değil. Hatta gelen ürünlerin tabir caizse kalite oranlarının düşük olması kaçınılmaz. Söz gelimi akşam oturmuş evde çay içerken akla gelenler, akıllı(!) telefon vasıtasıyla çarçabuk yazılıp bir iki tıklamayla gönderilmiş olunabilir, durum bu kadar vahim olabilir yani. Ancak bu vahim duruma rağmen yetkin olan ürünler ya da en azından umut vadeden kalemler illaki vardır ve bunlar göz ardı edilmemelidir. Zaten edebî ya da düşünsel yazma isteği, merakı ya da gayreti olanların kendilerini bir mihenge vurmadan olgunlaşmaları düşünülemez. İşte dergiler bu mihenk olmalı, yeni kalem adaylarının karşılarına dikilen aşılmaz, ses vermez duvarlar olmamalılar. Hep aynı kadroyla sahaya çıkan ya da hep dışarıdan transferlerle şampiyon olmak isteyen takım pozisyonuna düşmemeliler yani, kendi oyuncusunu yetiştiren hatta başka takımlara bunları transfer edebilen olmalılar. Çoğu zaman dergilerin son sayfalarında “sizden gelenler” benzeri bölümlerin olması önemli bir şeyse de her gönderiye en azından ürünlerinin alındığına dair bir cevap verilmesi, sonra kısa bir değerlendirme cevabı verilebilmesi bir dergiyi, teşbihte hata olmasın, magazin dergisi seviyesinden okul dergi seviyesine çıkaracaktır. Bunu en azından muhterem olarak yaratılmış insanı önemseme olarak telakki etmelidir. Bunu başarmak daha önce defaatle söylediğimiz gibi zordur ama her güzellik zorluklar arakasına gizlenmemiş midir? Aksi takdirde cevapsız bırakılan yazar, şair adayları kendilerini geliştirecek bir rehberden mahrum kalacaklardır. Tabi bu sözümü kendilerini yeterli gören içi ham, dışı süslü, etrafı kalabalık, burnundan kıl aldırmayan müsvedde kalemlerini kastetmekten uzak tutuyorum. Hatta mümkünse böyle isimler tespit edilip kazara hiçbir dergide yer almaması sağlanmalıdır diye düşünüyorum.”

“Son bir not olarak yazımıza başlarken “Sözüm meclisten dışarı” diye yazmıştım; hakikaten Âsi dergisi, Fatih Budak Bey’in genel yayın yönetmenliğinde birinci yılını geride bırakarak ve yukarıda eleştiriye konu ettiğim hususlara dikkat ederek yayın hayatını sürdürüyor. Bir okul dergi olmanın gayretini görüyorum. Fatih Bey’in şahsında dergi ekibini tebrik ediyor, daha nice sayılarda okurlarıyla buluşması için kendilerine Allah Teâlâ’dan yardım diliyorum. Yolları açık olsun.”

Arif Onur Solak’ın okuyucu ile hasbıhâli

Ey kâri diyerek seslenmiş Arif Onur Solak dünyanın ortasından sesine ses olacak bir dosta. Merhamet, sevgi, muhabbet arıyor Solak. Bir dua niyetine sesini yükselterek.

“Ey Kâri,

Metropollerde yükselen binaların zemin katlarında ışıldayan mağaza vitrinlerine bakarken kamaştı gözlerin. Ruhunu satılığa çıkarmışların dilinden dökülen zehirli nezakete aldandıkça kaybettin kendini. Reklam panolarında otuz iki dişiyle gülümseyen güzel kızların ve yakışıklı adamların pazarladığı bir hayatın olabilirliğine inandın. Öyle bir inandın ki; inanmak ve iman etmek arasındaki o ince çizgide boğulduğunu fark etmedin ruhunun. Düşük faizli umutların satın alabileceği tek şeyin kirli bir düzenden başka bir şey olamayacağını düşünmedin hiç. Sinema salonlarında patlamış mısır ve kola satan bir tezgâhı oraya kuranların varlığı seni rahatsız etmediği için yanıldın hep. Ve yanıldıkça yenildin.

Ey Kâri,

Parfümeri mağazalarından fışkıran kokuların sarhoş edici sahteliğini, hıçkıra hıçkıra ağladığın o omuzdan yükselen anne kokusuyla anladın. Annenin yazmasına sinmiş duaların seni ayakta tutabileceğini öğrenmen epey zaman aldı. Olsun, seni kucaklayan merhametin farkına varmak da içli bir anne duasının neticesidir. Evladın kırdığı yeri en çok anneler onarır yine, unutma. Ve korkma, babaların suskunluğu dünyanın bütün pasağına direnebilen en büyük öfkedir. Tepe taklak gelmediyse daha yaşadığın hayat, babanın sırtıdır hâlâ yaslandığın duvar.”

Bir Delinin Hayat Ağacı

Sıddıka Zeynep Bozkuş bir öyküsü ile yer alıyor Asi’de. Betimlemeleri çok güçlü bir öykü bu. Bozkuş’un şair bakışı metinde kendini hissettiriyor. Bu öyküde hiciv dilinin inceliklerine de şahit oluyoruz. Göndermeler çok net, öykü tam Asîlik.

“Adam, başını kaldırıp boynunu yukarı çevirdi. Gözleri onaylanmak arzusuyla pencereden bakan annesini aradı. Ardından bakan kadın annesi değildi. Köpek karanlık adamı görünce tedirgin bir alışkanlıkla hemen doğruldu. Bir iki kez çenesini attırarak havladı. İlk kez kaçmadı, direndi.”

“Kadın sokağa doğru “yuh” anlamında sertçe silkeledi elini. Tükürür gibi yahut nefesli bir çalgıyı üfler gibi büzdüğü dudaklarından yalancı bir “puuu” sesi çıktı. Her neye benziyorsa benzesin bu ses, bu hareket kötü bir şeye delalet ediyordu işte, ne fark ederdi ki? Kötü bir şey yapmayı marifet olarak öğrendiysek ya bir de? Yani bir de şu var; iyi ne, kötü ne? Zordu. Kime göre kötü?”

“Daha daha gerilere uzandı:
Hep birlikte ama hiç oldukları günleri anımsadı. Gözlerini yumdu ve çırılçıplak soyunan bir şehir, sonsuza dek zihninde yürüdü. Salondaki kitaplar göbekli halıya pat…

Hayat ağacı, fotoğraflık acı veren bir hatıra gibi dimdik duruyor; insana inat yaşıyordu.”

Asî’den şiirler

ivedi karar verme rakibin resti görsün

yerinde mi, değil mi, hangi mısra klişe

laf taşısın çaşıtlar ve kızlar belik örsün

aspirin koy dindirsin ağrıyan çürük dişe

istif et yüreğine eğri büğrü sevmeyi

iyisimi zurna çal, vur patlasın davula

bil ki şair olmaktan böylesi daha iyi

harfler kaça önünden, öte beri savula

ufuneti, ilhamla temizleme biraz dur

ha deyince olmuyor açılmıyor çiçekler

ulu orta sövmenin lehçesi burda budur

çıkma kalbi ödemez suya yazılan çekler

Ercan Sağlam

Bir devi gülerken gördü çocuk

Yalınacı koşarken, bakındı düştü

Dünya uçsuz, bucaksız

Bir pıtırak tarlası

Bastı

Eliyle yoklayıp

Perkeştirdi yarasını

Dokunsa kanayacaktı ağzı

Adını hatırlamaya çalıştı

Masmavi öyle etek uçları

Çiçek topluyor

Kırmızı siyah bulutlardan

Avucunda bir tutam gelincik

Dökülürdü dokunsan.

Bir devi gülerken gördü çocuk.

Ve artık daha bir çoktu...

Yaren Kayıp

Seninle yürümek

Selam durması dikenlerin

Korkular ıssız

Alaysız kervanlarla

Gariplik yoluna

Kapaklanmak, alaysız

Her gün yarım uyanır

Sensiz bahçelerin

Ayrık sevdaları

Kalbinden yaralı

Geceyi ağartmış

Annesiz çocukları.

Mücahid Akıncı

Gözlerinde duruyor beyaz yağmur,

Yağmur sularıyla doluyor göz çukurların, bütün bir geçmişin, bedenin.

İlk boğulan Saadet’in oluyor nedense.

İlk boğulan, yani ilk giden, ilk yitim, hayattaki ilk mağlubiyetin<

Sonra feri sönmüş gözbebeklerin, hep üşüyen ellerin, titreyen kalbin.

Sonra çektiğin hiçbir kayıp Saadet’inki gibi olmuyor.

Sonraki bütün kayıpların, Saadet’in acısını, büyütüyor, çoğaltıyor, dillendiriyor.

Bütün bir hayatın, Saadetli bir gidiş oluyor.

Beyaz bir yağmur yağacak, saçların ıslanacak, ilk güllerin hatırasına duracaksın.

Dağlarda kalacak eski yurtluklar.

Can dostun Elif, ilk vurgunda, kalbine saplanacak,

Hep bir başkasının ihanetine yazılacak, bir başkasının ismine sayılacak.

Denilir belki, can dostun Elif, tepeden tırnağa yürek yorgunu, sütkardeşliği olmuş.

Ama bu acı gerçeği değiştiremez, kalleş bir sarmaş, kesif bir kalp çarpıntısı, kan kırmızısı bir sızı.

Faik Öcal

ne vakit sağalır sızım hangi dem olurum bahtiyar

diler mi ki her şafağı kana b/ulansın bu canın

mecruh bir avuntuya el açsın yağmurun ellerinde

bulutlarından katran y/ağsın şu kızıl âsumânın

o Ferhunde günlerin yeller essin yerinde

ne vakit sağalır sızım hangi dem olurum bahtiyar

tükendi takatim bitsin artık bu elemli intizar

ne çıkar dünya dönse her gün güneşe pervane olup

aydınlatır mı sanar gecemi onsuz doğan âfitâb

bir ömür izinde onu arayıp, onda kaybolup

beklenen şimdi bu gün batımında bir füruzan mehtâb

tükendi takatim bitsin artık bu elemli intizar

onsuz devrildi zamana yine bu eyyâm-ı nevbahar

firkati fısıldıyor hangi y/andan esse her rüzgâr

ne vakit sağalır sızım hangi dem olurum bahtiyar

tükendi takatim bitsin artık bu elemli intizar...

