Eylül 2021 dergilerine genel bir bakış-1

İlahiyat ve Edebiyat

Mahalle Mektebi Dergisi 61. sayısı ile selamladı Eylül’ü. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Bilal Kemikli’nin İlahiyat ve Edebiyat isimli yazısından olacak. Örnekler eşliğinde ilahiyat ve edebiyat kavramlarının sadece bir kafiye kardeşi olmadığını görüyoruz. Bu bir konuşma metni. Yazının içtenliği de oradan geliyor. Hikmet burcundan izliyoruz edebiyatın söze kattığı değeri, ilahiyatın cümleye yüklediği ağırlığı.

“Şimdi edebiyat deyince yahut din deyince büyük ölçüde eski metinlerde yazıldığı gibi kutsal metinlerde yazıldığı gibi önce söz vardı diye söze başlamak lazım. Dolayısıyla insan kün fe yekün lafzından da yola çıkarak sayın hocam meseleyi daha farklı şekillerde izah eder. İki hocam var, bir kelamcıyla bir tasavvufçuyla karşı karşıya olunca kelâmî açıdan, tasavvufî açıdan da konuya farklı bakanlar olabilir diye düşünüyorum. İnsanlığın başlangıcı ile birlikte söz vardı. O söz nasıl söylendi de edebiyata dönüştü? Bizim belki de üzerinde konuşmamız gereken konu budur. Söz vardı ama biz bugün edebiyat kavramını kullanıyoruz. Edebiyat kavramı da eski kültürümüzde eski tarihî birikimimizde yok. Yeni bir kavram. Edebiyat kavramını biz Tanzimat döneminde Fransızca’dan yapılan tercüme üzerinde kullanmaya başladık. Bidâyette edebiyat diye bir kavram yok, edebiyat diye bir olgu yok. Onun yerine ne var şiir ve inşâ kavramı var. Ya şiir yazılır ya inşâ yapılır.”

“Osmanlının gerçekten büyük bir şiiri varsa, Konstantin’i (İstanbul’u) de fethedebilir diye tartışılmaktaydı. Mollâ Câmî diyor ki elbette Osmanlı’nın şiiri var. Ben gittim ve gördüm. Şiirleri var fakat orada Türkçe bir şiir okumaya fırsat bulunmadığını ifade etmektedir. Aradan zaman geçiyor, pazarda Bursa’dan İpek Yolu güzergâhıyla gelmiş bir kafile ile karşılaşır. Onlara şiirden söz açar. Ahmed Paşa Fatih’in Hocasıdır, sürgüne gönderilmiştir, Bursa’da vefat etmiştir.”

“Eğer bir cevheriniz, bir özünüz, bir mananız varsa mutlaka az sözle pek çok şey kastedersiniz. Haddizatında şiir geleneğimiz içerisinde şu da söylenmiştir: “Eğer maksûd eser ise mısra-i berceste kâfidir.” Kalın kalın kitaplar yazmak zorunda değilsiniz. Maksadınız geride sizi hayırla yad etmenize vesile olacak bir sözü söylemeniz gerekiyorsa bir mısra-i berceste söyleyin, bir söz söyleyin ama o da mısra-i berceste olsun.”

Dilin İmkânları

Mehmet Kahraman, dilin imkânlarını merkeze alan bir yazısı ile Mahalle Mektebi’nde. Elimizdeki en büyük hazinedir dil. Sadece iletişim aracı olarak değil hayatı yorumlamadaki en büyük yol göstericimizdir dil. Söz, imge, ifade gücü, biçim gibi geniş bir alanda dili ele alıyor Kahraman.

“Dil bir iletişim aracıdır ve dil sayesinde iletişim kurabiliriz. Fakat dil olmadan da iletişim kurmuyor muyuz? İşitme engellilerin kurduğu iletişime hepimiz şahidiz. Gönül dilinden bahsederiz konuştuğumuzda ya da gözle kurulan iletişim vardır ayrıca. Aslında dil dediğimiz şey bir ifade biçimidir ve insan kendini ifade etmek için her imkânı kullanır.”

“Dilin ifade biçimini alabilmesi bağlam sayesindedir. Bağlam anlamla kurulan ilişkide hayati niteliktedir. Varsayalım ki birine mesaj attınız ve şöyle dediniz: “Seni seviyorum.” Bu mesajın anlamı onu gönderdiğiniz kişiye göre değişir. Mesajın gönderildiği kişi eşinizse başka bir anlam taşır, husumetli olduğunuz kişi ise başka bir anlam; sizinle hiçbir yakınlığı olmayan birine ise bir şey ifade etmez, saçma bulunur.”

“Dil zevkini tatmamıza imkân veren bir diğer husus da söyleyiş güzelliğidir. Söyleyiş güzelliği kelimelerin cümle içinde uyumlu olmasıdır. Bunun için ilk önce onu fazlalıklarından arındırmak gerekir. Dil ekonomisine özen göstererek anlatmak istediğimizi en az sözcük kullanarak anlatmanın yollarını aramalıyız. Maharet cümleyi uzatmak değil meramımızı ifade etmektir. Edebî eserlerde dilin güzelliği fazlalıklardan arındırılarak kelimelerin anlatı ile uyumlu, ahenkli olmasında yatar.”

Aydın Hız ile “Benim Gönlüm Bir Kuştur” Romanı Üzerine

Aydın Hız, yazdığı romanları ile yürek medeniyetinin ustalarını bizlerle buluşturmaya devam ediyor. Sadece klasik biyografi romanı değil onun anlatımı. Ele alınan kişinin hücrelerine kadar sızdığınızı hissediyorsunuz çünkü sağlam temelli bir metodu var Hız’ın. Hallac-ı Mansur ve İbn-i Arabi’den sonra şimdi karşımızda Ahmet Yesevi var.

Mahalle Mektebi’nde son romanı Benim Gönlüm Bir Kuştur romanı üzerine Abdullah Aktaş’ın sorularını cevaplamış Hız.

“Hoca Ahmet Yesevi’ye olan ilgi son dönemlerde giderek artıyor. Bu topraklarda onun bıraktığı manevi mirasa olan ihtiyacımızla açıklanabileceğini düşünüyorum. Tercüme ve telif hakkında yazılmış eserlerin hemen hemen tamamını topladım, okudum ve notlar aldım. Benim tarihi romanlarımı okuyanlar bilir ki, kurguyu derinlikli bir araştırma ile zenginleştirmek ve sahih bir tarihi zemine oturtmak isterim. Okuduklarımdan hareketle Hoca Ahmet Yesevi’nin bugüne ne söylediği üzerinde yoğunlaştım. İstedim ki tarihi bir karakter olarak kalmasın, evrensel değerlerini konu edineyim. Anadolu’nun mayalanmasında, irfani geleneğin oluşmasındaki katkısını işlemek istedim daha çok.”

“Anadolu topraklarında büyük bir karşılık bulmasının nedeni Hoca Ahmet Yesevi’nin farklı inanış ve anlayışlara karşı derin bir hoşgörü ile yaklaşmasıdır. Dışlayan değil kabul eden, bölen değil birleştiren, nefret ettirmeden sevdiren bir din anlayışına bugün çok fazla ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. Divan-ı Hikmet’i okuduğumuzda “gönül incitmekten” sakınmamızı söyler birçok yerde.”

“Müritlerini manevi bir eğitimden geçirdiği gibi onlara bir meslek öğretiyor. Bu çok önemlidir mesela. Gittikleri yerde topluma karışmaları ve onlara yardım etmelerini istiyor. Türklerin Orta Asya’dan göçleriyle ilgili farklı değerlendirme ve yorumlar var. Dönem okumalarından hareketle, Hoca Ahmet Yesevi’nin zamanında göçlerin siyasi, sosyal ve ekonomik gerekçeleri var. Romanda satır aralarında bunları anlatmaya çalıştım.”

Burhan Sakallı ile İlk Kitabı Üzerine

Burhan Sakallı’nın ilk kitabı Yol Yarılar’ı büyük beğeni ile okumuştum. Uzun yıllardır kitabını beklediğim şairlerdendi Sakallı; Ayşe Nur Kaymak’ın sorularını cevaplamış dergide.

“Bu süreçlere diğer arkadaşlarım gibi çokça tanıklık eden, şiirlerimin bir kitaba dönüşmesi için büyük gayret sarf eden sevgili Ulvi Kubilay ve diğer dostlarım muhtemelen benden daha çok heyecan duymuşlardır Yol Yarılar Bizi yayınlanınca. Dolayısıyla Don Marquis’in uçurumdan aşağıya attığı gül yaprağının sesini sevgili dostlarım benden daha fazla duymuş olabilirler. Bu vesile ile onların hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. “

“Yol Yarılar Bizi; dün’e, bugün’e ve yarın’a biraz da bu gözle bakmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olunduğu ise tabii ki okurun takdir edeceği bir şey.”

