Eylül 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Ortamı’nda Afrika var

76. sayısı ile karşımızda Edebiyat Ortamı Dergisi. Yine dopdolu bir içerikle okuyucularına edebiyatın güzelliklerini sunuyor.

Derginin bu sayıdaki dosya konusu Afrika.

Giriş yazısından;

“Bu sayıda Afrika diyoruz.
Fethi Gemuhluoğlu’nun, 22 Mart 1957 tarihli Arapgir Postası’nda yayımlanan, “Afrika’da Yeni Bir Devlet Gana” başlıklı yazısında belirttiği gibi, “Uyanan Afrika’yı sağlam inanç ve ideallerin idare ettiği yakın bir gelecekte daha iyi anlaşılacaktır.”
 Bu duygularla Afrika diyoruz. Kara Kıta’nın uyanışıyla birlikte önümüzdeki yıllarda dünyanın dengeleri değişecektir.
Yönümüzü Afrika’ya çeviriyoruz.”

Afrika konulu yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Uyanan Afrika’yı sağlam inanç ve ideallerin idare ettiği yakın bir gelecekte daha iyi anlaşılacaktır. Akra’da yapılan bir beyanat, Altın Sahilleri’nde yaşayan halkların, kendileri gibi zenci olan kardeşlerine şimdiden bağırlarını nasıl şefkatle açtıklarını, dünyanın muhtelif bölgelerinde yapılan haksızlıklardan ve düşmanlıklardan ne derece iğrendiklerini, onları ve onların davalarını ne kadar dostça kabullendiklerini göstermesi bakımından gelecek için güvenilir bir teminat olarak görünmek istidadındadır. Mücerret olarak bu kanaat, hür ve aydınlık bir dünyanın gerçekleşmesinde en sağlam fikrî istinadgâhlardan biri olmak haysiyetindedir.

Gana Devleti’nin idealist Başvekili Dr. Kvame Nkrumah, Akra’da Sunday Times Gazetesi’nin muhabirine verdiği beyanatta, “Gana devleti bazı müstemlekelerde ve diğer medenî memleketlerde cari olan ırk tefriki yüzünden ızdırap çekmekte olan zencileri mülteci sıfatı ile sinesine basmağa hazırdır” demiştir. Gana Başvekili, sözlerini yeni devletin Amerika Birleşik Devletleri ve Antiller de dâhil olmak üzere bütün dünya zencilerini kabule hazır olduklarını ve Gana’nın birçok yerlerde ızdırap içinde inleyen zenci ırkı için bir kurtuluş limanı olacağını belirterek bitirmiştir. Bu yeni devlet ve bu yeni kanaat, uyanan Afrikayı vuzuhla göstermesi bakımından da ibret ve dikkatle takibe yetecektir. Ganalıların bu mukaddes inançlarını kafalarında ve gönüllerinde, mekteplerinde ve işlerinde, bütün ibadethanelerinde ve eğlence yerlerinde, hattâ uzak kabilelerin acayip sihirbazlarının sözlerinde bile yaşatmalarını ve uyanık tutmalarını dileyelim.” Fethi Gemuhluoğlu

“Nereden çıktı şimdi bu Gana muhabbeti diye sorulduğunu duyar gibi oluyorum… Gana-Türkiye Dostluk Grubu mensubu bir grup Ganalı milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ziyaretinden çıktı.

Türkiye-Gana diplomatik ilişkilerinin 60 senelik bir tarihi var, fakat bir Gana heyetinin TBMM ziyaretine kadar iki ülke parlamentoları arasında hiçbir temas olmamış. Bu bir ilkti. Önemliydi. CHP’li Yaşar Tüzün, Ganalı heyeti kabulünde yaptığı konuşmada, Gana’daki FETÖ okullarının Türkiye ve Gana için teşkil ettiği tehditten bahsetmişti. Dostluk Grubu Başkanı Sualihu Alhasan Dandawa’nın bu hususta söyledikleri de önemliydi: “FETÖ ve okullarıyla ilgili olarak size güvence vermek istiyorum. Bunun üzerinde çalışıyoruz. Cumhurbaşkanımız bu işi çok ciddiye alıyor, bu konu üzerinde çalışıyor... Türkiye Gana’dır, Gana da Türkiye’dir. Türkiye’yi etkileyecek herhangi bir şey Gana’yı da etkileyecektir. Türkiye eğer üzgünse, mutsuzsa, Gana da mutsuzdur.”

Batı Afrika’nın -genel olarak da Afrika’nın- en önemli devletleri arasında yer alan Gana ile “Türkiye Gana’dır, Gana da Türkiye’dir” dedirtecek kadar yakınlaşmışız, ne güzel. Hâlbuki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2016’daki Gana ziyaretine kadar Türkiye-Gana ilişkileri pek sınırlıydı. Afrika Açılımı’nın bereketine bakar mısınız?” Hakan Albayrak

“Sudan Cumhuriyeti, Afrika’nın 3. büyük yüzölçümüne sahiptir. Bu geniş topraklarda zaman içerisinde hüküm süren farklı devletler ve medeniyetler, Sudan’ın kültürel bir çeşitliliğe sahip olmasına, bu topraklarda birbirinden farklı adet ve geleneklerin yeşermesine sebep olmuştur. Afrikalı yerlilere ait örf ve adetler, ülkenin hâkim dini olan İslâm’ın barındırdığı gelenekler, dini pratikler, farklı ritüellere sahip tarikatlar vb. hususlar bu çeşitlilikte rol oynayan başlıca unsurlar olarak zikredilebilir. Ancak bu çeşitlilikle birlikte genel bir tasnife tabi tutmak gerekirse ülkede Arap İslam kültürü ile yerel Afrika kültürünün izlerini yansıtan bir kültürel ortamın bulunduğunu söylemek mümkündür.”

“Sudan’ın kültürel zenginliği müzik alanında da bir çeşitliliğe ve zenginliğe yol açmıştır. Ülkede Arap ve Afrika kültürünün etkisinde hayat bulan ve geniş bir yelpazeye sahip olan bir müzik icrası söz konusudur. Sudan’ın geleneksel müziği daha çok dini medih edebiyatına dayalı olan ve Sudan’da “Çanta Musikisi” olarak ifade edilen tarza dayalıydı. Afrika ve Nuba kültürüyle mezcedilerek gelişen bu müzikte tanbur vb. yerel enstrümanlar öne çıkıyordu. İkinci dünya savaşından önceki dönemde İngiliz sömürge yönetimi altında Sudan müziğinin söz, yorum ve enstrüman açısından önemli bir dönüşüme uğradığı ifade edilmektedir. Bu dönemde Halil Ferah, Muhammed Ahmed Surur, Abdulkerim Krume gibi müzisyenlerin öne çıktığını görüyoruz.”

“Hemen herkesin okuyup konuşabildiği ortak dil olan Arapça sayesinde ülkede müşterek bir edebi mirasın varlığından bahsetmemiz mümkündür. Sudan’ın yazılı edebiyatı büyük oranda fasih Arapça ve Sudan lehçesiyle hayat bulmuştur. Zengin bir edebi mirasa sahip olan Sudan’da şiir, kısa hikâye, roman vb. alanlarda pek çok isim yetişmiştir. Şiir konusunda Muhammed el-Feyturî, Salah Ahmed İbrahim, Muhammed Ahmed Mahcub, et-Ticanî Yusuf Beşir, Abdullah Şabu, Nur Osman Ebker; kısa hikâye ve roman alanında et-Tayyib Salih, Emir Tacussır, eş-Şeyh Abdurrahman, Mevedde Nasrallah gibi isimler zikredilebilir. Bunlardan şair Muhammed el-Feyturî ile roman yazarı et-Tayyib Salih, uluslararası üne kavuşmuş iki isimdir. Feyturî’nin “Eğani Ifrikiyya” (Afrika şarkıları) isimli kitabında, Sudan halkının önem verdiği adalet, hürriyet, insan onuru gibi hususlar veciz bir tarzda dile getirilmiştir. Tayyib Salih ise Türkçeye de tercüme edilen “Mevsimu’l-hicreti ile’ş-şimal” isimli romanında büyük bir edebi değer ortaya koymuş ve dünya çapında bir şöhrete ulaşmıştır.” Prof. Dr. Enver Arpa

“Başka insanlar, başka kavimler, başka dünyalarla kurduğumuz ilişki sadece çıkar temelli değildir. Çıkarların baskın bir amaç olarak öne çıktığı ilişkilerde bile insani, ahlaki, manevi nitelikte bir iletişimin vaki olduğunu görürüz. Aksi halde gerçekten tamamen gayri insani hale gelmiş bir ilişkiler dünyasından bahsetmek gerekir. Vahşi kapitalizm veya vahşi sömürgecilik adlandırması tam da bu gayri insani gerçekliğe bir vurguyu içerir. Ama kabul edelim ki her ikisi de tarihin seyrinde karşımıza çıkan anormal sapmalara tekabül eder. İnsan fıtratının kabul edemeyeceği aşırılıklarla mücessem olup iğreti ve geçicidir. Bu yüzden, sömürgecilik siyaseti bile kendi tabii, kabul edilebilir normallerini tesis etmek zorundadır. Sömürgeci ülkelerin “medenileştirme” gerekçesi dahası projesi onu vahşice bir pragmatizme indirgemekten men eder. Bunu sömürgeci siyasetin salt bir ayak oyunu diye düşünmek de doğru değil. Nihayetinde sömürgeci olsanız dahi bir insan olarak sömürge insanlarıyla ve gerçeğiyle karşı karşıya geliyorsunuz. Sömürgecilerin bu gerçeğe kayıtsız kaldığını iddia eden bir bakış açısıyla hiçbir zaman gerçeğe nüfuz edilemez. Böylesi bakış açıları reaksiyoner olmaktan öteye narsist ve/veya etnosantrik temayüllerle beslenerek bizleri bir körleşmeye doğru götürür. Ama bu, sömürgecilerin masum olduğu anlamına gelmez. Dediğim şu ki, her ilişki başladığı andan itibaren diyalektik bir süreç ve etkileşim içinde ilerlemeye bir yatkınlık içindedir. Tabii ve ahlaki olan budur. Aksi halde sömürgeci saikler de medenileştirme iddiası da emperyal ve gayri insani hususiyetleriyle kriminal sonuçlara sebebiyet verir.”

