Eylül 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Temmuz Dergisi’nden güz hâlleri

46. sayısı ile karşımızda Temmuz Dergisi. Güze yakışan bir kapak ile selamladı okurlarını dergi. İlk söz giriş yazısından;

“Eylül geldi geçiyor. Yazdan kalanların toplandığı bir hatıra heybesidir Eylül. Gitmelerin anasıdır. Göç onunla başlar. Bir obanın kışlağa göçmesi gibi dolaklarını toparlar. Sonra gazeller arasından sürüyerek atlılarını göçer gider.

Eylül'ün aynaları yoktur. Aynaların da vefası yoktur. Eylül'le başlar geceler demlenmeye. Yaz bütün ışıklarını söndürmeye hazırlanır. Sonra aynalar siler yüzlerini unutuşlara doğru.

Herkesin yüreğinde sarı kahve bir gazel okudur Eylül ne de olsa. Acıdan çok hüzün verir. Yaprağın atası, ağacın örtüsü, yazın vedası, kışın kapısı, dağın türküsü, suyun sessizliğidir Eylül. Hep bir şarkıya gebedir. Yazı kovmak, onun koltuğunu kurulmak, rengini sermek, ihtişamını ilan etmek için.

Aynaların vefası yoktur. Onlar aldığını vermez başka mevsimlerde. Derdi dertle karşılar sevinci sevinçle. Sonra unutur hepsini. Geri döner. Aynalar Eylül'e benzer biraz da. Eylül de aynalara. Hep gitmeleri, silinmeleri, hatırlanışları salık verirler.

Ha zandır ha hazandır Eylül. Tutunduğu daldan önce düşer. Tutunmaların boşluğunu öğretir. İnsan gibi. Tutunduğu her bahaneden önce yiter insan. Elinde değildir akşam serinliğinde üşürsün Eylül'de. Sonra camlar da üşümeye başlar. Buğulu saatlerdir.

Bir Osmanlı beratıdır akşamın kızıllığı. Kadifenin tarihine benzer. Kolağalarının sessizliğine. İdamına ferman biçilmiş bir laladır yahut Eylül'de akşam.

Aynalar kırılır, hüzünler dökülür, neyler susar, santurlar boyun büker. Melalin zinciri paslarından arınır. Börkler uyanır uykularından. Kurtların dansı başlar. Gün akşamlıdır artık.”

Asım dosyası

Dergilerimiz Asım Gültekin’e gereken hassasiyeti gösterdi. Yaşarken adı dergilerle anılan bu güzel insan ölümünün ardından dergilerin baş konuğu olmaya devam ediyor. Temmuz dergisinde hazırlanan dosyadan paylaşım yapacağım.

“Yine bir Temmuz ayında 22 Temmuz akşamı İstanbul’dan Karar Gazetesi’nde yazan kıymetli kardeşim Enes Batman aradı, sesi titrek ve üzgündü. “Ağabey, Asım ağabeyin vefat ettiği söyleniyor ben ulaşamadım senin bilgin var mı?” Sonra kıymetli Ali Emre ağabey bir mesaj attı. “Murat ne oluyor?” diye. Murat’ın bilgisi de ancak sizin kadardı. İstanbul’dan 600 km uzakta olmak beni hiç bu kadar üzmemişti. Eşine, oğluna, Amasya’da yaşayan abisine ulaşarak duyduğumuz bu haberi anlamaya çalıştık. Her geçen dakika ümidimizi de yok ediyordu. Küçük bir ümidimiz vardı; bu haberin bir şaka olması. Yıllar evvel Yeni Şafak Gazetesi’nde “Duyduk Duymadık Demeyin” isimli “Beyaz Haberler”in paylaşıldığı köşeyi hazırlayan Gültekin, gazeteye kendi ölüm ilanını verip önünde poz çekecek kadar da insanı kalpten götürecek şakacı birisiydi. Bunun da kötü bir şaka olması için dua edip durduk. Ama maalesef Asım ağabey bu defa şaka yapmıyordu, ölüm gerçeği ne kadar inanmak istemesek de tüm çarpıcılığı ile önümüzde duruyordu.” Murat Ayar

“İnsan tuhaf bir varlık malum. Birçok açıdan onun bu özelliğini irdeleyebiliriz. Bu tuhaflık, zaman içinde yaşadığı değişim, kazandığı birikim, elde ettiği imkâna göre farklılık arz eder. Bir makama getirildiyse, kendisi orada olmazsa dünyanın batacağı vehmine kapılır. Biraz para kazandıysa, insan ilişkileri değişir. Biraz bilgi sahibi olduysa, sahip olduğu o bilgiye vasıta olanları, bu bilgiye rehberlik edenleri hafifser, zamanla değersiz ve anlamsız bulur. Onca kitabını okuduğu ve beslendiği yazarı, zayıf bulur, değersiz görür. Bu çiğ ve sığ bir bakış ve düşünüştür. Zamanla bu düşüncesinden vazgeçecektir, lakin kaybeden kendisi olacaktır. Asım böyle biri değildi, kesinlikle değildi. Haktanır, kadirşinastı. Gençliğinde, öğrenciliğinde okuduğu, etkilendiği, beslendiği yazar ve fikir adamlarına saygısı, bir bağlılık derecesindeydi. İslamcı camianın esin, besin, düşün ve eylem kaynağı olan isimler, onda eskiden neyse şimdi de oydu. Merhum Zarifoğlu’na olan ilgisi, merhum Pakdil ustaya olan hürmeti, Sezai Karakoç’a olan aidiyeti, Rasim Özdenören’e olan hizmeti, evet yanlış okumadınız hizmeti, bağlılık derecesindeydi. “Bir insan aynı zamanda bu kadar kişiye bağlı olabilir mi?” demeyin. Kabiliyet meselesidir bu. Bir de istek. Bu tutum ve davranışı sadece yerli yazar ve fikir adamlarıyla sınırlı değildi. Müslümanların nefes almasına, heyecana gelmesine, harekete geçmesine vesile olan İslam coğrafyasının her köşesindeki Müslüman aydın, yazar, mütefekkir, sanatçıya böyle bakardı. Bu, emeğe, gayrete, hizmete saygının gereğiydi.” Mustafa Özel

“Asım ağabey her vakit dergilerle, yayınlarla, kelimelerle, ezgilerle ve marşlarla hemhal olmuş birisiydi. Gerçek Hayat’ta ‘Beyaz Haberler’ köşesinden uzun süre her hafta bize camiamızdan sevindirici haberler veriyordu. Yayıncılık sektöründen birisi olarak kendisiyle sıcak bir diyalog halinde olduk. Bu süreç bizleri camiamızdaki dergileri bir çatı altında birleştirmeye, bir araya getirmeye vesile kıldı. TÜRDEB ve sonrasında Dünya Dergiler Birliği vücuda geldi. Bir dönem benim de başkanlığını yaptığım ve daha sonra başkanlığı kendisine devrettiğim TÜRDEB’te en başından itibaren omuz omuza, yan yana olduk. On yılı aşkın bir süredir aylık dergi toplantılarımızı düzenli olarak yapmaya devam ettik. Asım Ağabey toplantılara her daim katılım sağlayarak sürece hep katkı sunardı. Bu toplantılar her ay farklı bir dergimizin ev sahipliğinde yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Farklı düşünce ekollerine mensup dergilerin tanışmalarına, muhabbetlerinin artmasına vesile olundu. En son geçen yıl Eyüp’de11. Dergi Fuar’ımızı yaptık. Tüm fuarlarda Asım ağabey ile hep bir aradaydık. Fuarların organize süreçlerinde istişareyi önemserdik. İmece usulü herkes elini taşın altına koyar elinden geldiğince sürece katkı sunardı. Katılımcı dergiler de bu süreci bildiklerinden resmi bir tarzın olmayacağını bilerek fuarlarımıza katılım sağlıyorlardı. Fuarlarımıza Asım ağabeyin bir telefonuyla veya mesajıyla davetini kıramayarak meclis başkanının, bakanların, tanınmış yazar ve çizerlerin gelmesine şahit olurduk. Fuarlarımız sayesinde oldukça sıcak dostluklar, kardeşlik hukuku kuruldu. Biz ona atom karınca derdik. O ise kendisini ‘dergi delisi’ diye tanımlardı. Eline aldığı her işi bir şekilde toparlar, insanları bir araya getirir ve sonuca erdirirdi. Bu dergi fuarları vesilesiyle fuarlara liseli, üniversiteli, fanzin dergilerimizi de kattık. Onlarca liseli, üniversiteli genç, dergilerle, yazarlarla onun sayesinde tanıştı. Birkaç fuar sonra fuarlarımız uluslararası bir boyut kazandı. İslam dünyasından, gönül coğrafyamızın birçok bölgelerinden kardeş dergilerimizi misafir ederek tecrübe paylaşımlarında bulunduk.” Muharrem Baykul

“Elbette eksildik bir kere. Yaralarımızı saran, içimizi ferahlatan, derdimize koşan Asım Hoca artık yok. Tamam, artık kimse canımız sıkıldıkça arayıp nasılsın demeyecek, bize tepsi tepsi güllaç getirmeyecek, yazılarımızı uzun uzun eleştirmeyecek; hepsi kabul. Bu eksiğe dayanacağız, şahsi dertlerden sayıp aşacağız.

Peki, şimdi kim okumaya yazmaya hevesli gençlerin elinden tutacak, onların itirazlarını dinleyip sabırla cevaplayacak ve kaybolmasını önleyecek? Bu şahsi bir mesele değil ki sabırla aşalım, bu bir kültürün şahsiyet meselesi.

Bugün Asım Gültekin’in ardından bunca güzel şey söylenmesinin sebebi nedir? Çok yazması, çok koşması mı? Hayır! Çok dinlemesi, çok sarılması!

O bizi tuttu ve bize sarıldı. Allah onu cennetinde tutsun, peygamber ona sarılsın.

Mekânımızı cennete benzetirdi, mekânı cennet olsun.” Enes Batman

Mustafa Kutlu hikâyeciliği

Dergideki ikinci dosya, Mustafa Kutlu hikâyeciliği üzerine hazırlanmış. "Kalbin Sesi, Toprağa Dönüş ve Kanaat Ekonomisi" çerçevesinde ele alınmış öyküler. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Kutlu’nun “Biz Büyürken Küçülen” adlı hikâyesinde kurduğu şu cümleler bağlamı itibariyle ne kadar kıymetlidir: “Dünyayı küçültürken kendimizi de küçültüyoruz. Gökdelenler, nükleer başlıklar büyüdükçe biz köşemizde büzülüyoruz. Eşya ile dünya ile var olan irtibatımız; âlemin ritmi ile olan bağlantımız zedeleniyor.”  Yıllardan beri bile isteye “kanaat”ı konuşur, anlatır Kutlu. Vitrinde Olmak’ta da derdini bir kez daha paylaşır bizimle: “Kanaat sahibi olan sabrı ve şükrü bilir. Bu ölçüleri, değerleri benimsersek yoksulluğun ne olduğunu anlarız. Tüketim toplumu bize naylon dolmalar yutturamaz. ‘Başka bir dünya mümkün’ sloganının altı ancak bu zihniyetle dolar.” İlmihal yahut Arzuhal’de “kanaat” gündemiyle yazmaya devam eden Kutlu şöyle der: “İşin sırrına erişmiş eskiler şöyle derdi: Yılan bile yılan iken toprağı kanaat ile yalar. Rızkı veren Cenab-ı Hak’tır. Çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir. Kanaat, (cahil ve nankör) insanoğlunu terbiye edecek en güçlü ilkedir. Tabii kanaat ve terbiye kavramlarından nefret edecek kadar beyniniz yıkanmamış ise.”  Kapitalizmin hayat tarzımıza müdahalesine ilişkin olarak Kutlu, çağrısına devam eder: “Her zamanki gibi olmayacak bir cevabım var. O elli bin çeşit malı yüz elli çeşide indirirsek dünya rahatlar, sektör rahatlar, biz de rahatlarız. Bunun adı henüz ekonomi biliminde yok. Ama ben koydum bile: Kanaat ekonomisi. Olmayacak duaya “âmin” demenizi bekliyorum. Çünkü olmayacak dua yoktur.” Süleyman Ceran

