Eylül 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Ortamı’nda Doğu Türkistan Var

İçimizde dinmek bilmeyen yaralardan biridir Doğu Türkistan. O kadar sıkı bağımız var ki bu coğrafya ile her şeyiyle bizden bir parçadan söz ediyoruz. Çin zulmü devam ediyor. Türk İslam davasının söz sahibi olan güçleri ne yazık ki bu zulme karşı güç birliği yapamıyor, zulüm devam ediyor. Edebiyat Ortamı Dergisi 82. sayısında Doğu Türkistan’a özel bir yer ayırmış. Dosyada yer alan çalışmalardan paylaşımlar yapacağım.   

Doğu Türkistan Özerk Cumhuriyeti

Doğu Türkistanlı bir hoca olan Erkin Emet, 1988 yılından bu yana Türkiye’de yaşıyor. Dil üzerine çalışmalarda bulunuyor. Edebiyat Ortamı’nda Doğu Türkistan tarihini anlatıyor Emet. Kendi toprağının sesi, soluğu oluyor.

“İsa Yusuf, Mehmet Emin Buğra ve binlerce Uygur ve Kazak Türkü Hindistan ve Pakistan’a iltica etti. Mesut Sabri şehit edildi. Böylece Doğu Türkistan’daki karanlık günler başladı. On binlerce aydın öldürüldü ve hapislere atıldı. O tarihten günümüze dek Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesi devam etmektedir. Son olaylarla doruk noktasına çıkmıştır ve yer yer ayaklanmalar olduğu gözlenmektedir. Ayaklanmaların Uygur Türkleri bağımsızlığa kavuşuncaya kadar devam edeceği anlaşılmaktadır.”

“Doğu Türkistan bugün de birçok dinin yaşandığı bir bölgedir. Bölgede en yaygın dinler İslâmiyet, Lamaizm (Tibet Budizmi), Budizm, Taoizm, Hıristiyanlık (Katoliklik, Doğu Ortodoks Kilisesi) ve Şamanizmdir. Uygur, Kazak, Huy (Döngen), Kırgız, Tacik, Özbek, Tatar, Salar, Dong Şiang ve Baoan milliyetlerinden halklar İslâm dinindendir. Dolayısıyla Doğu Türkistan’ın toplumsal yaşamında en etkin din İslâmiyet’tir. Doğu Türkistan’da 23.000 cami, Lamaist tapınağı ve Katolik kilisesi bulunmaktadır. Çin, tarihten beri uyguladığı ikili dinî siyaseti günümüzde de uygulamaktadır. Mao’nun ölümünden sonra dinî siyasette kısmen de olsa yumuşama olmasına rağmen, dinî baskı günümüzde de devam etmektedir.”

“Türk dili Türk milleti kadar yaşlı bir teşekküldür. En eski Türk dilinin nasıl olduğunu şimdiden katiyetle söyleyememekle beraber, bugün elimizde bir müspet netice olarak şunu söyleyebiliriz. Türk dilinin tarihî devirlerine giden yol Uygur Türkçesi devri üzerinden gidecek ve onun araştırılması da bu devrin bize gösterebildiği yollardan istifade edecektir.”

İslam Medeniyetinin Kalbi: Mazlum Doğu Türkistan

Sadık Yalsızuçanlar, Doğu Türkistan’ı İslam medeniyeti bağlamında ele alan bir yazı kaleme almış. Bu coğrafyada yetişen isimleri sıralayınca, medeniyetimizin temeline ne kadar yakın olduğumuzu daha iyi anlıyoruz. Sadece kan bağı değil aramızdaki bağ. Kültürün, inancın, geleneklerin ve irfanın da kopmaz bağlar kurduğuna şahitlik ediyoruz.

“1954 yılında geldiği Türkiye’de, Doğu Türkistan Göçmen Cemiyeti’ni kurarak, 1995 yılında ebedî âleme göçene kadar İslam Medeniyeti’nin kadim merkezi Doğu Türkistan’ın mazlum halkına hizmet eden İsa Yusuf Alptekin’i, 1980 yılında tanıdım. O zaman, Ankara’da, Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyâtı bölümünde öğrenci idim.”

“İsa Yusuf beyi tanıdıktan sonra, Türkoloji bölümünde, lisans eğitimimde okuduğum Doğu Türkistanlı büyük bilgelerin kitaplarındaki zenginliği daha çok fark ettim.”

“Uygur ülkesinin bir başka ölümsüz eserini, ‘hakikatlerin eşiği’ni, özgün adıyla Atabetü’l-Hakaik’ını Edip Ahmet Yükneki, 12. Yüzyılda, burada kaleme almıştı. Varlığa ilişkin en derin ve en anlamlı kitapları bize miras bırakmış olan Martin Heidegger’den yaklaşık sekiz yüz yıl önce, Doğu Türkistanlı bir bilge, insanlığa ve tarihe daha derin bir eseri, burada miras bırakmıştı.”

“Bugün Doğu Türkistan’da, ibadet, din öğretimi, din ve vicdan özgürlüğü, ana dil kullanımı ve düşünce özgürlüğü ağır bir tehditle karşı karşıyadır. Din ve vicdan özgürlüğü, düşünme, inanma ve inançlarını yaşama, en temel evrensel insan hakkıdır. Doğu Türkistanlılar bu haklardan yoksundur. En basit bir dinî kitaba, dergiye, öğretime izin verilmiyor. Camiler kapalı. Ana dil kullanımı ya yasak veya son derece kısıtlı. Uygurlar, kendi vatanlarında köle konumuna düşmüş durumda. Bu, Çin açından da, dünya açısından da utanç verici bir durumdur.”

Hayat Eve Sığdı mı?

Yaşanan bir salgın var. Bu artık bir gerçek. Fakat ne sağlığımız iyi ne de içimiz rahat. Soru işaretlerinin arasında boğuşup duruyoruz. Hayat eve sığar dediğimiz günler geride kaldı. Fakat yaşanan tehlike aramızda kol gezmeye devam ediyor. Aşılar, testler, yasaklar, sınırlar ve her şeyin arapsaçına döndüğü salgın günleri. Ev günlerine dair evin hallerini anlatan bir yazı ile dergide yer alıyor İlyas Sucu. Salgın günlerinde evimizi anlatıyor Sucu.

“Etkisinin yoğun yaşandığı haftalar/aylarda küre ölçeğinde iki milyara yakın insanı eve kapatan salgın, Türkiye’de de üç aya yakın bir zaman dilimi boyunca “evde kal”, “evde hayat var” sloganlarıyla vatandaşları evde kalmaya yönlendirdi. Tabii ki bunun bir orta-sınıf çağrısı olduğunu bilerek, yani geniş bir kitlenin evlerde kalabilmesi için evde kalamayacak, kalmaması gereken insanları bilerek söylüyoruz.”

“Ev nedir? Ev, insan varlığını bütünleyen bir olgu mudur? Evin mimari ve gündelik hayat boyutunu ele almadan evvel ev’e daha ontolojik bir perspektiften baktığımızda, karşımıza çıkan ilk şey evin fiziki bir barınma mekânı olmasının ötesinde var-olmanın, “dünya-içinde var olan insanın kendisini dünyasında konumlandırmasının” başlıca etmeni oluşu gelir. Bu Heideggerci bakışa göre barın(m)ak ile var olmak eşdeğerdir. Ancak bir evle birlikte insanın mekân algısı biçimlenir, ancak bir evle birlikte biçimlenen mekân algısı kendi zamanını kurabilir ve yine ancak bir evle birlikte insan bir cemaat/komünite üyesi olduğunu idrak edebilir.”

“Peki, evde kalmak bize neleri hatırlattı? Buna verilecek ilk cevap muhtemel ki, sosyolojinin kavramlarını kullanarak söyleyecek olursak, “performans toplumu”nda yaşadığımızın idrakidir. Her gün artan bir hızdaki koşuşturmayı fark etmek ancak durmakla, göğe bakmakla mümkün. Evde kalınan süreç boyunca idrak ettiğimiz hayat temposunun yavaşlığı, diğerinin fıtrata mugayir olduğunu da göstermiş oldu. Durduğumuzda düşeceğimizi zan’etti(rildi)ğimiz bir hayat sürdüğümüzün idraki aslında bize ne kadar çok yorgun olduğumuzu da hissettirmiş oldu. Evet, yaşadığımız sadece bir “performans toplumu” değildi, aynı zamanda Byung-Chul Han’ın tabiriyle bir “yorgunluk toplumu”ydu da. Ancak oturduğunda vücudundaki tüm kas ve eklemlerin ağrıdığını hisseden herhangi birimiz gibi.”

Prof. Dr. M. Nesim Doru ile Kürt Edebiyatı Üzerine

Dergide bu sayı ikinci dosya konusu Kürt Edebiyatı. Prof. Dr. M. Nesim Doru ile Arafat Deniz konuşmuş.

“Üniversitemiz Yaşayan Diller Enstitüsünde Kürtçe, Arapça ve Süryanice ile ilgili lisansüstü çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar daha çok dil ve edebiyat alanlarına yoğunlaşsa da enstitüde Ortadoğu kültürü, felsefesi, antropolojisi ve folkloru hakkında önemli tezler hazırlanmaktadır.”