“Afrika’ya yönelik düşünsel, kültürel plandaki ilgimizin yok denecek seviyede olduğunu belki söylemeye bile gerek yok. Cemal Süreya’nın Afrika adlı şiiri edebiyatımızda neredeyse bir istisna. “Afrika dediğin bir garip kıta/El bilir âlem bilir/Ki şekli bozulmasın diye Akdeniz’in/Hala eskisi gibi çizilir/Haritalarda”. Siyasi vurgusuyla öne çıkan bu şiir küçük de olsa dönemsel bir hassasiyete işaret ediyor denebilir. Ötesini Söylemeyeceğim, Kutsal At şiirlerinde olduğu gibi Sezai Karakoç’un ilgisi tamamen dini ve kültürel motiflerle sınırlı. Nuri Pakdil’in ise Afrikalı öykücülere yönelik daha ciddi ve kapsamlı bir ilgiye sahip olduğunun altı çizilmeli. Bu ilginin 2000’li yıllarda Hece dergisi tarafından daha etraflı bir şekilde sürdürülmesi ayrıca sevindirici ve umut verici olmuştur. 2017 yılında yayımlanan 2 ciltlik Afrika özel sayısını, bu konudaki ilgi ve hassasiyetin bir ifadesi olarak görmek mümkün.” Ali K. Metin

“Afrika’nın göller ve nehirler ülkesi Ruanda, 26.338 km² toprağı ile Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Tanzanya ve Uganda ile komşudur. 2018 sayımına göre Ruanda’nın 12,5 milyon olan nüfusunun %84 Hutu, %15 Tutsi, %1 Twa’lardan oluşmaktadır. Halkın %75’i Katolik Hristiyan %24’i Protestan Hristiyan, %15’i Müslüman, %11’i diğer dinlere mensuptur. 1,5 milyonu aşkın Müslüman nüfus Hutu ve Tutsi’ler arasında eşit şekilde dağılmış gibidir. Ülkede Fransızca, İngilizce, Kinyarwanda ve Swahili resmi dil kabul edilmiştir. 2017 rakamlarına göre ülke milli geliri 9 milyar dolar, kişi başı ortalama milli gelir 772 dolardır. Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Doğu Afrika Birliği gibi uluslararası organizasyonlara üye olan Ruanda, 2009 yılından bu yana İngiliz Milletler Topluluğu’na da üyedir. Ruanda, tarihinde İngiliz sömürgesi olmamış olmasına karşın bu birliğe üye olan Mozambik’le birlikte iki ülkeden biridir. Ruanda’da yerleşik ilk halkların M.Ö. 3000’li yıllarda Afrika kıtasının kuzeyinden gelerek Ruanda’ya yerleşen Twa’lar olduğu bilinmektedir. M.Ö 1500-700 arasında Bantu dillerini konuşan halklar Ruanda’ya göç etmiştir. Bantu göçleri sonucunda günümüzde ülkedeki iki büyük etnik grup olan Hutular ve Tutsiler Ruanda topraklarına yerleşmiştir. Ruanda tarihinde Tutsiler daima yönetici sınıf olarak arazi sahibi olurken, Hutular daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraştılar. 1600’lerde Tutsi Kralı Ruganzu Ndori, oluşturduğu askeri güçle Ruanda’nın merkezi ile birlikte Hutu’ların yaşadığı kırsal kesimleri de ele geçirerek hâkimiyet kurdu. 1853-1895 yılları arasında Ruanda kralı olan Tutsi Kigeri Rwabugiri Birleşik Ruanda Krallığını kurdu ve topraklarını genişletti. 1884’te yapılan Berlin Konferansı’nda Ruanda Almanya sömürge yönetimine bırakıldı. Almanya ancak 1894’ten itibaren bölgede otorite kurabildi. Alman orduları 1897’de Ruanda’yı tamamen işgal etti. Ruanda, misyonerlik faaliyetleri ile yoğun şekilde Hristiyanlaştırıldı.”

“6 Nisan 1994’te Habyarimana, bulunduğu uçağa yapılan bir roket saldırısıyla öldürüldü. Ertesi gün Hutu kökenli ılımlı kadın Başbakan Agathe Uwilingiwimana’da öldürüldü. Fransa, çatışmaları daha fazla kışkırtmak için cumhurbaşkanının uçağını düşürmekle suçlandı. 7 Nisan günü, 100 gün sürecek olan dünyanın gördüğü en büyük soykırımlardan birisi başlatıldı. Cumhurbaşkanı Habyarimana Arusha’nın uçağının düşürülmesinden Tutsileri suçlayan Hutular katliama başladılar. 1994 yılının Nisan ayından Temmuz ayına kadar olan yüz günlük süre zarfında, her gün, günde onbin kadın, erkek ve çocuk vahşice katledildi. Geride bir milyondan fazla katliama uğramış insan cesedi kaldı. Tecavüzün bir savaş silahı olarak kullanıldığı bu soykırımda üç yüz binden fazla kadın tecavüze uğramış, iki yüz binden fazla kadına AİDS virüsü bulaştırılmıştı. Uluslararası toplum her zaman olduğu gibi bu soykırım karşısında da kayıtsız kaldı. Soykırım devam ederken Fransa, Hutu Ordusu’na silah sevkiyatını sürdürüyor ve orduyu eğitmeye devam ediyordu. Temmuz 1994’te Bir Hutu olan Pasteur Bizimungu’nun başkan ve RPF komutanı Paul Kagame’nin başkan yardımcısı olduğu yeni bir hükümet kuruldu. İşlenen soykırımı ortaya çıkarmak ve cezalandırmak üzere Gaçaça Mahkemeleri kuruldu. 2012’de tamamlanan yargılama neticesinde; soykırım sırasında 1.047.017 kişinin öldürüldüğü, öldürülenlerin 934.128’inin Tutsi olduğu, ölümlerin %59,3’ünün açık alanda, %12’sinin kiliselerde gerçekleştirildiği tespit edilmişti.” Sinan Tavukçu

Ben Kerbelâ'yım

Muharrem ayının ruhuna yakışan bir yazı ile yer alıyor dergide Sadık Yalsızuçanlar. Her cümlesinde Kerbela kumlarının acısı ve hüznü var. İlmik ilmik dokumuş yaşananları, Yalsızuçanlar. Her Yer Kerbela kitabında da birçok isimli yapılan konuşmalar vardı. Yaşanan acıları, haksızlıkları, zulümleri tüm kitap boyunca hissetmiştim bin bir dua eşliğinde.

“Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela’yı hatırlamanın vaktidir:

Ben Kerbela'yım, Ali’nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber’in katında kim Ali’den daha değerli olabilir ki! Ben Ali’nin hüznüyüm, ben Hüseyin’im. Şehitlerin efendisi Hamza’yım ben. Savaş alanına gönderilen Ali’nin kılıcıyım, Zülfikar’ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep’in gönül sırrıyım. Sakine’nin ruhuyum. Cebrail’in kanadıyım, Muhammed’in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela’yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah’la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, ‘Ben günahkârım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...’ diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr’ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. ‘Neden olmasın’ dedim, ‘dönen, hiç işlememiş gibidir’. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. ‘Artık’ dedi, ‘kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.’ Eba Abdullah, ‘Ey Hürr’ diye seslendi, ‘sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim’.

“Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin’in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez. Nasıl kıydın Fatma’nın masumuna, Ali’nin canına, Muhammed’in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel’un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela’yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O’na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin’in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgârı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah’ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin”

Prof. Dr. Ahmet Kavas ile Afrika üzerine söyleşi

Yunus Nadir Eraslan, Prof. Dr. Ahmet Kavas ile Afrika üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Afrika’yı derinlemesine tanımak isteyenler için oldukça faydalı bir söyleşi olmuş. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“1987 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdiğim günlerdi. Türkiye Diyanet Vakfının -daha önceden gidenlerden haber aldığım- yurtdışında yüksek lisans bursunu tekrar vereceğine dair ilanları fakültemizde de duyurulmuştu. Amacı hakkında yeterli bilgim yoktu. O günlerde Diyanet İşleri Başkanlığında vaiz-müftülük, Milli Eğitim Bakanlığında öğretmenlik ve mezun olduğum fakültede asistanlık imkânlarından birisini tercih etmem gerekiyordu. Ben de sonuncusuna karar kılmıştım. Fakat burs neticesi de ilan edilmişti. İlk defa Arapça hazırlık okuduğum için bu dile, her öğrenci gibi az da olsa İngilizceye aşinalığım yanında bir buçuk yılda Farsça öğrenmemize rağmen Fransızca öğrenmem gerekiyordu. Burs için yapılan mülakatta şayet bu imkân şahsıma verilirse hangi alanda uzman olmak istediğime dair soru da yöneltilmişti. Ben de lise yıllarımdan itibaren, özellikle de İlahiyat eğitimi alırken Afrika’da özellikle Sahraaltı bölgesindeki Müslümanlar konusunu çok merak ettiğimi ve bu alana ilgi duyduğumu ifade etmiştim. Meğer o dönemde burs verilecekler İslam Dünyası’nın farklı bölgelerini çalışmak isteyenler arasından tercih edilecekmiş. Böylece 1987 yılında henüz hakkında çok az bilgim olan bu kıtayı tanımaya karar vermiş oldum.”

“Ülkemizin Afrika üzerine bilgi ve tecrübesi asırlara yayılıyor. Bu uzun süreli ilişkiden doğan birikim birçok farklı kitaplarımızda yer almış. Ancak gerek Osmanlı arşiv belgelerinde gerek yazma ve matbu kitaplardaki bilgileri değerlendirecek kabiliyette araştırma merkezlerimiz henüz yok. Mevcutlar daha ziyade Afrika’daki en güncel konulara odaklanıyorlar. Bu konularda da birikimlerini yazılı olarak ve medyada sözlü olarak ifade edenler daha ziyade kendi özel gayretleri ile edindikleri bilgileri takdim ediyorlar. Aslında her konuda olduğu gibi bu alana ilgi duyanlar usta çırak ilişkisine benzer bir şekilde uzmanlaşmalı. Bunun temel şartlarından biri de Afrika’nın farklı coğrafyaları, yüzyılları, şahsiyetleri konularında uzmanlaşmış şahsiyetlerle çalışmaktır. Yoksa birbiriyle alakasız, gelip geçici yazılarla vakit kaybedilir. İlk doktora tezlerinde kaynak kullanımı, konulara yaklaşımlardaki seçicilik ve sınırlandırmaya önem verilmeli. Bunun yerine daha genel ve toparlanması imkânsız konular alanda hiçbir birikimi olmayan danışman hocalarla çalışılınca ileride daha ciddi çalışmalar için teşvik edici olunamaz. Afrika edebiyatı ve kültürleri konuları çok teferruatlı ve yorucudur. Genç bir araştırmacının olgunlaşması için en az on sene gerekeceği için buna cesaret edenler yok denecek kadar az maalesef.”