“Yolumuz yolsa, yolumuzdan hoşnutsak ve yol bizi yoldaşlığa kabul etmişse yolun bizi yarılaması ne gam. Yolu yarıladığımız yanılgısı ise bir sanrıdan ibaret. Aslında insanın büyük varoluş sırrını anladığımızda yolun, yarılanmanın, yaralanmanın bir şekilde anlamını yitirdiğini daha doğrusu farklı bir anlam kazandığını görüyoruz çünkü.”

Yıldız Ramazanoğlu ile “Cam Kenarı” Üzerine

Yıldız Ramazanoğlu’nun “Cam Kenarı” kitabı hakkında ilk yazanlardan biriyim herhalde. Etkisi hâlâ devam eden öyküler okudum kitapta. Mülteci konusunun ülkemizde gündemin ilk sıralarında olduğu bugünlerde Cam Kenarı’nı mutlaka okumak gerek. Yıldız Ramazanoğlu’nun özgün ve muhteşem anlatımına hepimizin ihtiyacı var.

Mehtap Gül’ün sorularını cevaplandırmış Ramazanoğlu.

“Zamanla kayıtlı olmayan daha çok sürrealist ve mistik olarak tanımlayabileceğimiz yazma biçimleri var elbette. Herkes gönlünce yazmalı, içinden geldiği gibi, tercih meselesi. Benim metinlerimde içinde yaşadığımız dünyaya ayna tutmak söz konusu evet. Yaşadığım zamanın ruhunu, karanlık kuytularını, sivri köşelerini, olağanın içindeki acayipliği fark etmek heyecanlandırıyor, olanın olması gereken olup olmadığını, verili dünyanın bir üstüne ya da dışına çıkıp çıkamayacağımızı anlamaya çalışıyorum. Fark ettirmek diyemiyorum çünkü öncelikle kendime fısıldarım, mırıldanırım hatta. Bu ne şimdi diye anlamaya çalışırım.”

“Kadınlar diye başlık açmak istemesem de kadınların hayatı işletmedeki ince çabaları dikkat çekici. Dünyanın göze görünmeyen hayati ama kıymetsiz ayak işlerini görmeye devam ederken ulaştıkları inkişaf çok etkileyici. Dengeler sancılı da olsa üretme, hakça paylaşma, erkekle birlikte esas ve makbul özne olma yönünde değişiyor. Kitabın içinde, isminin aksine hayatı cam kenarından seyretmeyen, tam ortasından müdahil olan kadınlar var; öğretmenler, yardım için Filistin’e gidenler, ahir ömründe bilet alıp turla geziye çıkanlar, astronot olmak için harekete geçenler, hatta büyük bir metanetle Türkiye’de yeni hayatlar kurabilen Suriyeli emekçi kadınlar.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Özay Erdem - Görümcem ve Dionysos’un Üzümleri

“Bizim gibi, denize hiç gitmemiş bir çiftin, şifonyer çekmecesinde güneş kremiyle karşılaşmak yadırganacak bir durum olmalıydı. Üstelik salatadan başka bir şey yemeyen şu manken kızların plaj reklamlarında sırtlarına sürdüğü markaydı. Elimdeki çöp poşetini şaşkınlıktan yere bıraktım. Aklıma derhal o kötü düşünce geldi, sanırım kadınsal bir refleksti: Yoksa Mehmet Ali beni aldatıyor muydu? Nasıl bu sonuca ulaşmıştım, bilmiyordum, mantıklı bir açıklaması yoktu.”

“O akşam eve döndüğümüzde ikimiz de güneşten yanmıştık. Benim daha çok yüzüm kızarmıştı ama Mehmet Ali’nin ensesi ve boynu kapkara olmuştu. Kayınbabam halimizi görünce acımış, sonra o kurnaz gülümsemesini takınarak indirimden aldım dediği güneş kremini getirmişti. “Gerçi olan olmuş ama sürün, hiç olmazsa acısını alır.” Çekildiğimiz fotoğraflar ise güneş yanıkları yüzünden komik duruyordu, bu yüzden bastırıp çerçevelere koyamadım.”

Birgül Yangın Aslanoğlu - Korkunun Kokusu

“Bir eliyle annesinin hazırladığı sefer tasını tutmuş, diğer eli cebindeki hazineleri avuçlamış, babasının hızlı adımlarına bir gölge misali yetişmeye çalışıyordu. Her sabah iş yerine ürkek adımlarla gidiyordu. Baba mesleğini küçük yaşına rağmen öğrenme vaktiydi. Attığı her adım, onu babaannesinin anlattığı mezarlıktaki hortlak hikâyelerine götürür gibiydi.”

“Yüzünde gülücüğü göçüp gitmiş, gözaltları halka halka, omuzları düşmüş bir adamın yaklaştığını fark eden Ahmet, hemen babasına haber verdi. Müşteriyi içeri buyur etti. Babası, dün tamamladığı emaneti bu bitkin adama teslim etti. Omzunda taşıdığı küçücük tabutun ağırlığıyla gözyaşları içinde ayrıldı dükkândan adam.”

Ahmet, cebinden rengârenk bilyelerini çıkardı. Gözü, renkleri şakırdatan çocuklardayken birden karnında o karıncalanmayı tekrar hissetti. “Çalla çalla çalavan!” Babaannesinden dinlediği hortlak hikâyelerinde duyduğu korkudan daha büyük bir korkuydu bu sefer hissettiği. Yüzü yine babasının suretine büründü. İmamın kayığını açtı, bilyeleriyle birlikte çocukluğunu da içine koydu ve bir daha açmamak üzere kapağını kapattı.”

 Hatice İbiş - Taksim’in Ortasında Bir Delik

“Galataport otelindeyim bu kez. Dediklerine göre son durak. Sokaklar dar ve bir o kadar da yokuş yukarı. Galata kulesine nazır orta halli bir otel… Bana kalsa şehrin en kalabalık caddesinde kalmayı tercih ederdim ama burası işaret edildi. Döner kapıdan içeri girdim. Ağzımı açıp tek kelime etmedim. Zaten hangi otele gitsem beni ezelden tanıyorlarmış gibi adımı bile söylemeden anahtarı uzatır, önüme düşüp yolu gösterirler. Bir kere de “buyurun ne istemiştiniz?” sorusu sorulsa ben adımı söylesem, bir oda istiyorum desem. Hangi cephe olacağına karar veremesem. Sonra havadan sudan muhabbetlere girsek bir çay getirseler demlensek… Hatta hemşeri çıksak eşi dostu sorsak birbirimize…”

“Mektubu yakmadım. Yırtıp banyodaki çöpe attım. Saate baktım 13.30 tam yirmi dört saatim vardı. Zaman geçmiyordu. Birkaç saat çıkıp dolaştım. Taksimde kalabalığa karıştım. Ecnebi memleketinde gibi hissettim. Tuhaf giyimli kadınlar, ışıltılı vitrinler, restoranların önünde masaya kurulup kafayı çekenler. Nedense gördüğüm her manzara huzursuz etti beni.”

“Sesim taksim sokaklarında yankılandı. Kurt saldırmış koyun sürüsü gibi kaçıştı kalabalık. Taksimin göbeğinde bir ben kaldım. “Ne yapıyorsun sen, bırak kafana göre hareket etmeyi bassana pime” diye çıkıştı yazar. “İşte” dedim. “Korkusuz ve cesur bir karakter değil miydi yaratmak istediğin?” Taksim korkudan büzüştü, sımsıkı kapadı gözlerini. Siren sesleriyle delindi gök. “Canın cehenneme” dedi yazar. Fırlattı kalemi elinden. O yok etmeden ben yok ettim kendimi. Şimdi sahiden taksimin göbeğinde bir deliktim.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Niyet ettim yaşlanmaya

Karşıma bir güzel çıktı

Ta Urartulardan kalma

Çok şey varmış yaşanacak

Dedim: Ömrüm, hiç yaşlanma!