“Kürt medreselerinin evrensellik iddiası içinde ele almak ne kadar sağlıklıdır veya böyle bir şeye gerek var mıdır? Bence Kürt medreseleri, kendi tekilliği içerisinde ve kendi tarzıyla değerlendirilmelidir. Biz bu medreselerde yetişen ulemaya evrensel bir elbise giydirirsek onları yüceltmiş olmuyoruz kanaatimce. Tam aksine tüm özgünlükleri, yücelikleri kendi tekillikleri ve farklarında yatmaktadır. Fikrimce şöyle bir çerçeve içinde konuşmalıyız: Kürt medreseleri asla yeknesak, homojen ve birbirini tekrar eden skolastik yapılar olarak ele alınmamalıdır. Sözgelimi bu medreselerde aklın rehberliğinde yürüyen ulema olmuştur. Ebu Hanife Dîneverî, Ebu’l-İz el-Cezerî, Seyfüddîn Amidî, Siraceddîn el-Urmevî, Taceddîn el-Kürdî, Kasım Senendecî ve Molla Halil Siirdî gibi.”

“Ülkemizde diğer ülkelerle kıyaslandığında Süryanilerle ilgili çalışmaların çok geç başladığı söylenebilir. Bugün Avrupa’da sözgelimi İngiltere’de bu alandaki çalışmalara hasredilmiş neredeyse yüz yıllık kurumlar var. Mesela Oxford Üniversitesi ve School of Orientaland African Studies (SOAS) gibi kurumlarda Süryanilerle ilgili bölümler var. Bu kurumların Süryanilere ilgisinin sebepleri belki başka bir mevzudur ama aramızda ciddi bir zamanlama mesafesi olduğu görülüyor.”

“Kürt edebiyatının troykası denilen isimlerin en ilginci Xanî’dir. Her şeyden önce onun belli bir plan ve perspektifle yazmış olduğu eserleri, türünde ilk örneklerdir. Xanî, Kürtçe’de ilk sözlük (Nûbihara Piçûkan/Küçüklerin Baharı), ilk akaidname (EqîdeyaÎmanê/İnanç Risalesi), ilk mesnevî (Mem û Zîn) ve ayrıca bir Divan’ın sahibidir.”

“Bilinen ilk Kürtçe mevlid, 18. yüzyıl şairi Melayê Bateyî’nin eseridir. Bu eser halk arasında çok yaygın olmakla birlikte müzikal açıdan da çok tutulmuştur. Daha sonra birçok mevlid yazılmıştır. Mesela Muhammed Emin Hayderî’nin Mevlid’i ilki kadar olmasa da yayılmıştır. Ayrıca Melayê Xasî’nin Zazaca yazdığı bir Mevlid’i bulunmaktadır. Bunların dışında yüzlerce mevlid yazıldığını söyleyebilirim.”

Hayatı Yıldızlarla Dertleşmek Olan Şair

Fahri Tuna bize bu sayı Romanyalı Hayat Memiş’i tanıtıyor. Şiir gibi bir coğrafyanın şairini şiir tadında anlatıyor Tuna.

“Adı aşk, soyadı şiir olan şair.
Umudun şairi. Kalpten umutların şairi.
Kalbi Türkiye ve Türkçeyle lebalep dolu şair.
Çanakkale sevdalısı yürek.”

“Siyah bir kuğu gibi dolaştı, yirmi bir şairin katıldığı o şiir şöleninde Hayat Memiş. Zarif ve heyecanlı bir kuğuydu. Güleryüzlü ve ürkek. Sözlerinden çok iri simsiyah koyu gözleriyle, bakışlarıyla konuşuyordu.”

“Çocukluğundan beri, kimin parmağı kanasa, yara bandını yetiştiren ilk o oluyordu hep. Doktor teyzesine da hayrandı. Kendisini bildi bileli doktor olmayı istediğini hatırlıyordu. Üstelik de lisede sayısal alanda okumuştu; Köstence Mircea cel Batran Ulusal Koleji’nde Matematik- Fizik bölümünün en başarılı öğrencilerinden biriydi.”

“Nazım, Özdemir Asaf ve Can Yücel hayranıdır. Romen şairlerden ise Mihai Eminescu, George Bacovia ve Lucian Blaga‘nın şiirlerini beğenir.”

Sadık Yemni ile Ağrıyan Üzerine

Yunus Nadir Eraslan, Sadık Yemni ile Ağrıyan romanı merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bazı kitapların okunma zamanı vardır. Yaşadığımız günler düşünülünce Ağrıyan romanını okumanın tam zamanı diyebiliriz. Eraslan’ın soruları da kitabı okuma arzusunu daha da arttırıyor.

“Yeni Dünya düzeni, yeni normal sözleri, bu söylemin arkasına saklanan niyet eskidir malum. Hastalıkla birlikte bu söylem bir şeyleri değiştirmek için acelesi olduğunu, beklemek istemediğini çok belli etti. Korku salgını hastalıktan daha etkili oldu. Bunu gözlemek beni haliyle etkiledi ve romanın ana fikrinin doğru yolda olduğunu hissettirdi. Yakın geleceğin çehresini betimlerken daha rahattım. Tabii işin bir yönü daha var. Dünya insanı abartılı ve kısmen asılsız olduğu buram buram tüten her habere inandı ve dünya çapında örgütlü bir direnç mekanizması kuramadı. Belki ileride olur, ama şu anda örneğin İklim Madrabazlarına karşı çıkışlar henüz organize değil ve az. Bu kabullenmişlik hali yakın gelecekte gerçekleşmesi mümkün olan distopik ortamları hayal etmemi kolaylaştırdı.”

“Ağrıyan Sarp Sapmaz’ın başkarakter olarak rol aldığı dördüncü roman. İlk kez olarak 1996’da basılan Muska’da on iki yaşındaydı ve gizemli olaylar 1963 yılında İzmir’de geçiyordu. Toromları, farklı boyutları, komşu âlemleri birbirine bağlayan eşikleri görebiliyor ve onlardan geçiş yapabiliyordu. Anneannesi ve iki yaşlı kadın tarafından metafizik geçişkenlikler – tayyi mekân alanında eğitilmişti.”

“Nuh’un Gemisi ile Ağrı Dağı ilişkisi üzerine çelişkili yorumlar var malum. Şöyle düşündüm; Ağrı’da Atlantis Demiri bulunsaydı, bu en az o gemi enkazı kadar önemli olacaktı. Ağrı yeri, tarihi ve heybetiyle böyle bir töze ev sahipliği yapıyor.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Mehtap Gül - Pirabokların Gezdiği Evde Telkâri Firkete

“Şubat ortası. Tülle süslenmiş kapının ardında hastanenin en ferah odası. Pencere duldasında minik bir valiz. Yatağın üstünde zarf şeklinde katlanmış bambu battaniye var. Bir de pijamalar. Eşimle karşılıklı oturuyoruz tekli deri koltuklarda. O telefonuyla ilgileniyor. Ben…”

“Hangi erkek baba olmayı istemez ki. İstiyorum ben de elbet. Ama günlerdir gözüme uyku ilişmiyor. Hayatımdaki tüm korkularımın ortasında bir pergel var. Pergelin sabit ayağı piraboklar. Dokuz yaşındaydım. Göçerdik biz. Yazın yaylada, kışın Suriçi’ndeki kışlaktaydık. Okuldan arta kalan vakitlerde kapalı çarşıda çalışıyordum. Telkâri çırağıydım. Ustam gümüşçü dükkânını kapattığında akşam çökmüştü, eve gittim. Olacaklardan habersizdim. Çıkmaz sokakta bize ait ahırın karşısındaki cümle kapısından girdiğimde avluda bir kalabalık. Öyle yabancı yok, kendi kalabalığımız ama bu zemheride niye içerde değillerdi ki. Aynı avluya açılan yan yana kurulmuş yedi oda, ortak kiler ve heladan oluşan bu evde her odada bir amcam kalırdı ailesiyle. Yeme içmemiz birdi.”

“Pirabok nedir, diye sordum yengeme. Sus, dedi bana, kötüyü çağırma. Çok korkmuştum. O adı bir daha ağzıma almayacaktım. Nenem, “Vay cigerıne kurban oldığım Altun kadın, eyi ki gelmişsin. Ben piraboklari hiç akıl etmedım, niye dirsen, çünki bız firkete tağmiştığ Sündüs geline. Nasıl oldi da pirabok ona musallat oldi, aklım ermi.” Lohusa anneme dişi cinler musallat olmasın diye neler yapılmamıştı ki. Annemin başucuna etamin işlemeli kılıfta Kur’an yanına da bir tas su koymalar mı dersiniz.”

“Demek çengelli iğnenin altın yahut gümüş olanı makbulmüş. Öbürleri sinsi sinsi paslanırsa işe yaramazmış. Bu yaşlı Süryani’nin evinden çıkıp ustamın dükkânına dönerken elimde bir torba. Abrahom’un dediklerini tekrar ediyordum bu kez. Ama umutla. Ateşlenince ververoz, saçlara üzüm suyu, uyuyamadığında nerebent… Ateşe ververoz, saça üzüm, anam uyuyamazsa nerebent…”

Şadi Oğuzhan - Sonsuz Aşkın Tarihi

“Bilmez olur muyum? Aynı dili konuşuyorsak, ‘’seni seviyorum’’ demek için işaret dilinden ya da seslenmekten başka çaremiz mi var? Yani yazı henüz icat edilmemişse. Yani beş bin yıl kadar önce. Peki, bu iki kelimelik, en uzun ve en fantastik cümle zamanla unutulmalı mı? Onu sevgilinin görebileceği bir duvara kazımak daha ölümsüz kılmaz mı? Örneğin, Mezopotamya’da...”

“Maden ocaklarının duvarlarında, tanrıça sfenkslerinde, tapınaklara atılmış çentiklerde hiyeroglif esintisi birçok sembol varsa ve bütün bunlar şekil ve içerik uyumu gösteriyorsa ve dahi Fenike’li tüccarların da işleri yaver gidiyorsa...Fakat kimileri ödeme günlerini bilerek karıştırıyorsa; Araplar, Yunanlar, İbranîler ve sonra bütün Akdeniz bir alfabe mutabakatı neden yapmasındı?”