“Ben Afrika’nın farklı tarihi süreçlerini ve coğrafyalarını inceledikçe şunu gördüm. En takdire şayan şahsiyetler sömürgecilik öncesi Mısır’da Suyutı’nın, Mağrip’te İbn Battuta ve İbn Haldun, Mali’de Ahmed baba ve Sidi Muhtar el-Künti, Nijerya’da Osman Dan Fodio gibi yetişmiş ilim ve irfan sahipleri, içlerinde sonuncusu gibi devlet adamlığı yapanlar da var. Sömürgecilik karşısında Senegal ve Mali’de Fransızlarla mücadele ederken bile ilimle meşgul olan el-Hac Ömer Tal, Libya’da Muhammed b. Ali es-Senüsi, oğlu Mehdi ve torunu Ahmed Şerif ile ona bağlı Ömer Muhtar, Çad Gölü havzasında Rabih b. Fazlallah, Kongo’da Tippo Tip lakaplı Hamid b. Muhammed, Güney Afrika’da bir Osmanlı âlimi Ebubekir Efendi gibi yüzlerce şahsiyet Afrika tarihinin ortak değerleridir.”

“Afrika ülkeleri maalesef çok düşük gelir karşılığında kıtanın binlerce yıllık değerlerini gözlerini kırpmadan başta Çin olmak üzere herkese pazarlıyorlar. Bu çok yanlış. Oysaki o kaynakları kendileri işletip mamul olarak pazarlasalar hem daha az kaynak kullanacaklar hem de daha fazla gelir elde edecekler. Tüm zengin ülkeler Afrika arazilerine abanmış durumdalar. Herhangi bir ülkede fakirlik, darbeler, iç çatışmalar varsa kesin o ülke kaynakları bir rekabet savaşının ortasına düşmüştür. Afrika’da bulunan verimli araziler eğer kıta insanlarının kullanımına girmeden dış güçlerce sahiplenilip kullanılırsa yakın gelecekte insani dramların çok daha şiddetlileriyle karşılaşacağız demektir. Her ülke kendi arazilerine sahip çıkabildiği sürece gelecek kuşaklara sağlam miras bırakacaktır. Dünyanın birçok ülkesinde tarım ya hiç veya çok sınırlı yapılırken Afrika’nın birçok bölgesinde yılda defalarca farklı ürün alınan araziler bulunmaktadır.”

Kamçı üzerine iki yazı

Kamçı; tek öykü kitabı Ali Karaçalı’nın. Öylesine etkisi güçlü bir kitap ki bu, Karaçalı’ya öykücü dememiz için yeterli bir kitap.

Edebiyat Ortamı’nda Yunus Nadir Eraslan ve Sadık Yalsızuçanlar Kamçı hakkında yazmışlar.

“Hacim olarak altmış iki sayfa ve toplamda on kısa öyküden oluşan bu naif eser, edebi ağırlık anlamında yüzü her daim topluma, insana, insanlığa dönük sorumlu bir şahsiyetin yaşadığı topluma ve dünyaya pürdikkat kesilmiş halini anlatan bir çalışmadır. Şimdilerde usta-çırak ilişkisi ekseninde bilincini terbiye eden ve bu bilinci tüm ciddiyetiyle eserinde kelimelerine, cümlelerine giydiren kaç yazar kaldı şunun şurasında?

Kısa öyküler usta işidir. Ne yaptığınızın hikâyesinden ziyade yapılanın, görünenin, olanın, olayın, anın, durumun net fotoğrafını çekme işi… Hani insanı derinden sarsan baktığınızda öylece dona kaldığınız fotoğraflar vardır. Neden bir fotoğrafın karşısında dona kalır, şaşırırsınız hiç düşündünüz mü? Çünkü o fotoğraf çağrışım doludur, yoğun bir anlatım sunar, sizi birden kendi atmosferine çeker ve siz o anda hayal mekanizmanızı çalıştırıverirsiniz. İçiniz acır, yüreğiniz güm güm eder, kalbinizin ritmi sizi korkutur, yerinden fırlayacağını zannedersiniz kalbinizin. Çünkü fotoğrafçı o anı yakalamak için belki saatlerce, belki günlerce, belki aylarca beklemiştir. Karaçalı’nın öyküleri de böyle. Yazar, benzersiz anların fotoğrafını çekerken donmuş bir kare sunmuyor; o anların içindeki insanı anlatıyor. Adeta kafasını patlatan bir bilinçle düşünen, acı duyan bir insanı…”

İnsanı çepeçevre kuşatan, kendilik bilincini gasp eden, onu kendi sokağına hapseden, duyarsızlaştıran, çıkmazların, açmazların içinde bocalamasını öngören bir düzene getirilen eleştirileri kimi yazarlarda öyküden denemeye kayan bir üslupta okurken, Karaçalı aynı eleştirileri öykü üslubundan sapmadan ya karakterin tavrıyla ya da anlatıcının durum betimlemeleriyle anlatıyor.” Yunus Nadir Eraslan

Kitaba adını veren Kamçı, bir mecaz olarak, sürekli hırpalanan, örselenen, aşağılanan insanın en insanî yanlarına yapılan saldırıları zaman zaman gerilimli bir dille; kısa, kesik, bazen yüze/göze inen bir yumruk gibi ifadelerle anlatıyor. Karaçalı’nın dil dünyası, Kahramanmaraş’ın zengin sözlüğünden, deyişlerinden, deyimlerinden, halk ağzındaki ilginç benzetmelerden, doğayla arasında engel olmayan birinin saflığından, hatta Çukurova ağzının içerdiği yöresel imkânlardan alabildiğine besleniyor. Şimdi Fethi Gemuhluoğlu’nun neden Dostluk Üzerine sohbetinde “ormana dostluk”tan söz ederken Yaşar Kemal’i andığını daha iyi anlıyorum. Karaçalı ruh dünyası bakımından Nuri Pakdil’in taşıdığı değerler iklimine yakın durmakla birlikte dili, sözlüğü, eğretilemeleri, ifade imkânları bakımından güneyin, ovanın, dağın zenginliklerini yansıtır nitelikte. Bu yönüyle Amik Ovası/ Gâvur Dağı lehçesinden estirdiği rüzgâr, öykülerin kaleme alındığı seksenli yıllar Ankara’sının toplumsal/kültürel/siyasal atmosferinde yepyeni bir tat kazanıyor. Öykünün birkaç cümlesi bize rahatlıkla fikir verebilir:

“Kalbim, kaynar sular gibi büngüldüyor.”
“Böylesi anlarda sığmam yatağa ben. Yorgan üzerime çullanan bir köpek gibi saldırgan olur.”
“Ay sararmış bir ayva gibiydi.”

Sen Olmayınca, sıcak, hüzünlü… Karaçalı’nın kelimeleri, cümleleri, duyguları bir buhar gibi okuru sarıyor: “Her gün gider, bir park yalnızlığında, bir elma ağacının altında oturur seni düşünürdüm. Yoktun. Uzaktın. Bu iki kavram, kimileyin anlamının karşıtına dönüşürdü. Yoktun, içim senle doluydu. Vardın, sessizlikten ölürdüm. Uzaktın; adı yok ülkelerde. Kalbimse şuramda çarpıyordu, duyuyordum. Öylesine yakın. Öylesine uzak. Her durumda, her koşulda, tek umudum, tek güvencem, tek onurumdun. Seni yokluğunda bulmak, yokluğunda sevmekti onurum.”

Nihayet, bir insan “sağanağı”…

Ali Karaçalı, tek kitabıyla, modern öykü dünyamızda kendine mahsus bir yer edinmiş, nadide bir yazar. Yazarlığı kadar da güzel gönüllü bir insan.” Sadık Yalsızuçanlar

Anadolu mayası

Elimizdeki en büyük sermayedir Anadolu mayası. Sınırsız bir tahammül, geniş zamanları içine alan bir iştiyak, yüreğimize berkittiğimiz sonsuz direnç. Bitmez tükenmez bir bereket…

Ali Ömer Akbulut, Anadolu mayası üzerine yazmış. Bu yazıyı okuyunca Anadolu’yu daha çok seveceğiniz muhakkak. Çünkü samimiyet var cümlelerin kapısının eşiğinde. Tıpkı Anadolu gibi.

“Anadolu mayası” herkesin bir nesne gibi önüne alıp seyredemeyeceği ve hükmedemeyeceği ele geçirilemez bir açıklıktır. Tıpkı “Endülüs mayası” gibi. Anadolu mayası’nın maruz bırakıldığı “yok olma, yok edilme” tehlikesi, “Endülüs mayası”nın uğradığı kırım ile yakından alakalıdır. “Grek-Latin-Kilise diyarı”nın “yok etme” planları ve zulmü altında Endülüs halkı farklı kaçış yolları bulmuş, bu kaçış yollarını bulamayanlar da “yerli halk” arasına karışarak saklanmaya çalışmıştır. Morisko ve marranoların sığınağı olmuştur yerli halk. Endülüs mayası’nın “insan”ı kucaklayan büyük kardeşlik buluşması böyle gerçekleşmiştir. Yerli halk arasında başta Ziryab’ın tutuşturduğu “insanlık türküsü”, “cümle varlıkların kardeşliği” esasıyla Endülüs’te Flamenko müziğinin âlemlerin yüzünü ışıtan doğuşunun habercisi olmuştur. Flamenko müziğinin yanık sesi “Endülüs mayası”nı hâlâ canlı tutmaktadır.

 Anadolu mayası, Nasreddin Hoca’nın göle çaldığı mayadır. “Göl maya tutar mı?” diyenlere, “Bilirim tutmaz; ama ya tutarsa?” cevabıyla düşünceyi ve zekânın kumdan kalelerini hayat suyuyla dolduran Hoca’mızdır. “Bilirim tutmaz” ifadesi rasyonel yetinin hükmüyle varılmış bir yargıdır ve hâle bağlı olarak her an değiştirilebilir hatta hükmü iptal edilebilir bir “yanılgı”dır. “Ya tutarsa” ifadesi ise, rasyonel yetinin “düşüncesi”ne, varlığın her dem yenilenen türlü hâllerine aşina bir gönlün icraatı olarak içerden bir itirazdır.