“Yoksulluk İçimizde. Bir çiçekçi dükkânı önündeyiz. Kutlu, ben, Süheyla. Şimdi birazdan Engin gelecek. İşte geldi. Kutlu onları takip ediyor. Ben de Kutlu’yu. Yani 29 yıl sonra. Göz açtık kapadık geçti 29 yıl. Süheyla ile mağazaları dolaşıyorlar. Engin’in ayakkabısı ayaklarını sıkıyor. Süheyla kendi konuşuyor kendisi dinliyor. Gönül yine de katlanılır. Engin’de onu çeken güzel bir taraf olmalı. Bazen Süheyla, Engin ile mağazada duran mankenleri karıştıracak kadar Engin’inin kendisinden uzaklaştığını görüyor. Engin uzaklaşıyor. Makama, arabalara, güzel sekreterlere, pahalı ayakkabılara, içkili toplantılara yaklaşıyor. Süheyla kaygılı ve yavaş. Süheyla bu yarış ise… Seni yoracak! Bu gönül işi fazla sürmemeli. Bir evlilikle neticelenmeli. Süheyla Engin’i dul ve emekli annesi ile tanıştıracak. Engin’i her bir şeyin dolap, masa, örtü, perde el emeği alın teri ve göz nuru olduğu sıcak ve mütevazı evlerine davet ediyor. Hoş-beş ve kısa bir fasıldan sonra Engin’in sorusu şu: “Demek kirada oturuyorsunuz?” Engin hiç konuşmasaydın. Şu an yaşanmasaydı, bir hasret olarak kalsaydı. Dünya küçülmüştür. Hatta uzayın boşluğunda dağılmıştır. Engin kaybolmuştur. Güvendiğimiz dallar elimize gelmiştir. Hayyaalelfelaaaah. Ne ki bu hüzünlü an bir başka kapıyı açacaktır.” Halis Demir

“Peki, nedir Kutlu’nun derdi? Kutlu, kendi tabiriyle imal-i fikir etmek derdinde. Bir kıvılcım yakmak, işaret fişeği atarak dikkatimizi çekmek, köprüden önceki son çıkışı göstermek derdinde. “Okumakta olduğunuz yazılar bir sistem arayışına zemin hazırlamak için düşünür-akademisyen-sanatçı ve politikacıları harekete geçirmek gayesini güdüyor.” diyor. Neden peki? Nedeni, insanı ve insanlığımızı kıskacına alan kapitalizmden kurtulmak. Hani bizim solcu kesimin sıklıkla kullandığı tabirle “insanca yaşam” için. Bir de Kutlu, kapitalizm ve onun kurduğu Çağdaş Küresel Medeniyet’in kıskacından ancak yine onun çiğnediği Hududullah içinde kalarak kurtulunabileceğini söylüyor. Hep söylendiği gibi çivi çiviyi sökmüyor çünkü bir çiviyi ancak oraya çakan gücü tersine kullandığınızda sökebilirsiniz, yani asla dönerek, daha doğrusu bağlamımız içinde söylersek Hududullah’a tekrar girerek. Kutlu, hedefinin Hududullah çerçevesinde bir sistem arayışı olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Hedef kan emici kapitalizmin pençesinden kurtulmaktır. Kurtulalım ve imanımızın gereği olan hayatı yaşayalım. Hem biz hem bütün dünya.” Hüseyin Hilmi Arslan

“Kutlu neden lirizmden didaktik bir noktaya geldi?

Tamam, birçok öyküsünde, karakterlerinin ağzından hayat görüşünü serdettiğini fark etmişizdir. Lakin öyküde fırça darbeleri, çizgileri hep yumuşatma temayülündedir. Renkler pastel, yumuşaktır. Sahne yoruma açık, flu durumdadır. Oysa Kalbin Sesi’nde çizgiler, fotoğrafik resim düzeyinde net. Renkler parlak. Kontrast yüksek. Kutlu tiryakilerini rahatsız edici bir mahiyet arz etmekte.

Kalbin sesi “imanın göstergesi, Allah’ın kalbimizde yankılanan sedası”dır.

Toprağa dönüşten ise toprağı, havayı, suyu zehirlerinden arındırarak doğal akışı içerisinde kullanmayı, üretmeyi anlıyoruz. İmanımızın işaret ettiği yönde eyleme geçersek kanaat hissiyle toprak, hava, su ile barışmamız gerekiyor.

Kutlu tiryakileri, Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş’te kalemden dökülen satırların, öykülerinde hangi satırlara tekabül ettiğini fark etmede gecikmeyeceklerdir. Her bir izah, tespit öykülerindeki bir vakayı, bir diyalogu, bir durumu çağrıştıracaktır. Ben örnek olarak Huzursuz Bacak öyküsünü ele alacağım.

Daha çok hassas, titiz, mükemmeliyetçi kişilerde rastlanan, aşırı üzüntü ve benzeri durumlarda da geçici olarak ortaya çıkabilen, genellikle tam olarak tarif edilemeyen, ayak ve bacak bölgesinde kaşıntı, ürperme, ağrı, yanma, karıncalanma gibi semptomlarla karakterize bir hastalık Huzursuz Bacak.

Ömer Faruk bir tıp profesörü baba ile bir arkeolog annenin hassas, titiz, adalet duygusu, vatan sevgisi, bilinci yüksek, yurtdışında ekonomi alanında parlak bir akademik kariyeri müteakip idealleriyle birlikte memleketine hizmet etme arzusuyla dönen, ancak hayal kırıklığı ve huzursuzluk yaşayan bir karakter.

Doğrusu Huzursuz Bacak hem kitap ismi olarak hem de vaziyeti kusursuz yansıtma bakımından harika bir fikir. Kutlu bizi daima damardan yakalamayı başarıyor.” Mustafa Kayapınar

“Mustafa Kutlu, ferdi bir devrimin peşindedir. Toplumu değiştirecek gücün fertten doğacağını bildiği için, kalbin sesini dinleyip özümüz olan toprağa dönmemizi salık veriyor. Arzuladığı devrimin inanan kalplerden doğacağını şöyle izah ediyor; “Kalbin sesi imanın göstergesidir. Vicdan dahi bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah'ın kalbimizde yankılanan sedasıdır.” İsteğimiz tüm değişimi Allah bize kalbimizin sesini dinlediğimizde verecektir. Yeter ki kalbimiz zedelenmesin ya da Kutlu’nun tabiriyle; “Kalbin cilası bir kere çizilmeye görsün.”

Kafa tuttuğu kapitalizmin dünyayı esir aldığını biliyor ama ona teslim olmuyor. Her zaman bir umut var diyor. "Kalbin Sesi"ni dinleyerek yola çıkın, bu temiz niyet ve samimiyet çağdaş hurafelere dolu aklınızı da yola getirecektir.” diyerek bir yol tarif ediyor ve kapıları açmak olan amacını tekrarlıyor; “Bu yazıları yazmamdaki gaye ‘bilenler’i harekete geçirmek, imal-i fikir eylemelerini sağlamaktır.” 

Yakın zamana kadar parlatılan şeylerin kapitalizmin eliyle birdenbire sönükleştiğini anlatıyor. Kapıları Açmak kitabının henüz ilk sayfasındaki kasetçalar ve arabesk parça vurgusu bize bunu gösteriyor. Bundan çeyrek yüz yıl önce insanlara ideal diye sunulan şeyler bugün bayağılaştırılıyor. Dün el üstünde tuttuğumuzu bugün göz ardı edebiliyor, kıymetli kılıp kadimleştiremiyoruz. Bu da aslında kapitalizm etiketiyle ruhu öldürüyor. Ve insanoğlu hareket noktasını kaybediyor. “Artık okumakta olduğunuz kitabın hedefini daha rahat ifade edebilirim. Hedef kan emici "Kapitalizmin" pençesinden kurtulmaktır. Kurtulalım, imanımızın gereği olan hayatı yaşayalım.” diyerek kutlu bir çıkar yol aradığını ve teklif ettiğini söylüyor. Bunun “isyan ahlâkı”nı da gerektirdiğini unutturmadan.” Mustafa Mete

İmdat Akkoyun’dan dağ güzellemesi

Dağ demek serinlik, ferahlık, ruh genişliği demektir. Ne zaman karşıma bir dağ çıksa aklıma Necip Fazıl’ın:

“Uzasan, göğe ersen,

Cücesin şehirde sen;

Bir dev olmak istersen,

Dağlarda şarkı söyle!” şiiri gelir.

İmdat Akkoyun da Temmuz Dergisi’nde dağlara olan sevdasını işlemiş bir şiir tadında. Keyifle okunacak bir yazı. Dağ havasında.

Dağ bir leyladır.

Güzel alımlıdır. Çekicidir. Fıtratan daima bütün gözlerin kendinde gezdiği, bütün bakışların kendinde toplandığı, bir kez tutulanın bir daha ayrılmaz bir tutkuyla bağlanacağı tutkulu bir aşktır. Hiçbir aşığın davetine hayır diyemeyeceği cilveli, edalı, zarif, nazlı bir leyla. Saçları kurdeleli, saçları belik belik, gözleri ela, fistanı allı yeşilli... Karacaoğlan’ın diliyle “Dinleyelim dağ başında figanı / Görelim ne demiş o Leyla Leyla/ Uğra yar yanına eyle selamı/ Deyim ezberimiz bu Leyla Leyla”

Dağ bir efsanedir.

Bir dağ yolculumuzun ilk durağı Isparta Şerbademli Dedegül Dağı. Koynunda Isparta Sütçüler, Şarkikaraağaç, Aksu ve Şerbadem’i büyüten Torosların batı yakasındaki bu son kalesinde. Dağ bir tılsımdır, bir efsanedir. Yıllanmış hikâyeleri zamanla bir efsaneye, masala evrilir. Dedegül Dağı da bir efsanedir. Bin bir çeşit efsaneleriyle sürgit yaşar ömür törpüsünü dağ. Tepesinde sakladığı bir eren. Rivayet odur ki zamanla dağın farklı noktalarına diktiği kokusu ve renginin henüz arz üzerinde denk gelinmediği eşsiz bir çiçek. Sonrasında sırra kadem basan o ermişin adının bir dağla beraber gelmesi asırlarca.

Dağ bir hafızadır.

Dedim ya Toros dağlarındayız biz. Toros dağlarındanız biz. Kozan’dan başlamış bizim de yolcuğumuz. Geçen yıl en doğusundaki Kayseri Aladağlar’da noktaladığımız dağ yolculuğu bu sene onun en batısı Dedegül Dağı Melikler yaylasıyla devam etti. Hemen arkasından Kızıldağ. Üzümlü karı zirvesi kuz koyunlarında sakladığı âşıklarıyla her daim göz kırpıyor sevdalılarına. Sayacak, çoban kayası bir kuşgözü bakım yeri Yenişarbademli ve Kızıldağ ormanlarına. Karağı Boğazı bir sırrın adı. Yeryüzüne kazık oluşlarının ete kemiğe bürünmüşlüğü Melik taşı sapa sağlam her zamanki yerinde.

Temmuz’dan bir hikâye

Muhsin Küllüoğlu’nun Terzi isimli öyküsünden paylaşım yapacağım.

“Aklındaki sesler kulağına gelen kuş sesleri ile bölündü. Bugünkü programı aklına geldi. Lise arkadaşı Yavuz ile buluşacaklardı. Buluşma saatine daha çok vardı ama o zamana kadar fotoğraf çekerek Fatih sokaklarında dolaşma fikri aklına düşer düşmez bir an bile vakit kaybetmeden yola koyulmaya karar verdi. Fotoğraf makinesini alıp apar topar çıktı evden.