“Kadınların minicik ayakları için üzeri çiçek desenli hafif ayakkabılar imal ettiğim dükkanımda bir akşam üzeri gülümseyen bir yüzle ölü bulunduğumda mirasçılarım arasında en küçük bir tartışma bile çıkmadı çünkü geride, ipek sayfalara özenle nakşettiğim öğütler dışında zerre varlık bırakamamıştım. Karım, sevgili eşinin külleri Nepal’de sekiz ayrı tepeye serpilmezden önce boynumdaki anahtarı çıkarmayı akıl edebilmişti. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, elleri titreyerek kocasının mirasını kutudan çıkardı ve pamuksu-beyaz parmaklarıyla okşadı. Kutuyu özenle kilitleyip, öptü.”

Mustafa Bilgücü - Tipik İnsan Davranışları

Sabaha kadar uyumamıştım. Mumyalanmış cesetlerden birinin yanına dek uzayan yapışkan izler beni parşomen kâğıdına yazılmış destansı bir öykünün başı sonu belli olmayan beyitlerine dek sürüklemişti. Yazı, dilimizde kaleme alınmıştı. Bunu yazanlar insan neslinin bu çağdaki temsilcilerinin kültür dilini harmanlayan ifade şekline yabancı değillerdi anlaşılan. Okumaya başladım. Bu bir ayetin bir suresi olduğunu her kıta sonunda tekrarlayan kafiyeli bir metnin parçası gibiydi. Kalın ve koyu harflerle yazılmış başlıkta “tipik insan davranışları” yazıyordu.

İlknur Eskioğlu - Tufandan Sonra Annemin Annesi Oldum

“Mavi ile yeşilin bir arada olduğu Özlüce köyünde, bir sarayda hayatı tanımaya başladım. Sarayın karakaşlı, kara gözlü Şeyma sultanıydım. Bu sultan, her sabah ya denizin sütliman sakinliğiyle ya da hırçın dalgaların çitleri devirmesiyle uyanırdı. Sarayım, çitlerle örülüydü. Hendeklerle kuşanmıştı. Küçüklüğümden beri kendimi hep mavi gelinliğe benzettim. Tıpkı mavi gelinlik gibi bazen sütliman bazen de hırçın olurdum.”

“Sevdâsının, babamın sevdâsı gibi ömürlük olacağının inancıyla birini sevmenin güzel olduğunu düşünürdüm. Ama bilemedim, herkes babamın yüreğini taşıyamaz, sâdık olamazmış. Annem hastalandığı için sevdiğim beni terk etmişti. Zaten üstünde gelinlikle annesine bakmakla mükellef olan bir gelini, her gönül kaldıramazdı. Belki de divâne âşık haklıydı, en güzel sevdâ çocukluk çağlarında olandı.”

Sadık Yalsızuçanlar - Yazılamayan Hikâye

“Çöp toplayıcısının öyküsünü yazmak için bilgisayarın başına oturuyorum. Sütlü kahveyi unuttum. Mutfağa gidiyorum. Ketıla su dolduruyorum. Düğmeye basıyorum, ışık yanmıyor. Eyvah! Bu da bozulmuş galiba. Fişi çıkarıp tekrar takıyorum. Düğmeye basıyorum. Yok. Suyu bir kaba boşaltıyorum. Malzeme kutusundan tornavida alıyorum, vida derinde, gözlerim görmüyor. Yakın gözlüğüm neredeydi? Masada olmalı. Alıp tekrar bakıyorum, hımm, yıldız olmalı. Elimdeki tornavida olmaz. Gidip yıldız tornavida alıyorum. Ketılın üç vidasını söküyorum, gövdesi çıkmıyor. Zorluyorum, kırılacak gibi...”

“Sigara bitmiş bu arada. Kül tablasından masaya düşmüş, örtüyü yakmış. Eyvah eyvah! Böyle çalışamam. Şu örtüyü makinaya atayım. Güzelim şey yandı. Allah kahretmesin! Ee örtüyü nasıl kaldıracağım? Bilgisayar, leptop q klavye olduğu için f bağlamıştım, şu kalemlik, kâğıtlık, gözlükler, kül tablası, notlar, kablolar, gözlük kabı tümünü kaldırayım. Bilgisayarı kaldırmalı ama önce kapatmalı. Kapatıyorum. Masadaki her şeyi alıyor, sehpaya koyuyorum.”

“Nereden üşüşüyor beynime. Yarın mevduat hesabımın olduğu banka şubesine gitmem gerekiyor. Not almış mıydım? O kadar çok not alıyorum ki, hepsi ayrı bir yerde ve unutuyorum. Yeni bir kâğıda ertesi gün yapacaklarımı not ediyorum. Hatırlamaya çalıştıkça yeni işler için yeni notlar almam gerekiyor. Yine dağılıyorum. Öyküyü bitirmeliyim. Tekrar dönüyorum metne. Telefon çalıyor. Haydaa! Dayımın oğlu Özkan’ın büyük kızı Serap. Ağlıyor, “dayı, babam kaza geçirmiş.” Serap, Antalya’da bir otelde çalışıyor. “Nee! Nasıl olmuş?” Özkan tır şoförü.”

“Özkan mı? Gittiğimde yoğun bakımda perişandı. Narkotik ağrı kesicilerden gözünü açamıyordu. Açtığında ise ağrıdan ağlıyordu. Üç gün sonra ağır bir ameliyat geçirdi, doktorlar iyileşmesi için altı ay öngördüler.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Bir an

O görkemli bahar

Bir çilingirle kapıları zorlasa, asırlık tortular bir bir ayrışsa

Birbirine benzeyen o ışıklar da caddeye yayılsa, bir adam ıssız bir parkta kaybolsa

Tabiat

Yeni bir mevsime hazırlanıyorken

Sazlıklarda gezinen kuşlar aniden havalansa

İnsanlar kentlerde sıkışıp kalmasa; hava kararıyorken bir kadın iki de bir pencereye baksa

Davut Güner

derin bir uykudayken yeryüzü

yıldızlı gökyüzünü sarındığında gece

gölgeleri arasından gecenin

çıkarak bir anda afallatan seni

dervişlere ihtiyacın yok

fırtınada boşanır sağanaklar gece yarısında

ihtişamlı yankılar karışır havaya

kulağı taşıyamaz bir ölümlünün

bu yankıyı

tek bir gulyabani yeter

kendinden geçirmeye seni

Ali Sali

hangi elma korkar daldan düşmeye

kim okumakla bitirir dünya kitabını

kanasın sıkılan yumruğun avuçta izi

gittiğinden artakalandır insan

ey, yaramı yarası bilenler

ağacın hesapsız yaşıdır yalnızlığım

her kuş kanadıyla uçar,

batmaya giden günün heybesi

iki dudak arası dünya kapısı

uyanmak diye bir şey varsa

haydi, biz de ölelim.

Mustafa Işık

Muhit’te Edebiyat ve Tabiat Dosyası

Muhit Dergisi 21. sayısında Edebiyat ve Tabiat dosyası ile okurlarını selamlıyor. Edebiyat ve tabiat birbirini tamamlayan ve besleyen iki parçadır. Edebiyat, ilhamını tabiattan alır; tabiat binbir çeşit güzelliği ile edebiyata sonsuz kaynaklar sunar, tabiatın bazen göz ardı edilen ayrıntıları edebiyat sayesinde fark edilir. Dosyadaki yazılar, tabiatta nefes alan edebiyatı işaret ediyor.

Edebiyat ve Tabiat dosyasından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Muhsin Macit - Divan şairinin tabiata bakışı nasıldı?

“Divan şairinin içine doğduğu dünyayı algılayışında belirleyici iki kavram esastır: Aşk ve iktidar. Divan şairlerinin de dâhil olduğu geleneğin aşk ve en geniş anlamıyla iktidar anlayışının arka planında mitoloji, din ve dinin yorumu niteliğindeki tasavvuf vardır. Tasavvuf, dinin aşkla yorumudur. Divan şiirinin estetik zeminini oluşturan sufî söyleme göre evrenin yaratılış sebebi de aşktır. Aşkla yaratılan evren, İlahî güzelliği yansıtan sayısız aynacıktan ibarettir.”

“Divan şairinin tabiattaki varlıkları birer nesne olarak algılayıp anlattığı örneklerin sayısı azdır. Divan ve mesnevilerde Ferhat’sız dağ, Mecnun’suz çöl ve bülbülsüz gül bahçesi ile karşılaşmak neredeyse imkânsızdır. Ay ve güneş sevgilinin güzelliği karşısında utanır, yıldızlar âşıkların ahlarıyla tutuşup yanar, gezegenler insan talihi üzerine binbir türlü oyunlar oynar. Divan şairinin çiçekleri, meyveleri, ağaçları, kuşları, ırmakları, denizleri velhasıl bütün tabiatı anıp anlatmasında bakışını belirleyen aşk ve en geniş anlamıyla iktidardır.”

Dursun Çiçek - Dağlar ile taşlar ile

“Tanrının, tabiatın ve insanın denetim altına alınma süreci diyebileceğimiz bu durum, tanrının gaddar, tabiatın barbar ve vahşi, insanın da ilkel ve kötü olduğu fikrine dayanır. Dolayısıyla kültürlenme ve medenileşme bu üç alanda eş zamanlı olmalıdır. Bu yaklaşıma göre medenileşme doğuştan değildir, insan da ahlâk üzere yaratılmamıştır. Aksine medenileşme ve ahlâk bu dünyada elde edilir ve ilerlemeci anlayış için bu şarttır.”