Fahri Tuna’dan Zeynel Beksaç Portresi

Fahri Tuna, benim de çok sevdiğim, Tokat’ta ağırladığımız değerli ağabeyim Zeynel Beksaç’ı yazmış Edebiyat Ortamı’nda. Kosova’ya bol bol selamlar göndererek okudum yazıyı.

“Türkçenin Rumeli Beylerbeyi. Şair, ressam, dergici. Üçü de birinci sınıf üstelik. Vefası, hoşgörüsü, evsahipliği, adamlığı da. Rumeli yakasında Türkçe ondan soruluyor bir süredir. Yıllardır Türkçemi yayımlaması da bundandır. Bunadır. Buncadır. Yazdıkları, yaptıkları, çizdikleri, yayınladıkları bundandır. Türkçe âşığı. Prizren âşığı. Prizren Türkçesi âşığı. Şahidim buna. Onu tanıdığım yirmi yıldır yakından şahidim. Evine gitmişliğim evime gelmişliği, acımızı sevincimizi paylaşmışlığımız, Sinan Paşa avlusunda leziz çaylar eşliğinde hüznümüzü dağıtmışlığımız vardır onunla. Şairdir evet. Ressamdır da. Dergicidir de. Pek bilinmeyen bir yönü daha: Prizren türkülerini yaşatmak için bir ömür bağlama çaldığını, bağlama öğrettiğini, yeni besteler yaptığını; türküleri yaşadığını ve yaşattığını kaç kişi bilir! Plâklı sanatçıdır üstelik. Hem de kendi besteleriyle plaklı. Özetle Zeynel Beksaç, aynı zamanda bir yorumcu, bir besteci, bir müzik adamıdır da. O bir şeyi iyi bilmektedir çünkü: Türküleri sevmeyen Türklüğü de Müslümanlığı da sevemez. Türküleri yaşat ki insanımız yaşasın. Türkçe yaşasın. Prizren yaşasın. Zeynel Beksaç’ın hayatı da felsefesi de ilkesi de budur. Priştine Televizyonu’nda tam tamına yirmi beş yıl programcılık, sunuculuk, yayıncılık. Başta Aziz Nesin, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Neşet Ertaş, Barış Manço olmak üzere… yüzlerce Türkiyeli şair yazar müzisyenle program yaparak Türkçeyi ve Türkiye’yi Kosova’ya tanıtma. Tanıtma yaşatma sevdirme. Prizren türkülerinin Priştine Radyosu repertuvarına alınması da onun gayretiyledir, onun başarısıdır. Doğru adamdır. Dosdoğru adamdır. Yiğit mert sözünün eri adamdır. Onunla yaşıt olan Kosova Doğru Yol Türk Kültür Sanat Derneğinde büyüdü serpildi başkan oldu. Yeni bölümler birimler korolar kurdu. Dergiler çıkarttı. Esini, Filiz çocuk dergisini çıkarttı. 1996’da merhum gazeteci adına Uluslararası Süleyman Brina Balkanlar Türk Kültür Hizmet Ödüllerini ihdas eden de odur, 23 yıldır seçici kurul başkanı olarak Rumeli Türkçesine hizmet edenleri bulup ödüllendiren de. (Bu satırların yazarı da on sekiz yıldır Balkanlara yaptığı naçizane hizmetlerle söz konusu ödüle 2017 yılında değer bulunmuştu. Ne hoş bir hatıradır.)”

“Ozanlar diyarı Prizren’dir vatanı. Hani doğduğunda isminden önce mahlası konulan Prizren’in. Çınarın sadık gölgesiyim imgesi ona ait. Tam da budur Zeynel Aga. Sadık adam. Urumeli yakasının şiire, resme, türküye, Türkçeye en sadık adamı. Sana her gün sevdalanmak / Yazgının en görkemlisi gülüm. Sana dediği Türkçedir, bilesiniz. Yüreği bağbozumu yapılmış viran bir bağdır onun. Hüzün yumağıdır. Biliriz. Sadece onun mu. Rumeli’de yüreği Türkçe atan her onurlu kalp için de öyledir. Türkiye’den Türkçeden bir özrü vardır onun: Sevdanda kusur ettiysek af ola. Asıl sen bizleri affet sevgili Zeynel Ağabey. Affet ne olur. Türkiye senin, Balkanların yaşayan en büyük şairinin pek farkında değil asıl.”

Edebiyat Ortamı’ndan İki Öykü

Günlerden Bir Gece - Cahid Efgan Akgül

“Bunaltıcı bir yaz akşamı. Küçük odadaki kanepede uyuyakalmışım. Sokaktan gelen tıkırtılarla açıyorum gözümü. Kaç saattir uyuyorum farkında değilim. Saate bakmak için telefonu elime alıyorum. Şarjı bitmiş. Gecenin üçte biri geçmiş olmalı. Odadan çıkıp saate bakamıyorum. Karımla kavgalıyız. Ayrı odalarda yatıyoruz. Perdeyi aralayıp sesin nereden geldiğine bakıyorum. Yolun ortasında bir araba durmuş. Lacivert, eski model bir Kartal. Bütün kapıları açık. Bir adam, karşı kaldırımdaki çöp konteynerinin yanına atılan poşetleri karıştırıyor. Aceleyle ve hırsla. Atılanlar çöp değil belli ki. Büyük siyah poşetlerden çıkardıklarına bakıp bakıp çöplüğe doğru savuruyor. Bir şeyler arıyor gibi. Poşetlerden seçebildiğim kadarıyla kazaklar, gömlekler, kutular, askılar, kitaplar, defterler çıkıyor. Arada adam bulunduğum pencereye bakar gibi olduğunda, perdenin arkasına gizleniyorum. Sokağa başka bir araba giriyor. Lacivert Kartal yolu kapattığı için duruyor. Adamın arabaya binip, yol vermesini bekliyor. Adam bu sefer hiç acele etmeden poşetlerden bir iki eşyaya daha bakıyor ve fırlatıyor. Yavaş adımlarla arabasına doğru yürüyor. Kapıları bir kaplumbağa ağırlığıyla tek tek kapatıyor. Diğer arabadaki adam hiçbir müdahalede bulunmuyor. Ne selektör yapıyor ne korna çalıyor. Gecenin bir yarısı başını belaya sokmaya niyeti yok anlaşılan. Kartal ters yöne giderek yolu açıyor. Diğer araba geçip gittikten sonra, eski yerine dönüyor. Adam tüm kapıları açıyor. Bütün kapıları neden açtığına anlam veremiyorum. Poşetlerin içerisinden -sanırım kendi işine yarayacağını düşündüklerini- arabanın arka bagajına istifliyor. Belki de eşyalar ona ait. Belki o adam da benim gibi karısıyla kavga etmiştir ve karısı eşyalarını sokağa atmıştır. O da birkaç parça eşya seçip kendi yoluna devam edecektir. Koskoca Kartal, eşyaların hepsini arabaya sığdırabilir. Eşyalar ona ait değil demek ki.”

“Saatin kaç olduğunu merak ediyorum. Telefonu açma şansım yok. Şarj aleti de yatak odasında. Çocukken kendi kendime icat ettiğim bir oyun geliyor aklıma. Saati tahmin etme oyunu. Ne zaman gecenin bir yarısı uyansam, kendimce bazı bilgileri toplar, değerlendirirdim. Ayın gökyüzündeki konumuna, sokaktan geçen arabaların yoğunluğuna ya da belli saatlerde geçtiğini bildiğim işçi servislerine bakarak saatin kaç olduğunu anlamaya çalışırdım. Çoğunlukla da bir-iki dakikalık farklarla tuttururdum saati.”

“Derken ezan sesi yükseliyor minarelerden. Genç, ezanı duyar duymaz elindeki defteri fırlatıp, oradan kaçarcasına uzaklaşıyor. Cami cemaatine yakalanmama niyetinde olduğunu anlıyorum bu kaçıştan. Gözüm, elinden fırlattığı deftere odaklanıyor. Turuncu kapaklı bir ajanda olduğunu anlar anlamaz odadan fırlayarak çıkıyorum. Apartman merdivenlerini üçer beşer atlayarak iniyorum.”

Bekleyiş- Ömer Vural

“Merhaba, kokusunu içime çektiğim, sesiyle dünyamı aydınlattığım ziyaretçim. Sesindeki buğuyu kapının önündeki masanın üzerine bırakabilirsin. Yüzünü, gözünü öteye beriye çevirip sana söyleyemediklerimi başkasının söylemesini bekleme, bir ben varım bu odada bir de yankılanan sesin. Tepeden tırnağa konuşalım uzunca. Yüzüme, pörsüyen tenime aldanma, yetmiş altı yıl nedir ki dünyanın yaşının yanında. Elli, kırk, delikanlı bile sayılmam hatta. Dağın, taşın, ağacın, kuşun, bismillah denip başlanan günün çocuğuyum ben. İzler taşırım her birinden; ağaç kökleri nasıl sızlatırsa toprağı, öyle acır tenim. İyice bak bana, dünya tuvalinde göğe yansıyan renk takını yeşile verdim. Çocuktum, en yumuşak cennet düşünü yeşille sırladım. Kâh bir ağacın serininde kâh bir çiçeğin seyrinde, sustum ve dinledim. Her anlatıdan bir ülke çizdim, kuzeyde kocaman bir dut ağacı, güneyde elma, batıda muşmula, doğuda kiraz, ara yönlerde armut, erik, ıhlamur, ayva. Bir de uzak coğrafyada incir ağaçları. Babama sordum bir gün, “İncir ağaçları neden uzaktır?” diye. Kökleri, dedi babam. “Kökleri, insanların yuvasını bozacak kadar uzar da ondan.” Sonra çizdiğim ülkelere yeni kaleler ekledim, yeni kaleler ve anlaşmalar. Ağacın, kuşun olduğu kadar, işte bu yeni ülkelerin, anlaşmaların, çürümenin çocuğuyum ben.”

“Kimseye kırgın değilim yanlış anlama. Son mektup gibi oku söylediklerimi. Sonumu bilerek soludum, bu günlerimi de sonu görerek yaşıyorum. Az hastalık kolay ölüm, derdi annem. Bunu yaşamın ortasından söylerdi, kıyısından değil. Ölüm aramıza girdiğinde son bir bakışla baktı geriye. Bir damla yaş süzüldü kulağına doğru. Bütün ölümleri o bir damla gözyaşına gizledim. O gün bu gündür kolay ve imanlı bir ölüm diliyorum.”