Mehmet Osmanoğlu

Senin suçun olan şey bir şarkıya inanman

Kanıp kanıp dalman hep o eski nakarata

Bir şair üzerinden gülden intikam alman

Karlı bir gece vakti kırbaç vurman bir ata

Şehrin yağmalanması gücenik bir direniş

Her çocuk mu sahnede repliğine eğilsin

Kapanırken perdeler yalandan gülümseyiş

Waldo sen neden yine tam burada değilsin

Yılmaz Yetiş

Senden gayrıya meylim

Hep hicran hep firkat

Bu âsî, bîçare, bikes

Neyler bu kapıdan gayrı

Ol kapıdır ki pür-i pak

Nârı halas eder imiş

Tevbe-i nasuh olmadan

Kademat basılmaz imiş

Ulu divanda acz olmadan

Ol kapıda olunmaz imiş

Bir âsî mücrim bin hicap

Bir gönül ki âb-ı hayat

Ol gönüle girmeden

Azad olunmaz imiş

Bilge Avanoğlu

Hayal Bilgisi’nden haberler

38. sayısına ulaştı Hayal Bilgisi. Adı iyilikle anılan bir dergi oldu Hayal Bilgisi. Yaptığı çalışmalarla Anadolu’nun yüz akı olmayı hak eden dergi, emin adımlarla yoluna devam ediyor. Derginin 38. sayısında yer alan haberler bölümünden paylaşımlar yapacağım.

 “Hayal Kitabevi’miz bir yılını tamamladı. Yeni kiramızı ödedik ve bir yıl daha kitabevimiz yaşayacak. Aradan geçen bir yılda Hayal Bilgisi’nin vaktinden çalıp kitabevine daha fazla ilgi gösterdiğimiz doğrudur ama dergiyi kitabevinden, kitabevini dergiden ayrı görmüyoruz. Tüm faaliyetlerimiz aynı derdin, aynı gayenin neticeleri olarak doğuyor.

Kitabevimiz birinci yılını tamamlarken şehirde farklı kitabevleri açılmaya başladı. Bu sevindirici bir gelişme. Çünkü bir gün Hayal Kitabevi kapılarını kapatıp da hatıra olarak kaldığında, şehrin kitabevleri olacak İnşallah. Bir şekilde buna vesile olabilmişsek, ne mutlu bize.”

“Uzun yıllardır içimizde ukde olan, hemen her gün “keşke” dedirten bir hayalimiz vardı. Gerçek anlamda bir kitabevi açmak istiyorduk. Çok kitabevi görmüştük. Bize ait olan, bizim zihnimizdeki şekliyle bir kitabevi açmayı o kadar çok istiyorduk ki şehirde her gezdiğimizde kiralık dükkanlara bakıyorduk. 2019 yılının ortalarında boş bir dükkân bulduk. Tasarladığımı formata çok uygundu. Öncelikle üç okulun arasında bir konumdaydı. Böylelikle çocuklara ve gençlere ulaşmamız çok kolay olacaktı. Karşısında ya da etrafında çok fazla işyeri, dolayısıyla gürültü ve kalabalık da yoktu. Tek katlıydı. Soba ile ısınacaktı. Kiraladık hemen. Kirayı çıkarmak belki zor olacaktı ama biz bütün masrafı cebimizden harcamaya razı olduk.

Çocuklara, gençlere zarar verecek, ahlaki kaygıları olmayan hiçbir kitaba kitabevinde yer vermedik. Tüm kitapları bizzat seçerek sipariş verdik ve kitaplıklarımızı doldurduk. Minik misafirlerimize faydalı olacak zekâ oyunlarına, eğitici setlere de yer verdik. Sobamızı kurduk. Duvarlarımızı uzun yıllar boyunca biriktirdiğimiz sanat eserleriyle donattık. Masa ve sandalyelerimizi dizdik. Eski radyolar, daktilolar, fotoğraf makineleri, rafları süsleyen danteller… Pikap ve plaklarımız, teyp ve kasetlerimiz var. Bilgisayar ve ses sitemimiz de. Yeninin ve eskinin bir arada olduğu bir mekân oldu Hayal Kitabevi.”

“El emeği ile güzellikler üreten insanlardan, özellikle de kadınlardan ürettikleri malzemeleri satın alıyor ve kitabevimizde ya satıyor ya da kitaplarla birlikte hediye ediyoruz. Kitabevimizin bir duvarını tamamen kitap sayfalarıyla kapladık. İnsanlar burada fotoğraflar çektiriyor. Okulu bitirdikten sonra kitabı hayatından çıkarmış pek çok kişinin gündemine sokmak istiyoruz kitapları.

Çay, kahve, yemek, kurabiye; kitabevinde yenilecek ya da içilecek ne var ise tamamı ücretsiz. Bedelini ödemek isteyen çok oluyor. Kabul etmiyoruz. Bedelini muhabbetle ödetiyoruz da bir daha geldiklerinde ellerinde bir paket çay ya da şeker ile geliyorlar. Necmettin Abi’yi anmadan olmaz.

Sobamız kuzine. Fırınında patates, üstünde kestane pişiriyoruz. Bir gün bir dostumuz bir çuval patates ile geldi. Herkese ikram ediyorsunuz, olmaz böyle dedi.”

Biz iki öğretmen kardeş olarak bu hayali gerçekleştirdik. Emekli olan babamız işletmesini yapıyor ve tam zamanlı olarak kitabeviyle ilgileniyor. Eşlerimiz de yine kitabevini bir ticarethane değil, yaşayan bir mekân kılmak için emek veriyor. İyileştirmek, güzelleştirmek, onarmak, taş üstüne taş koymak, gönüller yapmak için imkanlarımızı sonuna kadar kullanarak, vaktimizi uykumuzdan çalıp harcayarak elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz. Hayal Kitabevi, şimdi 10. yılını doldurmakta olan Hayal Bilgisi Dergisinin de merkezi durumunda. Biz, bu hayali gerçekleştirebildiğimiz için Allah’a şükrediyoruz. Her şehrin bir Hayal Kitabevi olsa keşke…

Ömer Döngeloğlu’na dua ile

Bekir Develi’nin Ömer Döngeloğlu Hoca için kaleme aldığı Her Lokmada Besleme Çeken Adam isimli yazıyı dua niyetiyle buraya alıyorum.

Merhum Ömer Döngeloğlu Hoca hakkında…

Hayatımda tanıdığım en kibirsiz insanlardan biriydi.
Sıfır kibir.
Olduğu gibi, hiç rol kesmez.
Neyse o. Dümdüz.
Bikaç özelliği vardı mesela hep hayran olduğum.
Namazı çok büyük bir itina ve dikkatle kılardı.
Harflerini bastıra bastıra özenle okurdu ayetleri.
Oturduğunuz yerden o özeni fark ederdiniz!
Çağrıldığı yere erinmez giderdi mesela. Düğün, cenaze, konferans; adı her ne ise… Samimi şekilde gider katılırdı. Anaokulu bile rica etse demez ki yahu benim ne işim var orada. Asla! Mutlaka gider. Çocukla çocuk, yetişkinle yetişkin olurdu. Ha bi de hayatınızda ondan daha güzel yemek yiyen birini görmemişsinizdir. Müthiş bir iştahla yerdi. İzlerken siz yemeyi unuturdunuz o derece :)
Ha bir de her lokmada “Bismillah” derdi.
Bu şekilde her lokmada besmele çeken gördüğüm tek insandı.
Bir de bazen bir ihtiyaç için para lazım olurdu birine. Bazen bir ameliyat, bazen başka bir hayır işi için. Çokca müracaat ettim her seferinde sonuna kadar cömertti. Allah ebeden razı olsun.
Tam kafa dengiydi. Gece 2’de ara 3’de ara yok demezdi. Her türlü eşlik eder, kimseyi kırmazdı. Ben siyer anlatan çok adam gördüm. İlim ehli de öyle. Samimi insanlarla da tanıştım. Fakat hocamı bunların hiç biri ile tarif etmem.
Sorsanız Ömer Hoca nasıldı diye, ardından söyleyeceğim tek şey “Kibirsiz bir Müslümandı” olurdu. Rabbim rahmet etsin.
Allah rızası için El Fatiha.

Besmele ile Başlamak

Bismilllahirrahmanirrahim. Ne kadar huzur veren bir başlangıç.  İnsana azim veren bir güç adeta. Cihat Albayrak, bir yolculuk ve anı eşliğinde bizi bir Besmele Hikâyesi’ne davet ediyor. Huzur veren bir hikâye bu.

“Bir ustadan ve onun besmelesinden bahsedeceğim. Usta, bir çatı ustası. Adını biliyorum ancak paylaşmayacağım. Ustamız ile, bağımızda bulunan ufak bir alanın çatısını tamir etmek üzere Pazar günü için sözleştik. Oldukça yoğun çalışan usta, Pazar gününü ailesine ayırmıştı, kendi bahçelerinde vakit geçireceklerdi aslında ancak bizi kırmadı. Sabah 7:30 gibi ustamızı evinin önünden aldık. Bağa gittik. Ustamız işi için gerekli malzemelerini bir çantada getirmişti. Üzerini değiştirdi, ardından bu çantayı açarak içinden birkaç aleti çıkardı. Ben o sırada farklı bir işle meşguldüm ve ustamızdan birkaç metre uzaktaydım. Ustanın “Bismillahirrahmanirrahim” deyişini duydum. Çok güzel söyledi. Tarif etmesi zor. Mutlu oldum, tebessüm yerleşti yüzüme. İşe besmele ile başlayan insanları kıymetli bulurum, bir kat daha saygı duyarım.”