“Tabiat, temsilî yanını yitirirken hiçbir varlık bir başka varlıkla bağlantılı olarak görülmedi. Tabiatın dengesini sarsan bu durumu dengelemek için modern sanat, temsillerin yerine yeni imgeler üretti. Ancak söz konusu imgeler tabiatı daha da boyunduruk altına aldı. Tabiatla konuşan insanın yerini, tabiatı kontrol altına almaktan başka bir fikri olmayan insan aldı. Artık dağa, taşa, ağaçlara baktığında Yaratıcı’nın bir ismi ve sıfatı görülmüyordu. Hayret ortadan kalkarken güzellikle karşılaşıldığında matematiksel ve fiziksel izahlar yapılıyor, hayranlıklar rasyonel olarak açıklanıyordu.”

Leylâ İpekçi - Kıyamet koparken ağaç dikme usulleri

“İçimizdeki alevlerin izini dışarıda da sürelim: Çam ormanlarında çabucak tutuşarak alev topu etkisi gören kozalağın içindeki tohumlar yangınla beraber toprağa düşüyor. Sonbaharda yağmurlarla birlikte bu tohumlar filizlenerek tutunuyorlar ve orman kendi kendini yeniliyor. Kıyamet koparan, ağacını da dikiyor. Ormanda da, ağaçta da, doğada da bizden edip eyleyen Kendi var. Hiçbir şey birbirinden ayrı değil.”

“Hayy ve Kayyum isminin sırrını açtığımızda kıyamet koparken ağaç dikmenin sadece nafile ibadet değil, her birimiz için kalp yolculuğumuzda aynı zamanda neden farz olduğunu da anlayacağız muhakkak. Teröriste, fitneciye, benliğimizdeki her tür Firavun’luğa rağmen kıyam edebilirsek sırat köprüsünde tutunacağız ve diktiğimiz ağaçlarla ateşte, selde, zelzelede hayat bulacağız.”

Hüseyin Akın - Dost bahçesinde gelişigüzel bir cevelan

“Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti. Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği belirsiz ve tamamlanmamış bir âlem içinde idik. Artık her şeyi açıkça görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkânının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu.” (Ahmet Haşim- “Ay”-Bize Göre) Haşim’in şiirinde tabiata dair bol metafor bulunması, “uzanıp göllerde bir kamış olmak” arzusu hep aynı noktada birleşir: Geçen zamanla kararan mekânın müşterek ahengini hissetmek. Şu iki dize böyle bir bakışın hülasası olsa gerektir: “Seyreyledim eşkâl-i hayâtı / Ben havz-ı hayâlin sularında.” Hayatın eşkâlini hayalden daha iyi kim çizebilir ki?”

“İnsanın kendine ve dolayısıyla tabiata yabancılaştığı dönemin şiiri protest ve bir o kadar da sesini sözünün üzerine çıkaran bir şiirdir. Sanayileşme, şehirleşme ve modernleşme ile beraber insanın kendi doğasına ve dışındaki doğaya hızla yabancılaştığı bir gerçek. İnsan doğanın da üzerine çıkarak doğasını gönüllüce değiştiriyor belki de: “ah, bu hep zaten böyle oluyor / insanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor / çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil / bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar / sevişerek çiseliyorlar dünyayı / yalnız ilkbahar gecelerinde değil / sevişiyorlar.” İsmet Özel şiiri dışında olup bitenler karşısında huzursuzluğunu saklamayan bir şiirdir. Tabiat onun için gerektiğinde karlı bir gece vakti uyandırılan bir dost gibidir.”

Müsriflik Ve Kanaat Ekonomisi

Hassas çizgilerimizi kaybettiğimizden bu yana kavramlar birbiriyle adeta çarpışır oldu. İyi ve kötü bile göreceli bir anlama büründü. Her kavram kişiselleştirilerek bireyin yaşantısına uygun bir halde kullanılmaya başlandı. Müsrif olmak ve kanaat etmek de bu değişimden payını alan iki kavram. Kabul edilirin ötesinde bir etkisi var yaşananların. Erol Göka, bu iki kavram üzerine yazmış. Cimrilik, müsrif olmak, kanaat etmeyi öğrenmek gibi birçok konuya mümince yaklaşıyor Göka. Yani olması gereken gibi.

“Nasıl cimrilik ve para hırsı, modern para ekonomisinde hem bambaşka bir hâl almış hem de palazlanmışsa, aynı sonuç cimriliğin tam karşı kutbundaymış gibi görünen, insanın bir başka tavrı ve kişilik özelliği olan müsriflik için de geçerli. Hesapsızca tüketme, har vurup harman savurma, israf etme, modern para ekonomisinde yepyeni bir anlam ve aura kazanıyor, palazlanıyor.”

“Müsrif kimsenin görünüşte havai, hoppa hâllerine aldanmamak gerekir. Savurganlığı onun yaşama tarzıdır, bu tarzı sürdürebilmesi için hem nesneye sahip olmak için can atması ama bir süre sonra da arzusunu bu nesneden çekerek bir başka nesneye yöneltmesi şarttır. Asla tatmin olmamak, hep yeni masraf kapısı açmak ve parayla bir biçimde ilgisini sürdürmek noktasında cimriyle tamamen aynı yapıdadır.”

“Kapitalizmin, genel olarak modernliğin ortaya çıkması için bireyi ve araçsal aklı öncü kavramlar hâline getiren bir zihniyet devrimi olması gerektiğine Max Weber’in Protestanlık analizlerinden beri aşinayız. Kesinlikle Protestan zihniyet ile yeni insanın ve üretim ilişkilerinin ortaya çıkışı arasında sıkı bir bağ var.”

Güzelin Kötülükleri

Güzel ve kötülük yan yana gelebilir mi, gelir. Görmek, görünmek, gerçeğinden uzaklaşmak, bakış açısını değiştirmek ve daha birçok sebep vardır güzelliğin üstünü örten. Zeynep Merdan, açılımı geniş bir perspektiften yaklaşmış konuya. Estetize kavramı eşliğinde kötünün akıl çelici zarafetine de şahitlik ediyoruz. Güzel kavramının çok yıpratılması ve hızla tüketilmesi de bir sorun olarak ele alınıyor yazıda.

“Güzel görünen, güzel midir her zaman? Güzel, güzel görünen ya da güzel gösterilenden başkadır. Güzellenen her şey güzel midir? Güzelin güzellenmeye ihtiyacı var mıdır peki? Güzellemek, güzeli aşar bazen. Güzellenen, güzelden daha güzel görünür. Tam bu noktada üç tür güzel görünür: Güzel olan, Güzel görünen, Güzellenen güzel. Güzelin bu üç tezahürü güzelin ilmine götürür bizi. Güzelin ilmi ise hakiki güzelin peşine.”

“Estetize ederek kendini “süslü gösteren” her fenâyı tanımak için; kendi bakışına da bakabileceği daha derin bir bakış geliştirmeli insan. Kötülüğün; felsefeyle, dinle, sanatla, bilimle temasının ölümcül sonuçları olabiliyor. Kötülüğün romantize edilmesi, estetize edilmesi, iyilik kılıflarının, makul gerekçelerin içine gizlenmesi kötülüğün kendisinden daha tehlikeli.”

“Güzel hasret… Güzel eninde sonunda hüzün verir. Güzelin neşesi de yakınlığıyladır yalnızca. Güzel, sahip olunamazlığı kadar uzaktır. Güzel; uzaklığıyla, uzaklaştıkça üzendir. Güzel hep “uzak olan”dır bu yüzden.”

“Güzel yalan… Söz, büyünün ta kendisi. O büyüyle değil herkesi, kendini dahi kandırabilir insan. Söz, güzel görünen bir yalana saklanabilir. Bu yüzden gerçek bir sınanma anında seçtiği; en gerçek sözüdür insanın.”

Aynur Dilber ile Geceleyin Bir Mümkün Üzerine

Ervanur Erdoğan, Aynur Dilber ile yeni öykü kitabı Geceleyin Bir Mümkün üzerine söyleşi gerçekleştirmiş. Kitaba dair notlar, öykülere küçük dokunuşlar, Aynur Dilber’in öykü yolculuğunun yol işaretleri de söyleşide bizi bekliyor.

“Edebi metinlerde anlam tek ve herkes için aynı olan değildir. Anlam dünyası geniştir, muğlaktır; bu yüzden yorumlanmaya açıktır. İnsan olmak mesul olmaktır. Gözlerin varsa görmeye başlarsın, gördüklerinden mesul olursun, kanarsın, acırsın... Var olmanın bedeli vardır.”

“Şiir, roman, tiyatro, öykü gibi türler biçimsel olarak birbirlerinden ayrılırlar. Sözün, mananın, düşüncenin, duygunun insanda anlamına kavuşup kendini sunması veçhesiyle de birleşirler. Velhasıl hepsi de insanı anlatmada bir imkân, zaman ve zemine göre. Her devir kendi türünü bir şekilde doğuruyor. Muhakkak ki şiir ve öykü birbirlerini besliyorlardır. Fakat bu cümle, şiiri, öyküden bir ağaç ile taşı kıyaslar gibi de ayırıyor. İkisinin döllendiği kaynak farklı değil ki. Yaratıcı zihin ve duygu dünyasının yansımaları.”

“Beni yaratanı çok merak ediyorum açıkçası. Hem her yer onunla dolu hem o yok. Bu soruya Aynur olarak cevap verebilirim. O’nu arıyorum, geldiğim yeri. Orasını. Aşina O’nu, orayı arayan başkaları belki.”