“Şimdi lütfen git, makineler susuncaya kadar da gelme hatta. Kapıdan çıkmadan önce sesindeki buğuyu da yanına al. Bu yaşlı dünyanın arınmayı beklediği gibi, ben de kendi kıyametimle tutunuyorum dünyaya.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

yağmur bulutlarını gözlerimize

rüzgârla harmanlanan şimşekleri

ekledik sonra gök gürültüsü hâlinde

gücümüzü azaltmasın diye yıldırımlar

nefretimizi azaltmasın diye

bir tek sesimiz kalır havaya yadigâr

bunu yaparsak

hiçbir dağdan görünmez

semadan indirdiğimiz bulutlar

artık keder de gücümüzü tüketmez olur

gözlerimize yerleşirse bu nefret

Ali Sali

Biz İskenderpaşa’nın kirlenmemiş gülleriydik

Efendi Hazretlerinin bülbülleriydik

Camdan cama sevenlerdik, cennetle müjdelendik

Yalnızlığı büyük almıştık Tahtakale’den, seneye de giyerdik

Sen yine de bırakma beni güzelsiz

Tamamen ölmeye sonra gidersin

Bir gün yolumuz düşerse Karacaahmet’e

Işıklar içinde uyuyalım mı ne dersin

Tanrım! seni nerde görsem tanırım

Öbür taraf çok karışık diyorlar inan ki utanırım

Mağazaları bir bir indirip sırtımdan

Şöyle ağız tadıyla bir namaz kılamadım

Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım dünyadan

İçeride fazla kalmayacaktım

Bir filmin daha sonuna geldik Harem otogarında

Emanet mi duruyoruz biz hatıra fotoğrafında

Gurbet otogarda başlar bunu biliyor musun

Seninle vedalaştığımız o tarihsiz günden beri

İki yakası bir araya gelmiyor İstanbul’un

Yaşar Akgül

Kara Ankara’ya yaraşır, bize İstanbul

Sizin köşebaşları tutulmuş, pimi çekilmiştir caddelerin, bize gelmez

Bu kırgınlıkla biz şimdi ne yapar nerelere gideriz, işte bunu bilemem

Çünkü bu kırılmak denen şey var ya

Bu geceler boyu kıvranmalar, saç baş yolmalar

Kalbimizin telleri sanki tam orta yerinden çıt diye ansızın!

Yo, ben bunu size anlatamam ki!

Bir çınarın devrilmesini düşünün mesela, ciğerinizin yok yere sökülüşünü

O çaresiz kalışları yani, bütün duvarların üstünüze kapaklanışını, o acı yalnızlığı

Siz olsanız ne yapardınız, hangi kapıları döverdiniz?

Ya da bir kış günü azgın sulara mı bırakırdınız kendinizi, ne yapardınız?

Adem Turan

Nice sevdaya mihman yükseklerden uçamaz

Nefesi daldan dala, şükrü arşa uzanır

Mütefekkir yüreği hayretten yorulunca

Bir Yunus nefesinde sessizce soluklanır

Çalıdan dergâhına düşür Rabbim yolumu

Talim ettirsin bana irfanı ve hikmeti

Kışın bir dala konar; dalı, karı incitmez

Rabbim bana lütfeyle bir serçe nezaketi

Aziz Kağan Güneş

Biat, Asım için çıktı

Asım Gültekin’i Biat Dergisi ile tanımıştım. Derginin bütün sayıları da kütüphanemde mevcut Sonra başka dergiler geldi, programlar, muhabbetler derken birçok ortak işte bulunduk. Asım’ın aramızdan ani ayrılışının şaşkınlığı geçince onun ardından yaptığı güzel işlerin bir yansıması olarak özel sayılar, dosyalar, programlar yapıldı. Erol Kaf ve Helim Dur da onun adıyla anılan Biat dergisini bir kez daha bu kez Asım için çıkardılar. Dergide Asım için yazılan yazılar yer alıyor. Rahmet dileklerimle dergideki yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Asım Gültekin’in Yeleği- Ali Bal

“Dost biriktirmek ne güzel şeymiş. Son yolculukta dostlarınızın sizi taşıması, tabutunuza omuz vermesi, mezarınıza toprak atması, ardınızdan gözyaşı dökmesi… Namaz vakti geldi, birçok şehirden gelen dostlar cami avlusunda toplanıyordu. Asım Hoca, son yolculuğunda yine buluşturmuştu. Belki de uzun süredir birbirini görmeyen, görmek istemeyen, selamlaşmayan birçok kişi bu vesileyle bir arada idi. Ömrünü dostluğa adayan güzel insan, hepimize son mesajını vererek gidiyordu.”

riz. Asım Gültekin de bu düşünceyle yaşamıştı. Görülen o ki herkes onu çok sevmiş. Binlerce insan, her makamdan seveni taziyeDünyada hepimiz misa yazdı, onu andı, ona dua etti. “Göçtü kervan, kalmak yok!” diyen Asım Gültekin de bu dünyaya veda etti. Onu meşhur yeleği ve gençler için okuduğu Yunus Divanı ve Muhammediye ile hatırlayacağız. “Dilevi Etimoloji Topluluğu” gönül evine döndü, gönüller onunla dolup taştı. Dostluğun ne olduğunu yaşayarak gösterdi.

Asım Gültekin’in mücadeleci ve mücehhez bir dava insanı oluşuna şahidiz. Allah için koşan, koşturan, dostları buluşturan bir gönül insanını ebedî yurduna uğurladık. Kendisine rahmet, ailesine ve dostlarına sabır diliyorum. Mekânı cennet olsun. Yazıyı onun vasiyeti niteliğinde, bizim içinse büyük bir ders olan şu son mesajıyla bitirelim:

“Kusuru kendimizde aramalıyız/Kimseye kolay kolay kızmamalıyız/ İmtihan/ İmtihan dünyası/ Mihnet tabiatında var/ Rabbimin sevdiği ne güzel kulları var şu dünyada/ Onlar yanlışa düştüğümüzde ne de güzel tutarlar elimizden/ Dünya onlarla güzel/ Secde ile güzel/ Zikirle güzel/ Hay hak hu”

Gogol'un paltosundan Asım Abi’nin yeleğine-Burak Tekiner

“Alanya’da yaptığımız okuma kampının haberini dünyabizim’e gönderdiğim zaman, nasıl heyecanlanmıştı Asım abi, daha dün gibi aklımda. Lise ikideydim ve yayımlanan ilk yazımdı. Yıllar sonra aynı yazıyı okuduğum zaman yayınlamaya değer bir yazı olmadığını da söyleyebilirim. Fakat Asım abi yazının kaşını gözünü düzelterek o halini yayınlayıp teşekkür etmişti. Ardından her fırsatta yazıp çizmemizi tembihlerdi. Ona göre yazmaktan daha kıymetli bir şey var ise o da okumaktı. En çok bunu öğütledi. Sivas’ta üniversiteye devam ederken birçok kıymetli isimle irtibata geçmemizi ve haberler yapmamızı isterdi. Yaptığımız haberleri Dünya bizim’de, yazdığımız yazıları Cafcaf’ta yayımladı. Kendi imkanlarımızla çıkarttığımız dergilere yazı göndermekten imtina etmedi. Ardından diğer dergilerde çıkan yazılarımıza baktığım zaman, Asım abinin ilk yayımladığı o yazının üzerimdeki etkisini düşünürdüm. Bundan sonraki süreçte ise, galiba sadece yutkunacağız. En çok da özleyeceğiz...”

“Evet kelimelerin dünyasına dalmayı, bir kelimenin götürdüğü uzak iklimlere kapılıp gitmeyi çok severdi. Dut en büyük tutkularından birisi idi. Evet dergici idi aynı zamanda. Bir dergi namluya sürüldüğü zaman, fetih harekatında yeni bir cephe açılmışçasına heyecanlanırdı. “Bir işi bitirdiğin zaman diğerine koyul.” ayetinin gölgesinde yaşardı adeta. Evet Mescid-i Aksa’da Daralan Vakitler’i okuyan, parklarda gençlerle Hızırla Kırk Saat okuyan Asım Gültekin’di. Hepsi o idi ama en çok da gençlerin ağabeyiydi. “Ne yapın edin, alışmayın.” derdi hep. Asım abinin yeleğinin tozlanmasına alışmayacağız. Alnı secdesiz, eli kalem tutmayan, test çözmekten beyni iğdiş edilmiş bir neslin heba edilmesine alışmayacağız. Alışmak ölümüne karşı, safları hep sık tutacağız. Gericiliğin ve yobazlığın onurunu kimselere bırakmayacağız.”

İyi ki vardın, hep oradaydın, her zaman yanımızda- Emrah Ayhan

“Asım ağabey... Yedi yirmi dört hep orada, en uzak telefonun diğer ucunda... Çekinirsin, meşguldür, geç oldu, işi başından aşkın diye düşünürsün. Bir bakarsın ayan olmuş gibi o arıyor, içten bir dost sesi, sımsıcak, insanı rahatlatan: "Ne hallerdesin?" Dakikalarca dertleşirsin, tek bir sıkılma emaresi yok, derdin derdi olmuş, dinleyip derman bulmaya gayret ederken varlığıyla dertlere derman olmuş Asım ağabey. İyi ki vardın, hep oradaydın, her zaman yanımızda.

Hiç boş kalmaz, boş kalınmasına da razı olmazdı da tembellik ettiğimizde hiç kızmazdı, kızmayı bize yakıştırmazdı Asım ağabey. Sana uygun ne varsa onu düşünür, mutlaka bir hedef koyardı önüne. "Buna ihtiyaç var. Yapsan ne güzel olur. Bunu en iyi sen yaparsın!" Malayani meşguliyetlerle ağırlaşmamış, ilimle ve aksiyonla hep formda kalmış, dipdiri bir hayattı onunki. Atanmışlıktan uzak, adanmış bir ömür. Yeme, içme, uyku her daim riyazette, arınmaya önem veren, arı kalmaya özen gösteren sade bir hayat. Boyasız ayakkabısı, sırtında hırkası, başında serpuşuyla bir derviş edasında, heybesinde her zaman hediye edilmeye hazır bir dergi, bir kitap... Boş durmaya düşman, hoş kalmaya azimli bir insan Asım ağabey. İyi ki vardın, hep oradaydın, her zaman yanımızda.”