“Ustamızın besmelesini en az Ömer Döngeloğlu’nun besmelesi kadar kıymetli kılan, “Bismillahirrahmanirrahim” demesinin hemen ardından, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” şeklinde devam etmesiydi. Diline bir ezber olarak yerleşen, refleks şeklinde telaffuz edilmiş bir besmele değildi demek ki bu. Ustamız, aşağı yukarı 40 yılını alın teri dökerek geçirmiş, bedenen belki ufak ama ruhen dev gibi olan ustamız, her bir hecesini tıpkı elinde tuttuğu çiviler ve keser gibi capcanlı hissederek besmele çekmiş ve ardından da Türkçe olarak tekrar etmişti.”

“Samimi insanlar böyledir. Beş dakika önce bile tanışmış olsanız, sizinle bütün mutluluklarını, keşkelerini, heveslerini paylaşırlar. Ve ben, biraz bencilce olsa da, daha fazlasını öğrenmek için bu insanlarla sohbeti oldukça uzun tutarım. Çünkü yaşamlarıyla birer başyapıt olan bu insanlar, ümitsizliğe kapıldığım anlarda hem bedenimi hem ruhumu dirilten birer ilaç gibidir.”

Anılar da yorulur elbet

İnsan yorularak yaşıyor. Omuzlarına inen her yük biraz daha büküyor belini. Ruhu cendereye giriyor ve geriye ağır bir yorgunluk kalıyor. Sadece yaşadığı anı değil anıları da yorulur insanın. Reşit Güngör Kalkan, Anılar da Yorulur Elbet diyerek bizleri anıların yorgun yıllarına götürüyor. İçimizde ağır bir yorgunluk, başımızda hüznün sarı rengi…

“Aramızda neler olmuştu, hâlâ bir sırdı bizim için. Biz o büyük yangınları alevleriyle ruhlara taşıyan, sinema yüzü görmemiş, dizlerinde kabuk bağlamış yarası hiç eksik olmayan yoksul varoş çocuklarıydık henüz. Seslerin büyüsü dolan odalar içinde erkence, avluyu gören pencerelerden sürgün vermiş ilk dal uçlarına bakıp hayret ederdik. Kuş sesleriyle dolu avluda kış, çekildiği mekânları izlerdi uzaktan, ki kokusundan tanırdık. Bir de benzer kokularla güzelleşen tanıklığı vardı o yitip giden sabahların. Bir yaprağın mesela, dallarına su yürüyen asil bir asmanın, iki sokak öteden tüten fırındaki ekmeğin, sonra yağmurla birlikte ruhlara dinçlik bahşeden toprağın; işte hepsinin kuş sesleriyle dolu avluya taşıdığı o eşsiz rayihalarla başlardı hayat. Radyo cızırtısıyla kulağımıza belli belirsiz dolan o hiç tanımadığımız seslerin Kur’an olduğunu öğrenmemiz ise geç olmadı elbette. Kardeşler arasında başlayan hayat, çorap tekinin bir türlü bulunamıyor olmasıyla tatlı didişmelere bırakırdı yerini. Bükülü battaniye bastırılmış eşik önlerinde, açılan kapıdan dolan rüzgârın verdiği o tatlı ürpertiyle çökerdik yer sofrasına. Yaşamak, şarkılarla güzelleşen rahmanî bir eylem olurdu birden. Bize aşk, bize sevmek, bize hayır kelimelerinden başka ne duyduksa, ne bildikse kalbimizden sevinçle taşan hatırlı zamanlardandı elbette.”

“Sonra anladık ki anılar da yoruluyordu elbet… Yılları tarazlayan o gaddar takvimlerle birlikte, üstelik şarkılar bile soğumamışken yürekte, yorulur anılar ve körpe bir susku kalır geride. Sahi, ‘Beyaz Haberler’in şairi öyle demiyor muydu, ‘sevmek de yorulur’ diye. Yorulduk işte Cahit, evet çokça yorulduk üstelik sevgili şairimiz… Şüphesiz sevmek yorulur ve dünya kadar tıkanan bir ağrı bırakır yürekte, yalan değil. Diyorum ki, ıssızlığa meyyal o karanlık işte, tutar kahırdan adanmış ruhlara satar gençliğini bir daha, bir daha ve bir daha… Sonra hatırlayınca çözülür geçmişin sessizliğinde bekleyen o siyah beyaz hatırlamaklar. Hatırlamak yaşamaktır çünkü, yaşadıkça hatırlanan o ibrişim sığınakta, yani gönülde işte. Bir yaşamakla dalgalanır da insan, yorulan günlerine hayıflanır sonra. Hatırlamaktır işte, o yılgın seslere karışan birkaç karedir, ki silinmez hiç. Hem, hangi yaşamak geri getirebilir şimdi o maviliklere karışan zamanları bundan sonra? Hangi solgun dudak yeniden aralanır aşkla? Şarkı susar ve hüzün kayıp mevsimler içinde çarelenir dudaklarda. Anılar da yoruluyordu elbet... Zamanı birer birer öğüten harflerin o gizli aynasında anılar, yorulur ve körpe bir dinginlik içinde bekletir sancıyan yürekleri. O naftalin kokulu odalarda perdelenir işte, bırakılmışlığın ilk akşamında çırpınan, yorgun bir kalbin özlemiyle, işte bir başına. Yalnızlık, kirli bir avuntunun adıdır artık, daralır odalar, daralır dünya birden. Fakat o gizli harfler hep peşimizdedir yine de, hep mazinin ayak seslerini getirirler her nereye dönsek, yalan değil. Bir koku, bir resim yahut bir nazarla sınanır yalnızlığımız; korkudur aslında bu da, yürek savunmasızdır artık, gerçek ise kaskatı. Yıllar yorulur ve anılar içinde başıboş bir yürekle, o üzünç aralığında işte, takvimlerle kesilir yolumuz her adımda. Kesilir ve buruk bir albüm içinden seçilir o en güzel yaşamaklar. Kitaplardan şiirler seçilir sonra, romanlar, plaklar, gramofonlar arasında akıp giden bir teselli aranır her kapı zilinde, telefon sesinde. Eski alışkanlıklar içinde, duru bir suskunluk kesiverir her yönden; hüzün işte, gitmelere âşıktır daima. Bir dünya sönmüş, sadece kehribar hüzünlerle sarmaşıklanan unutmaklar kalmıştır geride.”

Şiir gerçeği

Fuat Arpa, şiir üzerine bir yazısı ile yer alıyor dergide. Şiirin hayat karşısındaki gerçekliği ne ifade ettiği anlam üzerine tespitler var yazıda.

“Şiir bize göremediğimiz ya da çocuklukta görüp de bilinçsizce tattığımız güzellikleri gösterir. Bizi çocukluğumuzun o masal günlerine götürür… Bizi bazı şeyler üzere bilinçli kılar. Durum böyle olunca şiirde dünya görüşüne, ideolojiye gerek kalmaz. Çocukluğumuzda elimize aldığımız renkli boncuklar şiirdir. Çünkü bize büyülü bir dünya sunar. Şair ruh hallerini derinliğine yaşayandır. Bu çelişkilerden büyülü bir terkip oluşturur, onları hareketli tablolar olarak bize sunar. Biz kelimelerden örülü bu büyülü binalara şiir deriz.”

“Yazdıklarına imzasını bırakmayan nice ustalar var şiir geleneğimizde. En büyük bilgeler ulaştıkları zirve derinliklerini bile, cehaletlerinin başladığı yer olarak görmüşlerken biz ne diyelim ki… Şiir denizinde neler mi gizlidir? İsyanlar, sitemler, teslimiyetler, coşkular, sessiz hıçkırıklar, suskunlukta erdem arayışları, güçsüz soluklar, coşkunluklar, esintisiz gözyaşları, derin içlenişler, metafizik hayretler, hikmet arayışları, varlık sancıları, sığ karamsarlıklar, sevdalanmalar, sevinçler…”

Arif Onur Solak’tan bir hikâye- Geç Gelen

“Gece oldukça geç yatmıştı. Çalışma masasının üstünde geceden açık unuttuğu bilgisayarının başına geçti. Bunca zamandır uğraştığı şiir dosyasını kitaplaştırmak istiyordu. Dosyasını gönderdiği dört yayınevinden de olumsuz dönüş alan Mahir, beşinci ve son kez bir başka yayınevinin kapısını aşındırarak denemek istemişti şansını. Başı zonkluyordu hâlâ. Kafatasının içine hamamböceği girmiş de beynini kemiriyormuş gibi bir hisle acı çekiyordu. Bilgisayarın başından kalkıp mutfağa gitti. Buzdolabının kapağını açıp içeriden kaptığı bir su şişesini çıkararak başından aşağı döktü. Tüm vücudunda dehşetli bir irkilme hissetti. Böyle rahatlayacağını düşündü. Ağrı hâlâ beyninin içini kemirmeye devam ediyordu.”

“Başındaki ağrı dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı Mahir’in. Derinden bir melodi çarpıyordu kulaklarına. Çok uzaklardan gelen bir müzik tınısı gibiydi. Kısık gözlerle etrafına baktı ve sesin az önce uyandığı yataktan geldiğini kavraması güç olmadı. Aceleyle yastığın altında kalan telefonu alarak açtı. Arayan Sevinç’ti. “Adamım n’aber?” dedi sesinin bütün neşesiyle. “Uyuyor muydun yoksa?” “Yok,” dedi sıkıntıyla Mahir, “başım felaket zonkluyor Sevinç, kafamı koparıp atsam ancak rahatlarım gibi hissediyorum.” Endişeli bir sesle ne olduğunu soran Sevinç’e, “bilmiyorum, son günlerde bu dosya işine çok taktım kafayı, ondan herhalde.” dedi. Bilincini giderek yitirmeye başlamıştı. “Sevinç,” dedi kısık bir sesle. Telefonun diğer ucundan muhtemelen “efendim” demişti Sevinç ama artık duymuyordu. Mahir son bir takatle, “İsmet Özel çok yalnız lan!” dedi ve yere yığıldı. Neye uğradığını şaşıran Sevinç, bir şeylerin ters gittiğini anlayarak, “bekle, geliyorum” dedi ve kapattı telefonu.”