Muhit’ten Öyküler

Necip Tosun - Sözcüklerin müziği

“Bir zamanların ünlü gazetecisi, televizyon tartışmalarının yıldızı yaşlı yazar, dört duvarı kitaplarla kaplı, sigara dumanlarına boğulmuş odasında bilgisayarın başına oturmuş, saatlerdir dalgın, düşünceli, sözcüklerle boğuşuyor; içine, çok derinlere dalıp oradan düşüncelerini, duygularını aktaracak sözcükler çıkarmaya çalışıyordu. Eskimiş koltuklar, köhnemiş yazı masası, artık çoktan devrini tamamlamış çalar saat, sararmış dergiler, etrafa dağılmış gazete kesikleri, onu bugünden koparmış bir eski zaman fotoğrafına yerleştirmişti. Zaman, tozlarını her yere, eşyanın en ince noktalarına kadar serpmiş; yaşanmışlığı, eskimişliği ortaya çıkarmıştı. Bir yorgunluk, yaşanmışlık, yıpranmışlık tüm eşyaya sinmişti. Donuk, sert, solgun yüz, kan çanağı gözlerinin üstünde yüksek dereceli kalın camlı gözlük, beyaz saçlar, hayatta hiç gülmemiş, gülmeyecekmiş gibi sert bir bakış bu eski zaman fotoğrafını tamamlıyordu.”

“Eskiden her düşüncesinin, duygusunun ete kemiğe bürünmüş uçuşan sözcüklerini şimdi bulamıyordu.
Bu sözcükler nereye gitmişti?
Bir süre titreyen parmaklarını, bomboş ekranı, klavyeyi izledi.”

“Eğer bir türkü dinlese, bir şarkı, bir klasik müzik belki çok şey değişebilirdi. Bir zaman yazarlığının bir parçası olarak klasik müzik dinlemeye çalışmış ama bir türlü sevememişti. Bir işkence olarak gelmişti. Ne bir türkü ne bir şarkı kalbine işleyebilmişti. Bu yüzden hiç türküsü olmadı, bir şarkının peşinden gitmedi, sevmedi, sevilmedi, bu duyguları anlayamadı. Eğer bir nota, bir renk, bir kelime olarak bir müziğin, bir resmin, bir hikâyenin içinde yer alabilseydi belki de hayatı anlam kazanacak, kendi tatmin olacak, boşluğa düşmeyecekti.”

Kâmil Yeşil - Bahçedeki Zambak

“Onu kitabın arasında buldum.
Üç küçük yaprağı ve açmış bir tepesi idi.
Kokusunu tamamen kaybetmemişti ve hatta arasına konduğu sayfalara da sirayet etmişti. Daha burnumu yaklaştırmadan rayihası geliyordu değdiği yerlerden.
Zambak kokuyordu.
İz de bırakmıştı.”

“İşte bana bir fırsat. Kim koymuş olabilir deyip cevabını kendimce verebilirim. Bir kadın (madam) koymuş olmalı derim ve hikâyeyi ona göre yazarım; bir genç kız (matmazel) koymuş olmalı deyip apayrı bir hikâye yazabilirim. İşimiz spekülasyon yapmak olmadığı için böyle bir teşebbüse geçmedim tabii ki.”

“Kitap kokusunu da çok severim. Ancak kitap bir zaman sonra kendi kokusunu kaybeder ve kimin elinden geçmişse onun kokusunu alır. Kimsenin kokusunu içime çekmek istemem. Bir kadının bile. Kitap, kitap gibi kokmalıdır öncelikle.

Benim kokumu emmeli ve sirayet ettirmelidir. Kitapla haşır neşir olmak budur. Kitap benim kokumu emer, taşır ve beni yaşatır kokum ile.”

Muhit’ten Şiirler

Senin unutuşlarından yapıldı bu kent

Dilsiz denizlere karışmadan önce

Bir ırmaktı adın

Sözcükler upuzun bir ıslıktı dudaklarında

Bir tavus kuşunun kanatlarını açması gibi bir his.

Seni görünce utanırdık takvim yapraklarından

Kerpiç evlerin, kireç badanaların sayaçlarını bozan tarih

Akıl almaz bir hınçla akardı paçalarımızdan

Küflü ekmek, tereyağı, tarhana ve upuzun çayırlar

Âdem’den kalma bir hüzünle bakardık o cennete.

Ahmet Edip Başaran

sözün gümüşü düştü

sükûtun altını sahte

her şey yalan dolan ve maske

çıkmasaydın dışarı keşke

ey ruhum kalsaydın kafeste

sildim tüm aymazlıkları

senden sadece yalnızlık kaldı

yanadur içimin cehenneminde

sana da bir cennet bulunur elbet

Arif Ay

Yapraklardan önce kelimeler

Dökülüyor.

Allah’ım

Bana adımı bağışla

Geriye bir o kalıyor.

Süleyman Unutmaz

ve hiç beklemediğim bir anda

tam zaferimi ilan etmeden hemen önce

kendime yakalandım

o çoktan ezilmiş sandığım asıl düşmanıma

solumdan yedim yumruğumu

bir kroşesi son anda teğet geçti

boşluğumda patladı bir sonraki

yere yığılırken küçük kan damlaları uçuştu

yeri göğü karıştırdım yere yığılırken

sonra bir tekme geldi sonra bir tane daha

kendimden geçerken bir küfür duydum

kendime gelirken bir küfürle cevap verdim

neden sonra

Suavi Kemal Yazgıç

Ölüme ve şiire nereden başlanır, bitişler kraliçesi bunu bilmez

Kefenlemeyi bilir, kanamayı, kapı arkasında sızlamayı

Her misafir beklenenden biraz uzun oturur bu dünya avlusunda

Benliğine kaçak kat çıkan bir isyancı oluyor şimdi gövdem

İskân iznim yok, sürem doluyor, zaman aşırdı beldem

Hal hatır etmek ölüp ölmemenin teyidine dönüşüyor

İç güveysiden hallice Adem, orak biçiyor saban kırıyor

Havva her akşam bir zaman nehrine, uzun saçlarını salıyor

Nasılsın, ben üç beş damla kan ve binbir endişe

Zihnimin gözenekleri yırtılmış bir çorap gibi büyüyor

Doluyor içeriye çiğdemler, yaseminler ve gece.

Dilara Ayşe Akdeniz

direkleri var yıkılmasın dağ deriz

rahmi göğe dönüktür yüzü suya

onun ormanıdır umut dediğimiz

alıp verdiğimiz onun rüzgarı

üstünde evler adamlar arabalar

aşikarlar sırlar ikisi arasında yalanlar

türlü yemişler biter üzerinde türlü veyseller söyler

bir yerleri cehennemdir bir yerleri kutsal

divan kurulduğunda görülecek hesap

onun bize verdiklerinin

bizim ona ettiklerimizin

Mehmet Narlı

Son salıncak kuruldu

kalbim ritmini kaybetmiş

bisiklet sürmeyi öğretiyor babasına.

Kar örtüyor üstünü

Sen gidince zamanın durmaması ne tuhaf.

Bahçemde, bir babanın uzaktan sevilişi var

Kendi doğumuna yetişemeyen anne

-bir gül bir güle döker içini ancak
Yunuslar var bahçemde denizini arayan.

Yunus Karadağ

Derinden 2. Sayı

İkinci sayısına ulaştı Derinden Dergisi. Dergideki yazıların özenli seçimi dikkat çekiyor. Okuyucuya mesajı olan yazılar bunlar. Oldukça anlam yüklü ve Derinden. Sözü kalabalığa boğmayan, özü vermeye çalışan Derinden, sözü yormadan yapıyor bunu.

Ayna

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Rabia Doğru’nun Ayna isimli öyküsünden olacak. Tasavvuftan tutun da hayatın her alanında aynanın görünen anlamı dışında içinde barındırdığı gizli bir sırrı vardır. Görünen, yansıyan, içinde kaybolan. Doğru, bir aynadan bakıyor dünyaya. Aynanın yol arkadaşı olmak da bize düşüyor.

“Nitekim bir eşya olarak benden istifade ediliş biçimlerinden pek de hazzetmiyorum. Öyle ya, bir yanı sırlanmış ve bir yanı da pürüzsüzce cilalanmış, gördüğü şeyi sadece dışarıdan göründüğü gibi yansıtmaya âdeta yeminli bir levhayım. Yani benden ekseriyetle beklenen şey, kendimi yalın bir şekilde kendim olarak göstermek yahut karşımdakinin gizlerini ifşa etmek değil de karşımda duran şeyi aynıyla yansıtmak oluyor. Ancak her zaman bundan daha fazlasına güç yetirebildiğimi seziyorum. Zira karşımda duran kişinin sırlarını, pürüzsüz yüzümün sırlanan yanıyla muhafaza ettiğimin ve hatta yüzeyimi çürütürcesine çıkmaya zorlasalar da onları içime hapsettiğimin tanığı sadece benim.”

“Karşıma geçtikten bir süre sonra konuşmaya başladı kendisiyle. “Başkaları güzel, başkaları mutlu. Başkaları hep rahat, hep unutmuş zorla dünyaya geldiğini. Başkaları bir davete kendi isteğiyle katılmış gibi zevkle yaşıyor, başkalarının keyfine diyecek yok. Başkaları böyle yalnız değil, karşısına geçmek zorunda olduğu aynası yok başkalarının. Başkalarının kimseleri var, aynaya telaşlı ve titreyerek bakmıyor başkaları. Başkalarının evi temiz, mutfağı düzenli, sebzesi meyvesi bozulmuyor.”