Alışmamak, Ölümüne Karşı… -Hatice Kübra Akay

“Durgunluk asla ona göre değildi. Yayına devam edemeyen dergiye “çocuğunu kaybetmiş anne” gibi üzülürdü. Herhangi bir kimse ile tanışırken “Kitap, şiir okur musunuz?” diye sorarım. Cevap olumlu ise “Peki Sezai Karakoç’u sever misiniz?” den sonraki soru “Asım abiyi tanır mısınız?” olur. Benim ilk ikisine olumlu, üçüncüsüne olumsuz cevap veren çok az tanıdığım oldu. Sezai Karakoç’u doğru okumayı ve üstada hayran olmayı ondan öğrendim. Rasim Özdenören’in çok iyi analiz yaptığını o çıtlattı kulağıma. Cahit Zarifoğlu’nun zarifliğinden bahsederdi sıkça. Taner Yüncüoğlu dinleyip dert edinmek ona göre çok değerliydi, bize iltifat ederdi bunun için. Şiirlere özgün besteler yapmak ve bizi buna heveslendirmek, tam da onun işiydi…”

Size “Asım Diye Biri”ni Anlatacağım Ey İnsanlar- Helim Dur

“mustafa asım gültekin'in kim'liği ve derdinin ne'liği bahsine geçmek için; onun söz, eylem ve kişiliği üzerine ana hatlarıyla bir çerçeve çizmemiz gerekiyor. bir insanı tanımanın ipuçları olarak şahitlikleriniz, yaşanmışlıklar, ortak çalışmalar, birlikte yürümüşlüğünüz, paylaşımlarınız önem arz ediyor. bütün bunları tamamlayıcı nitelikte o insanın söz ve yazıları, ürettikleri, ortaya koyduğu çalışmalar, öncülüğü de dikkat edeceğimiz hususlardır. böylesi verileri gözden geçirirken onun nasıl hareket ettiği, tarzı, üslubu, davranış şekilleri de elbette şahsiyetini ortaya koymamıza yardımcı olacaktır.

asım'ı bu minvalde değerlendirebilmek ve tanıtabilmek için ta yıllar öncesine, üniversite ve milli gençlik vakfı dönemine bir bakış yapmam gerekiyor. bir adım ötesinde ise biat dergisi'nin hikayesini ve üzerimdeki etkisini anlatmalıyım. hatta ülkemizin ve coğrafyamızın o dönem rengini görme anlamında sosyal, siyasal, kültürel ortamını hatırlamak yerinde olacaktır. böylece kuşatıcı psikolojik şartların bir insanı nasıl etkilediği, ona nasıl yön verdiği, çalışmalara ne gibi kapılar ya da ufuklar açtığı belki daha iyi anlaşılacaktır.”

“doksanbeş'in bir kış ayında okuldaki bir boşlukta "abi dergiler matbaadan gelmiş, hemen gidip bir bakalım, sonra da dağıtım işini arkadaşlarla planlamamız lazım." dedi. o bizdeki nasıl bir heyecan öyle! hemen koşturarak kuyubaşı'ndaki eve geçtik. ikimiz de heyecan ve merak içindeyiz. içerideki birkaç arkadaş paketin birini açmışlar, duvara yaslanmışlar ve dergiye göz atıyorlar. sevincimi çok da belli etmemeye çalışarak uzanıyorum birine. ve işte sonunda biat dergisi ellerimde. kapağına baktım, sayfaları karıştırdım. ay ışığının aradan süzüldüğü bir ağaç fotoğrafı içeren sayfada, bir dergide yayımlanmış ilk yazım olan "hicret” başlığını gördüm. ellerim titriyor, neredeyse kalbim duracak o an. dergiyi sevdim, kokladım, bağrıma bastım. abarttım mı acaba diye ani bir duyguyla utandım bir an. yüzüne baktım, göz göze geldik, en tatlı bir gülümseyişle "abi güzeldir bu işler." dedi.”

“dergiciliğin teknik işlerini, mutfak kısmını da görmem için olacak bir gün beni bu ker abiye uzun uzun izahta bulundu, işte şu zamana kadar yetişmesi, şöyle şöyle olması, şunlara şunlara dikkatişlerin yapıldığı bir yere götürdü. dizgici/gra edilmesi için. dergi söz konusu olunca bunca dil döken, adeta yalvaran, alttan alan asım; "semih abi hani bize yemek söylemiyor musun?" diyecek kadar da nazı geçen bir muhabbet ehliydi.

işte bir zamanlar gönüllerde iz bırakan, içinden pek çok şair yazarın çıktığı, samimiyet kokan ve artık hatıralarda saklı biat'ın hikayesi ve asım'la olan ilgisi budur.”

Gönlümüze Yoldaş Asım Abi- Mücahit Akıncı

“Asım Gültekin abi ile 2019 yılında, TÜRDEB’in düzenlemiş olduğu dergi fuarında tanıştık. Hayal Bilgisi Dergisi olarak orada bulunuyorduk. Her standa uğrayan, sütlü kahve renkli yelek giyen bir adam vardı. Adını çok duymuş olmamıza rağmen onu bu şekilde tanıyor ve tanımlıyordu herkes. O yelek Asım ağabeyin samimiyetinin dışa vurumuydu. Kırk yıllık hatırları oluşturan kahvenin vefaya bürünmüş haliydi adeta.

Hemen hızlı bir selamla bizim de standımıza geldi. Bir şey isteyip istemediğimizi sordu. Biraz mahcup olduk haliyle. Daha sonra dergimizin en son çıkan sayısını aldı eline, inceledi ve elini cebine attı. Bizim mahcubiyetimiz ve şaşkınlığımız bir derece daha artarak; “Hediyemiz olsun ağabey.” dediysek de “Olmaz öyle şey! Dergiler başka türlü nasıl ayakta kalsın?” dedi ve o tok sesiyle bize itiraz hakkı bırakmadı. Daha sonra bir hatıra fotoğrafı çekindik. Sonraki gün ise Yunus Emre’nin “Çıktım Erik Dalına” dizesi ile başlayan şiiri ile ilgili bir kitabı onun sayesinde keşfedip aldım.”

Teknoloji Çağında Bir Derviş: Asım Gültekin-Salih Gebel

“1995 yılının Eylül ayıydı. On dokuz yaşında liseyi henüz bitirmiş, üniversiteyi kazanmanın heyecanıyla İstanbul’a gelmiştim. Bu şehre yeni gelmiş birçok lmlere, dergilere koşuyordum. İnternet hayatımızda yoktu o günlerde. Kitabı, dergiyi ya da gazeteyi okumak için yerine giderek para verip almanız gerekiyordukimse gibi ben de kitaplara, tiyatrolara, 

O günlerde özellikle gençler tarafından çıkarılan dergiler; söylenecek sözü olanların, derdi olanların, kısaca bir davası olanların kendilerini ifade etmelerinin en iyi yoluydu. Asım Gültekin’i o günlerde tanıdım. Çevresine topladığı, dünyayı değiştirmeye talip bir avuç muhalif duruşlu, ilkeli, dava adamı gençle birlikte “Biat” isimli bir dergi çıkarıyordu.

O dönemler biz de birkaç arkadaşla birlikte MGV’nin ilahiyat bünyesindeki Mihenk isimli dergisini hazırlama görevini üstlenmiştik. Mihenk Dergisi olarak, Asım ağabeyin organize ettiği “Gri Dergi Günleri” isimli bir programa davet edilmiştik. Program, şimdilerde Türkiye Yazarlar Birliği’nin bulunduğu Kızlarağası Medresesi’ndeydi. Etkinlik saatlerce devam etmiş, katılımcıların çoğu “gri” kelimesine takılmış, kendi dergilerinin safının belli olduğunu, bu nedenle gri olarak tanımlanmak istemediklerini söylemişlerdi. Asım ağabeyin o günlerde yaptığı bu organizasyonlar, yıllar sonra hayata geçireceği büyük dergi fuarlarının da habercisiydi.”

“Asım ağabeyin 2020 yılı içerisinde gerçekleştirmeyi düşündüğü, dergicilik üzerine büyük bir organizasyonu planlama toplantısına ben de dahil olmuştum. Orada da yine yazılarımı sordu. Neler yazdığımı, yazma amacıyla bir araya gelmemiz gerektiğini anlattı. Kendisiyle en son orada görüştük. Sonrasında bir araya gelemeden kalbine yenik düştü o.

Biz seni hep iyi bir adam olarak bildik. Hep iyi işler yapmanın, insan kazanmanın ve yetiştirmenin peşindeydin…

Rabbim merhametiyle muamele etsin, mekânın cennet olsun Asım ağabey.”

Asım Gültekin'in Yokluk İçerisindeki Zengin Hayatı- Zafer Acar

bugün ölsek gerçek otopsimiz yapılır elli yıl sonra Asımcığım

kalpten mi öldün yoksa kalpsizler yüzünden mi

zulme uzun süre dayanamayacağın belliydi

mezarını gördüm, beğenmedim

ne öyle, taş toprak Asımcığım

yaşa istedim bu fukara şiirde

benim de sana verebileceğim hayat budur

bir roman kahramanısın biliyorum

minicik bir metne sıkıştırdım seni biliyorum

çoğunluğu zengin çok elit dostlarının (!) arasında

sen yetinmeyi hep bildin azla

kızmazsın bana

ne kalpsizdin ne ciğersiz

bunu bilmemeliydi düşmanların Asımcığım

çok açık verdin çok

ya kalpten gidecektin

ya ciğerden

insanları kalbinden vuruyor hayvanlar Asımcığım

saç ektirmemize gerek yok

ölünce sırma saçlı oluruz, derdin

oldu valla

benim yerime de

saçlarını savur cennet rüzgarlarında

Ürkütücü Asımsızlık Çağı- Zeki Bulduk

“Gece rüyamda bir dostumu gördüm. Hem hasta hem de üzgündü. Asım'dan sebep, dedim... Gece boyunca, Taşova'ya beni de götürecek bir arkadaş bulamadım. Oraya buraya yazdım, aradım durdum insanları.

1994. Kadıköy. Altıyol MGV. Adamla aynı yurttayım. Gel gör ki Yedi İklim Dergisi’nin Söğütlüçeşme’deki yerinde tanışıyoruz. Bir elinde dergiler, diğer elinde kitaplar. Ali Haydar ağabey neler yaptığını soruyor... Bunlar bir gün yazılır da...