Sokaklar, evler, balkonlar, kaldırım kenarları, köşe başları, kahvehaneler, çay dolu bardaklar, bardakları tutan eller, yüzler, yüzlerdeki çizgiler, çizgilerdeki seneler, camiler, camileri tavaf eden kuşlar, avlular, ağaçlar, minareler…”

“Hani manzarası da güzeldi bu bankların. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Yine manzara eşliğinde biraz havadan sudan bahsettiler, biraz dertleşip hasret giderdiler. Çektiği fotoğraflara baktılar birlikte. Bir fotoğrafa takılıp kaldı Yavuz: Biraz önce çay içerken yanına gelen Faruk Amca’nın fotoğrafıydı; kafasında kasketi, elinde çay bardağı, yüzünde yaşayan izler…”

“Sonra birkaç cümle kurdu; ‘o tarla’ dedi ‘hiçbirimize yâr olmadı biliyor musun? Bereketi kaçmış ondan sonra evin. Sonradan öğrendim tabi ben, her sene bir sıkıntı çıkar babam hiç mahsul alamazmış o tarladan. Sonra da satmış zaten.’ Biraz hüzünlenmişti; öyle görünce onu fazla uzatmadan müsaade istedim. Ayrılmadan önce de rica edip bir fotoğrafını çektim.”

Temmuz’dan şiirler

siyah derin ve kurbağalı denizlerin

fillerin çektiği gemilerinden yayılan

paslı testere ağzı gibi dalgalar

kesiyor sonsuza açılan mülteci teknelerini

kanın sıcaklığında uyuyan şehirlerin

ışıkları parlıyor

parlıyor kurt gözleri

silahlı devletleri

dikenli telleri

kara suları ve bayraklar

bir elma bir devletten

daha güzel kokuyor anneciğim

yeşil elma kabuğundan

mülteci gemiler çiziyor kör bir ressam

saçları dağınık tuz ve lodos bulaşığı

yosunlar hüzünler içinde anneler çiziyor

çocukları ellerinden kayıp giden

saçlarını kim örecek meryemin

gözlerinde kum gözlerinde bıçak

bir gelincik gibi sahile vuran

üç yaşında çocuklar çiziyor

zeytin ağacının dibinde uyut beni

toprak daha güzel kokuyor anneciğim

Tuncay Yerlikaya

burası domuz eti satıyor deyip migros’a küfreden o amcanın

acilen bize dua etmesi gerekiyor furkan abi

biz ki, Allah diyerek nefes aldırıyoruz içimizin sıkıntısına

çünkü bugüne kadar hangi kapıyı açmaya çalıştıysak

beklenmedik bir şekilde kırıldı elimizdeki tüm anahtarlar

ve sadece ciğerden öksürünce anlıyoruz çarpıyor kalbimiz

çünkü ömrümüz, kerahet vaktine kalmış bir ibadet gibi tehlikeli

oysa şimdi, üstümüze yıkılsa arş ve derin derin çatlasa arz

isteriz ki, bir nehrin serinliğiyle kuşansın vücudumuz

Halil İbrahim Karahan

Bir at kişnemeli sînemizde

Bir duamız olmalı yek avuç

Omuzlar bir hiza, omuzlar dimdik

Başlar yalnız ona…

Her noktanın sonu büyük harfle

Başlamalı her noktasız akış

Sürüklemeli aynı ırmağa varsın

Molozlar yığılsın kıyıda

Akan su o tertemiz durulayacak

Sıddıka Zeynep Bozkuş

dağlar da bağlanınca en ücraya

hayata dönük gölgelik aramazsın

sanki her şey eski mezarlık bazen

ya da cengi terk eden bir şehir

dinmeyen birikintiler taşırsın

ardına dek gürültü kalır sokakta

koparılmış çiçekler hep çocuk kuşağıyız

yarım adalet yarım vicdan yarım merhamet

kandiller yaktılar karanlığın avuçlarına

her şeyin yarısını çıkarmışız

ve yağmura çıkan ülfet şimdi

ne keskin ırak sessizliğe çağrı

kaldı mı sonra yaşamak mihneti

çünkü saf biçimini unutmuştur hayat

övünçle dikilirdik karşısına mağrur

evvela tüm bahtımızdı inanç

Fatma Zehra Çiçekçi

Oysa bembeyaz sıvardı babaannem duvarları

Bembeyaz kireç ve sinen kokusu kapatırdı duvardaki yaraları

Saklanırsa da duvarın oyukları sarıları

Kavlamış kavruk bağrıydı fırçaya ayan

Derdinden mi kabarırdı yüreği duvarın -bilemezdik de
Kireci kavlamış bir noktadan yol bulur sökerdik

Sahte bildiğimiz beyazları

İçine içine girerdik bilmeden duvarın kahrını

Yarı kalmış yıkık duvarda

Parmak izimi buldum yıllar sonra

Çekinmeden uzattığı gülü kokladım çocukluktan

Maske düşürmek gibiymiş o vakitler -şimdi biliyorum
Benim

Senin

Onun...

Taktıkça tırnaklarımı

Dökülüyordu

Beyaz kireçler yerini toprak sıvaya bırakıyordu

Nilüfer Zontul Aktaş

İbrahim Tüzer söyleşisi Türk Edebiyatı’nda

563. sayısında dopdolu bir içerikle karşımızda Türk Edebiyatı Dergisi.  Dergiden yapacağım ilk paylaşım İbrahim Tüzer söyleşisinden olacak. Sorular Bahtiyar Aslan’dan. Söyleşi İbrahim Tüzer Hoca ile yapılınca elbette geniş eksenli bir söyleşi ile karşı karşıya kalıyoruz. İçinde edebiyat sosyolojisi, İsmet Özel, Fikret Ürgüp, akademik çalışmalar olan bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Edebiyat ve toplum arasındaki ilişki, sözün ve ruhun başlangıcından itibaren bir zorunluluk olmasına rağmen Robert Escarpit’in 1962 yılında yayımlanan Edebiyat Sosyolojisi adlı kitabı meselenin kuramsal çerçevesinin oluşması adına önemli bir adım olarak karşılanmıştır. Oysa Aristo’nun Poetika’sındaki yorumların dahi toplum ve edebiyat arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalıştığı söylenebilir. Ancak sistematik edebiyat sosyolojisi çalışmalarının 18. yy’dan itibaren Madam de Stael, Hippolyte Taine, G. Vico, Louis de Bonald, Wilhelm Dilthey, Georg Lukacs, Gustave Lanson, Lucien Goldmann, Franco Moretti gibi isimlerin çalışmalarıyla özgün bilimsel bir metot olma yolunda ilerlediği söylenebilir.

Escarpit’in çalışması 19. yüzyıla kadar getirilen edebiyat sosyolojisine bir çerçeve çizmiş olması bakımından değerli bir çalışma. Üstelik Escarpit, kitabında edebiyatın okur kitleleriyle, kitapların basım, yayım ve dağıtımıyla inşa ettiği toplumsal yapıdan belki de ilk kez bahsediyor. Bu bağlamda Escarpit’e yapılacak itirazlardan ziyade, bu çerçeveyi yok saymadan birikime katkı sağlamak amacı taşımamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugünün dünyasında edebiyat ve toplum arasındaki ilişki eskiye nazaran çok daha farklı ve karmaşık. Üstelik Türkiye’de yapılacak edebiyat sosyoloji çalışmalarında şu an teorik bilgiden ziyade sahadan toplanacak, üretim, tüketim, basım, dağıtım, okuyucu grupları vs. gibi temel bilgilere ihtiyacı var.”

“Kısacası belirli bir dönemin sosyolojik yapısı kendini metinlerin dünyasında somut bir biçimde var eder. Tür ve biçim kavramı daha çok oldukça geniş bir zamana yayılmış medeniyet süreçlerinin ifadesidir. Biçimin hayata dair bu akışı katılaştırdığı belirli sınırların içerisinde dondurduğu sanılabilir ama hayatın akışkanlığı biçimin üzerinden derinden ve ağır işleyen bir süreç olarak devam eder. Başlangıçta marjinal ve avangart olarak kendini dayatan edebî biçim, zamanla türün örneklerinin belirli bir uzlaşıya varması ile yeni bir dengelenme yaşar.

Şunu da belirtmek gerekir ki Türk edebiyatını, toplumsal dönüşümler üzerinden okurken biçimdeki değişiklikler ve edebî türler üzerinden ilerlemek oldukça zahmetli olduğu kadar değerli bir tercihtir. Çünkü özellikle 19. yüzyıl sonrasında ortaya çıkan biçimsel ve türle ilgili değişiklikler; Türk toplumunun kendi dinamikleri ile birlikte Avrupa’daki gelişmelere göre şekillenir. Bu noktadan Türk modernleşmesinin ve Batılılaşmanın Türkiye’deki edebiyat sosyolojisi okumalarının da biçim ve içerik açısından merkezinde olduğu saptaması yapılabilir.”

“Sanatkâr” adlandırmasını bütünüyle hak eden insanları, içerisine doğdukları coğrafyanın ve mensubu oldukları milletin birer işaret fişeği vazifesi gören öz bilinçli evlatları olarak değerlendirmek gerektiği yönünde bir kanaate sahibim. Her tarafı sis ve pusun kapladığı bir zaman diliminde onların yaktığı ışığa tutunarak yönümüzü tayin edip yolumuzu yürüyebilmek çok önemli. İsmet Özel de altmış yıla yaklaşan sanat, edebiyat ve fikir hayatıyla merak eden, yaşadığı dünyayı sorgulama ihtiyacı içerisinde olan ve farkındalık bilinciyle kendi yerini beğenmeyenler için adeta bir işaret fişeği vazifesi görüyor. Bunu sadece şiirleriyle, fikir yazılarıyla, konferans ve panelleriyle değil hayat karşısındaki tutum ve davranışıyla da yaptı ve yapmaya devam ediyor… Modern dünyanın tüketim çarkları arasında kendi gerçekliği ile ilgili soruları sormanın uzağına düşmüş, insan olmak ve dahası insan kalmak adına gayret ortaya koyamayan kalabalıklara karşı diri durabilmek için “Beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım” diyebilmek ve “Tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime rabb bellemeyeceğim” tavrını göstermek sadece şiirin söylem düzeyinde kalan bir duyuş tarzı değil onun için.

1944 doğumlu olan İsmet Bey’in şimdiye kadarki hayat macerası incelendiğinde bu duyuş tarzına paralel bir tavrın da ortaya konulduğu görülecektir. Dolayısıyla hem şair hem yazar hem de bir mütefekkir olarak İsmet Özel’in varlığı ve işaret ettikleri, meselesi Türkiye olan için fonksiyonunu hiçbir zaman yitirmemiş ve yitirmeyecektir. Ancak Özel’deki tavrın ve söylediklerinin anlaşılması, sıradan bir okuma ve bakış açısının ötesinde sistemli ve nitelikli bir gayret beklemektedir muhatabından. Bu göze alındığında biyografisinden ve fikirlerinden hareketle kendisine yönelik eleştirilerin mahiyeti fark edilecek ve Özel’in aslında aynı istikamette sahici kalabilmek adına kendi yolunu yürüdüğü anlaşılacaktır.”

“Arzu ettiğim disiplinde olmasa da evet, çalışmaya gayret ediyorum. Buna edebiyatın ve sanatın güncel meselelerini takip edebilmek adına yeni yayınları okumak; öğrencilerimizin çalışmalarına danışmanlık yapmak da dâhil midir bilemiyorum… Ancak bu okuma eylemimi gerçekleştirirken kenara not aldığım, altının çizilmesi gerektiğini düşündüğüm, Türk edebiyatı ve diline katkı sunmak adına dikkatimi gevşetmeden yazıya dökmek istediğim birçok mesele birikiyor. Bu dünyalık yerden gelip geçerken benden geriye kalan işler olarak bunları ortaya çıkarmak en büyük dileğim…

Diğer taraftan çeyrek asra yaklaşan süre içerisinde romana, hikâyeye ve şiire dair kaleme aldığım yazıları bir araya getirme niyetindeyim. Farklı akademik ve popüler dergilerde kalan bu yazılarımı belirli tematik gruplandırma ile toplamak ve muhataplarıyla buluşturmak istiyorum. Şimdilik bu diyelim…”

İkinci Yeni’ye çerçeve çizmek

İkinci Yeni, üzerinde en çok konuşulan ve konuşulmaya devam eden bir dönem. Sesi ve etkisi günümüzde de hükmünü sürmesinden dolayı edebiyat gündemindeki yerini daima korumuş olan Ekinci Yeni hakkında Muharrem Dayanç yazmış. Geniş ve oldukça açılımı yüksek bir yazı bu. Etkileri, anlam ve anlaşılma sorunları gibi birçok konuyu ele almış Dayanç.