Bir Ercişli Emrah olsam

Selvihan’ın gölgesinde

Sözü saz ile uzatsam

Ol dünyanın Van yerinde

Kedilere simit atsam

Hüseyin Akın

Öyle açık unutmuş pencereleri

doğru şeritte olmak

yeter mi yolun doğruluğuna

sorusu savurup duruyor perdeleri

Öyle açık unutmuş ki her şeyi

doksan dokuz yaraya

doksan dokuz isim üflemeyi

dünya doluyor boşluklardan içeri

Mustafa Könecoğlu

sonra bağıralım

taş rüya görür mü ey şehriyar/ ki görür

uçurum sayıklaması yine büyütür çığlığı

haydi taşa harç olalım aşk tabibim diyelim

yenilensin cümle dil/cümlemiz

kum libası olsun yine çölün

elimizin üstüne rüya gören taşlar koyalım

görünsün dağımız

Yasin Doğru

Günümüz Özbek Şiiri Hece’de

Hece Dergisi 297.sayısında Hamza Örtürkçü editörlüğünde günümüz Özbek şiiri dosyası hazırlamış.  Bağlarımızın güçlü olduğu Özbek kültürünün birçok ögesi ile yakınlığımız günümüzde de tarihten aldığı ihamla devam ediyor. Günümüz Özbek edebiyatına geçmişe oranla vakıf olduğumuz söylenemez. Bu bağlamda, Hece’nin bu dosyası oldukça önem arz ediyor. Dosyada Özbek edebiyatı hakkında bilginin yanında günümüz Özbek şairlerinin tanıtımı ve şiirleri de yer alıyor. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Özbek edebiyatı şiir üzerine temellenmiş bir edebiyattır. Özbek şiirinin başlatıcısı ve Türk şiirinde zirve kabul edilen Ali Şîr Nevaî’nin şiir anlayışı günümüz Özbek şiirinin de temelini oluşturuyor. Nevaî’nin aynı zamanda bir devlet adamı olması şiirindeki derin felsefenin de sebebini açıklar. Özbek şiirinin Nevaî’den sonraki yeni kılavuzu ceditçi aydınlardan Abdülhamid Süleyman Çolpan’dır. Gaspıralı İsmail öncülüğünde tüm Türk coğrafyasında başlayan yeni bir dil ve hemen ardından yeni bir edebiyat inşasında Çolpan, Nevaî’den sonra Özbek şiirinin en yüksek mertebesine erişmiştir. Cedit edebiyatı döneminde şiirde teknik açıdan değişimler yaşanmış, klasik şiir anlayışının yanında Batı edebiyatlarından, ki bunların içinde Rus, Fransız ve Türk edebiyatlarını sayabiliriz, şiir teknikleri Özbek şiirine değer katmıştır. Bu dönem şiirlerinde vatan, millet, bağımsızlık konuları işlenirken sosyal hayata dair temalar da kaleme alınmıştır.”

Abdulla Aripov (1941-2016)

Abdulla Aripov 21 Mart 1941 tarihinde Kaşkaderya’nın Kasan İlçesi’ne bağlı Neköz Köyü’nde dünyaya geldi. 1990 yılında Özbekistan Halk Şairi unvanını, 1998 yılında da Özbekistan Kahramanı unvanını aldı.

İnsan gönlüyle alay etme efendi,
Onda millet yaşar, onda dil yaşar.
Onda ecdat onuru yaşar efendi,
Onda istikamet tapar beşer.

Enver Abidcan (1947-2020)

Enver Abidcan 25 Ocak 1947 tarihinde Fergana’nın Altıarık ilçesindeki Palasan köyünde dünyaya geldi. Edebiyatta ilk olarak Ana Yer isimli şiir kitabı sayesinde girdi.

Avlu âdeta yıkanmış porselen
Yollar âdeta temizlenmiş ayna
Kutlamak için bu yeni kün ve gün
Bütün halk ayakta duruyor ayan

Hayatın her anı güzel,
Ömrün her demi ganimet

Hurşid Devran

Şair, yazar, tarihçi, çevirmen, gazeteci ve senarist olarak bilinen Hurşid Devran 20 Ocak 1952’de Semerkand’da doğdu. 1977 yılında Taşkent Devlet Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. Hurşid Devran özellikle tarihî konulardaki şiir, kıssa ve tiyatro eserleri ile günümüz Özbek edebiyatının gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Atlar yeler, terler şiddetten,
Duyulur korku dolusu sesler.
Ürkerek sıçrar göğe aniden
Gece uykusu kara kargalar.

Türkçeye Yapılan Çeviri Süreçlerinde Yaşanan Aktarım Sorunları

Çevirinin bir sorun olduğu gerçek. Ayrıca, çevirinin de bir sanat olduğu muhakkak. Bu yüzdendir ki okuyacağımız eserlerde çevirmenin kim olduğunu ya da çeviriyi yapan kişinin geçmişini araştırmamız da kaçınılmaz oluyor. Birsen Karaca, Türkçeye Yapılan Çeviri Süreçlerinde Yaşanan Aktarım Sorunları isimli yazısında Rusça ve Ermeniceden yapılan çevirilerde karşılaşılan sorunları ele alan yazısı ile Hece’de.

“Çeviri süreçlerinde, genel sorunların yanında her dilde o dile özgü sorunların da varlığı hissedilir. Bu sorunlar sadece çevirmenin kaynak ve odak kültürü alımlama düzeyinden ve dillerarası ilişkiden değil, kaynak dil ve odak dile yaşam sunan kültürlerin kodladığı ilişkiler ağından da kaynaklanır. Söz konusu ağı oluşturan sisteme yaşama dair her şeyi dâhil edebiliriz: İnanç sistemini, eğitim sistemini, sosyal yapıyı, siyasi otoriteyi, teknolojinin gelişmişlik düzeyini ve daha pek çok şeyi.”

“Her ne kadar Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Yazım Klavuzu’nun son sürümünde Rusça’dan Türkçe’ye aktarım için belirlenmiş “Rusça özel adlar yazılırken Rus harflerinin ses değerlerini karşılayan Türk harfleri kullanılır.” 19 şeklinde bir kural var ise de uygulama alanında bu yeterli olmuyor. Çünkü Rus alfabesindeki bazı sembollerin ses değerleri yok, ancak bu semboller diğer sesleri değiştirebilme gücüne sahiptir.”

“Özellikle Rusçadan aktarım söz konusu olduğunda, çeviri için Rusça özgün metin yerine İngilizce, Fransızca, Almanca gibi dillere yapılmış çeviri metinlerin kullanılması nedeniyle transkripsiyon yöntemi uygulanırken farklı dillerin ortografi sistemi Türkçenin ortografi sistemine tercih edilmektedir. Bu uygulamada hem çevirmen hem editör hem de yayın evi ısrarcı ve önyargılı bir tutum sergiliyor. Bu olumsuz önyargı bugün hâlâ kırılabilmiş değil.”

Matematik / Şiir Düzleminde Hüsrev Hatemi

Açıkça söyleyebiliriz ki günümüz şiirinin matematiği İbrahim Eryiğit’ten sorulur. Şiirin sayısal düzlemdeki tüm köşelerine hakimdir Eryiğit. Sadece dersini vermez, şiirini de yazar matematiğin. Hece’de Hüsrev Hatemi’nin iki şiirine matematiğin perspektifinden bakıyor.

Şiir, âdeta hareketli bir film sahnesine götürüyor okurunu. Önce perdede beliren görüntülere odaklanan okuyucu, farkına varmadan seyirciye dönüşüyor. Sırtları okuyucuya / seyirciye dönük dört adam omuzlarında bir tabut taşıyor. Hatemi’nin duygu ve düşünce dünyasında şekillenen şairce bakışı, sonsuzluğu kuşatacak bir kameraya dönüşür ve şair yüreğinde somutlaşan kamerayla yakın planda çamurlu paçalara ve silindir pantolonlara yakın çekim yapar. Yaşamın ve ölümün geometrik betimlemesi çok ince ve son derece önemli detaylarla ilmek ilmek işlenir Hüsrev Hatemi tarafından.

Dört adam, paçaları çamurlu,
Arkadan sırtları yamuk,
Pantolonları silindir.
Omuzlayıp götürmektedir,
Yere paralel bir kişiyi.  

İlk olarak Hareket dergisinin Eylül 1981 tarihli 186. sayısında yayımlanan “Yaykur Cebir Dersi” adlı şiiri sanki “Kendi Kendine Lise Geometri” şiirinin önsözü niteliğinde gibi geldi bana. Şair, muhatabının aklına ve gönlüne sahici bir ayna tutuyor ve bunu yaparken de sıcak bir sohbet havasını koruyor. Söz konusu şiirden bir bölüm alıntılamak istiyorum:

Büyüyle büyümüş gibisin,
Ümitle emeklemiş yürümüş…
Fakat bir müsavi işaretidir ki ölüm,
Seni de taşımağa hazır
Denklemin öte yanına.
Bunu başarınca müsavi işareti;
O zaman…
Ağlayış ve çok figan!

Esmerlik Sızısı

Mehmet Aycı, bu sayı İsmet Emre portresi ile karşımızda. Emre, benim üniversiteden hocam. Hâlâ görüşürüz hocamla. Ondan öğreneceğimiz daha çok şey var. Samimiyetini kaybetmeden yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.

“Cömertliği de esmer; hesapsız ve sınırsız.

Kendinde olmasa bile bulup buluşturup verenlerden.

İsmet Paşa’ya adı da kendi de benzesin diye adını İsmet koymuşlar ancak, hiyerarşinin ve otoritenin işlemediği esmerliğini hesaba katmamışlar.

İsmet Emre bu, arkadaşımız.

Edebiyat profesörü…

Yazısı da esmer.

Böyle biliriz.”