Tam o sırada Mahir’in açık bilgisayarındaki mail kutusuna bir mesaj düştü: “Göndermiş olduğunuz şiir dosyanız onaylanmıştır, uzun zamandır bizi böylesine heyecanlandıran şiirler okumadığımızı ifade etmek istiyoruz. En kısa sürede yayınevimize gelirseniz, sizinle detaylı bir şekilde, dosyanız hakkında konuşmak isteriz Mahir Bey, iyi günler dileriz.

Hayal Bilgisi’nden Şiirler

mevzuatı bilmiyorum

ihtilaller kuşanıyorum her sabah sonmuş gibi

ardından ihmal ve ihlal kafa çocuklar bunlar

hep beraber yakalanıp

çok bilmiş çok karanlığa

bildiğimi unutana kadar dayak yiyorum

acele etmeyin diyorum durun

acele etmeyin

kaşlarını çatarak benden yankı koparamazsın

beş tekme daha bak koptu mu diyorum

koptu mu diyorum yer çekiyor artık

gökyüzüne merdiven dayayarak yaşayamazsın

Ahmet uğur Solak

kınalı saçlarımla çıktığım yolculukta güneşe karşı geçip gitti

rüzgarsız ikindilerde kuyruksuz uçurtmalar

nasipsizliğin içinden vasat sürtüşmelerle

eylülü bekleyen güneşin alnında tütmeden yanan

ve ecele benzeyen serencam hayatıma dolaştı

sonra ölü gecenin yorgunluğuyla

hazana koşan yeşilin gülkurusu teninde

odunsu bir hüzün yüzüstü bırakıldı bu haliyle

bir put kırdım içim dışıma aktı gönül gözümden

soyumuz suyumuzla bozuldu kafiyesiz ağız dalaşında

ağırlaşan yoksulluğumuza benzedi bahar

ezberimde yanık türküler kaldı

memeleri kurudu bizi emziren dağın

karanlık dağıldı yol ayrımında

içimde hüzne adanmış acıya bulanmış gurbet kaldı

sonra içine edilmiş bir kaçış başladı ölümden

Arif Mete

evinin önünde bir superman pelerini görürsen şaşırma

beni en sevdiğin manzaranın ortasına astın

giderken bir çiçek bırakmıştı sana ihtiyar bir adam

hatırlıyorum kurumuştu susuzluktan saksıda

düşerken bilincin bulutların ardından

irtifa kaybederken uçağın

sen ilk beni attın ağırlık diye

iyi yaptın. atarken elimi tuttun. o da kafi

gasilhanedekilere vasiyetimdir

tuttuğun ellerimi yıkamasınlar

toprağın altında kokusuyla çürüsün bedenim

alt kattakiler canını yaktı. üst kattakiler canını yaktı

bir sende nefes alıyorum deyişlerin

dermiş miydin, sevmiş miydin. sen miydin. ben nerdeyim. burası neresi

Atillhan Erdağ

tanrım beni bu kentten koru

aklını yitirmiş bağımlılardan

yüksek binaların yüreksiz oluşlarından

tanrım beni koru

parfüm kokan tülbentlerin

sararan ve yiten türbülansından

Ercan Ata

sen kapıyı açmasan, ben içeri girmezdim

dağların arkasından bakardım gözlerine

sor bakalım bu aşkı kalbine niçin yazdım

neden vurdum yumruğu acıtan sözlerine

akmazdı bu gür ırmak, geceleri andıran

saçlarına, baharın hükmünü veren kimdi

sor bakalım her gece düşlerimi kandıran

yıpranmış ayakların, ellerin nerde şimdi

Ercan Sağlam

keşke bekleseydi birkaç yıl daha

annesiz büyümek bu kadar mı zor

sınavlar, sınavlar, ah bu sınavlar

kanımıza girdi köhnemiş düzen

omuzumda başın, gözünde yaşlar

ömrümü verirdim bir gülümsesen

bu öyle bir yangın, öyle bir dert ki

yalnız dünya değil; ukbâ da elem

Fatih Budak

pişmanlığım çoktur benim

kendimin bile bilmediği

birisi uyandırsa da

kalksam nedametimden

sonra

küçük bir ormanda

çimenlere çiy

ağaçlara dal

yaprağa tırtıl

omzuma uğur böceği konsa

Fatih Tezce

ve nerdedir şimdi

bir ilkyaz gibi

acemi uygun adımlarımızı

utangaç gülüşlerin

dağınıklığına bulandıran

renklerin, sesin ve meleklerin

birer fide olduğu

neydi

bazı sabahlarımızı bayramlaştıran

kırışıklığını atlas libasların

bir eski zaman burcunda

güz rüzgârlarına savura

Tunay Özer

saatlerce tutunarak gitmiş kuş

soğuk kış gününde

üzgün ve yorgun çocuğun yanına

çocuk hep ağlıyor

“anne baba nerdesiniz” diye

çocuğu görünce kuş

tam gagasından sevgi bırakacakken

birden tutunduğu savaş uçağı

bomba bırakmış çocuğun sığındığı eve

ne çocuk kalmış geriye ne de kuş

Songül Özel

saç diplerinde ölüm kırıntıları

sesinin ağıtları

ırmak yukarı akar

muradını suya vermiş gelin

terinde teyemmüm eder aşkı

bakir bohçalara nakışlanmış günahlar

ben yağmuru kandırırım tamam da

düşmesin gökyüzü koyduğum yerden

ayağıma batıyor yalın yıldızlar

kim indirmiş uykumun

camını çerçevesini

rüyada taş yemek

neye çıkar ki

Yaren Kayıp

Açıkkara 31. sayı

Açıkkara Dergisi zülf-i yâre dokunarak yoluna devam ediyor. Bu yönüyle önemli bir açığı da kapatıyor dergi. Biraz rahatsız etmek, sorgulamak gerek. Bunu en iyi de edebiyatın imkânları ile yaparız. Açıkkara yayınladığı çalışmalar ile bunu sağlayan kıymetli bir dergi.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Tacettin Şimşek’ten olacak. Tacettin Hoca’nın Açıkkara’daki şiirleri, hikâyeleri hem keyifli hem de kitabın ortasından konuşan metinler. Bu yazıların daha da güzel yanı; gerçek hayattan kesitler barındırması.  31. sayıda yer alan çalışması; Meyhanede Akşam Yemeği.

“Erdoğan Bey’le yolculuk, katkısız çiçek balıdır; tadına doyulmaz. Bir Tokat yolculuğumuz vardır, dillere destan. İlle de Ballıca Mağarası’na gidişimiz... O ayrı bir hikâye konusudur. O konuyu burada harcamak istemem.

Namık Kemal Üniversitesi, adına yakışır bir jestle, adını aldığı şairle ilgili anlamlı bir sempozyum düzenlemiş. Bize bahane lazım... Peki, daha ne lazım? Dostlarla eğlenceli bir yolculuk… Sempozyumu kim düzenlemiş? Orhan Kemal dostumuz. O çağırır da gidilmez mi?

Hemen hazırlıklara başlıyoruz. Ben mektuplarından hareketle Namık Kemal’in baba olarak portresini çizmeye çalışacağım. Zevkle çalıştığım, uzun süren, aynı zamanda oldukça hacimli bir bildiri çıkıyor ortaya: Otuz sayfa. Elbette otuz sayfayı on beş dakikada anlatmak mümkün değil. Özetlemek gerekecek. Özetleriz, canım. Ondan kolay ne var! Hele bir Tekirdağ’a varalım.

Ertesi gün Tekirdağ’dayız. Güzel şehir. Sonradan denizi görmüş biri olarak eskiden beri şunu bilir şunu söylerim: Bir şehir denizle evliyse güzeldir. Tekirdağ’ın yanına al İstanbul’u, Kocaeli’yi… Bir yanı Marmara, bir yanı Karadeniz... Gel keyfim gel! Tut Çanakkale’yi, Balıkesir’i. Bir yanı Adalar Denizi, öbür yanı Marmara…

Git öteye! Gör Bursa’yı, Yalova’yı… Gir Marmara’nın koynuna!”  

“Gide gide deniz kenarında bir mekâna varıyoruz. Bir kapıdan içeri giriyoruz. Bir döner merdivenden aşağı kata inmemiz gerekiyor. İniyoruz. Sarı mavi loş ışıklar altında, buğulu, hafif sisli bir ortam. Bu tür mekânların müdavimi olmak gerekmez. Besbelli burası bir meyhane! Ötede beride masalar donatılmış; mezeler, şişeler, demlenen insanlar var. Biz de ilk defa meyhanede akşam yemeği yiyeceğiz, iyi mi?

Bir masaya oturuyoruz. Yanımızda üç genç arkadaş var. Ne bulmayı umuyorlarsa bize takılmışlar. Birazdan garson geliyor. Malûm replik:
“Ne alırsınız, efendim?”
“Ayran var mı?” diyor Erdoğan Bey.
Garson şaşkın gözlerle bize bakıyor. “Bizde ayran bulunmaz, efendim.”
Araya giriyorum.
“Erdoğan Bey, diyorum, şifreli konuşmayalım. Bak, garson bey kardeşimiz anlamadı. Ne istiyorsan açıkça söyler misin?”
Dönüyorum garsona: “Hocama ne getireceksen bana da aynısından, lütfen!”
Yemek konusunda, vur tut, köftede anlaşıyoruz. Tamam da yanında ne gelecek? Garson uzaklaşıyor. Genç arkadaşlar tedirgin.
Tam o sırada Erdoğan Bey mini konserine başlıyor. Kul Nesîmî’den açıyor kapıyı. Ses olağanüstü. Allah için, güzel söylüyor. Sesine sağlık, hocam!”