“İkinci Yeni’nin şiiri içten ve dıştan kuşatmaya başladığı yıllardan başlamak üzere birçok edebiyat araştırmacısı/eleştirmen bu hareketle ilgili görüşlerini değişik yollarla dile getirmeye devam eder. Dolayısıyla bu şiirsel oluşumun ana hatlarıyla çerçevesini çizebilmek için bunların en azından bir kısmına göz atmakta yarar var.

Suut Kemal Yetkin, 1958’de Düş’ün Payı dergisindeki bir yazısında, “Yeni Türk şiiri, 1953’ten beri akıldışı bir yönde gelişmektedir.” der ve adını anmadan İkinci Yeni’ye gönderme yapar. Metinde yer alan “Bu şiirin en başarılı şairi hiç şüphesiz Edip Cansever’dir.” cümlesi bahsi vuzuha kavuşturması bakımından mühimdir.

İkinci Yeni ile ilgili ilk çalışmalardan birini yapan Asım Bezirci, “İkinci Yeni 1954’ten sonra filizlenmeye başlayan bir şiir hareketidir.” dedikten sonra ekler: “Öncüleri Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda gibi şairlerdir. Harekete ‘İkinci Yeni’ adını eleştirmen Muzaffer Erdost takmıştır. Gerçi yanlış bir adlandırmadır bu. Çünkü, şiirimizin Tanzimat’tan beri geçirdiği yenilik olayları göz önünde tutulursa İkinci Yeni’ye ancak “Sekizinci Yeni” demek uygun düşer. Ama, İkinci Yeni bir yönüyle Garip akımına (Birinci Yeni’ye) tepki olarak doğduğu ve sık sık tekrarlandığı için bu ad yerleşir.”

Erdost’un adı geçmişken, onun İkinci Yeni için çizdiği yenide sürekliliğe vurgu yapan “İkinci yeni denince, çokları bir kere duraklıyor. İlkeleri, yöntemleri, kuralları çizili bir akıma konmuş bir ad gibi ‘ikinci yeni’ sözünü ele alıyorlar. Oysa ‘ikinci yeni’ sözü ilkeleri, kuralları çizili bir akımın adı değildir; onun için de bu sözün içine aldığı ozanlar arasında geniş ikilikler vardır. ‘İkinci yeni’ sözü daha çok 1950 yıllarına kadar en iyi çağını yaşamış yeni şiirin üzerine gelen, şiirleriyle onlardan yavaş yavaş ayrılan ozanları içine alır. Yani, ‘ikinci yeni’ bir okulun adı değil, kendisinden önceki şiire göre yeni olan bir şiirin sınır çizgisidir.” şeklindeki değerlendirmesine göz attıktan sonra,19 Ağustos 1956’da Son Havadis’te kaleme aldığı ve sonrasında akıma ad olan “İkinci Yeni” adlı yazısında söylediklerine de değinmekte fayda var. İlhami Soysal’ın sıkıştırması nedeniyle alelacele bulunan bir başlıkla son hâlini alan bu yazı, Akis’te çıkan “Şiirimizin Kaderi” başlıklı yazarı belli olmayan bir makalede, şiirin on yıl öncesine göre geriye gittiği “içimize güven veren, ümit dolduran” şairlerin yerinin boş kaldığı iddialarına Erdost’un itirazıyla başlar. Erdost, on yıl önceki şiirin idealize edildiği bu metinde türün temel niteliklerinin altını “hemen ezberlenivermesi” ve “dudağımızdan düşürmediğimiz mısralardan oluşması” olarak çizer.“Şiirimizin altın çağı” ibaresiyle de yüceltilen şiir anlayışına sekiz şairin (Orhan Veli, Külebi, Oktay Rifat, Dağlarca, Bedri Rahmi, Tarancı, Cumalı, Attilâ İlhan) otuza yakın şiiri (“İstanbul’u Dinliyorum”, “Sivas Yollarında”, “Karadut”, “Otuz Beş Yaş”, “Kış Güneşi”, “Üçüncü Şahsın Şiiri” vb.) örnek olarak verilir. Geçmişin övülüp günün şiirinin/şiir anlayışının eleştirildiği Akis’teki yazıya cevaben Erdost, hâlihazırda bu edebî türde, bir değişimin/dönüşümün hüküm sürdüğünün altını çizer ve tezini “bugün yazılması gereken şiir, kendisinden önceki şiirin bir kalıntısı olmamalı, ayrı bir kimlikte doğmalıdır” görüşüne dayandırır. Kolay şiirden zor şiire doğru bir geçiş başlamıştır ve bu geçiş kendini iki ana çizgide belli eder: “Mısra yapısı” ve “şiiri düşünüş”. Yazının devamında Erdost, “yeni bir şiir dili kurma çabası”nın yanı sıra “yeni düşünceler”, “yeni sözler”, “yeni bir evren” ve “düşüncemizde kurulacak yeni bir düzen”den de bahseder.”

“Eser Gürson, 1965’te Devinim 60’da çıkan yazısında şöyle der: “Aradan on yıl gibi bir zaman geçmesine karşın hâlâ yanlış değerlendirmelerden kurtulamayan bu olayı kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Bağlandıkları ortak bir ‘poetika’ olmayan, ama çağdaş duyarlığın da birliğinde getirdiği birçok ortak yanla, bir önceki şiirden ayrılan bir bölük şairin getirdiği değişik bir yoğun hava.

Batı’yla da bağlantısı olan geniş bir şiir olanağı, çağdaş yakınlaşmalar içinde paylaşılmıştır. Soyutlamak, kapalı olmak, yaşamı parçalarından çok bütünüyle vermek, duygusal anlamı ussal anlama yeğlemek, imgeyi önemsemek, özde, biçimde, dilde deformasyona gitmek, doğal dilden çok yapay dile eğilmek, şiir yakınlığına (Birinci Yeni yalınlığı anlamında) karşı koymak, İkinci Yeni şairlerinin bol bol kullandığı olanaklardır. Bu özelliklerin her birinin başına, ‘yer yer’ ya da ‘zaman zaman’ deyimlerini eklemeliyiz. Çünkü her şairde, bütün bu saydığımız özellikleri bulmamız mümkün olmayabilir.” Yazar bu mülahazalar ışığında İkinci Yeni’nin çerçevesini ana hatlarıyla çizmeye çalışır. Alıntının ilk cümlesinden anlaşıldığı üzere bu hareketin miladı için 1955 yılına gönderme yapılmıştır. Gürson’un, hareketin etkin olarak devam ettiği süreçte, “İkinci Yeni’ye en yakın kuramı” Çağının Şairi adıyla Hüseyin Cöntürk’ün kaleme aldığını söylemesi ayrı bir dikkati hak eder.”

Memet Fuat, Orhan Alkaya’nın İkinci Yeni’nin adresi olarak Yeni Dergi’yi göstermesine içerler ve bu akımın ortaya çıkışını kendince şöyle yorumlar: “İkinci Yeni şiirinin ilk örnekleri 1950’lerde ‘Pazar Postası’ adlı haftalık dergide yayımlandığı gibi, ilkeleri de gene o dergide konmuştur. Bu akımın ortaya çıkışını destekleme onuru başka hiçbir dergiye tanınamaz. Akımın eleştirmeni, kuramcısı ise derginin ‘Sanat-Edebiyat’ bölümünü yöneten Muzaffer Erdost’tur.”

Mehmet H. Doğan, şiir bahsini “dönüşüm” (evrimleşme, bir süreç içinde belli bir durumdan başka bir duruma geçme) ve “dönemeç” (karşı çıkma, toptan bir ret sonunda ortaya çıkan kesin bir değişme) kavramlarından hareketle açıkladığı bir denemesinde İkinci Yeni’yi “dönemeç” kategorisinde değerlendirir. Bu bağlamda yazar, şu sözlerle harekete dar sayılabilecek bir çerçeve çizer: “1950’lerin başlarında, birkaç şairin (Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan) birbirinden habersiz, bildirisiz, İstanbul ve Ankara’daki birkaç dergide (Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası) yayımladıkları şiirlerle başlamış olan bu hareket, adından da anlaşılacağı gibi, birinci yeni sayılan Garip’in sonunda şiirin getirildiği yere açık bir başkaldırıyı dile getirir.”

İkinci Yeni’yi birçok yönüyle masaya yatırdığı makalesinde Mehmet Can Doğan da 1950 yılının ortalarıyla 1960 yılının hemen başını başlangıç ve bitiş tarihleri olarak öne çıkarır: “1950’lerin ortalarından başlayarak ortak bir duyuşla bir araya gelen şairlerin şiirleri ve yazılarıyla belirginleşen İkinci Yeni Şiiri, 1960’lı yılların başında tamamlanır.”

Yalçın Armağan; “İkinci Yeni’yle birlikte Türkçe şiirde, ‘görev adam’lığından şaire, doğanın taklidinden doğanın yeniden formüle edilmesine ve kamusal dilden (dilin özel bir kullanımı olarak) özerk şiir diline doğru bir değişim yaşanmıştır.” değerlendirmesiyle, İkinci Yeni’yle birlikte ortaya çıkan yazar, eser ve dil bahislerindeki dönüşüme vurgu yapar.”

“Edebî topluluk/hareket/akım bahsinde daha çok belli şablonlar, klişeler üzerinden konuşmaya, tartışmaya, hüküm vermeye alışmış olan edebiyat araştırmacıları, eleştirmenleri, heveslileri öncekilerden farklı bir yapıda ortaya çıkan İkinci Yeni’yi değerlendirirken evrensel, nesnel, güncellenebilir ölçütlere sahip olmamanın eksikliğini fazlasıyla hissederler. Sığlık veya yüzeysellik olarak kavramlaştırılabilecek bu problem, İkinci Yeni ile ilgili çalışmaların önyargı ve tekdüzelikten sıyrılması, özgünleşmesi, derinleşmesi ve kuramsal bir çerçeveye oturmasıyla çözüm yoluna girecektir.

İkinci Yeni’yle ilgili kafa karışıklığını imleyen birkaç örnekle bahsi toparlayalım.

Oktay Rifat, Yusufçuk dergisinin 1980’de kendisiyle yaptığı bir mülakatta bu hareketi Perçemli Sokak’la kendisinin başlattığını söyler:

“Perçemli Sokak 1956’da çıktı. Ekim’de sanıyorum. Kitabın içindeki şiirler daha önce dergilere verilmemişti. Ama herhalde 1956 Ekim’inde bir gecede yazılmadı. En az bir yıl sürmüştü yazılmaları. Perçemli Sokak’la birlikte İkinci Yeni de kuruldu. Ne var ki kuruculuk savında olanlar hareketi daha gerilere çekmek ve beni dışarda bırakmak istediler.”

İlhan Berk bir konuşmasında Oktay Rifatvari bir tavır takınır, “Saint-Antoine’ın Güvercinleri”- ni İkinci Yeni’nin “ilk muştusu” sayar.

1960 yılında yazdığı bir yazıda Karakoç, Berk’i İkinci Yeni’nin hem “önder”i hem de birçok konuda “en”i olarak görür: “

İlhan Berk, kim ne derse desin, bu yeni akımın önderi. En soyutçusu, en dilcisi, en ülkücüsü, en toplumcusu, en gerçekçisi, en düşçüsü, en yabancısı, en yerlisi; kısaca bu şiirde ‘en’ kelimesini kullanmak gereken her durumda, İlhan Berk geliyor aklıma.”

Eve Dön

Hayatımıza gelip yerleşen bir kavram oldu eve dönmek. Gözümüzün değdiği yerde bizi eve davet eden bir uyarı ile karşılaşıyoruz. Eve dön, evde kal, evden çıkma diyerek büyük bir ısrarla insanlar evlerinde tutulmaya çalışırken aslında ev kavramının derinliğini de hep birlikte idrak etmeye başladık. Nadir Aşçı yazısında soruyor; “Ev’e Dön ama Hangi Ev’e.”