Ben maaşlı adamım. Hiçbir zaman da maaşım yetmedi. Asım, daha üniversitedeyken bana burslar bulan, yazılarıma telif ayarlayan, bir sayıda en az beş yazı yazdıran Taşovalı, dünyanın en güzel yobazı, -bunu bir Kartallılar, bir Taşovalı dostları, bir de Altıyol yurdundan eski arkadaşlar bilir.- biz ise gevurluk edenlerdik.”

“Çok dostu olan bir adam değilim. İstanbul’da yaşayabiliyorsam, bana o Taşovalı güleç çocuk sırt verdiği için dayandım. Akşam, inanamadım. Hatta akrabaları ve Yalova’daki arkadaşlarla sürekli konuştuk; ne oluyor, neredesiniz, nereye götüreceksiniz... Ya ölümün ne olduğunu anlamıyor ya da onun gittiğini düşünemiyordum. Ta ki Taşova'ya beni götürecek birini bulamayınca anladım ki o, öldü. O olsaydı götürürdü beni. Sırtım boşta kaldı. Kale dayasanız durmam gayrı…”

Karşılaşmalar- Erol Kaf

  1. karşılaşma

kadıköy çilek sokağındaki mgv yükseköğrenim yurduna amasya'dan yağız bir delikanlı geldi. elinde yanlış hatırlamıyorsam nuri pakdil'in arap saati kitabı vardı. bana uzattı. oku dedi. başkadır başka oku.

II. karşılaşma beyazıt meydanında, sahaflarda: -sadece kokla dedi kitap okumak kadar güzeldir. kitapları koklamak.

III . karşılaşma

yurtta kerahat vakti şeytan kandırmış uyuyorum. ikindiden sonra. odadan soprano edasıyla gürleyerek içeri biri girdi: -ali sevilmez mi hey dost deli misin! deliydi, asımdı, bizimdi.

son karşılaşma:

kısıklı parkında çocukları bir konferansa götürüyordu. metro asansörüne ilk ulaşana dua edeceğim dedi. dua bilen çocuklar aşkına. naptın asım.

Yelek – Ceren Öztürk

Her şeyin iç sesine bulanması gibi

Bir buzun üstünden kayıp gitti yaz

Erken bitermiş meğer

Karpuzlar ve elmalar

Sen daha değinmeden üstündeki

yalnızlığa

Çıkıntılar içinde kayboldu gövden

Öylece bir haber aldı

Üstü başı mutluluk gibi

Koşum takımları hızlıca durmuş gibi

Birden bir bağırışla yola vurdu sesini

Sonra haber verilmemiş gibi uçup gitti

Öyle, birden

Her şey birden

Daha kabullenememişken

Sağlıklı bir tabiatı yenmek, dediler

Kayıp bir sessizlikti o artık

Duyulmuyor, söyleniyordu

Öyle kalp çarpıntısı esince

Sen çorak topraklardan doğarsın diye

Seyahat ayağına geldi

Gözleri dolarcasına

Bir ekşi meyve ağlıyor elimde

Kötü haberlere savaş açtım

Bir çorba soğursa ve bir ev ısınırsa

Annem de ağlamazsa eğer

Gözlerde yaş kalplerde kan

Birikmezse insanların elinde

Yastığa vurur gibi darmadağın

Kiraz sapından dünyaya çiçek yaptım

Kimse beni sormadı ama

Ben hatrımı köpeklerle paylaştım

Gelecek şimdi denizde bir karaltı

Bir geminin gözden kayboluşu gibi

değil

Işığın yanışı gibi birden gittin

Çok olacak belki ama

Mor alfabeyi söktüm attım

İçinde kaç huzursuzluk varsa

Tapu kadastroda kaydı

Ben satmadım o satmadı biz satmadık

Faizi faizlere faizle

Sen onca koşunla yaklaştın ölümlere

Sonra binip gittin velespite

Yuvarlağı yuvarlağa yuvarlaklarla

Kanadıkça gömleği

Vurdun yerden yerlere attın

Üstünde bir çift şey

Bi şey

Bi şey

Sen hep giyerdin ve hep söylerdin

Allah var Allah var Allah var

Dilhâne, 33. sayı

33. sayısına ulaştı Dilhâne. Şöyle bir dönüp baktım derdinin eski sayılarını; samimiyetinden taviz vermeden güzel işlere imza atmış genç arkadaşları gördüm. Yolu, bahtı açık olsun hem derginin hem de dergiye emek veren herkesin.

Derginin bu sayısında Ömer Seyfettin ağırlığı var. Ölümünün yüzüncü yılında hikâyemizin kurucu ismi etkinliklerle anıldı, dergilerimiz özel sayılar yaptı, yapmaya da devam ediyor. Elbette bunlar unutulmaz vefa örnekleri olarak kayıtlara geçti.

Dilhâne dergisi de üç yazı ve bir söyleşi ile Ömer Seyfettin’i okurlarına bir kez daha hatırlatmış oldu.

Yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Onun adını hikâyecilerimizin ilk sıralarına yazsak da o, edebiyatın birçok türünde eserler vermiş, üretkenlik kavramının bütün parçalarını tamamlamış önemli bir yazar ve şair. Yazarlığı ile ilgili su götürmez bir gerçek var ki bu alanda çok başarılı eserler ortaya koymuş Ömer Seyfetttin. Hikâyeleri zaten onun başyapıtları. Roman, makale, inceleme türünde eserler de vermiş olan Ömer Seyfetttin’in ona şairlik sıfatını rahatlıkla verileceği şiirleri de eserleri arasında önemli bir yer tutmakta.

Kısa hikâye türünün ilk usta yazarı Ömer Seyfettin, Milli Edebiyat akımının etkisiyle milli bilinci güçlü eserler ortaya koymuştur. Dilde sadeleşme ve milli değerleri eserlere yansıtma gibi bir hassasiyeti ortaya koyduğu her eserde kullanarak milli hikâyemizin temel taşı olmuştur.

Dil, Ömer Seyfettin için hikâyenin temelidir. Genç Kalemler dergisinde yazdığı yazılar ile dil hassasiyetini daima canlı tutmuş, hikâyelerinde de Türkçenin inceliklerini okuyucularla buluşturmuştur.

Tarih, yaşam, aşk, eğitim gibi birçok konuyu hikâyelerinde ustalıkla kullanan ender bir yazardır Ömer Seyfettin.” Mustafa Uçurum

“Ömer Seyfettin.

Hemen hepimizin okul yıllarımızdan ismini duyduğumuz, bir çoğumuzun kitaplarını okuduğumuz Türk hikayeciliğinin dehası bir isim. Yaşadığı dönemi ve sosyal olaylarını öyle güzel tahlil ederek okuyucuları ile buluşturmuş ve bunu da hikaye sanatını kullanarak öyle akıcı bir üslupla ardında bir miras bırakmıştır ki, yıllarca değerinden hiçbir şey kaybetmeden nesilden nesile aktarılacak bir hazine niteliğinde, kıymetini bilmesek de karşımızda durmaktadır. “

“Yıllardır okullarımızda yetişmekte olan nesillerimize anlatmaya çalıştığımız ve adını maalesef batıdan alıntı olması hasebiyle “değerler eğitimi” olarak telaffuz ettiğimiz, tüm ahlak manzumelerini, hikayelerinde ustaca işleyen Ömer Seyfettin’i mutlaka tekrar tekrar okumalı ve okutmalıyız diyorum.

Ömer Seyfettin’in yazdığı tüm eserleri dikkatli bir şekilde incelediğimizde, her biri kendi içinde başlı başına bir ahlak manzumesi olan ve insan ruhunu baştan ayağa terbiye eden kaideler bütününün varlığını aşikâr görürüz.

Bin dört yüz yıl evvelinden bugüne kadar sosyal hayatımızın içine sağlam bir şekilde bina edilen sarsılmaz, yıkılmaz ahlak manzumesi her başlığın, bugün “Değerler Eğitimi” gibi basit ve sıradan bir isimle anlamlandırılmaya çalışılmasını anlamak gerçekten zor.

Değerler Eğitimi başlığı ile dayatılan kurallar bütünü, onca imkana, çalışmaya ve müdahaleye rağmen, özellikle çocuklarımızın nezdinde kabul görmeyişini ve bir türlü kabul edilmeyişinin garabeti aşikâr bir şekilde ortadadır. İşte Ömer Seyfettin’in hikayelerinde kullanılan metodun kullanılmayışı, yapılan çalışmaların yüzeysel ve “kalbi his”den uzak oluşu, sadece bir eğitim müfredatı olarak görünüşü gibi daha birçok olumsuzluğu ekleyebiliriz bu kabullenmemeye.” Yusuf Duru

“Modernleşme, milli bir kültürün oluşmasını gerektirir. Ömer Seyfettin, 1911’de Genç Kalemler’ de dilde milli bilinci anlatan, modernleşme manifestosu olarak nitelendirilecek Yeni Lisan isimli bir makale yazmıştır. Makale imzasız bir şekilde yayımlanmış daha sonra Ali Canip makaleyi yazanın Ömer Seyfettin olduğunu bildirmiştir. Bu makale, dilde sadeleşmeyi ve edebiyatta millileşmeyi şiar edinen milli edebiyat dediğimiz akımın başlamasında etkili olmuştur. Yirmi dört- yirmi beş yazı olarak devam eden makalede, özellikle ilk yazısında milli edebiyat anlayışının temel ilkeleri bildirildiği için milli edebiyat akımının bildirgesi olarak düşünülür. İçeriğinde yeni bir şey söylenmeyen makale aslında daha önce söylenenlerin derlenmiş, toplanmış halidir. Ziya Gökalp “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler” makalesinde “İslam aleminde de artık sömürge hayatına son vermek için Müslüman kavimlerde milli bilinci kuvvetlendirmekten başka çare yoktur.” der. Bu bilinci her alanda aşılamak gerektiğini savunur ve düşüncelerini yazarak simgeleştirirler. Yeni Lisan makalesinin de böyle bir amacı vardır. Unutmamalıdır ki son yüzyılda edebiyat dahil her şey ideolojiler etrafında şekillenir. Ömer Seyfettin, “Eski Lisan, Edebiyatımız, Milli Edebiyatımız, Şarka doğru, Garba doğru...” gibi alt başlıklara ayrılan Yeni Lisan makalesinde sadece dil ve edebiyat hakkındaki görüşlerine yer vermekle kalmamıştır. Eksikliklerin nasıl giderileceğine, yanlışların nasıl düzeltileceğine dair “Türkçe sarfımızı tanımalı, onun üzerinde ifsad edici bir leke gibi düşen ecnebi kaideleri atmalıyız. Arabi ve Farisi edatları asla kullanmamalıyız. Hele terkipleri mutlaka, mutlaka Türkçe kaidesiyle yapmalıyız.” gibi çözüm önerileri sunmaya çalışmış, “Tasfiye Sarfı” isimli alt başlıkta yapılması gerekenleri maddelemiştir.” Gülnihal Yeşiltepe

Yunus Emre Özsaray söyleşisi

Dilhâne’de öykücü Yunus Emre Özsaray ile de yapılan bir söyleşi var. Konu: Ömer Seyfettin. Oldukça ufuk açıcı bir söyleşi olmuş. Sorular Hasna Para’dan. Ömer Seyfettin ‘in yaşamı, mücadelesi, hikâyelerinin nitelikleri, yaptığı çalışmalar geniş bir şekilde yer alıyor söyleşide.