O sırada köftelerimiz geliyor.
Garson, “Özür dilerim, diyor, içecek ne istemiştiniz?”
Erdoğan Bey, “Söyledik ya, diyor, ayran.”
“Ayranımız yok, efendim.”
“Ona benzer bir içkiniz de mi yok?” diyorum.
Genç arkadaşlar, “Hah, şimdi dananın kuyruğu kopmak üzere.” diye düşünüyor olmalılar. Ciddi ciddi masayı terk etmeyi bile akıllarından geçirebilirler. Onlara daha fazla ecel teri döktürmek insafsızlık olur.
Erdoğan Bey’le aynı anda bir kahkaha savuruyor,
“Su, diyoruz, sadece su.”
Gençlerin derin bir oh çektiğini görüyoruz.”

Efsane zeytin ağacı

Âdem Efe, bizleri zeytin ağaçlarının gölgesinde bir yolculuğa çıkarıyor. Oldukça serin ve bereketli bir yolculuk bu.

Bir gün Kırkağaç’ın Bakır Beldesi Emir Ahmet mevkiinde bulunan 362 tarihinde dikilmiş bugün 1658 yaşındaki anıt zeytin ağacının üzerinde önünde fotoğraf çekilmiş ve bunları sosyal medya hesabımdan paylaşmıştım. Akşamüzeri kahvehaneye gelince bu paylaşımımı gören arkadaşlardan kimileri ‘o meşhur ağacı gördüğünü’, bazıları ise ‘bu ağacın ismini dahi duymadığını, yerini hiç bilmediğini, kimileri de “mutlaka gidip onu görmek istediğini’ söyledi. Hemen oracıkta çay eşliğinde çevredeki yaşlı zeytin ağaçları hakkında koyu bir muhabbet hâsıl oldu. Cep telefonlarından internete girildi, söz Emirahmet mevkiindeki ağaçtan, Seferihisar’daki yaşlı ağaçlara, oradan Girit’te bulunan dünyanın en yaşlı zeytin ağacına uzandı. Sonra da İtalya, Buglia’daki düşünceli zeytin ağacı hakkında konuşulmaya başlandı. O ana kadar konuşulanları sessizce dinleyen İHL’de, bizden dört beş dönem arkadan okul arkadaşımız Serdar Kocabacak bir anda atladı:

“Bunlar da ağaç mı Âdem Hocam? Dedemin Edremit cinsi bir zeytin ağacı vardı o kadar büyüktü ki bir ucu ile öteki ucu arasındaki mesafe buradan ta ilerideki çerezci dükkânı kadar vardı.” dedi. Bir Serdar’a bir de çerezci dükkânına baktım. Aradaki mesafe otuz metre kadardı:

“Çok zeytin gördüm ama hiçbir ağacın çapı o kadar olamaz.” diye itiraz ettim.

Serdar bakışlarını çerezciye doğru çevirdi. Aradaki mesafede gözleriyle birkaç defa gitti geldi:

“O kadar değilse bile buradan şu direğin orası kadar vardır.” dedi.”

“Arabayı park ederken gözleriyle ağacı arıyordu. Ama etrafta öyle büyük bir ağaç görünmüyordu. Zeytinliği bulduktan sonra bu kez o meşhur ağacı aramaya başladık. Zeytinliğin bir ucundan diğer ucuna kadar gittik ama ortada o büyüklükte bir ağaç yoktu. Ağaçların hepsi genç ve Trilye cinsi ağaçlardı. Serdar ağacı bulamadıkça hırslanıyor, tarlanın içerisinde oradan oraya koşturuyordu. Sonunda kan ter içinde kaldı:

“Hocam, teyzem burayı yirmi beş yıl önce sat(tır) mıştı. Ben bir öğretmenin aldığını duymuştum. O da eski Edremit ağaçlarını söktürüp yerine yeni ağaçlar dikmiş. O yüzden dedemin ağacını göremedik.” dedi.

Velhasılı o meşhur ve ulu ağacı göremeden avdet ettik. Kahveye dönünce başta Ahmet Girgin olmak üzere kahve cemaati heyecanla ağacı bulup bulmadığımızı sordu. Biz de “Bulamadık.” dedik. Güzel bir akşam çayı içtik. O günden beri Akhisar’da Serdar’ın dedesinin ağacı diye bir efsane oluşmaya başlamıştı. Dilden dile yayılan efsane Isparta’ya kadar geldi. Serdar’ın dedesinin ağacı Kaymakkapı Meydanı’nda filizlenmeye başladı. İş bu yazıdan sonra bu efsane Türk kültür tarihine mâl olacak, bundan şüphem yok.”

Zarfta unutulan mektup

Osman Gazi Turaç’tan keyifli bir yazı var. Sonuna kadar heyecan hiç bitmiyor.

“Nostalji olsun diye bu hafta sonu Kırmacılı eyaletine gittim. Eyaletin Amerikan Büyükelçisi Selim telefon etti. Eve vardık. O Coşkun’lara has ve hocaya rahmet okutacak bekleyişten sonra nihayet arabaya atlayıp Ahmet A’yı da alarak yola koyulduk. Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Yazın şiddetli yağışlar ve bir kaç camızın Yeniköy civarında Ceyhan Nehri’ne girmesi sonucunda taşan nehir köprünün iki bacağını kepittiğinden yol güzergâhı sizin eyaletten geçmeye başlamış ve uluslararası statü kazanmış. Kadirli’yi Osmaniye’ye bağlayan yol, eski ham yolu bir İtalyan şirketine ihale etmişler. Katıran dökülen yerlerin bir kısmına asfalt dökülmüş, geri kalan kısımları ise süratle yapılmaya çalışılıyor.

Hediören aşireti uluslararası yolun kendi kıyılarında geçtiğini belgelendirdiğinden, Kırmacılı’nın hemen alt geçesinde asfalt bitiyor. Neymiş efendim; Hemite’ye kadar olan yol tarla yolu olarak gözüktüğünden bu yolla uğraşmanın devleti boşa zarara sokmaktan başka bir işe yaramadığına devlet erkânını kandırarak karar verdirtmişler. Coşkun kardeşlerin mini istişare toplantısında kulaklarıma şu kelimeler misafir olmuştur. “Bizim burada adam yok, elini uzatsan tutabileceğin kadar yakın bir mesafeyi asfaltlatmamak adamsızlıktan kaynaklanıyor.” gibi efli püflü kelimelerle vakti öldürmekte pek mahirler. İşte eyaletinizin ahval ve şeriatı bu durum üzerinde olmasına rağmen hiç kimsenin damarlarındaki asil bozdoğan kanı gürp gürp atmayarak bu olayın üzerine gitmiyorlar.”

“Sizin evin çardağının üstüne hayma yapılmış. Onun altında bir güzel öyle uykusuna yattım. Kalktığımızda gözümüzü yine incirle açtık. Vakit ikindi olduğunda, sülalenize has o hele “gidersin zahar, gittiğin yerde ne var” gibi klasik söylemlerle misafiri yerine mıhlamak yok mu? Mıhlandık kaldık işte. Yata yata yanımız delinmeden bir incir faslı daha yaptık. Bu arada Süleyman emmin, bıldırcın avlamak için bizi yazıya götürdü. İçimden inşallah bir tane dahi vuramadan döneriz diye geçiriyordum, bir yandan da bu Süleyman emmin nasıl uçarı kaçarı vuruyormuş diye de merak ediyordum. Tam bu esnada iki tanesi önümüzden porttu. Bir kez ateş etti. Tık yok. Bir müddet motorla yazıda tur attık. Biraz turladıktan sonra önümüzden iki tanesi fırlamaz mı? Sülemen emmin yaradana sığınıp tetiğe dokunduğunda ikiciğini de birden yere düşürdü. Bir saat içinde yedi bıldırcın vurdu. Selim’le ben her bıldırcın vurduğunda seyirtip bıldırcınları topladık. Bereket versin mermimiz bitti, yoksa yazıda bıldırcın koymayacaktık herhalde.”

“Arı Sineması’nın oradan dikin aşağı inerken körolası ihtiyaç birden nüksetmez mi? Bereket versin Ünalların mağazasının yanında bir çeşme var, oraya zor attım kendimi. Baktım ki ön tarafımız da elden çıkmış. Önü tutsak arka, arkayı tutsak ön gidecek. En temizi arkayı sağlama, önü boşa almak dedim ve öyle yaptım. Ayaklarım zangır zangır titriyor. Çeşmenin havuzu biraz geniş olsa içine girip çimeceğim amma saplıcan olurum endişesinden bundan da vazgeçiyorum.

İncir komasına girmişim. Şu anda her iki cephemde de bir rahatsızlığım yok ama devamlı karnımın içinden faks sinyalleri geliyor. Ayaklarımın zangırsıtı biraz da olsa devam ediyor. Bu rahatsızlığım birkaç gün böyle devam ederse bu yılki incir sezonunu kapatmış olacağım. Vaziyetimde herhangi bir değişme yok, marolumun dağınıklığı aynı şekilde devam ediyor. Ötede rahat ederiz inşallah. Bu dünya hürüleri bize göre değil emmolu, inşaallah ötedeki hürülerle sefa süreriz.”

Açıkkara’dan şiirler

Sırt üstü uzanıp harman yerinde

Yıldızları birer birer sayardım.

Yarım ayın arkasına sinerek

Gizli gizli peşi sıra kayardım.

Yıldızdan yıldıza bir adımlık yol

Ayın çengeline elim ererdi.

Yamalı bohçada öğlen azığı

Anam bazlamaya kaymak dürerdi.

Arpa harmanını sevmezdim oysa

Terli bedenimi kılçık yakardı.

Atlar huysuzlanır öğlene doğru

Döven arkasında bazen kaçardı.