“Mecburi ev hapsine tutulduğumuz günlerin içinden geçiyoruz. Hepimizin cezası ev hapsine çevrildi ya da başka bir ifadeyle. Dünya üzerinde sekiz milyar olduğu söylenen insanların hepsi de bir elden evlerinde kalmaya ikna edilmiş durumda. Sebebi malum. Yüzde ikiden az bir öldürme etkisine sahip olan, dünya düzeninde eksen değişikliğine sebep olacağı bilinen bir virüs…

Bunu burada noktalayıp yazının bundan sonraki kısmını ev bahsi üzerinden sürdürelim.

Ev, Türk hayatının vazgeçilmez unsuru. Bizi Avrupa medeniyetinden keskin bir şekilde ayıran en önemli unsurlardan biri şüphesiz… Memuru, işçisiyle; yaşlısı, çocuğuyla; kadını, erkeğiyle, her gün en geç akşam ezanıyla birlikte döndüğümüz bir yuvadan müteşekkil bizim için ev. Sadece gece uyumak için kullandığımız bir “yaşam alanı” değil Batı’da olduğu gibi. Bizde ömürlerini nikâh akdi ile birleştiren insanlara “evlendiler” denilmesi, betonarme bir yapı içindeki bir birlikteliği değil çok daha ötesini işaret etmek için kullanılır. Zira nikâh akdinden önce de her iki kişi zaten birer evde ikame etmekteydiler. Evlenmek, bir hane sahibi olmayı değil bir yuva sahibi olmayı beraberinde getirir.”

“Ev, öylesine önemli ki Türk hayatında, ev şairi diye bir tanımlama bile girmiştir hayatımıza. Bu tanım her ne kadar Behçet Necatigil için kullanılmış olsa da ben bu ev denklemi içinde adının en başta anılması gereken şairin Ziya Osman Saba olduğunu düşünmüşümdür hep. Ev ve Saba o kadar bütünleşmiştir ki benim gözümde, onun Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı kitabındaki bütün yazılarını, bir ev’in içinden okursunuz. Evliliğin ilk yılında taşındıkları mütevazı ev’i ve mahalleyi öyle anlatır ki mest olursunuz. Hatta onun için İstanbul, başlı başına bir ev’dir desek yeridir sanırım. Saba’nın, ev imgesi bağlamında sık sık geçmişe dönük bir serzenişte bulunması, onun ev ve hafıza arasında sağlam bir köprü kurması olarak okunabilir. Ev demek, hafıza demektir evet. Ev, sadece içinde nefes alınıp verilen bir yer değildi Saba için. Ev, sokağı ve mahallesiyle birlikte şairin şirinde bütünüyle nefes alıp veren bir canlıdır.”

“Ev’e dönelim evet ama hayat ev’e sığmıyor artık. Bunu da kabul edelim. Sığar mı tekrar? Elbette sığar. Kentleri yıkıp şehirlere geri döner-sek, doyumsuz iştiyakımıza bir son verirsek ha - yat eve sığar.”

Çocuk ve masal

Birbirine ne de çok yakışıyor çocuk ve masal. Sadece edebiyatımızın değil sosyal yaşantımızın bir parçasıydı masallar. Her şeyi yitirdiğimiz gibi masallarımız da elimizden kayıp gidiyor. Son zamanlarda masal okumaları, canlandırmaları gibi çalışmalarla bir nebze olsun hayatımızda tekrar yer etmeye başladı masallar.

Türk Edebiyatı dergisinde masal üzerine dikkate değer yazılar var. Ben Bayram Durbilmez’in yazısından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Masalların çocuk eğitimindeki önemini kavrayan toplumlar, binlerce yıldan beri, çocukları masallar aracılığıyla eğiterek sosyal hayata hazırlamaya devam eder. Çocuklar, daha önce sözlü olarak anlatılan masallarla eğitilirken, yazı bulunduktan sonra, çocuk eğitiminde masal kitaplarından da yararlanma yoluna gidilir. Selçuk Kantarcıoğlu, Eğitimde Masalın Yeri adlı kitabında, eğitim programları hazırlanırken masallara özel bir yer ayrılması gerektiğini şöyle ifade eder:

“Eğitim sistemleri düzenlenirken bireylerin istek ve ihtiyaçları da göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim Millî Eğitim Temel Kanunu’nda konuyla ilgili şu hükümler yer almaktadır: ‘Millî Eğitim hizmeti, Türk vatandaşlarının istek ve kabiliyetleri ile Türk toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenir.’ Masal da çocuklarımızın ilgi alanına girdiğine göre eğitim programları hazırlanırken çocukların ihtiyaçlarına cevap verebilecek, onların hayatı sorgulamalarına ve bu sorgulama ile tanımalarına sebep olabilecek masallara da yer verilmelidir.”

“Masal dinleyerek büyüyen çocuklar iyiye, doğruya yönelerek sevmeyi ve sevilmeyi öğrenirler. Masal dinleyen çocuklarla masal anlatan büyükler arasında sevgi bağı gelişir. Masal, anlatıldığı coğrafya ve kültürle bütünleşerek o kültür coğrafyasının üslûp ve kimliğine bürünerek millî bir kimlikle yeniden oluşur. Millî kimlik oluşumunda masalların özel bir yere sahip olduğuna değinen Umay Günay, ilmî yöntemlerle derlenip yayımlanan masalların, mensup oldukları milletin değer yargılarını, binlerce yıllık hayat tecrübelerini yansıttıklarını ifade eder.”

“Masal dinlemenin, masal kitabı okumanın, elektronik kültür ortamlarında masal seyretmenin / dinlemenin yararlı taraflarından söz eden eğitimciler yanında bunların zararlı tarafları bulunduğuna değinen eğitimciler de mevcuttur. Bu düşüncede olan eğitimciler ve düşünürler, hayal ürünü konu ve olaylardan oluşan masalların çocukları olumsuz yönde etkileyeceğini düşünürler. Bu düşüncede olanlar, masalların çocukları hayatın gerçeklerinden uzaklaştıracağı, doğru ve mantıklı düşünme yeteneklerinin gelişmesini engelleyeceği iddiasını taşırlar. Bu anlatıların etkisinde kalan çocukların yanlış inançlara sürüklenecekleri endişesine kapılırlar. Bu endişe, genellikle masal seçimlerindeki özensizliklerden kaynaklanmaktadır. Çünkü her masalı her çocuğa anlatmak doğru değildir. Masal seçiminde çocuğun yaşı, psikolojik durumu, sosyal ve kültürel ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu hususlara dikkat edilmezse masal dinleme ve/ veya okumanın çocuklar üzerinde olumsuz etkileri de olacaktır. Çocukları olumsuz etkileyen masallardan söz ederken, masal temelli çizgi filmler ile masal anlatımından oluşan TV programlarını da buna eklemek mümkündür. Türkiye’de masal araştırmalarının öncü bilginlerin den Saim Sakaoğlu da, çocuklar üzerinde olumsuz tesir yapan bazı masalların bulunduğunu kabul ederek bunların yerine ahlaki ve terbiyevi değeri olan masalları okutmakta (/anlatmakta) fayda olduğunu söyler (1973: 16). Doğru seçilmiş masallar çocuğun zihin dünyasını geliştirir, ufkunu genişleştir, bilgi dünyasını zenginleştirir, duygu dünyasını olgunlaştırır ve toplumla kaynaşmasını sağlar. Bu sebeple masalın çocuk eğitiminde önemli bir araç olduğu görüşü günümüzün eğitim anlayışı içinde öne çıkan bir yaklaşımdır (Karadağ 1999: 185). Nitekim masalların çoğu insan ruhlarında yapılmış bir seyahat hissini vermektedir diyen Eflâtun Cem Güney de masalların sadece hayal ve fantezi ürünü olarak görülmemesi gerektiğini söyler. Türk masal varlığına yaptığı üstün hizmetlerden dolayı “Masal Babası” (Durbilmez 2015: 165-179) olarak kabul edilen Eflâtun Cem Güney’e göre masallarda çeşitli motiflerle nice sosyal gerçekler dile getirilmektedir. “Çocuklarımızın ruhunu iyi örneklere göre inşa ederek onları inandıkları yolda yürüyebilecek, yürüdükleri yolda güçlükleri yenecek şahsiyetli birer insan yapmak” masalların asıl amacıdır. “Dünya milletleri bu inanışla çocuklarının ruhunu masallarla besliyor; özellikle, insanları tanıma melekesi kazandırarak onlarla münasebetlerini kolaylaştırıyor”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Kapımı çalmayı unutuyor hazan

Bir güvercin gibi özgür oluyor ruhum

Bisiklet süren ergen çocuklar gibi

Rüzgârla dans ediyorum

Lavanta bahçelerinde yarışa duruyor

Beyaz atlar

Ve ölüme inat

Aslanın pençesinden kurtuluyor bir körpe ceylan

Serçelerin senfonisinden

Dili lâl oluyor şimşeklerin

Sen bakınca öyle

Ömrün basamaklarına yeni baştan başlıyorum

Sen bakınca öyle

Yağmur sonrası büyüyen ot gibiyim

Ot gibi yeşeriyor gülüşlerim

Bir şaheser misali

Nakış nakış örüyor

Aşk gömleğimizi örümcek

Renk renk giyiniyorum erguvanları

Beyaz şehirlere yolculuğum başlıyor

Tüm rıhtımlar ezgilerin esrikliğinden

Zil zurna kesiliyor

Zeynel Beksaç

Bilmem, tabanlarına ne sakladı nalçacı

Biterli ölüm gibi bütün gök, bütün mavi

Seyisleri uyutan aşlara tuz ve katran

Bolca çemen koklayan uzun-uzak bir çivi

Fısıldayan çaşıtlar şimşekler getirecek

Eski bulut, köhne gem ve Nuh nebiden kalan

Müstakil payelerin üzerine dörtnala

Koşturacak atlar var gölgeleri olmayan

Emirhan Eder

bebeklere patik, mahpusa tütün

sıradaki cemre, mevsim adları

çay hasadı, bağ bozumu, şehitler

bir eşik, bir çatı, bir karşı tepe

korkuluklarına tutunarak denizin

yürüyor gün, duyulmuyor sanarak

sessizce basarak topuklarına

aynalar, gölgeler, manolyalardan

Şadi Ozğuzhan

Kur'an ve Şehir

Şehir ver Kültür Dergisi yine adına yakışır bir içerikle okuyucusuna ulaştı. Derginin 76. sayısından yapacağım ilk paylaşım Mehmet Kurtoğlu’na ait Kur'an ve Şehir yazısından olacak. Kurtoğlu, yazısında Kuran’ın şehre bakışını örneklerle ele almış.

“Kuran'da “beled” yani “şehir” özel bir başlıkla zikredilmekle kalmamış, ayrıca birçok süre ve ayette de şehre ciddi vurgular yapılmıştır. Örneğin Tin süresinde Allah şehre yemin içmiştir. Bilindiği gibi Allah özellikle altı çizilmesi, insanların üzerinde derin şekilde düşünmesi ve ondan irfan ve hikmetler çıkarmasını istediği şeyler üzerine yemin eder. Bu yeminin iki anlamı vardır. Birincisi kulunun dikkatini o şeye çekme, ikincisi o şeyin insan için faydalı, hikmetli yönlerini gösterme… Kuran’da Allah’ın yemin içtiği şeyler kutsal sayılmıştır. Zamana, kelama, şehre, zeytine, incire ve üzüme yemin içmiştir. Zaman ve mekân(şehir) insanlık tarihi boyunca filozof ve sanatçıların aklını kurcalamıştır. Allah’ın bunlara yemin içmesi gösteriyor ki şehir, zaman ve adı zikredilen meyveler sıradan şeyler değildir.”