“Sabah, atını hiç bilmediği yabancı ülkelere doğru sürdü. Dünyada konuşulan bütün dilleri öğrenmişti. Beğendiği ilk köyde kendini müverrih ismiyle tanıtmaya karar verdi. Onlara daha önce hiç duymadıkları bir hikâye anlatacak ve ulaşanın hayatın sırrını çözdüğü Kıyı diye bir yerden bahsedecekti. Okuduğu kitaplardan biliyordu, insan hiç gerçekleşmeyecek arzuların peşinden koşmaya ve hiç bitmeyecek yolculuklara çıkmaya her zaman teşneydi. “Yaşadıklarından yaşayacaklarına kaçma.” diye yazardı, Büyük Kitap. Geriye kalan tek şey, onlara gerçek bir hikâye anlatmaktı.”

Mekanik Saat ve Beden İlişkisi Üzerine

Saatlerin şahitliğinde akıp giden zamanı yakalamaya çalışıyoruz. Yetişmek mümkün değil. Saatler bedenimizi, zaman hayatımızı esir almış durumda. Halil İbrahim Doğramacı, saatten bedene, ruha, zamana uzanan bir hayatın serencamını anlatmış yazısında.

“İnsanoğlunun zamanı ölçme (horology) ve geçen zamanı kaydetme (history) gibi uğraşlarının kaynağı genellikle mücbir bazı sebeplerde aranır. Tarımı yapılabilir bitkilerin ekim ve hasat zamanlarının tayini ve sulama için nehir taşkınlarının yıl içerisindeki döngüsünün bilinmek istenmesi gibi sâikler, gerçekten de horolojiye dair köken incelemesi yapan birinin, ilk elde ulaşacağı sebepler olacaktır. Bununla birlikte özellikle temel ihtiyaçların karşılandığı bir vasatta zaman ölçümü ve bu ölçüme dair geliştirilen teknoloji, pratik bir yarar gözetilmeyen salt bir merak konusu olarak da karşımıza çıkabilir.”

“Saatin kendi bedeninin otonomluğunu kazanma yolunda adımlar atması sonucu bir bebek gibi görüldüğü bu yeni ilişki tarzını en iyi yine saat meraklılarının ve üreticilerin saatler hakkında kullandıkları metaforlara bakarak anlayabiliriz. Örneğin zemberekten gelen gücü eşit zamanlara bölmekle görevli olan balans yayının, kadranda açılan bir delikten izlenebilmesine müsaade eden mekanik saatler söz konusu olduğunda kullanılan “open heart (açık kalp)” tabiri bu ilişkiyi en iyi gösteren metafor olarak karşımıza çıkar. Açık kalp ameliyatından başka bir yerde bu sıfat tamlamasını duymanın şokunu atlattıktan sonra gelecek olan bir teemmül, saat sahiplerinin saatleri ile kurdukları ilişkinin bu yönünü onaylamaya imkân tanır.  

Getir ama Neyi?

Salgın ile birlikte hayatımıza daha yoğun bir şekilde giren kavramlardan sadece bir tanesi “getir.” Küresel çarkın insanı eve hapsetmesinin bir sonucu. Sakın evden çıkma, her şey ayağına gelir. Sakın hareket etme, her şey sana kadar gelir. Ayşe Gürsoy, getir’ e dair bir yazısı ile Derinden’de.

“Kolera günlerinde aşk ya da veba günlerinde "iç huzuru bulmak" yahut 21. yüzyıla yakışır bir başlık olarak "korona günlerinde korku ve ümit". Dilediğinizi seçin. İşte böyle günlerde yani 21. yüzyılın en modern, en çağdaş aylarından birinde, günlerin en kapitalisti ve saatlerin en sekülerinde bankamızda paramız, elimizde şarjı bir günden fazla dayanan cep telefonlarımız, geri sar-başa al tv kanallarımız, en hızlısından 5.5G internet bağlantımız vardı. Her şey yerli yerindeydi yani. Ta ki tüm aile pür dikkat televizyona dalmışken bir reklam, bendeki yarım kalmışlık hissine, bir türlü anlam veremediğim kederli halime tercüman olana kadar.”

“Getiri arıyordum. Afrika’ya 10 milyon kutu süt siparişi veriyordum. Yetimhanelere milyarlarca oyuncak, İdlib’e binlerce ev ve soba, mülteci kampındaki kızlara kırmızı, erkeklere kahverengi ayakkabılar söylüyordum. Hiçbir sipariş ulaşmıyordu bildirdiğim adreslere. Getir, mutluluk getiremiyordu. Siparişler bana geri dönüyordu.”

Kusura Bakma!

Hüseyin Aydoğan, Tıkır File isimli yazısında kusurun üzerinde duruyor. Aslında bir kusur güzellemesi desek yeridir. Kusurumla sev beni diyerek okunacak bir yazı bu.

“Kusurlu erkek güzeldir bakma sen, kusurlu kadın da öyle. Çünkü kusur kendinde güzeldir. Hafif kusur, ağır kusur bunlar hep laf ola, beri gele. Neden saklıyoruz bu gerçeği kendimizden? Kusurluluktan korunduğunu zanneden mi var aramızda? Bunlar ancak kendilerine haksızlık yapmaktalar. Banka güvenlikçisi, zamanı geldiğinde güvenlik teknolojisinin gelişmişliğinin kendi yerini alacağını bildiği halde nasıl sadakatle çalışır, bir düşün. İşte öyle bunlar da. Güya kusursuzlar, kusurluları taklit ederler aslen. Kemal Tahir’den öğrenmiştim bunu da. Harp çıktığında orduya katılmamak için kusursuzlar güruhu, kusurluymuş gibi davranmışlarmış. Hem de her bölgede. Kimi elini kesmiş, kimi bacağını topal etmiş. Kimi kör etmiş tek gözünü. Beçel aylığı almışlar üstelik bir de.”

“Demem o ki, bir yerde ne kadar sahici, hakiki, doğru olan varsa orada o kadar çok mantarı ürüyor. Doğru! Kime göre, neye göre, değil mi? Peki o zaman sen söyle; mantarda, mantar yetiştiğine şahit oldun mu hiç?”

Derinden’den Öyküler

Zeynep Erten Taşan - Deli Nermin

“Ayol dün demedim mi ben? Aa olmaz ama. Valla gücenirim bak. Hadi hadi çayı koydum, demlendi çoktan. Hah hah hah. İlahi sen de! E onu da al canım, iki demlik içeriz. Hem Ayşe Hanım’ı da çağırdım, "Bir şey soracağım." diyordun ya. Evet, topuğumla vurdum mutfak tabanına. Anladı anladı, merak etme sen. O da geri vurdu iki sefer. Birkaç kez vurup bıraksaydı “Seni duydum ama işim var, gelemem.” demek olurdu. Ama iki dakika sonra yine vurdu. Böyle yapınca "Tamam, geliyorum." demek oluyor. Hah hah hah, tamam. İyi hadi görüşürüz, kapat kapat.”

“Ne diyordum? Benim her günüm doludur. Çok yoğunum şekerim. Bugün böyle her saatim dolu, sanıyor musun ki sen yarınım, öbür günüm boş. Yok ayol, ta öbür ay için planlarım var benim. Yarın öğlene de pazarın oradaki Hasibe Teyze’nin gelinleri gelecek misal. Mantımı çok seviyor onun torunlar. Açıvereceğim beş pazı. Yediklerini yerler, yemediklerini yanlarına veririm. Yorgunluk mu? Yok canııım. Şimdi ben var ya, akşamları uyku hapı alıyorum bir tane. Siz de alın. Valla bak. Ay bir güzel uyuyorum, bir güzel uyuyorum. Oh mis. Sabaha güzelce uyandım ya, hemen gidip üç beş vitamin atıyorum ağzıma. Ondan sonra arı gibi çalışıyorum artık.”

Nazım Taşan - Âmâlar Medresesi

“Annem bahsetmişti. Aşağı mahallede oturan Balcı Hoca vefat etmiş. Müezzinlikten emekli olmuştu birkaç yıl evvel. Çoğu din görevlisi gibi o da köylü çocuğuydu. Evinin bahçesinde sebze yetiştirirdi. Kovanları vardı. Arılar kışı geçirsin diye şeker verirmiş, bizimkiler bal almazdı rahmetliden. Ceviz ağaçları varmış, ince kabuklu güzel cevizleri olurdu. Vefat etmeden bir hafta evvel bir ölçek ceviz getirmiş bizim eve. Sağlıklı görünüyordu dedi, annem. Takdiri ilahi. Kimin ne zaman çağrılacağı belli olmuyor.”

“Osmanlı diyarını uçtan uca dolaşan Yahya Efendi, namını duyduğu âmâları tek tek dinlemiş. Sesini beğendiklerinde istitaat olup olmadığını anlamak için onlarla vakit geçirmiş. Hafız olmayanlara Kuran’dan, hafız olanlara Mesnevî’den sayfalar okuyup ezber kabiliyetlerini ölçmüş. İki yılın sonunda inşası tamamlanmış olan medresesine döndüğünde kendine talebe olarak seçtiği karileri de yanına getirtmiş. Medresenin sol kısmında, mutfağın yanında yer alan hücreye Esenbeyli İsa, mescid tarafındaki hücreye Adalılı Kânî; Yahya Efendi’nin kendi odasının bitişiğindeki hücreye Minşeli Muhammed, mescide yakın diğer hücreye ise İşkodralı Hilmi yerleşmiş.”

“Zaman zaman talebelerinin yanına uğrayıp onlarla sohbet eden Yahya Efendi, ilk senenin sonunda öğrencilerinin huy ve karakterlerinin çalıştıkları ayetlerin manasına benzemeye başladığını müşahede etmiş. Esenbeyli İsa, her fırsatta şeytanın aldatmalarından çekinmek gerektiğini ve Hakk’a sığınmaktan başka çare olmadığını söylüyor, Adalılı Kânî Allah’ın engin merhametiyle kulunun bütün günahlarını bağışlayacağını dile getiriyormuş.”