Mustafa Berçin

Güzele çirkin, aka kara derken arkadaş

Yanlış karar verdiniz, çok kabahat ettiniz

Şirin’e Ferhat yakışır, kadir bilene göre

Siz ise şu uyuzu, ah ah, Ferhat ettiniz

Bak yâren meclisine yakışan hoş sohbettir,

Boş lakırdı ettiniz, boş nakarat ettiniz

Bir asilzâdeye bir hayta yakışır mı bak;

Söyleyin bu adamı, nasıl damat ettiniz

Bu bahçenin tatlı meyvası vardı, yanlış

Aşı ile armudu ekşi ahlat ettiniz

Hüseyin k. Ece

Değirmenden getirdim unum var yok eleğim

Henüz yettim diyemem belki biraz keleğim

Şimdi polen toplarım bir gün dolar küleğim

Kalbi kalp olanlarla kalp mukabil gelmesin

Doya doya içtin mi yalnızlığın zehrinden

Yüze yüze geçtin mi şanlı Cahan nehrinden

Altın gümüş vadisi Gümüşhane şehrinden

İster misin sofrana kömeyle pestil gelsin

Göbeğimi geçen su derya olur gözüme

Ancak sahip çıkarım vermiş isem sözüme

Ekim gelsin salayım Maraş bertiz üzümü

Talat turşuya vursun köme pestil gelmesin

Bu Babil kulesinde söyle beni kim anlar

Payıma düştü bugün Atmacalı zamanlar

Ben Mevlana meşrebim eşiğime insanlar

İsterse sefil gelsin isterse asil gelsin

Tacettin Şimşek

Sen sözünü söylersin yarın çeker gidersin

Senden sonra gelene baba borcun ödersin

Gün gelince toprağa ekilecek bidersin

Asılların yerine bir tek asil gelmesin

Manayı dizginledin sözü getirdin dize

Dereden yola çıktın vardın açık denize

Şuara meclisiyiz bizim meclisimize

Ne şeytan adım atsın ne Ebu Cehil gelsin

Can çarpıyor sığmıyor kemikten kafesine

Kara inci Bilal’in göğü vuran sesine

Önderimin açtığı sancağın gölgesine

Yetim yoksullar gelsin Ebu Cehil gelmesin

Kökünü kazımalı temelsiz şüphelerin

Hangisinde yer aldın savaşan cephelerin

Dünyayı kana boğan kansız Ebrehelerin

Üzerine elli bin yüz bin ebabil gelsin

Tarih boyu mazlumun yanında yer almışım

Yalnız bu gidişata şaşırmışım kalmışım

Beş vakit kuşlarımı Celal’ime salmışım

Önce şimşekler çaksın tek ebabil gelmesin

Zalim nefret büyütsün biz muhabbet güdelim

Bu tarih yangınından söyle nere gidelim

İnsana kıyanlara gel beddua edelim

Müstahak olanlara hemen Azrail gelsin

Tayyip Atmaca

Asya Taburu’nun Mimarı

Sebilürreşad dergisi, 1056. sayısında Abdürreşid İbrahim’e geniş yer ayırmış. Derginin kapağında da Abdürreşid İbrahim karşılıyor okurları.

Mehmet Poyraz yazısında Asya Taburu’nun Mimarı olarak tanımladığı Abdürreşid İbrahim’i anlatıyor.

“Birinci Dünya Savaşı’nda Rus ordusunda yer alan binlerce Rusya Müslümanları, Almanlara esir düşerek kamplara alınmıştı. Esir düşenlerin birçoğu Osmanlı safında savaşmak istediğini Alman yetkililere iletince, İstanbul tarafından görevlendirilen Abdürreşid İbrahim, Berlin’de 1914’ün sonlarına doğru kurulan esir kampına 1915’in ortalarında giderek soydaşlarından teşkil edecek Asya Taburu’nun oluşması için çalışmalara başlamıştır. Abdürreşid İbrahim Nisan 1916’ya kadar esir kampında propaganda faaliyetlerinde baş sorumludur. Alman esir kampında hummalı bir çalışma sergileyen Abdürreşid İbrahim 1916’nın başına kadar hazırlıklarını tamamlayarak Asya Taburu’nu kurmuştur.”

Asya Taburu Irak Cephesi'ne ilk geldiklerinde düşmanın sadece İngilizler olmadığını anlamış, isyancı Arapları hayretle karşılamışlardı. Kendileri Cihad bilinci ile buralara gelmiş ve karşılarındaki esas düşman Müslümandı! Uzun süre buna alışmakta zorlanan Asya Taburu'nun çavuşlarından Hidayet Çavuş hatıratında bunu nakleder. İsyancı Arapların taburdakilerle bıçak bıçağa savaşmayı çok istediklerini de ifade eden Hidayet Çavuş, kılıçlarla da kahramanlık gösterdiklerini belirtirken, onların günahı olmadığına da dikkat çekmektedir:

“Bizimle bıçak bıçağa gelmeye çok uğraştılar. Fakat başaramadılar. Onlar yalın kılıçla eski dönemlerin kahramanlığını gösteriyorlardı. Belki kendilerini hâlâ Hazreti Ali zamanında zannetmişlerdi. Onların böyle düşünmede günahları yoktu. Dünyadan uzak, onun gidişatından habersiz, kum çöllerinde, yünden yapılmış çadırlar altında asırların gelip geçtiğini fark edememişler.”

Süleymaniye kürsüsündeki vaiz

Fatma Türk Toksoy da Abdürreşid İbrahim Efendi hakkında kaleme aldığı yazısı ile dergide. Toksoy bizleri şöyle bir bilgi ile buluşturuyor; “Efendim ‘eyvah’ları bırakıp şimdi bu zatı tanıtmanın ve nerede bulduk ise o bilgiyi alıp değerlendirmenin vaktidir artık… O, Mehmet Akif merhumun “Süleymaniye Kürsüsünde” büyük bir sitayişle bahsettiği vaizdir.”

“Aktivisttir Abdürreşid İbrahim. 1911 yılının Ramazan Bayramında Roma’ya giderek İtalyanları protesto etmeyi düşünmüş, fakat daha sonra Trablusgarb’a gitmenin daha yararlı olacağına karar vererek “cihâd i’lân edenlere su vermeye yararım” niyetiyle atlamış gemiye Trablusgarb’a doğru yola çıkmıştır. Bunu Sebilürreşad Dergisi’nde şöyle yazmıştır: “Her ne ise o şaşkınlıklar zâil olur olmaz herkes dârü’l-harbe gitmeye başladı. Ben de duramadım, bir ateştir kalbimi kapladı. Gitmeden rahat olamadım. Vâkıa benim elimden bir şey gelmez, fakat hiç olmazsa cihâd i’lân edenlere su vermeye yararım â.” Gemide İstanbullu Osman Cudi ve Eşref Edip’in yeğeni, Prof. Dr. Ayhan Songar’ın babası Nazmi Bey de vardır. Birlikte yola çıkarlar türlü tehlikelerden geçerek Trablusgarp’a varırlar. Trablusgarp’da beş ay kadar kaldıktan sonra yeniden İstanbul’a döndüğünde Trablusgarp savaşı ile ilgili çeşitli konferanslar vererek Müslümanları cihada çağırmıştır.”

“Sadece Anadolu’da değil dünyanın gezip dolaştığı diğer bölgelerinde de Türklerin tanınmasına ve Türklere karşı olumlu bir tutum geliştirilmesine yardımcı olmuştur.

Rusya Türklerinin ilk siyasi temsilcisi, İslamcı gazeteci-yazar, seyyah Abdürreşid İbrahim, gezileri “Japonya Mektupları” başlığıyla yayımlandı. Yanında Japon Müslüman Hacı Ömer olduğu halde İstanbul’da tamamladığı bu seyahatten sonra çeşitli konferanslar verdi, seyahat intibalarını anlattı ve bu sebeple de “Seyyah-ı Şehir”, “Hatib-i Şehir” unvanlarıyla anıldı. Bir yandan, seyyah olup “Demir çarık, demir asa” gezmiş; diğer taraftan, elinden kalemini düşürmemiş, kalemiyle savaşmıştır İslâm-Türk-Osmanlı düşmanlarına karşı. Konferans, vaaz ve konuşmaları, yazıları ile dolaştığı yerlerde etkili olmuştur. Mehmet Âkif, Bediüzzaman Said-i Nursi, Tahirü’l-Mevlevî; Rusya Müslümanları, Japonya vb. konularda bilgilendirip ondan etkilenen şahsiyetlerden bazılarıdır.”

“Son seyahatinde, Japon halkı onu coşku ile karşılamış, Japon basını ilgi göstererek, kendisi ile İslâm dünyası hakkında çok sayıda röportaj yapmıştır. Tokyo’da, 1909’da yeri alınan caminin temelini attırıp dört yılda tamamlatarak, Japonya’da bir büyük camii açılmasına vesile olmuştur. 1937’den itibaren buranın fahri imamlığını yapmıştır. Ancak Onun bu camiden başka Japonya’da yaptığı hizmetlerin en büyüğü İslâm dininin Japon yönetimi tarafından resmi din olarak tanınmasını sağlamasıdır. Türkiye sefiri Ahmet Hulusi Bey’in de yardımlarıyla, Japon ders kitaplarında İslamiyet ve Türkler hakkında yer alan bölümlerin bütün ders kitapları taranarak yeniden aslına uygun olarak yazdırılması ve Türk tarihi ile ilgili bölümleri Tarih-i Cevdet’ten istifade ederek düzelttirmesi de bu ülkede yaptığı takdire şayan hizmetleridir. Abdürreşid İbrahim’in ana gayesi, bu zorlu seyahati göze almaya iten güç ve niyet tektir: ‘Allah’ın ismini yüceltme’ anlamında ‘İla-yı Kelimetullâh’ Bu niyetini şöyle dile getirir: “Yalnız himmet kemerini bele bağlayarak, tevekkül asasını ele aldım. Yalnız ila-yı Kelimetullah halis niyetiyle, Allah’ın ipine (İslam, kuran) sarılma fikrini terviç ve takviye mukaddes emeli uğruna çoluk çocuğumu ve mini mini ciğerparelerim olan masumlarımı Allah’a emanet ederek terk ettim. ‘ya Allah’ diye yola çıktım.”