“Aslında şehirler kuran, mal yığan insan kendini kaybeder ve ilahlaşmaya doğru gider. Bazen bunun bilinçli bazen de bilinçsiz şekilde yapar. Oysa Allah beled yani şehir süresinde insanın bu şımarıklığının sarp bir yokuş olduğunu söyler. Hikâye şehir içinde geçer. Çünkü sarp yokuş her şeyin üstesinden gelen, nesiller boyu şehirde yaşayan, bütün zorlukları alt edeceğine inanan insanın çıktığı bir tepedir. Bir nevi Müslümanın sisyphos’udur. Buna çıkabilen, aşabilene ne mutlu! Allah bu sarp yokuşu çıkışın yolunu şöyle gösteriyor; birincisi tutsak birbirini yani köleyi azat etmek, ikincisi şiddetli kıtlık gününde bir yetimi veya yoksulu doyurmak, üçüncüsü sabrı ve merhameti tavsiye etmek… Bu dört şeyi yapan insan hem kendisi hem de yaşadığı şehre mutluluk getiren insandır. Dikkat edilirse ayette geçen “sarp yokuş” her insanın çıkamayacağı, aşamayacağı dört zor vasıftan bahsediyor. Bu vasıflar hem insanı mutlu etmede hem de şehirdeki sosyal hayatı tanzimde önemli kıstastır. Birincisi “köle azat etmek, yani özgürlük. Bugün kölelik kalmadığı için bu köle azat etmeyi “insanın özgürlüğü” olarak değerlendirmek gerekir. Bu Latinler’in “Şehir hayatı insanı özgür kılar” dediği hakikatin Kuran’daki yansımasıdır. Şehir insanın özgürlüğünü bahşeden bir mekân olmalıdır. İnsanı halife olarak yaratan Allah, onun özgür olması kadar yaşadığı şehrin de özgür olmasını da şart koşuyor. Demek ki Müslümanların kuracakları yahut yaşadıkları şehirlerde “özgürlük” birinci derece önemlidir. İkincisi kıtlık zamanında yetim ve yerde sürünen yoksul ve fakirleri doyurmak. Dikkat ederseniz normal zamanlardan bahsetmiyor, kıtlık döneminden bahsediyor. Bu ne demektir? İnsanlar açlıkla karşı karşıya kaldığı bir dönemlerde bencilleşir, paylaşma duygusunu kaybeder. Allah işte böyle bir zamanda insanın ekmeğini, malını paylaşmasını emrediyor.”

“Kuran yalnızca Beled suresinde şehirleri anlatmamıştır. Kuran’da şehirlerle ilgili birçok ayet vardır ve bu ayetlerde çoğunlukla şehirlerin özellikleri sıralanır. Örneğin “Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz gibi bol bol yiyin” diye geçer. Buradaki şehir Filistin/Kudüs’tür. Bereketli bir şehir olarak tasvir edilmiştir. Aynı sürenin yüz yirmi altıncı ayetinde ise İbrahim Peygamberin “Ey rabbim, burasını güvenlibir şehir kıl ve iman edenler için çeşitli meyvalarla rızıklandır” diye dua ettiği anlatılır. Buradaki güvenli şehir Mekke’dir. Burayı Allah hem güvenlikli hem de nimetleri bol bir yer olarak müjdeler. Gerçekten de çölün ortasında inşa edilen bu şehir, başta zemzem olmak olmak üzere, suyu ve meyveleriyle bereketli bir şehir olmuştur. Ayrıca Müslümanların Hacc merkezi olarak ahalisine ticari anlamda büyük katkılar sağlamıştır. Hatta siyah altın denilen petrolün buradan çıkması dahi ilahi bir nimettir. Güvenlik ve zenginlik bu şehirle özdeşleşmiştir. En’am Süresi 92 ayette ise Mekke “Ümmülkurra” yani “Şehirlerin Anası” diye tasvir edilir. Mekke’nin “Ümmülkurra” diye anılması, şehrin din ve ticaret merkezi ve bilhassa Müslümanların hacc yeri olmasından dolayıdır. Ayrıca Kâbe Arabistan’ın en eski mabedidir. Böylece kuran şehirlere has vasıfların altını çizer. Araf süresi 57 ayette ise kurak şehirlere nasıl yağmur yağdırdığı ve insanları nasıl rızıklandırdığı anlatılır. Ardından “güzel şehirlerin bitkisi rabbinin izniyle güzel çıkar; kötü olanların ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz” der. Böylece güzel ve bayındır şehirler ile çorak ve verimsiz şehirlerin altı çizilir. Güzel şehirleri Allah’ın sevdiği ve rızıklandırdığı anlatılır. Yine Araf Süresi 163. Ayette ise “deniz kıyısındaki şehirler halkı” diyerek Yahudilerin cumartesi yasağına uymadıklarından bahsedilir. Deniz kıyısındaki şehir konusunda farklı yorumlar vardır. Kuran’da geçen deniz kıyısındaki şehrin; Akabe körfezi sahilindeki Eyle bugünkü Akabe şehri veya Teberiye Gölü civarındaki Teberiye, Akabe Körfezi batı kıyısındaki Medyen şehirlerinden biri olduğu tahmin edilmektedir. Yusuf süresinde ise mısırlı kadınlardan “şehrin kadınları” diye bahsedilir. Züleyha’nın Yusuf’a olan aşkının kadınlar arasındaki dedikoduya vurgu yapılır. Mısırlı kadınların Züleyha için yaptığı dedikodu dikkat çeker.”

İstanbul Boğaziçi ‘nde garip bir köy

Mehmet Kamil Berse, Garipçe hakkında bir yazı kaleme almış. Bir huzur beldesine davet ediyor bizi Berse. Salgının kol gezdiği bu günlerde en çok da huzura ihtiyacı var herkesin. Garipçe’yi tanıdıkça bir nefeslik mola verme arzusu uyanıyor insanın içinde.

“İstanbul Boğaziçi’nde, Dünyanın en güzel su yolunun iki kıta tarafında tarih boyunca çok farklı yerleşimler, tarihi yapılar, köyler , hisarlar ve kaleler görürsünüz, kiminde yemek yersiniz, kiminde balık, paça çorba içersiniz, şekerli yoğurt yersiniz, kiminde çay içersiniz …Bu güzellikler günlerce anlatılsa doyamayız… Covit 19 virüsün kol gezdiği dünyamızda, İstanbul’da yazın verdiği bunaltıcı havadan sıkılan halk, deniz kıyıları ve ormanlık alanları doldurunca, bu hafta sakin bir yer, nerede buluruz diye düşündüm, Boğaziçi’nin Rumeli tarafının karadenizle buluştuğu nokta, yani Rumeli feneri ve Garipçe köyü aklıma geldi…Yıllar önce keşfetmiştim bu köyü. Boğazın son noktası son köyü olan Garipçe şirin ve salaş bir balıkçı köyü, ilginç bir tarihi geçmişi var. Son yıllarda meşhur olması, Yavuz Sultan Selim köprüsü nün Avrupa ayağının bulunduğu yer olması nedeniyledir… Köprü inşaatı başlamadan önce orman içinden geçen, toprak yollarla ulaşılabiliyordu… Bugün Yolları asfalt ve rahat..Ancak köye girdiğiniz anda eski köy havasını ve yollarını muhafaza ettiğini görüyoruz, köye dar giriş yolları yokuşlarla giriyorsunuz, araç park etmek için zorlanırsınız…Köy sit alanı olduğu için, yeni bir bina yapılamıyor, eski yapılar tamir edilemiyor,,bazı ahşap binalar harap halleri ile kurtarıcı bekliyor…Boğaziçinin kuzeyinde küçük bir koy Garipçe , Bu koydan sonra Rumeli feneri var…Orası biraz daha büyükçe…Köyün burun sırtında Tarihi kalesi yer alıyor,birazdan anlatacağımız bu tarihi yapılardan önce,2000 yılında açılan sahildeki balıkçı lokantalarında her mevsim taze balık yiyebilirsiniz,bizde öyle yaptık..”

“Garipçe Köyü’nde, Bizans ve Osmanlı döneminden kalan tarihi yapıları görüyoruz... Büyükliman Koyu’nda kale duvarı, hamam, kilise gibi kalıntılar var. Bunların dışında Garipçe’de yer alan bazı tarihi yapıları görmeliyiz.”

“Garipçe Köyü’nün adını hep merak etmişimdir... Mitolojide lanetlenmiş Kral Phineas'ın yaşadığı köy olduğu bilinmektedir. Garipçe’nin, antik çağda sahilinin taşlık ve kayalık olması, yüksek ve sarp kayalıklarında kartal ve akbabaların yuva yapmaları nedeni ile Gyropolis yani "Akbabalar Şehri" adını aldığı tahmin edilmektedir. Garipçe’nin adını Karibceden aldığı da söylenmektedir. "Karib" kelimesi Osmanlıca da "yakın, yakında olan, yer ve zamana yakın, soyca yakın" anlamı taşımaktadır. Bütün bunlar yakıştırma veya söylentiden ibaret… Gerçeğini bir türlü öğrenemedim..

Sol tarafta Garipçe Burnu, Bağlaraltı ve Papazburnu tamamen kayalık olan bölge. Büyükliman tarafına giderken "Gürleyen Kayalar", bir diğer adıyla "Ağlayan Kayalar", yine kayalıklar arasında çok küçük bir koy olan Hamsi Limanı ve Büyükliman burnu (Çalı burnu); Rumelifeneri'ne giderken Garipçe Burnu'ndan Papazburnu'na kadar uzanan yalçın kayalar Garipçe Köyün adının neden Garipçe olduğunu anlatır.”

“Marmaracık Koyu Tabiat Parkı 2011 yılında tabiat parkı ilan edilen alan, ismini batısında bulunan koydan alıyor. Mavromoloz ormanları içinde yer alan Marmaracık Koyu Tabiat Parkı, 7,42 hektar alana yayılmış olup aynı zamanda Feneryolu Yaban Hayatı Geliştirme Sahası içerisinde bulunuyor. Tabiat Parkı içerisinde piknik alanı, kır evleri, kır lokantası, büfe, çocuk oyun alanı ve plaj bulunuyor. Alanın florası genel olarak meşe ağaçlarından ve yer yer maki örtüsünden oluşuyor.

İstanbul’un saklı bir köşesinde saklı cennet görmek, bir günü sakin geçirmek için garip bir hâlde Garipçe’den gezmeye başlayın…Benden söylemesi; Günü, sevdiklerinizle beraber demli çayla bitirebilirsiniz..”

Karaman’ın Güzellikleri

Canan Coşar, Karaman’ı anlatmış bizlere. Şehrin kendi üzerindeki etkileriyle süslediği yazısında özgün ifadelerle şehre dair önemli notlar düşmüş yazısında.

“Onca güzel insan geçmiştir bu topraklardan özü güzel sözü güzel kendi güzel. Şeyh Edebali, Kazım Karabekir, Mevlana, Kemal Reis. Allah aşkını vatan millet sevgisini anlatmışlar. Bir şehre değil ülkeye, dünyaya örnek olmuşlar. Yollarından iz sürdürmüşler.

Karamanoğlu Mehmet Bey’in kazandırdığı Türk dili, her yıl düzenli olarak kutlanan Türk Dil Bayramı ile Türkçenin önemi anlatılır bu güzel şehirde. Şehrin insanı dilin güzelliği tasavvufun verdiği huzur ile samimi, cana yakın, yardım sever, misafirperver olmayı yaşam şekli haline getirmiştir.”

“Bu şehirde kısa süreli de olsa yaşamak benim için büyük bir kazanç. Sanata, spora, eğitime, insan ilişkilerine büyük önem verilen bu şehirde yeni taşınan komşusuna evinde ne varsa paylaşan iyi günde kötü günde yanında olan insanlara, öğrencisine büyük özen gösteren önem veren öğretmenlere, yetiştirdiği sporcuyu en iyi yere taşıyan cesaret vermek yüreklendirmek için alnından öpen antrenörlere, memleketinin daha iyi şartlara ulaşması için çalışan belediye çalışanlarına tanık oldum. Vanilyanın kokusu sarmıştı tasavvufa gönül veren şehri.”

Malazgirt Zaferi

İsmail Bingöl, Malazgirt Zaferi’ni anlatmış yazısında. Elbette bir şair elinden çıktığını hissettiren bir incelikle kaleme almış yazısını.