Derinden’den Şiirler

Avuçlarımı karartan dualardan düşen

Ne kadar kuyu varsa

Rüyalarımı üflediğim

Hayrı göğe vurur mu bilmem

Ama besbelli şerri alnımda

Devrilen tezgahında yaşamanın

Örülmüş saçlar gibi hevesleri bağlanmış

Taşları ağıtlarla döşenmiş ne kadar göç varsa

Yolları kırbaç gibi sırtında taşıyan ne kadar çatı

Hepsi adına

Gömünmek dönüşlüdür sevgili ülkem

Herkes gömer kendini bir kere

Billurdan bir kürekle

Sakın unutma

Leyla Karankoz Doğramacı

Mecnûn çölün âgûşunda bir çığlıktı kopan

Çöl Mecnûn’u sam yeli gibi içine bağırdı

Mecnûn çölde serap sandı kendini oysa

Çöl Mecnûn’u kum tanesi gibi içinde taşırdı

Kays’ı Mecnûn eyleyen sır üflendi kulağına

Ay bir tohum misali ortadan ikiye yarıldı

Yağız Yalçınkaya

Estetik Yaşantı

Yediiklim Dergisi’nin 378. sayısından yapacağım ilk paylaşım Ethem Erdoğan’ın Estetik Yaşantı yazısından olacak.  Estetik tavrın hayata ve sanata karşı duruşunu gönülden temaşa ediyoruz. Estetik yaşantının esere kattığı değere dair notlar var yazıda.

Estetik Tavır adlı yazıda "sanatın bir alanıyla uğraşan bireyin sanat eserine karşı geliştirdiği tutum / gösterdiği tavırdır" ifadesini kullanmıştık. Bu tavırdan itibaren, tavrı yaşantıya evirilen insan ve bu insanın estetik yaşantısı üzerine eğilmemiz gerekiyor.

İnsanların yatay ve dikey yaşantılarında çeşitli duyguları oluşmaktadır. Yatay yaşantı, doğduğumuz, fiziksel, gündelik, sıradan maddi hayatı temsil ediyor. Dikey yaşantı ise edebiyatla, felsefeyle. Sanatla alakalı olan hayatın derinliğini anlatıyor. İkisini birlikte yürütmek, aynı anda hem yataya hem dikeye gitmek çok zordur. Çünkü hayat insanı yatay tarafından sürekli çeker. Hayatın yatay girdabına kapılan dikeyi göremez. Bu duyguların zemininde döşenmiş olan çift yönlü yaşantı: çoğu zaman iç içe ve birbirini tamamlayan bir şekilde ilerler. Estetik yaşantı bu noktada yalnızca sanattan ya da sanat eserlerinden kaynaklanan güzele, güzelliğe ilişkin duyguyu gündelik yaşamdaki diğer duygulardan, beğenilerden, hazlardan ayırmak, ayrı tutmak için kullanılan bir kavramdır. Estetik yaşantı ve bu yaşantıdan kaynaklanan haz bir başka duyguyu, mesela gündelik duyguları tamamlamanın ya da doyurmanın aracı değildir.

Estetiğin, ahlaktan ve bilimden ayrı tarafı bu ilkeden sonra netleşir. Çünkü ahlak davranışlarda görünür olur ve bu ahlaki davranışlar "çıkar”a dayalıdır. Bu 'çıkar' nesnel sayılan bir davranış ölçüsü olarak, herkese benimsetilmek istenen genel kuraldır. Bilim ise içyapıları, işleyişleri ve sebep-sonuç ilişkilerini araştırır; nesneyi kullanarak diğer nesneleri insanlığın hizmetine sunmak amacıyla kontrol altına almak ister. Ama estetik yaşantı alılmayıcısının ilgisi temel olarak, estetik bir eğilimine cevap bulmak için değildir. Hatta başka bir amaca hizmet eden bir araç olarak da görmez estetik nesneyi. Estetik yaşantı seyredilen nesneyi belli bir uzaklıktan seyretmekle ilgilidir. Çünkü kullanma, sahiplenme. Tüketme ve etik olarak yargılama gibi davranışları estetik yaşantının dışındadır.

Tanzimat Şiirinin Kavramsal Retoriğinde Gelenek

Tanzimat şiiri ve gelenek kavramları işlenmeyi hak eden bir hassas noktada duruyor. Batı’ya dönen yüzümüz ve geleneklerimiz gibi bir denge var arada. Kemal Şamlıoğlu Tanzimat şiirine gelenek bağlamından bakıyor yazısında.

Eski şiirimizde geleneksel sürekliliğe sahip olan imgelerin Tanzimat dönemindeki devamlılığını korumakla birlikte seküler söylem düzeyine taşındığı yadsınamaz bir gerçektir. Örneğin divan şiirindeki özellikle sufilik geleneğinin öğretilerinden olan -fenâfi'llâh” varlığın içinde yok olma tasavvufî görüşü, Tanzimat şairlerinden Âkif Paşa'nın Adem Kasidesi'ndeki yokluğu arzulama biçimi ile bir yayılma alanı bulur. Yokluk mevzusunu tasavvufi bir bağlamda işleyen sufilik geleneğinin önemli temsilcisi Bari Dede;

İfnâ et sıfatın fenâ-fi'illah'da

Yok eyle zatın beka-bi’llah’da

beytinde insanın kendini Allah'ta yok etmesi gerekliliğini ve asıl kalıcılığa bu şekilde ulaşılacağını İslâmî sufilik geleneğinden beslenen bir kaynaktan oluşturması bakımından önem arz eder. Fakat Tanzimat şairlerinden Akif Paşa'nın yokluk mevzusunu konu ettiği kasidesi daha sekliler ve batıcı bir yokluk/hiçlik fonksiyonundan beslenir. Çünkü geleneksel şiirde varlığın aşkın boyutunda amaçlı bir tasavvufî yokluk fikrî ön planda iken, Âkif Paşa'nın sosyal ve şahsi koşullardan kaynaklı bir yorulma. Nefret hâliyle bu boğucu maddî unsurdan bir kaçış durumu söz konusu olur. Mesela kasidenin bir beytinde kullandığı ifadeler varlık âleminin maddî boyutundan aklı ön plana çıkartıp şahsiyetçi bir anlatışta uzaklaşma çabasının belirtileri olarak yorumlanabilir.

Mistik bir anlayışla varlık kavramı yokluğa tercih edilse bile bu yoklukta aklın öncelendiği bir söylem tarzı Batı argümanlarına dayanarak rasyonel ya da maddesel bir kaçışı işaret eder. Söz gelimi Şinasi'nin Münâcât'ında kâinatın nizam ve işleyişini, Allah'ın esirgeyici ve bağışlayıcı özelliğini, geleneksel imgeci bir bağlamla konu etse dahi belli bir noktadan sonra aklı devreye sokması, gelenekteki sorgulanamayan bazı değerlerin Tanzimat ile birlikte tezahür eden aklî birtakım melekelere dayandırılma çabası olarak görülebilir.

Sonuç olarak söylenebilir ki klasik şiirimizin lirizme ilişkin geliştirdiği kavram retoriği, devri ve geleneği kendi şartlarında kurup, asırlar üzerinde inşa etmesi bakımından yıkılması bir anda kolay olmayan bir olguyu gereklilik olarak önümüze koyar. Tanzimat şiirinin insan ve seküler dünya ölçekli yenilik iddiası, pozitivist bir hareket noktasıyla yıkıcılığını doğrudan geleneğin retorik sistemi üzerinden denemiştir. Elbette klasik şiirin tarihsel devamlılığı modern Türk şiirinin günümüze kadar getirdikleriyle birlikte düşünüldüğünde; söz konusu etmeye çalıştığımız kavramsal retoriğin Tanzimat'ın yenilik ilkelerine rağmen halen yaşadığını söylemek mümkündür.

Tutunamayanlar Okulu

İshak Aslan, Tutunamayanlar romanına “okul” bağlamında yaklaşıyor. Romanda mektebe dair yapılan göndermeleri mercek altına alıyor. Özellikle harf inkılâbı, yeni tip okullar ile medreselerin karşılaştırılması önemli yer tutuyor yazıda.

“Oğuz Atay'ın Tutanamayanlar isimli romanında, Turgut Özben'in babası, Osmanlının son dönem mekteplerinde elif-ba ile ilk tedrisatı almış birisi olarak oğlunun böyle kurumlara gittiğini düşünmektedir. Harf devrimi ile yüzleşen halkın yaşadığı psikoz hali onda da mevcuttur. "Önümüze” der Turgut, alfabe adında anlaşılmaz bir kitap koydular. Babam, ona da elifba dedi. Okulla babamı uzlaştırmaya imkân yoktu". Oysaki medreseler, toplum ile en yoğun irtibatı olan kurumlardı. Mektebe geçiş döneminde bu bağ, göreceli olarak zayıflamış olsa da veli-öğretmen-idare diyaloğu güçlü idi. Lakin mekteplerin yerine ikame edilen okullar. Önceki eğitim kurumlarına göre toplumsal olandan ve nihayetinde aileden uzak idi. Babanın hülyasında çocuk, mektepte idi, çocuk ise okulun hakikatine her gün gidip geliyordu. Turgut, aynı zamanda harf inkılâbı öncesi ve sonrası maarifin uzlaşmaz diyaloğu gibi birbirinden tamamen irtibatı kopuk olan öğretmen ile veli arasındaki kültürel krizi yaşamaktaydı; "Babamla öğretmenim arasındaki tartışmalar, kültürle olan ilk temasımın zevkli hatırlarıdır” der.”