Hasta yatağındaki Abdürreşid İbrahim, 26 Temmuz 1944 tarihli Asahi gazetesinde son defa şöyle seslenir ümmete Türklere, bizlere “Şiddetli savaş içinde bulunan başka halklar da görüldüğü gibi, şu anda Müslüman halkları da yaşam ve ölüm arasında kalıyor. Bu durumda nasıl bir yol tutmak lazım? Bu soruya cevap verirken, Müslümanların daima şu hususlar üzerinde durması gerekir: Birincisi, Şark ile Müslümanlar arasında bulunan tarihi ve manevi münasebettir. Tarihe bakıldığında İslam dünyası, başta Bizanslılar ve Haçlı Seferleri olmak üzere, son asırlarda da İngiliz ve Fransızların emperyalist istilaları gibi ara verilmeksizin Batı’nın düşmanlık ve zulmüne uğrarken, Şark ile münasebetlerimiz ise tam tersi tamamen dostane bir şekilde sürdürülmektedir. Hem Hindistan ve Endonezya’da, hem de Çin’de İslamiyet, barış içinde yayılmıştır. Bilhassa Japonya’nın, ezilmiş halklara gösterdiği sempati ve Asya halklarının bağımsızlık hareketlerine vermiş olduğu yardımlar fevkalade büyük olup, Şark ve Japonya’nın Müslümanların her zaman dostu olduğunu gösteriyor. İkincisi, Müslümanların birliğini güçlendirerek bağımsızlığa kavuşmaya gayret etmektir. Bu yönde hareketler, Batı Asya’da kuvvetli bir biçimde baş göstermiştir. ABD nin ilerlemesinden korkan İngiltere, Müslümanların desteğini kazanmaya çalışırken bu fırsattan faydalanan Araplar, Arap birliğini meydana getirip, gelecekte İngiltere ve ABD’ye karşı koymak için birleşik bir güç hazırlamaktadırlar. İngiltere ve ABD ye karşı koyan Doğu Asya ile birleşmiş Müslümanlar işbirliği yaparsa elbette İslam’ı yeniden canlandırmak da mümkün olacaktır. Bu yolda muvaffakiyetler görmek için elimden geldiği kadar çalışmak niyetindeyim.”

Vahyî ahlâk ile aklî ahlâk üzerine deneme

Lütfi Bergen, ahlak konusunu Mustafa Öztürk’ün bir yazısından hareketle ele alıyor. Elbette çağrışımı çok yüksek bir kavram; ahlak. Kime göre, neye göre ahlak dediğimizde bile karşımıza çıkan çeşitlilik ve konuya yaklaşım zihinsel karmaşanın boyutlarını göstermeye yetecektir. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Mustafa Öztürk’ün Karar gazetesindeki bir yazısının başlığı “Mümin insan ahlâksızlık gibi bir lükse sahip midir?” sorusunu taşıyor. Bu soru bende iki sebeple ürpertiye ( 1 ) sebebiyet verdi. Bunlardan birincisi, yazının mümin insanın ahlâksızlığının “lüks” sayılabilme ihtimalini gündeme getiriyor olmasıdır. TDK sözlüğüne göre “lüks” kelimesi dört anlamda açıklanmakta: 1) Giyimde, eşyada, harcamada aşırı gitme, gösteriş, şatafat; 2) Sıfat: gösterişli, şatafatlı; 3) Gereksinim dışı olan; 4) Sıfat: aşırı, fazla. Dikkat edilirse TDK’nın verdiği dört anlam da insanın ihtiyaçlarını karşılarken ya ekonomik kapasitesini aşmasına ya da israfa kapılmasına işaret etmektedir. Bu iki vurgu nedeniyle “lüks” kavramının “ahlâk dışı eylemi” işaret etmek bakımından tutarlı olduğu belki iddia edilebilir.”

“Mustafa Öztürk “mümin olup da günah işleme lüksünü teorik olarak benimseyen ekol” olarak Mürcie’yi gösterdikten sonra “aklı” işaret etmekte ve insanlar içinde aklını kullananların iyilik ve kötülüğü vahiyle değil “beşerî zâtî nitelikleriyle” bulabileceğini iddia etmektedir: “

“Bir insan Tanrı’ya inanmadan da ahlaki normlar ve değerlere sahip olabilir; pekâlâ iyi ve güzel davranışlar sergileyebilir. Çünkü iyilik ve kötülük (hüsün ve kubuh) vahiy diye tabir edilen ilahi bildirimden bağımsız olarak genel varlık düzleminde ve beşerî fiillerde zati nitelikler olarak mündemiçtir. Başka bir ifadeyle, iyilik ve kötülük gibi değerler şer’î değil, aklidir; dolayısıyla bu değerler varlığa ve insanın fiillerine ait özsel/ zati niteliklerdir. İyilik ve kötülük meselesine Mu’tezile’nin de baktığı bu zaviyeden bakıldığında, insan Tanrı’ya inanmadan da kendini iyilikle bezeyebilir ve iyi değerler üretebilir; fakat bu değerler “iman”a bağlanmadığı için Allah katında “habt-ı amel” (iyi amellerin boşa çıkması) ve “ihbât”a (iyi amellerin boşa çıkarılması) konu olabilir. Ne var ki “ihbât” riski Allah’ı soyut bir fikir gibi telakki etme veya imanı itikat zannetme durumunda da söz konusu olabilir. Çünkü iman cansız ve ruhsuz itikada dönüştüğünde ahlaki kayıtsızlık, lakaytlık ve sorumsuzluk gibi haller ortaya çıkar.” (Öztürk, 22.08.2020). Görüldüğü üzere Mustafa Öztürk, Mürcie’yi eleştireyim derken başka bir yola çıkarak şöyle demektedir: “Bu zümre ‘iman dille ikrar, kalple tasdiktir’ diyerek her tür günahkârlığı işlemektedir. Oysa kafir olup da ahlâklı olmak mümkündür.” Eğer Mustafa Öztürk’ün “Ahlâk veya iyilik-kötülük değerleri vahyî değil akılsaldır” önermesi kabul edilirse ahlâkın din ile ilişkisi kurulamıyor demektir. Bu noktada temel problem Mustafa Öztürk’ün ahlâkın kaynağını “akıl” olarak saptamasından doğmaktadır.”

“İslâm’ın şeriat olmadığı, ed-din olduğu hususu, Mustafa Öztürk’ün argümanında yer almamaktadır. Aynı dönemde yaşamış iki peygamberin ümmetinin başka başka şeriatlara tabi olabileceği göz ardı edilmektedir. Dolayısıyla ahlâk, şeriatlara göre değişmemektedir. Diğer taraftan ‘Allah katında din İslâm’ olduğundan, farklı şeriatlara sahip olsa dahi “tek İslâm” bulunmakta ve bu tek İslâm da “Hanif ahlâk” getirmektedir. Dikkat edilirse Kur’an’da Allah beş peygamberden misak aldığını beyan etmiştir. Bu beş peygamberin verdiği misakın ilkeleri, Lokman Hekim’in tavsiye ettiği ilkelerle aynıdır. Hakikatte ahlâkı şeriat olarak düşündüğümüzde Hanefî, Şafiî, Hanbelî, Malikî mezheplerinin kendi aralarındaki kimi içtihadî farklılıkları nedeniyle “farklı ahlâklara sahip olduğu” dahi ileri sürülebilecektir. Oysa bütün bu mezheplerin de üstünde bir İslâm yani “Hanif din” vardır ki, bu Nuh’un ve ardından Hz. İbrahim’in insanlığı uyardığı tevhid dinidir. İşte bu ahlâk insanın “özsel/zati niteliği” olmayıp tam aksine insanın ‘Kalu Bela’da emaneti yüklenirken bilinçli seçimle kabul ettiği değerlerdir. Hz. Âdem ve Havva, cennetten yeryüzüne düştüğünde de Allah’tan bazı kelimeler alarak bunları yerine getirme iradesi ortaya koymuş ve tevbe etmiştir. Dolayısıyla insan ırkının ahlâk değerleri kendisine yeryüzüne düştüğü an bildirilmiştir. İnsan soyunun atası Hz. Âdem olduğundan; 1) Tek Allah’a iman edip, şirk koşmayacaksın, 2) Ana-babana merhamet edeceksin, 3) Hırsızlık yapmayacaksın, 4) Açları, yoksulları doyuracaksın, 5) Zina etmeyeceksin, sıla-ı rahimi kesmeyeceksin, 6) Haksız yere adam öldürmeyeceksin, 7) Kimseyi yurdundan haksız yere çıkarmayacaksın şeklinde kataloglaştırılabilecek bir değer sistemi kurulduğu ifade edilebilecektir.”

Şiirde imge meselesi

Recep Garip, şiir yazan ama aynı zamanda şiir üzerine düşünen ve kafa yoran bir şair. Şiirin ne olduğuna ve ne olmadığına dair tespitleri ile özellikle şiire gönül veren gençlere yol gösteren bir hoca aynı zamanda. Şiirde İmge Meselesi isimli yazısında şiiri besleyen en önemli damarlardan olan imge konusunu ele almış. Bu uzun soluklu yazı dizisi derginin yeni sayılarında da okuyucu ile buluşacak.

“Şair, kelimelere can verendir. Çağa, can verdiği kelimelerle seslenir. Çağın insanından ve tabiattan daha uzun yaşar bu kelimelerle. Önerip çağırdığı hayat, alışılagelenden farklı olduğu için çatışmalar, karşı koymalar çıkacaktır. Buna karşı direnç gösterir şair, eseri olan şiirle. Şair duruşu, bundan dolayı hazmedilmez, tabulara, doğmalara, hurafelere karşı oluşu can sıkar. Şiirin bütün eylemi, adaletin kılıcı olabilmesi içindir. Adaletin kılıcı önünde boynunu uzatacak kadar soylu bir eylem adamıdır şair. An gelir toplum için, ideali uğrunda boynunu neşterin önünde bulur. Gözünü kırpmadan o günü bekler. Buna sebeptir şairin soylu duruşu, topluma yol gösterişi. Boynunu adalet ve hak için vererek şiiriyle ölümsüzleşmeyi tercih eder. İdealleri uğrunda eziyet gören ve ölüme giden şairlerden yalnızca bir kaçı; Nef’i, Nesimi, Genç Osman, III. Selim, Köroğlu, Sadi, Kadı Burhanettin, Pir Sultan Abdal, Sebahattin Ali, Metin Altıok, Nazım Hikmet, Necip Fazıl… Bunlara benzer onlarca isim saymak mümkündür.”