“Tarihimizde Ağustos ayının önemi büyüktür. Çünkü Anadolu coğrafyasına silinmez mührünü vuran bir millet için AĞUSTOS, ZAFERLER AYI’dır. Zira ebedi yurdumuz Anadolu'nun kapıları, bu ayda kazanılan zaferle açılmıştır bizlere… Sayısız cana malolan bu güzel toprakları elimizden almak isteyenlere; en son ve en büyük tokadı da yine bu ayda atmışız. O sebepledir ki bu ay, tarihimizde “Zaferler Ayı” olarak bilinmekte ve bunun içindir ki; 26-30 Ağustos tarihleri arası “Zafer Haftası ve Malûl Gaziler Haftası” olarak kutlanmaktadır. Ağustos ayında, geceyi gündüze çıkaran ve Türk milletini yeni bir yurtla, yepyeni ve benzersiz bir coğrafyayla tanıştıran şanlı zaferlere imza atılmıştır. Büyük ve benzersiz bir ideali gerçekleştirmek, Anadolu’yu vatan yapmak üzere, büyük kahramanların peşinden yürüyen bu millet, tarihin sayfalarını altın harflerle kaydedilen muhteşem zaferlerle doldurmuştur.

Selçuklu ordusu ilk büyük zaferini Tuğrul Bey'in üvey kardeşi İbrahim Yinal Bey'in yaptığı Anadolu seferi sonunda Bizans İmparatorluğu ile müttefiki Gürcü Krallığı ve diğer müttefik ordulara karşı Bizanslıların "Kapteron" veya "Kapterou" adını verdikleri Pasinler yakınlarındaki mevkide 18 Eylül 1048 tarihinde yapılan meydan muharebesinde kazanmıştır. Adına " Pasinler Savaşı" denen bu zaferle Anadolu’ya girmiş ve sonra 16 Ağustos 1064'de Kars'ı fethedip, 26 Ağustos 1071'de ise, Malazgirt zaferi ile Anadolu'nun kapılarını ardına kadar milletimize açmış ve batıya doğru yüzyıllarca sürecek olan büyük yürüyüşü başlatmıştı.”

“Büyük zaferin yıldönümünde bir kere daha, bir ve beraber olduğumuzu, bu vatanda yaşayan herkesin, et ve tırnak gibi birbirine kenetlendiğini, istikbalde de bu halin mutlaka süreceğini, hatta toprağın altında yatanların bile bu birlikteliğe şahitlik edeceğini dosta, düşmana haykırıyoruz. Ne var ki; doğru olan sadece acıların birleştirmesi değil elbette… Bunun yanında sevinçlerin ve güzelliklerin de bizleri bir araya getirmesi gerekir. Geniş zamanda bu davranışı, birbirimize olan sevgimizi, saygımızı, hoşgörümüzü göstermeliyiz ki; dar zamanda da gücümüzü muhafaza edelim ve dost-düşman herkes bu görüntüden kendine düşen payı alsın. Dostlarımız sevinip gönensin, kötülük etmeye kalkışan, bizimle uğraşmak isteyen düşmanlarımızın ise cesareti kırılsın… Bundan dolayı düşmanın her daim zaaflarımızdan yararlanıp, bizi güçsüz düşüreceğini, boş durmadığını; her zaman bizler için yeni tuzaklar hazırladığını bilip, atalarımız gibi biz de her tedbiri zamanında almalıyız.”

Milletçe 26-30 Ağustos tarihleri arasında kutlamaya başladığımız “Zafer Haftası ve Malûl Gaziler Haftası”'sı dolayısıyla kaleme aldığım cümlelerimi, Malazgirt ovasında esir edilen Bizans’ın mağrur komutanı Diyojen’le, Anadolu’nun kapılarını açan Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan arasında geçen, ibret verici, kısa tarihi konuşmayı sunarak bitirmek istiyorum:

 "Sultan Alparslan sorar: “Hiç tarih okur musun?” Bizans İmparatoru Diyojen şaşkın bir halde karşılık verir: “Hayır okumam, neden sordun?” Alparslan’ın cevabı çok düşündürücüdür: “Çünkü tarih okumayan ve tarihini bilmeyen bir milletin sonu, senin sonun gibi olur."

Yazar- kahraman ve yolculuk

Farklı bir yolculuğa çıkıyoruz Sıddıka Zeynep Bozkuş’un yazısını okurken. Birkaç türde kalem oynatmanın hünerlerini görüyoruz bu yazıda. Deneme, öykü ve yer yer şiirin ayak sesleri karşılıyor bizi.

“Aynanın karşısında bıraktım Süha’yı, en son iç monolog yapıyordu. Daha sözlerini tamamlayamadan gizlice, usulca çekmiştim kapıyı. Yazmak tüm boşlukları dolduracak sanırdım. Sonsuzluğa haykırıştı çoğu zaman. Kâmil’e evi terk ettirirken, kardaki ayak izlerini örten bir tipi bırakmıştım gökyüzüne. Onu hangi şehre taşısam içindeki ateşten kurtarırdı kendini? O, sokağı terk ederken ben, gamsızca pencereden bakıp kahvemi yudumluyordum bilgisayar başında. Camdan süzülen kartopu erimeden sokağı dönüşünü ballandıra ballandıra acımasızca yazmış, defalarca zevkle okumuştum. Ardında bıraktığı izler ve her adımda önünde açılan çukurlar oluklanmadan dolsun istedim. Onu sokağın acımasız koynuna nasıl da salmıştım. Senem kadının evini taşımıştım bir başka hikâyede. Pencerelerde gazete kâğıtları ve satılık ilanıyla ben nereye götürürsem gider demiştim. Öyle olmamıştı. Kahramanlar da olayların akışına uygun yazardan bağımsız bir kaderi yaşıyorlardı bazen. Olmayan kahramanları var gibi kurgulamış, suçlamış, kızmış fakat sevmiş, içsel kavgalar etmiş ve onları yaşatmış, hasta etmiş, öldürmüş olmak..! Şimdi Süha’nın sonunu ve yaşadıklarını merak ettiğim için öyküyü roman olarak ilerletmeli miydim? Dışarıda korkunç bir rüzgâr var. Pencerenin ıslıkları, esintisi tenimi ürpertecek kadar bana yakın. Bu ses korkudan delirtebilir aklı başında bir insanı. Fakat bir yazarı ancak tetiklemeye yetiyor.”

“Artık önden gideni kimsenin gördüğü yok. “Burun” kelimesinin etimolojik kökeninde “ Önden giden” gibi bir anlam bulunuyor. Burun deyince edebiyatta Gogol ve toplumsal statüler, sınıflar da geliyor aklımıza. Şimdi herkeste bir burun ki en önde. Ardımızdan bize ne?! Yol bilmeyenin izleri takip etme gibi bir derdi kalmadı. Dertlerimizi aldırdık. Aklına esen, tarihini, edebiyatını bilmeden yazmaya soyunuyor. Tecavüzdü, pedofiliydi bar bar bağırıyoruz fakat birileri bunlara özendiren kâğıt tomarlarını eser deyip bir şekilde mevcut ediyor. Özgür bir ortam güzel. Bireyselleşmek güzel. Toplumun değer yargılarını hiçe sayan bireycilik ve özgürlükle dağılmak kaçınılmaz değil mi? Yollar asvaltlanmalı, yollar düzenlenmeli; altında yatan ecdadın kadrini ve ardına takılacak gençliğe aydınlık bir gelecek bırakmanın hesabını bilmeli yolcu. Kaybolduk. Bir başımıza kendi burnumuzun dikine gittikçe yüzlerimiz kesişmez oldu. Bağsız kaldık. Düğümsüz, ilmeksiz, uçsuz bucaksız bu özgürlük fezasında adımlarımız kayıp. Yazmak, tüm boşlukları doldurur sanırdım. Sonsuzlukta birer noktaydısesler. Sonsuzlukta bir noktaydı sesim. Herkes kendini dinliyordu. Kimse kimseyi işitmiyordu. Körlük, vurdumduymazlık çağın sinsice çoğalan virüsleriydi. Hiç kimse aşı aramak, bulmak derdinde değildi. Sonra bitmemeye başladı sözlerim. En çok da öykü kahramanlarım kayboldu:

Aynanın karşısında bıraktım Süha’yı, en son iç monolog yapıyordu. Daha sözlerini tamamlayamadan gizlice, usulca çektim kapıyı.”

Necip Fazıl’ın gözünde Belediye Reisi’nin özellikleri

Şakir Diclehan, Necip Fazıl’ın gözünden belediye reisinin özelliklerini sıralamış yazısında. Konu belediye reisleri, konuyu ele alan da Necip Fazıl olunca ortaya çıkacak ilginç fikirleri tahmin etmek çok da kolay olmuyor. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Necip Fazıl, Birçok yazısında şehirden ve ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğinden söz açarak İstanbul’a göndermelerde bulunur. O, 1939 yılında çerçevesini belirlediği “Belediye Reisinin özelliklerini ve yeni adayların dikkatlerine sunmak istiyorum” diyerek açıklamalarda bulunur. “Umulur ki, 1939’lardan bugüne ve gelecek 5 yıla ilham olabilsin” temennisinden önce şöyle bir başlık atar yazısına.

"ŞEHİR PLANI YAPTIRMIŞIZ, NE ÇIKAR? BELEDİYE REİSİNİN ŞAHSİYET PLANINI YAPTIRALIM!" ve ekler "Bedii idrak sahibi Belediye Reisi..." Yani “Estetik bilinç sahibi belediye başkanı…”

Necip Fazıl’a göre, “Belediye Reisi tipini tanımadıkça onu bütün şartları ile belirtmedikçe, temel davalarımızdan biri olan ümran (bayındırlık) işini kökünden yakalayamayız.

Sadece kıymetli bir idare adamı vasıflarına malik bir belediye reisinin, bir şehri güzelleştirebileceğini umar mısınız?”

“Şehir de insan gibidir… Kalabalıklarda kayboldukça kendi hikâyesinden uzaklaşıyor. Geride kalan izleri de dünyamızdan çekilip kitap ve müzelere sıkışıyor, yaşamın kendisi bütün hamlığıyla henüz betonu kurumamış gettolarda yığılıyor ve hayat gailesi başlıyor artık…

Geçmişten günümüze dek şehir veya kent olarak adlandırılan sosyal yapı ya da yerleşim birimleri, insanların normal şekilde yaşamlarını sürdürdüğü, başkalarıyla iletişim halinde olduğu mekânlar olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir.

Kişiyle ilintili olarak “medenî” kavramı da “şehre mensup olan, şehirli” anlamında kullanılmıştır daima. Batı dillerinde de “medeniyet” karşılığı olan “civilisation” kavramı Latincede “şehirli” anlamına gelen “civilis” kelimesinden türetilmiştir.”

Mehmet Akif ve hiciv

Erbay Kücet Mehmet Akif’i hiciv yönüyle ele almış yazısında. Öfkeyi hicve dönüştürme bağlamında bakıyoruz Akif’in eserlerine.

Yaşadığı toplumun sorunlarına kayıtsız kalmayan Akif geniş anlamda sohbet üslubunu tercih ile söz sanatlarını kullanarak şiirinin destansı ve hiciv havasına girmesini sağlar. Bu yönüyle okuyucuda acıma, öfke, dehşet ve şaşkınlık duygularını uyandırır. Sosyal bozuklukları teşhis ederken düzeltilmesi için herkesi göreve davet eder. Sanat anlayışını açıklıkla Safahat’ın başında açıklayan Akif’te hiciv kavramı içine giren birçok örnek vardır. Her kitabında, özellikle manzum hikâyelerde hicve geniş olarak yer verir. Sanatının ilk devresinin ürünü olan küçük günübirlik olayların ağırlık kazandığı manzum hikâyelerinde, dinî, insanî ve ailevî sorunlar üzerine eğilir. Köse İmam şiirinde evini idareden aciz İhsan Bey’in eşinin üzerine tekrar evlenmesi ve kadının razı olmamasından sonra erkeğin dörde kadar evlenmeye hakkı bulunmaktadır diyerek kadını dövmesi ve kadının komşuları olan Köse İmama şikâyete gelmesinden sonra olaylar gelişir ve İmamın haber göndermesi ardından İhsan Bey’in yaptığı hareketler hicvedilir:

........-Ne kibarlık bu beyim? Bir davet,
Yetmiyor öyle mi?
 -Evet,
Haber aldık... O, fakat sizce büyük bir şey mi? On kadın dövse yorulmaz, benim İhsan Beyimi Bilirim ben ne tosundur. (Safahat, s,127)

Akif’te küçük olaylar problemler halinde ele alınır. Özellikle ikinci meşrutiyetin ilanından sonra, kötülükler bütün toplumu sarar. Yapılan hareketler “hürriyet”e dayandırıldığından kimsenin sesi çıkamaz. Önceki ve sonraki durumları gayet iyi bilen Akif, yer yer karşılaştırmalarla 1908 hareketini anlatır. Mehmet Akif devrin korkunç olaylarını ani idraki, keskin zekâsı ve sanatçı gücünün etkisiyle tenkit eder. Acı olayları gülünç yönleriyle ele alarak ortaya koymaktadır. Artık şiirlerinde filozof geçinenler, dalkavuklar, yazarlar nutuk atanlar, eli bayraklı koşuşturanlar, şairler ve ne yaptığını bilmezler vardır. Bunlarla birlikte Akif’in üslubu da değişir. Alayın yerini öfke alır. Şair sesini yükseltmiştir.