Hece’den Şiirler

Dünya değil pinpon masası

olsa olsa bir pinpon topu

Doğu ne yana düşer, Batı neresi?

ulular cevapların peşinde koşarken

gerçek şairler soruları çoğaltır

Sezai bir şair

yoldaşları Hızır, İlyas, Taha, Yasin

yağmurdan rüzgârdan ilhamdan

uluların öğretmediği şeylerden söz ederler.

şairdir

ne zaman bir şiire başlasam

kır bir ata eyer vururken rastlarım bulutların üstünde

kolay kolay ayrılamam ondan

öylesine içine almış ki ölümü ve dirimi

şiir olmayacak hangi şeye el atsam

gelir bir taraftan karışır işime

el uzatır dostlukla ve cömertçe.

Faruk Uysal

koşar adım

göcmen kuşlarının ardından

bakar ve yol alır güneş

üzeri karla örtülü umutlarla

cebimde çocukluk anıları

baharın rüyası deniz kıyısında

hatıra ormanında üzerine adın yazılmış

yeni bir çocuk gibidir

düşe kalka büyüyen

deniz kıyısındaki kumları

sahilin dalgalı saçları arasında

toplamak anıları

Şakir Kurtulmuş

Çok şanslısın

Gökçe Kız

Adını bağışlar mısın?

Dediklerinde

Şımartılmış sanacak

Kendini Türkçe.

Biliyor musun?

Gökçe Kız

Kanat şıkırtısı bir martının

Güven vermiyor artık

Güvercinlere.

Gökhan Akçiçek

söze gelmeyen türküler mırıldanır

bir dere gibi sakin akardı bu mırıltı

kırışırdı yüzümüz gördüğümüz düşle

savururdu rüzgâr

dalgalanan

gül yaprakları gibi düşümüzü

bir dağ koyağına atıldığımızı sanırdık

üzerimizde rüzgâr

yürürdü belki

hatıralarımızın yavuz hırsızı düşle

deniz takılırdı kulaklarımıza

çağrısı sanırdık deniz kızlarının

o kısacık düş hayat kadar uzun sürerdi belki

tutsaydık elinden kalbimizin

Ali Sali

Kendi kendime dedim ki yaş elli üç

Ne büyüyor ayaklarım

Ne parmaklarım kısalıyor

Kırk bir numara kırk bir kere maşallah

Boyum da sonra uzasa ne olur

Diyor ki annem devede de var

Böyle yaşlanıyorum acaba yeniden

Babamın öldüğü eylüller gibi mi

Gelir altıncı filo yeniden

Özcan Ünlü

yapraklarını topluyor kahkahaların

görünür yerdeyse, kederlerin de

uğramayı unutmaz eskiden beri

hatta bir keresinde daha çocuktum

sizce rüzgârdan mı söz ediyorum

Şadi Oğuzhan

topacı dönmeyen çocuk

tadını bilmediğin hasret

parmaklarınla boğduğun ekmek

dünyanın en güzel âşıklarını

gözü yaşından ayırdın

yıkandın ahir zamanların kirli suyuyla

omzuna aldı seni pişmanlıklar

kendini kötü bil artık hakkını helal etme

doğman için yeniden ruhuna el-Fatiha

Aziz Kağan Güneş

Durdun, beni konuşturdun, beni ağlattın

Kaç kara kış durdun yüzümde, kaç zaman kaç mevsim titredin?

Beni yine konuşturdun, beni yine ağlattın

Ne demeli şimdi?

Neresinden baksan yüzüm yaşlıdır

Bir dağ yükle sırtıma ya da bir sabah namazı bana kaldır

Gençler cennete girsin gerçek bu olsun Tanrım

Unut utancım sakla beni evim

İçimde taşlaşan kötümser sessizliğim

Çıkar üstünden acılarımı.

Ahmet Tepe

Bilmem, 2. Sayı

Bilmem Dergi, 2. sayısını çıkardı. Dergi, bu sayısında birinci sayının üzerine koyarak daha ayakları yere sağlam basan bir görünümle çıkmış. Bu, elbette iyiye işaret. Her zaman dediğim bir şey vardır; bir dergi yerinde sayıyorsa, geriye gidiyorsa emekleri boşa heba etmemek gerek. Bilmem dergi, umut vadeden bir sayı ile karşımızda.

Goethe ve İslam

Ali İbrahim Savaş, Goethe ve İslâm yazısına bu sayıda da devam ediyor. Goethe’nin İslam’a yakınlığı ve bu etki alanlarının kesişme noktaları anlatılıyor yazıda. Özellikle Goethe’nin Kuran ile olan münasebeti oldukça ilginç notları barındırıyor.

“Bilindiği gibi, Goethe 23 yaşlarında Kur’an’la tanışmıştır. 1772 yılında, baba ocağı olan Frankfurt’ta Profesör Megerling’in bir Kur’an tercümesi basılır. Fakat Goethe, bu eseri “Frankfurter gelehrten Anzeige” adlı derginin yazarlarından olması dolayısıyla, daha basılmadan elde eder. Megerling, Kur’an’ı ilk defa tercüme eden bilgin olarak meşhurdur.

Fakat Megerling’in, Kur’an ve İslâm hakkında, o zamanlara göre pek de yeni olmayan ortaçağ menşe’li önyargıları vardır ve bu da Goethe’yi son derece üzer; bu yüzden devamlı makale yazdığı “Frankfurter gelehrten Anzeige” adlı dergide, son derece sert bir dille kaleme aldığı bir tenkid yazar. Megerling’in tercümesinin son derece tarafgir ve bağnazca olduğundan bahseder ve bu vesileyle Sale’nin tercümesinin övgüye lâyık olduğunu kaydeder. Fakat artık bu tercüme de o çağa göre eskidir ve Goethe’yitatmin etmemektedir.”

“Genç şair, bilhassa Lavater ile Hz. İsa’nın, Allah’ın sadece bir elçisi olarak kabul edilip edilmeyeceği ve Allah’ın elçisi olarak sayısı bir hayli kabarık insanların görevlendirilip görevlendirilmediği mevzuunu sık sık tartışmıştır.”

Kitaplar İnsana Küstü

İbrahim Şenel, kitapların dünyasına bir hikâyenin penceresinden bakıyor. Yaşanan çağın ayak oyunları arasında kitapların yaşadığı mahzunluğu Bilal’in yoldaşlığında anlatıyor. Kitap kokan bir mekânın huzurunu hissediyoruz. Karşımızda Tokat Saat Kulesi. İçimizde kitapların dinmeyen coşkulu sesi. Kitaplar dile geliyor dertlerini dökmek için. Elbette, duyabilene.

“Tarihi bir yapı olan yüksek kahvede bir çay içip günün yorgunluğunu atmak isteyen Bilal, daha yeni oturmuştu kitaplığın önündeki masaya. Bilal, babasının çocukluktan kalma bilmece tutkusu ile isimlendirilmişti. Bilgisinin karşılığında ödülünü alıyordu. Zeki adamdı babası. Bilgisi ve yorumlama becerisi onu bulunduğu her ortamda öne çıkarıyordu. Bu tutkusu oğluna isim olmuştu: BİL - AL.”

“Yaşlı ve tecrübeli, aynı zamanda çok okunmaktan ve karıştırılmaktan bazı sayfaları kopmuş, katlanıp arasına konmuş, Hazreti Mevlâna’nın Mesnevisi şöyle diyordu:

- İnsanoğluna küstüm. Eskiden ne çok gelirler, bizi açıp incelerler, okurlardı. Şimdi hava alamaz olduk. Kapalı kalmaktan küflenmeye ramak kaldı. Yanımıza sokuluyor, biraz da; “Ne kitabı acaba” diye merak ederek yaklaşıyorlar ya hani, o zaman beni bir heyecan basıyor, yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor. İşte o zaman tazecik insanlar, küflenmeye yüz tutmuşluk kokusu alıyorlar. Ama bilmiyorlar ki sevinçten heyecandan terledik de o koku yayıldı.”

Çisentiler

Abdullah Enis Savaş, derginin her şeyi dersem onu tam anlamıyla anlatmış olurum herhalde. Derginin çıkmadan önceki heyecanına da şahit olduğum için biliyorum ki bu heyecanı derginin her satırına yansıtıyor Savaş. Emeği çok. Özellikle çevirileri ve şiir üzerine yazıları ile dergiyi daha anlamlı hale getiriyor. Bu sayıda Paul Valery’nin Yitik Şarap şiiri üzerine kaleme aldığı yazısı yer alıyor.

İncelemeye başladığımız eser, bu sefer bir öykü değil. Valéry'nin "Yitik Şarap" adlı şiiri üzerinde duracağız. Görüyoruz ki şiirin ilk mısralarına bir terk-i dünya haletiruhiyesi hâkim... Şair sanki varlık dağlarını aşıp her şeyden uzaklaşarak bir seyre çıkmıştır ve yalnızca “en kıymetlisini” yanına alarak açıkta, tek başına hâlini sevgiliye arz etmektedir. Kendisinden, aşka karşılık olarak, sahip olduğu en kıymetli şey olan “kalbinin” istendiğini anlıyoruz.