Tutunamayanlar kitabında, Küçük Turgut Özben'in mektepli baba ile okullu öğretmen arasında geçen diyalogları telgraf gibi birinden diğerine yetiştirmesi ironik dille anlatılır. Çünkü modern okullarda öğretmen ile veli arasındaki bilgi ve ilgi tanımsız haldedir. Birbirlerini tanımamaktadırlar çocuk ise Hababam sınıfındaki yıllarca ikmale kalmış haylaz ve tembel öğrenci rolündedir. Oysa medrese ve mektep, mahallede veya kasabada olsun. Veliler ile çok yakın diyaloğun olduğu öğretmenlerin öğrenci ve ebeveynler üzerinde tesirinin yoğun olduğu kurumlardı.

Yazar gerek üniversite gerekse temel eğitimde ideal öğretmen modelini bir başka kitabında İTÜ İnşaat Fakültesi’nde Hocası olan Mustafa İnan'ın şahsında kristalize eder. Bir Bilim Adamının Romanı; Mustafa İnan isimli eserinde İnan tüm yönleriyle müşahhas bir örnektir. Her şeyden önce O, Tutunamayanlar gibi kara ekmekle büyümüş iki savaşı yaşamış, mektepten okula, elifbadan alfabeye geçişi deneyimlemiş, Selim ve Turgut gibi son derece zeki olan, ailesi tarafından sorunlu olarak görülen, özsel olarak bir Anadolu delikanlısıdır. Ruhsal olarak Tutanamayan olsa da ansiklopedide adı geçenlerden farklı olarak. İTÜ’de rektörlüğe kadar yükselmiş, dahası Bayındırlık Bakanlığı teklif edilecek kadar önemli mevkilerde görev almış birisidir. Atay'ın Eylembilim kitabında bahsi geçen Hocalar gibi, eski tabirle, kifayetsiz muhteris olmayan, öğretmen olarak öğretmen Mustafa İnan a, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in Bayındırlık Bakanlığını kabul etmesi ısrarına yanıtı; "öğrencilerimin bana ihtiyacı var kabul edemem”dir.

Dünyanın Post-Korona Hali

Fatma Kaya, koronaya dair yazısı ile Yediiklim’de. Korona ile farklı bir boyuta geçen dünyanın yeni hallerini anlatıyor Kaya.

“Dünya var olduğundan itibaren bugüne kadar birçok dönem atlattı ve her seferinde yıkılışların ve yeniden yapılışların gölgesinde, ayakta durmayı başardı. İşte bu dönemler ve sebep oldukları dönüşümler canlılar içerisinde her daim en fazla insanı etkiledi. Çünkü insan bu dönüşümlerin fitilini ateşleyen en güçlü etmenlerden biriydi. İnsanın bu karmaşık yapısı hayvanlar gibi içgüdülerini veya bitkiler gibi fotosentezi bekleyemezdi. Elindeki en kuvvetli silahını -aklını kullanmayı keşfetmişti. İnsan yaşadığı sure içerisinde uyum sağlamak zorundaydı.

İçerisinde bulunduğumuz Pandemi sürecinde dünya yeni bir dönemin eşiğinden geçmektedir. "4 milyar" yıldır yeryüzünde var olan mikropların dünyayı şekillendirdiğini kim inkar edebilir? Bu yeni sürecin etkisiyle birlikte birçok değişim ve dönüşümün hayatımıza etkisi kaçınılmaz olacaktır. Post-modern çağımızın yeni bir kriz karşısında yeni bir ifade ediliş şekli zuhur edecektir.”

Yediiklim’den Bir Öykü

Mehmet Baynal-Babamın Mirası

Babamın vefatıyla evi miras olarak katmıştı. Benim de yıllardır bir hayalim vardı. Param olunca geniş bir ev alıp kiradan kurtulmak. Rahmetli babam: — Kiracı düzenin çamurudur!" derdi. Kendi evimde oturmak, ev sahibinin ağız kokusundan kurtulmak istiyordum. Salonun duvarlarına şöyle gönül rahatlığıyla çivi çakabileceğimi düşünerek içten içe heyecanlandırıyordu beni. Dar sokaklara bakan rutubet kokusunun sindiği kasvetli evlerde oturmaktan usanmıştı karım. Her fırsatta "Kiralarda sürtmekten bıktım şu anneni ikna et artık!" diyordu. Üstüne üstlük gecekonduda oturduğumuz için utanır. Eve pek kimseyi çağırmazdı. Ailesi de yıllardır bir ev alamadığım için, beceriksizliğime kızıp surat asarlardı.

Mirastan kalan evi satmak konusunda annemi bir türlü ikna edemiyorduk. Dile kolay kırk yıldır aynı evdeydi. Çiçeklerimi, kedilerimi, bahçemi, komşularımı bırakamam diyordu. Abim satmayı kafaya koymuştu. Bu meseleyi yaza kalmadan halledecektik. Ertesi gün iş çıkısı buluştuk. Yolda ikide bir homurdanıyordu, "Söyle zamanında kelepir bir arsa falan düşmedi ki elimize. Rahmetli babam, gözünüz hep açık olacak. Kimseler uyanmadan kapın bir yerleri, derdi.

Beceremedik.”

Yaza doğru nasıl olduysa annemi ikna etmeyi başarmıştık. Daha temel atılırken her fırsatta balkonu genişçe olsun çiçeklerime orda bakacağım diye hatırlatıp durdu. Ama o geniş balkonda oturmak nasip olmadı kadıncağıza. İnşaat bitmeden güzün bir gece vakti yorgun kalbi duruverdi. Bir zaman sonra çiçekleri kurudu. İnşaatın uzaması, dairelerin hangisinin kime düşeceği derken abimle de bir türlü anlaşamadık, sonunda evleri sattık. Gelen para da kısa bir süre sonra nasıl olduğunu anlayamadan anılarımız gibi çarçabuk uçup gitti. Çarçabuk uçup gitti.

Yediiklim’den Şiirler

Yakından bakınca acı gibi ne varsa

Toplanıp akıyor yanağına damlacık

Bir yağmur bir güneş ah nasıl da

Bu şehir ne kadar böyle yoruyor

Tepelerden rüzgârı öyle serin

Bakması var durması var hani ya

Dalgalara karşı foto suretiniz iyi

Çıkmaz mı güzel yüzlü çocuklar.

Biraz sizin taraflarda yeni şeyler

Var gibi oluyor da sergide serap

Şu boylu boyunca ipince değil gibi

Benziyor mu şurada burada

Söyle böyle ritimli pek de girişimli

Vaktini tutuyor zahir ilmeğin

Gecenin yıldızlarıyla birlikte

İçinden geçerek zamanın

Nurettin Durman

Bütün uğultu kendini görmeye

Yaşına doğru yürüyerek çıktığında

Eleğinden elediğin kum, çakıl ve sonrası

Sıva tutmayan bir yüzeye katılan kireç

Kimyasal karışmış bir cinayetin izi

Be te be diye kulaktan duyduğumuz bilgi

Senfonik bir ritüel

Yüzlerce basamak yasına doğru çeviriyor pedalı

Olmaz fakat kurşun diyerek döktüğümüz hamur

Kalın açılmış diye sokağın başında kimlik soran anayasa

Dünyanın ortasında gecen ekvator ve uzun saçlı

Walderama

Aynı yaştan gün almışız uğultu sesimizi bastırmışken

Benzimiz sararmış, dudağımız uçuklamışken korktuğumuz rüya

Bir cızırtının sese dönüşen hali, radyoda

Bugün sokağa çıkma yasağı var diye ekmek kuyruğunda babam

Ve seninle aynıyaşta olan ben

Hiç kıyamete benzemiyor bu toplanan kalabalık

üst üste hata yapma fırsatını verentanrı

Bütün hatalarından ders almayan insanlar

Aynı oyunu kaç kez oynarsan oyna değişmeyen sonuç

Hiçbir maçı kazanamayınca ligden düşen yaşım

Uğultunun arasında kayboluyor

İsrafil'in adını bilmeyenler için kare bulmaca

Sura üfleyen melek

Aykağan Yüce

boş şişeyim savrulur dururum denizin ortasında

kâh dolar sevinirim oldum sanırım

kâh bomboş bir cam gözünde yaş dahi kalmayan

bir kürek batar çıkar bir ben bu yolda

ilerler miyim bilinmez geride yol fazla

kimi zaman sahil görünür kimi zaman deniz

seni görmek umuduyla dalgaların ardında

inlerim batmam dibe çıkamam da

sayıklarım deli miyim boş şişeyim bu ummanda

bir el tutsa o el senin elin

kavrasa çıkartsahengamenin arasından

boş şişeyim bin parçayım tuzum buza karıştı

kâh savruldum kıyıya kâh suda kaldım

ağlara takıldım gemilerden atıldım

çare medet görsem seni sonunda

Hatice Çay

ruhunu kaybeden rakamlara merhameti kim öğretecek

kimöğretecek akan sayısal verilerin her birinin

bir hikayesinin olduğunu

kaç göçmen sahile vurdu bu yaz mesela

kaç kadına kanlı eller kalktı ah

ormanlar kaç hayata kızılca kıyamet

kimsesizler yurdunda rakamlar yatar

isimsizdir hece taşları

cenazeleri bir imamın yıkık omuzlarında

bir imam koca bir insanlığın yükünü taşır.

bir gün görürsek ekranda canımızdan bir parçayı

işte o zaman biliriz neymiş rakamlara ağlamak

yeni tür varyantların aktığı selin

aparıp kopardığı sayısal verilerin

sadece acıları örten birer kefen olduğunu

kim nereden bilebilir yaşamadıkça

harflerle rakamların savaşına kim dur diyecek

onlara kim Öğretecek duygular evrenini

Ömer Hatunoğlu

YORUM EKLE

banner26