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört köşeli;
En ağır başlısının bir zili eksik belli,
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük,
Dinliyor etrafını kaplamış yüzlerce hödük,
Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak...
-Yaşasın.
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
-Şak şak şak

His Düşüm 5. sayı

Merakla beklediğim dergilerdendir, His Düşüm. İlk sayısından bu yana takip ettiğim, fırsat buldukça yazmaya çalıştığım derginin 5. sayısı güz ile birlikte çıkageldi. Samimi, okuyanı kendi özgün evrenine çekebilen bir albenisi var derginin. Genç ve yeni isimlerle al alıyor His Düşüm. Dergiye emeği geçen herkesi kutluyor, nice sayılara ulaşmalarını canı gönülden diliyorum.

Şiir yoğunluklu hazırlanmış 5. sayı. Dergiden ilk olarak İsmail Güzelsoy’un denemesinden bir paylaşım yapacağım.

“Hani Sultanahmet’ten Beyazıt’a kadar yürüyecektin? Kaç yıl geçti, kim bilir ne çok değişmiştir oralar şimdi. Sahafların girişindeki ulu çınarlar ne vaziyettedir? Şekeri bırakacaktın, o iş ne oldu sahi? Şaşkınsın değil mi, bir gün büyüyeceğine inanır gibi yaptın yıllarca ama içinden hep maytap geçtin. Çünkü batıl itikattı büyümek, saçmaydı yani, insan yaşamak isterken büyüyor, iş mi şimdi? Büyümek bir eşek şakasıydı, değil mi? Evet ya ama çok fena büyüdün baksana, artık geri de dönemezsin, artık apartman zillerini çalıp kaçamazsın. Yine de bir çocukla göz göze geldiğinde ilk sen dil çıkar bence. Korktuğun zamanlarda cesur ol. Ürken insanlara cesaret ver, sonra sıranı bekle. Senin adını titreyen dudaklarında güzel söyleyecek biri mutlaka vardır buralarda. Senin adını yazarken sinesine bir damla mürekkep damlatacak biri... Ruh ikizi filan değil de seninle aynı şarkıya içlenecek biri illa ki vardır, uzatma. Son günlerde öyle çok gözyaşı damladı ki sokaklara, varoş çocukları parke taşlarının arasında tuz topluyor geceleri. Yok... yok öyle bir şey, gülesin diye söyledim. Tamam ya gülme, nasıl istemezsen. Sen yine de cebinde her zaman iki pusula taşı arkadaşım. Biri, geldiğin yolları göstersin. Ötekinde de cenazende çalınmasını istediğin şarkıların listesi olsun. Çünkü yatacağız kalkacağız, yatacağız, kalkacağız ki sevgili olmuşuz. Tabii ki öyle olunuyor, ne yani, mektebi mi var bunun? Sonra mı? Sonra yine yatacağız ve kalkmayacağız. Işte onun için bize neşeli müzikler gerek. Büyümeye çare yoksa da âşık olup dans edebiliriz hâlâ. Yoksa ne, ruhsat mı gerekiyor bunun için?

En az üç kişi, unutma...”

His Düşüm’den bir öykü

Ertuğrul Hilmi Kaya’nın Tanrıyla Konuşmak isimli öyküsü yaşamla ölüm arasındaki çizgide gidip gelen bir öykü. Ölümün soğuk nefesini hissedebiliyoruz satırlar arasında.

“Ölümü üstüme hiç yakıştırmadığım bir anda olup bitmişti her şey. Ölüm… Ağzımda kan tadı, belimde ince bir ağrı, yüreğimde hayatın bu kadar erken bitmiş olabileceğine dair bir kırgınlıkla ölümü hissediyordum içimde. Neden bu kadar erken gelmişti? Otuz yaşıma henüz dün basmıştım ve geleceğe dair çok iyi planlar yapmıştım. Şimdi güneş solmuş gökyüzümde, yağmur dudaklarımdan sızan kan damlalarını sulandırıyor. Hayır, daha ölmüş sayılmazdım. Gözlerime, etrafta koşuşturan insanların korkulu düşünceleri yansıyordu. Bir bebek ağlaması geliyordu kulağıma. İçimde bebeğe karşı bir şefkat oluşuyor gibi hissediyordum. Ah yavrucak, nasıl da korkmuştur. Ufak ufak duyuluyordu siren sesleri. Tabi insanların bu garip sesleri bastırıyordu sirenleri. Uzakta bir amca bir teyzeye olayın nasıl olduğunu anlatıyordu. Benim ne kadar dikkatsiz oluşumdan, kırmızı ışıkta kulağımda kulaklıkla karşıya geçişimden, hızla gelen arabanın frene basışından ama duramayışından, şoförün ne kadar üzüldüğünden bahsediyordu. Bahsederler tabi, tıpkı kendileri yaşamışlar gibi. Nasıl acılar çektiğimden, bedenimin içine hapis oluşumdan bahsetmezler. Evet, hissetmiyordum bedenimi. Gözlerim bulanık görüyor ve her saniye görme yetisini kaybediyordu. Şu an tek merakım ne olacağıydı. Tek merakım tanrıydı.”

“Cebinden çıkarttığı gül tohumlarını avucuma bıraktı. Gülümsüyordu. Ben de gülümsüyordum. Anlamıyordum ama içime huzur doluyordu. Cennet işte böyle olmalı diye düşündüm. Gözlerini önce yere sonra bana dikti. Birden heyecanlanmaya başlayarak “Dostum, o tohumları dünyadan getirdim. Kefenin cebi yok derler bir de… Heh… Onları şurada gördüğün boş yerlere dikebilirsin. Çok güzel kokarlar. Burası muhteşem bir yer sevgili dostum. Burada herkes kendi evini, kendi düzenini kuruyor tıpkı dünyadaki gibi ama tek bir farkla o da bencilce değil, saygıyla.” dedi. Cevap vermedim ama gülümsedim. Cennet… Burası nasıl bir yerdi böyle? Kafamda bir sürü soru vardı. İçimdeki ses bunları çözmek için bolca vaktim olacağını söylüyordu.

O adamın yanından ayrılıp yoluma devam ettim. Adımlarım yavaştı ama çok hızlı ilerliyordum. Şelalelerin yanından, köprülerin altından, tünellerin içinden geçiyordum. Her taraf çiçeklerle donatılmış, gökyüzü bulutlarla süslenmişti. Gökyüzü… Dünyada iken gökyüzüne bakar ve “Gökyüzü tanrının sanatı…” diye içimden geçirirdim. İlerledikçe kalabalıklaşıyordu etrafım. İnsanların hoş geldin tebessümleri dokunuyordu kalbime. Koşuşturan çocuklar, mutlu aşıklar, kuşlar, kelebekler… Bir çocuk masalının içindeydim sanki.”

“Her şey bir rüya mıydı? Bana verdikleri ilaçların bir etkisi miydi? Bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Koluma serum bağlanmış, vücudum sarılmış ve karşımda bir doktor vardı. Bana gülümsüyor ve uzun süren uğraşlar sonucu hayata döndüğümü, kurtulduğumu söylüyordu. Kafamda bir sürü soru dolanıyordu. Tanrıyla konuşmuştum ama şimdi bunun rüya olabileceğini düşünüyordum. İçimdeki cennet ve cehennemle baş başa kalmıştım. O tanrısal duygular, yerini vücudumdaki ağrılara ve huzursuzluğa bırakmıştı. Her şey şimdi mi başlıyordu acaba? Tanrı benimle konuşup bana ipucu mu vermişti? Herkese hayatının farklı yerlerinde böyle ipuçları veriyor muydu ya da hepsi bir rüya mıydı? Asla bilemeyecektim…”

His Düşüm’den şiirler

Camus’nun oksipital lobu gibiyim

varım ama yokum

hiçbir yaşamsallığı içinde barındırmaz gözlerim

oysa ben görecektim

gözlerimi açıp görecektim

güneşin kızıl elbisesini giyecektim gövdeme

yine tükürecekti insanoğlu eteklerime

zincirlenecekti bir dopamin salgısıyla heveslerim

adına aşk diyeceklerdi

beni kaldırıp atarken

iki çocuk babası polise doğru

sığdıracaklardı üç güne dünya hayatını

birbirlerini öldürmeyi marifet sanacaklardı

dördüncü günde yalnız kalacaktık, bir aradayken

rüzgar, tohumlar, yapraklar ve biz

bir de temizlik görevlisi bey efendi

şimdi ise

Beyza Bala

Yazdım, kazdım

Âsümanın derinliğinden ben bulup çıkardım

Ölümünü mumla gözledim ama

Şairin irtihaline ağıtlar yaktım

Kalbine çaputlar bağladım

Binbir farklı tattım.

Giryan gözlerin tahtına kuruldum

Derdine aman demeye rüzgârım olmadı.

Koştum koştum ardından

Yaprakların hışırtısı tırmalarken uzaktan

Dokunurken titrek ellerin penceresinden

Ben bozdum rûyaların letâfetini

Ben bitâb düştüm gece ışıkları çökerken üstüme

Ömer Faruk Tarakçı

Söz

Hesap günü saçlarında yıldızlar

Tartıyor insan gülü, günle

Halbuki

Öz

Bilir Tanrı’ya nasıl bakarsa

Odur güzel

Doğru odur

Hesabı alacak olan hem

Siz

Ağu nedir ağı nedir farkı ne

Bilmezken yüzükler kesilir göğe

Düğündür, bir kör düğümdür

Ezilen bilekleriniz ağırlaştı dua açtı avuçlarınız

Yemyeşil tahtları hazırlar melekler

İnsan adil değil oysa biz…

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Şair,

sana saklamıştım dedi.

Şiiri kendine ait sanmasıydı

en büyük yanılgı,

mayasında gece olan

şiirin

geceden ayrılmasını beklemekti,

yanılgı

Gece mi şiiri sahiplendi

yoksa

şair mi geceyi

Gece

şiiri sahiplenmişken,

şair,

ne arardı gecede.

Gece

neden sahiplenirdi şiiri,

şair,

neden şiiri geceye yazardı

şiir neden geceye yazılırdı

Nicedir aklımı kurcalar durur bu soru

Enes Melih Sofuoğlu

ben şimdi olmadığım herhangi biri olmak için

kendimi bu ellerimle yeniden çamurlara karardım

azıcık umudum olsa yapardım şerefsizim yapardım

lakin aylardan hazan zamanlar çok enteresan

yeni bir ben mümkün değil olduğumdan başkası olamam

dedim durdum kendi kendime dedim durdum dedim durdum

dedim durdum kendi kendime dedim demelere doymadım

akça pakça bir adamdım söylene söylene karardım

bıraktım artık kuşlar nasıl uçarsa uçsun

ben bu kendi ellerimle kendimi yaraladım

zaafımdan yararlandım yaraydı kanadı bitti

odalardan bir oda seçtim bir başıma

ölmeye yattım

Ali Lidar

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26