“bir adak diye hiçliğe
bir haylice fırlattım
kıymetli şarabımdan”

diye haykırarak dört bir yanını saran denize (rahmete), şarabını (kalbini) akıtır. Kana benzetilen şarap (kalp), rahmet denizinde, tıpkı Mevlevîhânelerde çileye soyunan bir nevniyâzın 1001 gün içinde pişmesi gibi, evvelâ arınmaya başlayarak pembeleşir, daha sonra tertemiz olur. Bu noktada, hatırımıza Hz. Âdem (a.s.)'ın cennetteki hayatı geliyor. Öyle ki, bazı tefsirlerde, Hz. Âdem (a.s.)'ın cennette Tevhid Makamı’nı görüp oraya ulaşmayı niyâz etmesi üzerine Hakk Teâlâ Hazretleri’nin, o makama ancak ağlayarak ulaşılacağını bildirdiği geçmektedir. Bu sebeple, cennet hayatında, (ağlamak gibi) insana sıkıntı veren hâllerin olmaması; insanın, iradesini kullanarak meleklerden üstün bir hâle gelmesini sağlayacak ortamı yalnızca dünya hayatında bulabilecek olması, dünya yolculuğunu mecbur kılmıştı. Zira insan cennetten çıkmasaydı, melekvâri bir varlık olarak hayatına devam edecekti. Oysa bunun için yaratılmamıştı. Bir zorluk yurdu olan dünyada, kendi iradesini ortaya koyabiliyor oluşu, onun bambaşka bir gâye için yaratıldığını açıkça göstermektedir. Evet, en yücelere erişmesi (yani ma'rifet-i ilâhiyyeyi tahsîl) için cehd gerekiyordu. Dolayısıyla da o kanın akması -kalbin temizlenmesi- lâzımdı.

Bilmem’den Şiirler

Bir virüsle bizi Bâkî hândan âzâd eyledi

Hamdolsun, emri Ân'ın habs-i ibâd eyledi

Zülm ile âbad olan fehm itsün encâmını

Cümlenin ef'âlini pek hoş ta'dâd eyledi

Seyyiâtı, mülk ü vârı pek ziyâde olanı

Hâne hapsine düçâr ve de nâ-şâd eyledi

Ali İbrahim Savaş

Düşerken düşlere, ismine tutunuyorum

Gözlerinden gamzene sarkıyorum

Alaşağı eden dizlerin idam sandalyem

Pazar ya da Cuma sanıyorum seni

Heyecanla çevirmişim bakışlarımı

Çoğalmış duvarımdaki çizgiler

Saymayı bırakmam gerekiyor

Hissediyorum

Kapkara odamın penceresi sesin

Zeyran Makaveli

bak nasıl çiseliyor

bak ellerimnasıl ölüyor

çürüyen maviliklerle geceyi resimlemekte

uçucu silüetimde istanbulca bir nefes

ölü gülüşlerimde kıpırdanır

orada gardiyanlarıma bir ressam dileniyor

medet ey ressam!

medet..

kucakla renklerimi

akşamın tuvalinde

emzir üsküdarımı

Abdullah Enis Savaş

şehirler kalıyor akreplerin kisve yöntemlerinden

etten ve kemikten uçuruyor örtülere bürünmek

elleri sayfalara bulaşmış bir adamın hüznü ile de

elleri alnına yapışık bir silkelenmede (hep hayır)

hep gagalarında gece çiyanlarından beri

kalan ve çoğalan dumanların gizlediği hesap

bir sevdanın keskin nöbetlerinde örtülen mavilerden

örtüyorum ruhuna örtüyü, benim o!

katmerlenen beyazların aklını çelen ve sonra

ağlamayı sarplığıma yoran uzun kahkahaların bir yerlerinde

sağılmış vakitlerin içinden koyulan ve sonra

sıkılmakta olan boğazların hırıltısında

beliriyor harita

Sezai Uğurlu

Horasan’ın İncisi Herat

Şehir ve Kültür Dergisi 86. sayısında Afganistan teması ile çıktı. Kapak’ta Herat şehrinden bir görüntü ile selamlanıyor Afganistan. Afganistan’daki Türk izine dair önemli notlar var yazıda. Abdulhamit Avşar’ın yazısı Herat üzerine. Tarihiyle, kültürüyle, yaşantısıyla Herat’a gidiyoruz.

“Herat, antik çağlara uzanan bir tarihe sahip olduğundan, üzerinde çok sayıda devlet hâkimiyet kurmuş, pek çok hükümdar bu topraklarda hüküm sürmüştür. Her birinden günümüze kadar gelen çeşitli izler de bulunmaktadır. Ancak, bunlar içerisinde en uzun uzun tarihe sahip millet Türklerdir. Türklerin bilinen tarihte Afganistan topraklarında kurdukları ilk devlet, milattan önce 3.yüzyıla uzanan Kuşhan İmparatorluğu’dur. Büyük İskender’in istilası, Pers ve Sasani devletlerinin yönetimlerinde kalma gibi dönemler olmuşsa da, esas itibariyle genel Türk tarihi içerisinde değerlendirilmesi gereken bir geçmişe sahiptir. Herat, diğer Horasan şehirleri gibi Emevi halifeliğinin sınırlarına katıldığı sıralarda Akhunların idaresinde bulunuyordu. Emevilerden sonra Abbasilerin hâkimiyetine geçti. Bu, bölgedeki Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri ve hilafetin ayakta kalması için mücadele etmelerinden kaynaklanıyordu. Ne var ki, Abbasi Devleti’nin zayıflamaya ve iç karışıklıklar yaşamaya başlaması üzerine 10.yüzyıl sonlarından itibaren Gazneli devletine katıldı. 1040’daki Dandakan Savaşı’ndan sonra Selçukluların, Sultan Sencer’in ölümünden sonra da Oğuzların yönetimine girdi. 12.yüzyıl sonlarında Gurluların eline geçti, ancak kısa bir süre sonra şehre Harzemşahlar hâkim oldu. 1221’de Moğol istilasından nasibini aldı ve tüm Türkistan şehirleri gibi yerle bir edildi. Halk kılıçtan geçirildi, başka bölgelere sürgün edildi. Moğollar, 1244’te şehri kendileriyle işbirliği yapan Kertlilere devretti.”

Atlar ve Arabalar

85. sayıdaki Atlar ve Faytonlar yazısından sonra Mehmet Kamil Berse, bu sayıda da atlar ve arabalar üzerine yazmış. Atlar ve arabalar eşliğinde geçmiş zamanın sokaklarında seyr ü sefer ediyoruz.

“Türkler at sırtında ülkeler fethetmiş, onun üzerinde amansız cenkler vermiş ve büyük zaferler kazanmıştır. Savaşta olduğu gibi barışta da Türkler, atlarından bir an olsun ayrılmamışlardır. Türkün at, avrat, silah inancı da bunun en belirgin kanıtıdır. Çocuklarını erken yaşta ata binmeye alıştıran Türklerin, 3 yaşından sonra, çocuklarını büyük koyunlara bindirdikleri, 8 yaşında at sırtında gezilere başladıkları, 12 yaşında ise mükemmel binici oldukları belirtilir. Tarihçi E. Marcell, Hunlarla ilgili yazdığı bir eserinde şöyle demektedir: “Türkler süvari savaşında, şimşek gibi hızlı olan atlarının üzerinde, mıhlı gibi dururlar, yaşantılarını at üzerinde geçirirler.”

“Uygurların kullandıkları yüksek tekerlekli arabalarından dolayı, Çinliler tarafından kendilerine “Kao-ch’e” (yüksek arabalılar) denilmiştir. Doğu Türkistan, İç Moğolistan’daki Yinshan Dağları, Ningxia’daki Helan Dağları, Moğolistan Cumhuriyeti’ndeki Hangai Dağları, Altay Dağları ve Kazakistan Cumhuriyeti sınırlarında arabalarla ilgili kaya resimleri bulunmuştur.”

“Sultan Abdülaziz döneminde ise kira faytonları kullanılmıştır. Abdülaziz’den sonra Osmanlı Padişahları, sadrazamlar, nazırlar törenlere özel faytonlarla katılmışlardır. Padişahın dört atla koşulan arabası en muhteşem faytondu ve buna “saltanat arabası” denilmekteydi. Faytonlar dönemin kültürünü, sanatını etkilemiş, edebiyata bile konu olmuştur. İstanbul faytonları ilk zamanlarda oldukça süslü, pırıl pırıl arabalar, fayton sürücüleri de çehresi güzel, süslü kıyafetler giyen kişilerdi.”

Şehirler ve Sular

Ersin Nazif Gürdoğan, şehirler ve sular üzerine kaleme aldığı bir yazısı ile dergide yer alıyor. Nehirlerin şehre kattığı değere ve anlama değiniyor yazısında Gürdoğan.