“Kurtuluşun sesidir şair, arınmanın, toplanmanın, birlik olmanın kelimeleri ondadır. O söyleyince toplumun dinamizmi harekete geçer. Toplumun kalbine, gönlüne, aklına ve ruhuna dokunacak kelimeler, mısralar şairde vardır. Affa yöneltecek, affı isteyecek, af için inleyecek bütün kelimelerin sahibidir O. Şairin bu temsilci yönünü toplum kabul ettiğinde yıldızlaşır. Böylelikle Tanrı buyruğunu doğru kavrayıp, anlatacak olan şair, aynı zamanda taleplerimizin, itiraflarımızın, günahlarımızdan arınmanın, niyazlarımızın da sahibi-sözcüsü haline gelir ki, böylelikle toplum onu, değerli ve güvenilir, sahici ve yalansız, kendi aklı ve vicdanı olarak görür. Şiirde var olan güç, sözün sihri olarak açıklanır. Büyüleyici, etkileyici, hislendiren ve dokunan söz dizimidir şiir. Şiiri hisseder ve yaşar, yaşadığı hayatın içinden, olaylardan, meselelerden çekip çıkartır kelimelerini şair. Kelimelerin ustası haline dönüştükçe bir yanıyla ilim-okuma, diğer yanıyla tahlil ve gözlem, bir başka açıdan da yoğun çabayla yapılan denemeler bir bilince ulaştırır. Böylelikle deneyimler tecrübe olarak şiire de yön verir.”

“Şiirin dizeleri, bireyin, toplumun durumundan bizlere haberler taşır.

İşte bu hareketlilik bize gerçeküstücü bir resme ulaştırır. İmge denilen husus, iç tavır ve hareketlilikte söyleme ustalığı kadar, zekâ kıvraklığını da yakalamamızı sağlar. Son örneğimizi İsmet Özel’in Evet/İsyan kitabından alalım. İsmet Özel şiirimizin dolunayıdır. Ustalığını her bir şiirinde hissedebilirsiniz. Kalemini bir sorumluluk bilinciyle kullanır. Kulluk çerçevesinde bir eylem olarak görür ve o bilinçle okuyucuyla buluşturur yazdıklarını. Şiirindeki imgeler, büyük bir zekânın fark edilişini sağlar.”

Salgın Edebiyatı

Salgının edebiyata yansıyan yüzünü ele almış Ayşe Buluç. Yapılan ve yapılabilecek çalışmalar hakkında bilgiler var yazıda.

“Edebiyatın ve şiirin ana konusu insan olmuş, insan hayatında ve hayalinde var olan her şey edebiyatta can bulmuştur. Tarih boyunca görülen savaşlar, göçler, doğal afetler, kültürel değişim, aşk ve doğanın kendisi çeşitli yönleriyle edebiyatın konusu olmuştur. Her ne kadar aşk, doğa gibi bireysel konuların dikkat çektiği ürünler de karşımıza çıksa bütün bu ürünler, yaratıldıkları zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde teşekkül etmemiş, miktarı değişmekle beraber içinde bulunduğu sürece dair izler yansıtmıştır. Bir toplum, doğal afet, göç, savaş ya da salgın gibi büyük bir olay yaşarken o toplumun içinde bulunan şair ve yazarlar dolaylı ya da doğrudan bu olaylara atıfta bulunmuş, toplumun yarasını sarmak, ona güç vermek, onu uyarmak için yeni yaratmalara başvurmuştur.”

“Sürecin çok yeni olması roman gibi uzun soluklu eserlerin üretilmesi, hakkında çeşitli hikâyelerin yazılması için yeterli olmamış, daha çok şiir, fıkra, bilmece gibi türler karşımıza çıkmış, atasözleri ve deyimler toplum tarafından mizahi şekilde değiştirilmiştir. “Çok gezen ayağa Korona bulaşır.”, “Korona’yı gelin etmişler, kokusu 14 gün sonra çıkmış.”, “Bulaşacak Korona yerinde durmaz.”, “Ateş olmadık yerden Korona çıkmaz.” ve benzeri gibi pek çok atasözü ve deyim pandemi dönemine uyarlanmış, uyarlamalar komik olmakla beraber bir eleştiri de içermiştir.”

“Sosyal medyada çeşitli fıkralar paylaşılmış, bu fıkra örneklerinde farklı politikalar izleyen yöneticiler ve maske kullanımını farklı anlayan toplum mizahi bir şekilde eleştirilmiştir. Her devletin kendine has politikası, Covid-19’a karşı tutumu, diğer ülkeler ile ilişkileri fıkralara yansımış, tutumu sevilen kişiler ve toplumun benimsediği tutumlar olumlulaştırılırken, tutumu sevilmeyen kişiler ve hoş olmayıp benimsenmeyen önlemler olumsuzlaştırılarak eleştirilmiştir.

Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Covid-19 dönemi kaleme alınmış, geçmiş dönemlerde yaşanan salgınlarla ilişkisi değerlendirilmiş, içinde bulunduğumuz süreç üzerine çeşitli denemeler kaleme alınmıştır. Bu ürünlerin bir kısmı dergilerde bir kısmı da internet üzerinden çeşitli sosyal medya platformlarında ve ürün sahiplerinin kendilerine ait olan blog sayfalarında paylaşılmıştır. Bunlarla ilgili tespitlerimizi, yaptığımız ve işbu makalemize zemin hazırlayan çalışmamızda örnekleriyle sunduk.

Virüsün özellikle toplu alanlarda temas kaynaklı olarak çok hızlı yayılması, planlanan pek çok etkinliğin ve eğitim-öğretimin ertelenmesine yahut uzaktan erişim ile devam ettirilmesine neden olmuştur. Edebiyat alanında yapılacak olan söyleşiler, etkinlikler, panel vb. programların da bir kısmı ertelenirken bir kısmı uzaktan erişim yoluyla, çeşitli sosyal medya platformları üzerinden canlı yayın halinde devam etmiştir. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği (TDED), “Salgın Sürecinde Edebiyat ve Diğer Sosyal Bilimler” adlı programı düzenlemiş, Haber Türk’ün sitesinde “Korona Günlerinde Şiir” adı altında her güne edebiyatımıza iz bırakan şairlerden şiirler ele alınmış, farklı sanatçılar kendi alanlarına göre “Korona ve Edebiyat”, “Korona ve Müzik”, “Korona ve Sanat” gibi çeşitli başlıklar altında yayınlar yapıp yazılar ve şiirler kaleme almıştır.”

Cem Karaca

Muhammed Işık, Cem Karaca üzerine kaleme aldığı bir yazı ile dergide. Çalışmalarıyla, hayatından kesitlerle bizlere tanıtıyor büyük ustayı.

“Anadolu Rock müziğinde rüştünü ispat eden, birbirinden değerli ve ses getirici eserler üreten Cem Karaca, aynı zamanda vatanını seven ve sanatçı olarak da çok iyi bir muhalif olmayı başarabilen biridir. Yaptığı bestelerle, dönemin siyasal, sosyal ve kültürel sıkıntılarına mesajlar verirken hakkı, hukuku ve adaleti de başarıyla savunmuştur.

Daha müzik piyasasına yeni girmişken, 1967 yılında ‘Apaşlar’ ile çıkardığı ‘Emrah’ 45’liği, verdiği mesajlarıyla dikkate değerdir. Bu parça, ‘Altın Mikrofon Yarışması’nda ikinci olur.”

“Cem Karaca birçok 45’lik çıkardıktan sonra ‘Yoksulluk Kader Olamaz’ isimli LP ile sanatını başarıyla araç olarak kullanarak politik görüşünü dinleyicilerine ulaştırmıştır. Yoksulluk Kader Olamaz parçasındaki sözler, dönemin sosyal durumunun fotoğrafını çekerken, Cem Karaca’nın hayata bakışını, durduğu yeri de ortaya koyuyordu.”

“Yıllar geçer, Cem Karaca değişmez yine o bilindik muhalif kişiliktir, çizgisinden taviz vermez. 1987 yılında, ‘Merhaba Gençler Ve Her Zaman Genç Kalanlar’ LP’si ile mesajlarını vermeye devam eder.”

“Cem Karaca, politik görüş olarak Marksist olmasına rağmen gerek yaşantısında, gerekse de eserlerinde dini motifleri kullanmaktan çekinmemiş, (‘Kirvem’ parçasının ezanla başlaması, ‘Allah Yar’ eseri gibi) onu daha farklı bir kişiliğe, sanatçıya dönüştürmüştü. Cenazesinde tekbirlerin getirilmesi boşuna değildir. Hatta son sözünün ‘Allah-u Ekber!’ olduğu basında yer almıştır.

Onu bir dönem ülkesinden uzaklaştıran siyasi (darbeci) kadroların ne kadar yanlış bir iş yaptığını, diğer bir ifadeyle onun gerçek bir vatansever olduğunu vurgulamak için ‘Ülkem Benim’ parçasının sözleriyle yazımı noktalıyorum.

Ülkem benim / Garip hüzünler içinde mahzun /Ülkem benim / Boynunu asla bükme / Bükme o mağrur boynunu / Ülkem benim / Seviyorum seni hiç bir şeyi sevmediğim gibi ülkem / Memleketim / Üzme asla canını / Hangi günü gördün akşamı olmamış / Elbet hak dönemidir / Bulur her şey yerli yerini / Memleketim, memleketlim.”

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26