“Osmanlı sultanları dünyayı, avuçlarının içinde tutan liderler olmuşlardır. Yavuz dünyayı bir sultana çok, iki sultana az bulmuştur. Zembilli Ali’nin tarihin gidişini değiştiren bakışı, Avrupa ülkelerinin tarihinde, en önemli dönüm noktalarından biridir. O Yavuz’un Osmanlı coğrafyasında yaşayanların inançlarını zorla değiştirme isteğine sıcak bakmamıştır. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, hiçbir zaman zora baş vurulmamıştır…Nehirler içinden geçtikleri şehirlerin, ekonomik hayatına canlılık kazandırdıkları gibi, Türkler de gittikleri ülkelerin, kültürel hayatına zenginlik kazandırmışlardır. Toplumlar gibi, geçmişten geleceğe akan nehirler, Asya’dan Avrupa’ya giden Türkler için, bir güç ve coşku kaynağı olmuşlardır. Nasıl nehirler önlerine çıkan dağları çevresini dolaşarak aşarlarsa, Türkler de yönetimdeki engelleri, başka kültürlere özgürlük tanıyarak, güzellikle aşmışlardır… Nehirlerin akışında olduğu gibi, Türklerin adalet odaklı adil yönetiminde zora yer yoktur. Yeşil çağlayan ve tarihe renk veren nehirler, Anadolu insanının güç ve coşku kaynağı olmuşlardır. Nehirler ulaşmak istedikleri deniz, toplumlar ulaşmak istedikleri kızıl elma yolunda, bütün güçlüklere göğüs gererler. Akan nehirlerin kir tutmadıkları gibi, hareket halinde olan toplumlar da yoksulluk çekmezler. Güzellik nehirlerin sesinde gizlidir. Nehirlerin akışındaki güzelliğin şiirini okuyanlar, ölümsüzlüğe ererler.”

Sanayiden Kale, Şehirden Kırık

Yine efsane bir başlıkla şehrin kalbine dokunuyor Fahri Tuna. Kırıkkale’deyiz. Masalsı bir anlatımla adımlıyoruz şehri.

“Bir varmış iki yokmuş, üç varmış beş yokmuş. Altı varmış üstü yokmuş. Fi tarihinde bir ülkede Cumhuriyet kurulmuş. Yeni Cumhuriyet kendisine yeni de bir başkent edinmiş. Angora, Engürü filan diyen çokmuş bu yeni başkente. Cumhuriyeti kuran akıl, yeni devleti on bir sene (1911-1922) süren savaştan çıkıp kurdukları için, yeni bir silah fabrikaları kurmak istemişler. Amma çok uzaklarda olmasın, ülkenin merkezine yakın, hatta kendilerine de pek bir yakın olsun istemişler. Haritalar serilmiş, düşünülmüş taşınılmış, şurası daha iyi, yok burası ondan iyi…

Öne çıkan yerlere bakılmış edilmiş. En sonunda karar berilmiş: Şuraya yapılsın gari. Keskin zekâlı ve ileri görüşlü Cumhuriyet aklının savunma sanayi fabrikaları için seçtiği yerin adı, işe bakın ki Keskin’miş. İnşaatına başlanan fabrikanın en yakınındaki köyün adı da Kırık. Kırık’ın ben diyeyim iki, siz deyin üç kilometre uzağında da bir tepe varmış, tepede de az biraz kalıntıları kalmış bir kale. Savunma sanayi denen bu tür fabrikalar birbirini takip etmiş seçilen bölgede. Bu sene biri kurulmuş, ertesi sene bir başkası. Barut, fişek, top, tüfek, gaz maskesi, mühimmat… Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalarken fabrikaların da hem sayısı artmış, hem kapasiteleri. Fabrika demek işgücü demek, çalışacak insan demek; işçi demek bekçi demek aşçı demek. Önce çevre köylerden sonda Keskin’den, Çorum’dan, Çankırı’dan, Yozgat’tan bu fabrikalarda çalışmak için gelen gelene.”

“Gençliğimde elimde kitap, oturup okuyacak tek bir mekân bulamadığım bir kasaba; Kızılırmak, Kaletepe, yoksulluk, çaresizlik, ölümsüz dostluklar (Necip Tosun), Köy ve kent kültürünün karışımı bir yerleşke (Veysel Karafilik), Kocaman bir köy (Adem Karafilik). Kırıkkale bir nevi Türk usulü şehirleşmenin adıdır.”

Zincirlerinden Kurtulmaya Çalışan Küheylan Bolvadin

Bolvadin için böyle diyor Mehmet Mazak; Zincirlerinden Kurtulmaya Çalışan Küheylan. Beni mutlaka okumalısın diyen bir başlık bu. Merak uyandıran, bir anda Bolvadin sokaklarına koşar adım gitmemizi isteyen bir cazibe var anlatımda. Mazak bunu hep yapıyor. Yani olması gerekeni. Gezi yazılarının en önemli ayrıntısı da budur zaten. Okuyanı davet etmeli yazı.

“Bugünkü Bolvadin söylenişinin XV. ve XVI. asra ait Osmanlı kayıtlarında “Bolavadin” tarzında olduğu bazı kaynaklarda belirtilmektedir. XIII. yüzyıl Selçuklu kaynaklarından birinde Molifdun şeklinde okunan yerin Bolvadin olduğu ileri sürülür. Bolvadin’in burayı ele geçiren ilk Türkler tarafından Molifadun şeklinde anıldığı ve zamanla bunun Bolavadin ve Bolvadin’e dönüştüğü neredeyse kesin gibidir…Büyük bir kültür merkezi olan Bolvadin'de ticari hayat ve sanat çok gelişmiştir. 1831 yılında yapılan nüfus sayımındaki istatistiklere göre 150 çeşit meslek grubu vardır. Ziraat Bankası 22. şubesini 1873 yılında Bolvadin'de açmıştır. Bunu takiben Osmanlı Bankası ve Akşehir Bankası da şube açmışlardır. Daha sonra Bolvadinliler 1914 yılında, Osmanlı Döneminin ilk özel bankalarından olan "Bolvadin Osmanlı İktisat Bankası" burada kurulmuştur.”

“Yeşilçam’ın en önemli yönetmenlerinden, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve Kurtuluş Savaşı’nı konu alan “Kuruluş” ve “Küçük Ağa” dizilerini yöneten Milli Yönetmen Yücel Çakmaklı’nın Bolvadin’li olduğunu söyledi. 1870’den bugüne kadar, 92 kaymakamın görev yaptığını, 1855 yılından günümüze kadar 52 belediye başkanının görev yaptığını uzun uzun anlattı. Kıratın yelesinden çıkan sesin bana fısıldadığı Bolvadin ile ilgili daha neler var neler. Ben Bolvadin’i zincirlerini kırarak eski günlerine kavuşacağı, üzerindeki küfleri üfleyerek güzelliklerini ziyaretçilerine ve insanlarına cömertçe sunacağı günleri görüyorum.”

Yollar, Şehirler ve İnsanlar

Yollar, şehirler ve insanlar medeniyetin izini süren üç kavram. Uzayıp giden yollar, yolumuza çıkan şehirler ve insanlar. Yol bir kültürdür. Medeniyet inşa ederken yolu her zaman en ön sıraya alanlar şehirler inşa ederken de yollarla şehirleri buluşturmuştur. Muhsin İlyas Subaşı, bu birlikteliği anlatıyor yazısında.

“İnsanlar geliştikçe, yola verilen önem artmış ve bu defa yollar, yıkıcı hamlelerin değil, besleyici hamlelerinin izlerine kapı aralamıştır. Çünkü yol medeniyet hamlesinin ilk muharrik gücüdür. Toplumlar geliştikçe kullandıkları silahları, savaş araç ve gereçleri, hatta askerleri taşımada yol, olmazsa olmaz tek alternatifti.”

“Günümüzde yol ve şehir bütünlüğü artık geleneksel çizginin dışına taşınmış görünmektedir. Bir ülkenin kalkınmışlığının ilk işaret taşlarından birisi kuşkusuz yine de yoldur. Ulaşımın seyri ve sürati, buna bağlı olarak güvenliği yolun kalitesiyle ilgilidir.

Lüks araçlarınız var, yolunuz kötüyse, ulaşımda konforu yakaladığınızdan söz edemezsiniz. Bunun içindir ki, arabanızın seyir halinde insana sağladığı huzur ve hatta güven yolun kalitesiyle eşdeğerdedir.”

Âşıklıkta Coşkun Bir Nehir: Yusufelili Huzûrî

İsmail Bingöl’ün rehberliğinde Yusufelili Huzûrî’nin gönül dünyasına konuk oluyoruz. Yunus gönüllü bir âşık olan Huzûrî’yi şiirleri eşliğinde tanıyoruz.

“Huzûrî, yedi yaşında medreseye başladı. Köyündeki medresede Barhal’lı müftü İbrahim Vehbi Efendi’den Kur’an dersleri aldı. Bir sene sonra Barhallı müderris Hacı İbrahim Efendi’den ders gördü. Medresede on iki yıl ders görüp mantığa kadar yükseldi. Fakat tahsilini tamamlamadan medreseyi terk etti. İcazetini almadan çıktığı medreseden Arapçayı, Farsçayı, dini ve diğer ilimleri öğrenmişti. Medreseden kopmasının sebebi şiire duyduğu ilgiydi ve okurken hocalarından bu konuda da bilgiler öğrenmişti. Buradan ayrıldığında Huzûrî yirmili yaşlardaydı. Babası Mustafa Keşfi, Huzûrî'ye medrese eğitimi dışında âşıklık ve şairlikle ilgili bilgiler de öğretmişti.”

“1.Dünya Savaşına kadar sazıyla dolaşıp duran Huzûrî, savaş başlayınca askere alınarak, piyade sınıfına ayrıldı. Önceleri başçavuşluk, bir müddet de iaşe subaylığı yaptı. Bir ara Deli Halit Paşa’nın Çoruh Müfrezesi’ne ayrılarak, Melo, Hınıs ve Bayburt cephelerinde bulundu. Erzurum Ermeni kuvvetlerinden temizlenince, 1918’de mensup olduğu birlikle Erzurum Narman’a geldi ve burada terhis edildi. Savaştan sağ kurtulması edebiyatımız için büyük kazanç olmuştu.”

“Gökte Yapılıp Yere İndirilen Şehir”

Ahmet Köseoğlu, Kudüs’ü anlatmaya devam ediyor. Bu sayıda; şehre yukardan ve gönülden bakıyoruz. Köseoğlu, tarihi sürecin yanında kendi izlenimlerini de aktararak yazılarına özgün bir bakış açısı da kazandırıyor.

“Şehir ziyaretlerimde, şehrin varsa tarihi mekânlarını görmek, sokaklarında kaybolmak; ruhunu, rengini, desenini anlamaya, dinlemeye, hissetmeye gayret etmek; eski şehir yeni kent gibi bölgesel ayrımları, yapılaşmaları var ise onları gözlemlemek gibi usuller geliştirmiştim. Lâkin genelde Filistin özelde Kudüs baş özelde ise Mescid-i Aksa Haremi Şerifi ziyareti mevzu olunca, gezimiz ziyarete; yazımız da adeta ibadete dönüştü. Zaten bu benim istediğim, yıllarca hayalini kurduğum ve ibadetkâr bir halet-i ruhiye ile bulunmayı arzuladığım bir durumdu.”

“Filistin demek dava demek, davasını kaybeden Müslümanlara pusula demek. Kuzey ve Güney demek. İslâm davasının kutsalları Mekke, Medine, Kudüs ‘üç mescit ziyaret edilir’ fehmince peygamber sözünü de diri tutmak demek. Uzun bir tarihin hüzünlü coğrafyası haline gelen Filistin, son yüzyılda; Osmanlı’dan 1917’deki hazin ayrılışının, 1948’deki Yahudi İşgali ve Nakba Günü’nün, 1967 yılı Altı Gün Savaşları’nın ve mülteci kamplarının, 1980’de Kudüs’ün İsrail’in başşehri ilan edilişinin, 1987’de başlayıp altı yıl süren intifadanın, Milenyum’da tekrar canlanıp beş yıl süren ikinci intifadanın, 2003’te ‘Filistin’in kızı’ Amerikalı Rachel Carrie’nin hak ve adalet mücadelesi sırasında İsrail askerlerince öldürülmesinin, on bir yaşındaki Muhammed Durra’nın Selahaddin Caddesi’nde babasının kucağında canice kurşunlanışının, Yaser Arafat’ın katledilişinin, yaşlı ve hasta halde iken Şeyh Ahmet Yasin’in helikopter saldırısıyla şehit edilişinin ve dahi her Ramazan’da ve yılın sair günlerinde fanatik İsraillilerin Aksa Cami cemaatine yönelik tahriklerinin, saldırılarının ve şehit ettikleri Müslümanların her birinin acısını ayrı ayrı içimize işledi.

Kardelen, sayı 109

Salgın vurgusuyla 109. sayısını çıkardı Kardelen. Birçok yönden ele alınacak öneme haiz bir konu salgın. Olaya detaylı bakmakta fayda var. Dergi editörünün giriş yazısından;

Başa gelmesi arzu edilmemekle birlikte musibetler, insanı ve merkezinde insan olan bütün kurumları (devletler gibi) eğitir, olgunlaştırır. Deyim yerindeyse ham olan insanlık, belâ ateşinde pişer. Korona virüsü sonrası uyanacağımız yeni dünyada; hasta olduktan sonra tedavi olunacak devasa hastaneler kadar insanların hasta olmadan da mutlu, mesut yaşayabileceği bir hayatın mümkün olduğu, içinde bunun nasılının ve niçininin anlatıldığı, ruhunu Anadolu irfanı ve kocakarı imanından alacak eğitim ve tedavi kurumlarının da olması gerektiği,

anlaşılmışsa bu musibet bir anlam kazanmış ve bir hayra vesile olmuş diyebiliriz…

Cami Güzellemesi

İçerdiği derin anlamlar ile cami, sadece bir yapı değildir. Bir mümin için çok zengin çağrışımları vardır caminin. Ali Erdal,  Şimdi Vaktidir diyerek camiler üzerine bir yazı kaleme almış.

“Câmiler!.. Dünyanın en temiz mekânları... Temiz ve sağlıklı olmanın bütün şartlarını hâvi; cemaati, temiz ve sıhhatli olmanın bütün icaplarına sahip...

Nerelere bastıkları belirsiz ayakların dolaştığı sokaktan doğrudan doğruya selâmsız sabahsız, pat diye dalamazsınız câmiye... Denizde araştırma yapmak için nasıl dalgıç elbisesi giymek zorundaysanız câmiye girmek için de ona lâyık hale yükselmeniz, tertemiz olmanız gerekir. Kimin huzuruna çıkmak için girilecek câmiye, bir düşünün!.. Câmi, binalardan bir bina değil.”

“Câmiye giriş, tek istikamet üzere... “Tek istikamet, Kâbe”... Niyet ve beden olarak istikamet Kâbe... Sağa sola koşuşmaya, karşılaşmaya, çarpışmaya, bakınmaya, uzaktakilere lâf atmaya ve işaret yapmaya, etrafı tecessüse, çevresindekilere bir şeyler sormaya, karşı karşıya durmaya ihtiyaç yok; bulunan ilk müsait yere sükûnetle oturulacaktır.”

Odağın Neyse Gerçeğin Odur

Salgın konusuna farklı yönlerden bakan ve içimizde dönüp duran soruları dile getiren bir yazı ile Kardelen’de Harun Mermer.

“Eğer bu virüs icat edildi ise kim yaptı bunu? Dünyayı yöneten devletler yaptı ise kendilerine de bulaştı bu hastalık. Çin’in Wuhan eyaletinde başladığı söylenen bu salgın tüm dünyaya 3 ay gibi bir sürede yayıldı. Fransız ve Çinli ortakların oluşturduğu ismini bilmediğim bir ilâç şirketi bu virüsü ve aşısını Çin’de icat etmişlerdir. Söylenti ve iddiadır bu ama her söylentinin tabi ki bir gerçeklik payı vardır, isteyen inanır. Hadi canım sen de diyecekler olacaktır.”

“Odağın neyse gerçeğin odur dememizin sebebi de budur, sistem hangi konuya ilgimizi çekerse bizler o tarafa yöneltiriz kendimizi, tüm otoritelerin hedefi budur. Bu durum kaçınılmaz son gibi gözükse de gerçekte öyle değildir. Dünyadaki açlık ve sefalet için ben ne yapabilirim demeyiz; “otorite”nin yapamadığını ben bireysel nasıl yapabilirim, deriz. Başkalarının hikâyeleri bizlere dünya klâsikleri olarak okutulmuştur; sonra icat çıkarma, boş işlerler uğraşma, demiştir büyüklerimiz.”

“Şu an ortalık epeyce durgun, ölüm korkusu sarmış birçoğumuzu, ben kısa bir zaman sonra birkaç yıl öncesine dönebileceğimizi düşünüyorum. Kimse ne virüsü ne makarnayı düşünecek. Tüketmeye ölümün yaklaştığında bile önem veren, market raflarını boşaltan insanoğlu bunu da çabuk unutacak.”

Dünyanın Entübe Hâli

Vildan Poyraz Coşkun, salgına doğanın gözüyle bakıyor yazısında. Salgın, hayatın her alanını etkiledi, bu bir gerçek. Salgının doğaya etkileri var yazıda.

“Sanayileşme süreciyle birlikte hızla artan karbondioksit başta olmak üzere sera gazı salınımının yarı yarıya azalması atmosferin bozulan yapısını onarmak için güzel bir fırsat olmuştur. Karantina altında olan bölgelerde azot dioksit oranının önemli ölçüde azaldığı istatistiksel verilerdir. Petrol ve çelik üretimi ve kömür tüketimindeki azalışlar, şehirlerde ve de otoyollardaki araç sayısının, devamında hava trafiğinin azalması zararlı gaz maddelerin emisyonunu düşürmüştür. Bizler fark etmesek de daha temiz bir havayı soluyoruz bu pandemi döneminde.”

“Gelecek kuşaklarımızın yaşam kalitesini oluşturmak için ortak sorumlulukları paylaşmak, çözüm üretmek ve en önemlisi yaşamın içinde “ben” değil “biz” olabilmek gerek. Dünyanın yaşı beş milyar yıl iken, insanoğlu son bir milyon yıldır var. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz ki tabiat biz olmadan da var olabiliyor ama insanoğlunun, tabiat olmadan, diğer canlılar olmadan hiçbir şekilde var olamayacağını unutmamak gerekir.”

Soykırım Yalanı

Türkiye ve soykırım yan yana bile durmayı hak etmeyen iki kavram. Türk tarihinin hiçbir bölümünde Türklerin adı soykırım ile anılmamıştır. Türklerin uğradığı soykırımlar ise hâlâ devam ediyor. Durum buyken Amerika, yıllardır uydurduğu yalana dünyayı da şahit tutmak için çalışmaya devam ediyor. Erdal Kozankaya, soykırım üzerine yazmış.

“Her sene 24 Nisan tarihini ısıtıp ısıtıp önümüze koyarak “söylüyüm mü, söylüyüm mü” diyerek bizden taviz koparmaya çalışırlar. Nihayet söylediler. Kendi ellerindeki kanları, katliamları, soykırımları unutuyorlar. Amerika’nın da, Batının da geçmişi kan, gözyaşı, zulüm, sömürme, gaspla dolu. Amerika’nın tarihî sicili öyle bozuk ki önce Kızılderili katliamlarıyla başladılar, Japonya’ya atom bombası atarak savaş suçu işlediler. Dünyanın pek çok ülkesinde askerî darbeler yaparak binlerce insanın kanına girdiler. Bugün hâlâ demokrasi getireceğim diye girdiği ülkelerin hali ortada.”

“Artık eski Türkiye yok karşınızda. Sizin hiçbir tehdidinize, şantajınıza boyun eğmez, blöfleriniz beyhude… Türkiyemizi ne yaparsanız yapın durduramayacaksınız. ABD Başkanı, içimizdeki işbirlikçilerine fazla güvenip boşuna masraf etmesin. Kimse, Türk devletinin başını deviremez. Bir de Konstantinepolis’ten bahsediyorsun. 1453’de Konstantinepolis mi kaldı, o isme ebediyen son verildi. Orası ebediyen İstanbul olarak kalacak. Açtırmadığınız Ayasofya’ya açtık ve cami yaptık, o iş bitmiştir artık. Karşınızda Fatihin torunları var.”

Kudüs, Bir Sır Döküyor Üzerimize

Kudüs, en içli ezgimizdir bizim. Derdimiz, çaremiz, duamız Kudüs. Mehmet Hasret, Kudüs, Bir Sır Döküyor Üzerimize isimli yazısı ile Kardelen’de.

“Bir gen veya bir tarih lâzım değil bize, bir intikam veya kesik başlar, bize yeryüzünün yüzünü örten mırıldanmalık bir hüzün lâzım; sığmayan hiç bir şekilde üzüm fıçılarına ve çeneksiz sır tohumlarına. Düğün… Kudüs bir sır döküyor üstümüze imsak vakti, “yeniden koyulmalıyız yola, her şeye yeniden başlamalıyız”; yine de zeytin ışığı bir kadeh sunuyor bize, kerpiç evlerin de bir nehri inmiş aydan, bırakılmıyoruz zemine başıboş ve ayarsız; bacaklarımız mızrak sopası gibi bir hedef gösteriyor, hedef bir parmakçasına yürüyor yaralı gövdelerin üzerinde, bir pınarı özlemiş kalp ve gece kandilinin dilinde ne yapar, ne yapar kaynamış aklın üzerinde söz, buhar; altın ışığı bir güvercin nöbeti gibi bize bir Kudüs olarak geri dönmüş ağ ağ, Kudüs sözlerime güzellik veren en yakın habbe, içime en yakın dağ; bir dağ olmalısın derdi bana ellerin duruşlarını ağaç yapan yollar, zamansa çalıların tırmalamasına kapılmış bir debi, bir debiye işaret ve seviye veren bağ, zaman nehirdir bir harmaniye şakak veren illerde, o illerde bir şarap vermez üzümler, üzüm de akla düzen bir yazıdır; yazı, gitgide tarihin ılgıtlığını verir.”

Kardelen’den Bir Hikâye

Erdem Özçelik- Sessiz Çığlık

“Kapıdan girdiğinde ansızın karşılaşmıştı tokat ve yumruklarla. Yüzüne gözüne, birbiri ardı sıra inmişti hepsi. Aldığı her darbe canını yakıyor, ciddi yaralara neden oluyordu. Çok geçmeden de kendini yerde buldu. Oldukça kötüydü. Feci halde dayak yemiş, bütün suratı kan revan içinde kalmıştı. Dudakları patlamış, şakağı açılmıştı. Burnunun da kırılmış olma ihtimali vardı. Son bir gayretle bulunduğu yerden kalkmaya çalıştı ama başaramadı. Şuurunu yitirmek üzereyken kızının sesi kulaklarına çalındı. Ve yarı baygın haliyle sadece “Gelme kızım, gelme. Odana git.” diyebildi.”

“Sonra günler haftaları, haftalar ayları takip etmeye başladı. Birbiri ardı sıra kışlar baharlara, baharlar yazlara ulaşmıştı. Zaman hızla akıp gidiyordu. Fakat zaman, stabil bir kavram değildi. İyi ve güzel sonuçlar getirdiği kadar, tersliklere ve olumsuzluklara da gebeydi.”

“Takvimler Mart ayını gösterdiğinde tüm dünyayı etkisi altına alan Covid 19 salgını ülkemizde ortaya çıkmıştı. Bir kişi, üç kişi, beş kişi derken ciddi boyutlara ulaşan pandemi, ülkemiz ve dünya insanları için korkulu bir rüya haline gelmişti. Herkes birbirinden kaçar olmuştu.”

“Gözlerini açtığında hâlâ kapı eşiğinde yatıyordu. Ne zamandır öylece yattığının farkında değildi. İlk kez yediği dayaktan bayılmıştı. Böylesini daha önce hiç yaşamamıştı. Sonra zor belâ yerinden doğruldu, çevresindeki eşyalardan destek alarak tuvalete ilerledi. Bedenindeki son güç ile kapıya yüklendi, içeriye girdi. Musluğu açtı; elini, yüzünü yıkadı. Aynada suratının geldiği hali inceledi. Kendinden yine çok utanıyordu. Bu utançla başını öne eğdi. Ve düşünmeye başladı. Aslında utanacak kendi değildi. Bu hale geldiği için kendini utanarak cezalandırmasının hiç bir anlamı yoktu. Asıl utanması gereken bunu ona yapan kişiydi.”

Kardelen’den Şiirler

Yunus denile bana, derviş dendi can dendi.

İlâhî bir nara düş, yananlarla yan dendi.

Yunus denile bana, eren dendi -pir dendi.

Bir iğnenin gözünden, gel içeri gir dendi

Yunus denile bana, yüküm ki aşktan hâsıl

Ben değilmişim meğer bende biz imiş asıl

Yunus denile bana, sözüm özümdür benim

Yandırandır hak beni, külde közümdür benim

İbrahim Şaşma

serçe mütevazılığında, güvercin edasında

sınır tanımayan kaç kuş geçti üzerimizden

sokaklarına çocukların haram olduğu günde

hangi yaraya pansuman hangi sızıya çare bulundu

sınır tanımayan yeryüzü doktorlarından öte

dün ebabillerin taş fırlatması şahidimizken

ne çok medet umar olduk bu günlerimizden

karıncanın su taşımasından, kelebeklerin ömründen

saflarımızı sıklaştırmaya başladık neyse

duvarlarda “defol İsrail” yazılarından sonra

İlkay Coşkun

Filistin ah Filistin ey yetim evlâdı Evlâdı İslâm’ın,

Seni andıkça kan ağlar bütün azası insanın.

Bugün 14 Mayıs matem, şehidler verdin ard arda,

Melekler yas tutar tülbent takınmış ak bulutlarda.

Sen ey insanseverlikten devamlı bahseden dünya,

Denizden arşa dek dünyayı her an kirleten dünya!

Cevat Doğan

YORUM EKLE

banner26