“Bu öykü ile hikâye arasındaki ayrım bir dönemin metinlerinin örtü altına itilmesinin sebebi olsa gerek. Nasıl ki şiirde Orhan Veli poetik bir bilinçle şiiri alelade olana indirgeme noktasında öldürücü hamleyi yapmışsa, bunun hikâyedeki karşılığını da Sait Faik yapmıştır diyebiliriz. Sait Faik, klasik hikâye anlatıcılığından başlayıp Ömer Seyfettin, Refik Halit gibi yazarlara ulaşan damara öldürücü darbeyi indirmiş ve tabiri caizse kahramanı öldürmüştür. Sait Faik kahramansız öykülerin başlatıcısıdır. Sait Faik’in attığı bu temel üzerine 1950 kuşağı bina edilmiş, bu bina üzerinden de günümüz öykücülüğü eserlerini ortaya koymaya devam etmektedir. Nasıl ki II. Yeninin şiirimize katkıları yanında bazı olumsuz etkileri olmuşsa ve bu şiirin anlam dünyasına zarar vermişse Sait Faik’in yıktığı kahramanı merkeze alan hikâyenin üzerine öyküsünü kuran 1950 kuşağının öykü anlayışı da tıpkı II. Yeninin şiire verdiği zararlar gibi hikâyeye bazı zararlar vermiştir. Bu zararlı etkileri bertaraf etmek için hikâyede Ömer Seyfettin, Refik Halit, Sabahattin Ali gibi isimler yeniden okunup değerlendirilmelidir.”

Ömer Seyfettin’in neredeyse bütün hikâyeleri savaşın gölgesinde yazılmıştır denebilir. Mesela “Makul Bir Dönüş” isimli hikâye 1914-1918 yılları arasında akıl hastanesinde yatan ve hastaneden taburcu olduktan sonra sokaktaki hayatı gözlemleyince, bu insanlar aklını kaçırmış olmalı, akıl hastanesindekileri daha akıllıymış diyerek oraya dönmeyi isteyen Câbi Efendi’nin hikâyesini anlatır. Bu noktadan bakınca savaş Ömer Seyfettin’in yaşadığı yıllarda hayatın her alanına sinmiş ve dünya devasa bir tımarhaneye dönmüştür. Bu tımarhaneden kurtulmanın tek yoluysa ancak aklını kaçırmaktır. Ne yazık ki Ömer Seyfettin aklını kaçıramamış ve en canlı şahitliklerle, en yüksek farkındalıklarla ne gördüyse yazmıştır. Elbette savaşın etkilerini konu edindiği hikâyeler olduğu kadar doğrudan savaşı konu edinen hikâyeleri vardır bilirsiniz, Bomba, Beyaz Lale, Primo Türk Çocuğu bunlardandır. Veya Bulgar çetelerini takip etmekle görevliyken Cumalıkızık, Razgrad gibi yerlerde yaşadığı hatıralarına dayanan Nakarat, Hürriyet Bayrakları gibi hikâyeler onun hatıralarıyla beslenen hikâyelerindendir. Yine diğer taraftan Balkan Savaşına giden günlerde savaşın Bulgarlar ve Rumlar nezdindeki hazırlıklarını konu edindiği Ashab-ı Kehfimiz, Meşrutiyet’ten Balkan Savaşlarına uzanan dönemin panoramasını vermesi açısından önem arz etmektedir. Savaş sonrasında kimlerin hangi beklentiler içerisinde olduğunu, Ayasofya’yı kiliseye çevirme arzusunda olanların hissiyatlarını en güzel biçimde yansıtır Ömer Seyfettin. Onun Ashab-ı Kehfimiz hikâyesini okurken “Bulgar Kralı Ferdinand’ın Ayasofya’da “taç giyme” resminde giyeceği esvapla formalar Paris’te yapılmış, Avrupa gazeteleri yazıyor.” dediğini görünce kendimizi ve ötekini daha iyi tanırız. Şunu da ekler hikâyede Ömer Seyfettin “Ey ihtiyar Ayasofya... Demek beş yüz bu kadar sene sonra kubbene yine haç dikilecek ha...”

“Ömer Seyfettin’in tahkiye anlayışına bağlı kalarak bir hikayecilik tutumu geliştirilebilir. Hatta buna ihtiyaç bile vardır. Günümüz hikâyeciliğinde de hikâyeciler, Ömer Seyfettin, Refik Halit tarzı anlatıyı tekrardan yeni bir bakışla değerlendirmesi gerekir. 1950’lerden itibaren dünya edebiyatının formlarını takip ediyoruz kastıyla, halkın anladığı bir dil ama Orhan Duru, Haldun Taner’in ilk dönem hikâyeleri gibi birkaç örnek dışında anlayamadığı bir söylemle öyküler kurulmuştur. Bu söylem öykü bir sanat olarak düşünüldüğünde bence Rasim Özdenören, Tomris Uyar, Selim İleri gibi çok başarılı örnekler ortaya çıkarmış olsa da sanatı bir kenara bırakıp meseleye hikâye açısından insanın hikâye dinleme okuma ihtiyacı açısından yaklaştığımızda meseleye sanat açısından yaklaşmayanlarca anlaşılmaz metinlerin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Evet resim bir sanattır ama insanlara Picaso’yu dayatmanın bir anlamı yoktur, memleketin pastoral ressamlara da en az diğerleri kadar ihtiyacı vardır.”

“Ömer Seyfettin konusunda yazılmış o kadar çok makale var ki onun hangi yönünü araştırmak arzu ederseniz ona uygun bir makale bulabilirsiniz. Bu sebepten ben öncelikle günümüz okuru ilk baştan Ömer Seyfettin hikâyelerini ve yazılarını toplu olarak okumalıdır diyorum.  Bunun için de Dergâh yayınları bütün hikâyelerini topluca basmaktadır. Yine hikâye dışındaki yazıları TDK tarafından Nazım Hikmet Polat tarafından hazırlanmış ve TDK tarafından basılmıştır, bu yazılar da bir bütünlük halinde okunmalıdır. Türk Tarih Kurumu’nun hazırladığı “Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin” isimli kitap ve yine TDK tarafından yayınlanan Yusuf Ziya Öksüz’ün hazırladığı Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi isimli kitaplar önemlidir.”

Sezai Karakoç yaşıyor

Bu sözün soğukluğu edebiyat dünyasının içinde yer alan kişilere ne kadar da ağır gelmiştir. Bir ustanın hayatta olduğunu hatırlatmak… Bunu sık sık yaşıyoruz. Tokat’ta Sezai Karakoç vefa programı düzenlemiştik. Konuşmacı Turan Karataş Hoca idi. Sosyal medyada paylaştığımız afişin altına yapılan yorumların çoğu, Sezai Karakoç’a rahmet dilekleriydi. Sezai Karakoç ile Abdurrahim Karakoç’un karıştırılması mevzuu var ama o ayrı mesele.

Muhammed Yusuf Aktekin, Dilhâne’de; “Biz Kimiz Sezai Ağabey!” isimli yazısına Karakoç’un yaşadığına dair yapılan bir alıntı ile giriş yapıyor. Daha sonra; bilmek, hatırlamak, anlamak ve anlatmak üzerine vefası güçlü bir yazı sunuyor dergi okurlarına.

“Yakın zamanda, Sezai Karakoç üzerine ulusal kanallarımızdan birinde yapılan bir programı izliyordum. Sohbet sırasında moderatörlerden biri aniden durup “Bu arada hatırlatalım, Sezai Bey halen hayatta,” diyerek ekleme yaptı. İlk bakışta anlamsız gelse de düşününce kendisine hak verdim. Sezai Karakoç üzerine düşünürken, yazarken onun hakkında söyleşiler, konferanslar tertip ederken veya en basitinden şiir dinletilerinde eserlerini seslendirirken, vefat etmiş, devrini tamamlamış bir büyük şairden, bir şiir dehasından bahsediyoruz hissine kapılmamak elde değil. Oysa kendisi ilerleyen yaşına rağmen halen kültür-sanat hayatımıza bilfiil katkı sunan, kendisini sevenlerle düzenli olarak “Yüce Diriliş Partisi”nde buluşan, dersler ve sohbetler düzenleyen bir büyük çınardır. Her ne kadar münzevilik kendisine yakıştırılsa da Sezai Bey ne şair ne de aksiyoner kimliğiyle hayatının hiçbir devresinde münzevi bir hayatın isteklisi olmamış, şiirini de gürül gürül akan bir hayat damarının üzerine bina etmiştir. Ne yazık ki Sezai Karakoç’un bilinçli olarak göz ardı edilmesi, sığ bir bakış açısıyla sadece “Monna Rosa”-evet doğru yazılışı böyledir- şairi olarak anılması bu yazının müellifini böyle bir mukaddimeye mecbur etmiştir.”

“Oysa Müslüman’ın bütün varlığıyla kendini kanıtlaması gereken yegâne otorite rabbinin ilahi iradesidir. Biliyorum bazılarınız enformasyon çağından, medyanın gücünden ve kara propagandaya karşı var olan bütün imkânlarla mücadeleden dem vuracaktır. Hakkınızda var fakat çağın gerektirdiği şekilde bütün mecralarda faaliyet gösterirken aslolan kulluk bilincini yitirmemek, kimi kime anlattığımız ve kendimizi neyin üzerinden veya neye karşı tanımladığımız meselesini ıskalamamaktır. İşte Sezai Karakoç’un diriliş diyalektiği tam bu noktada devreye giriyor. Gözcü kulesindeki nöbetçi gibi batı dünyasını yakından takip etmenin, içinde bulundukları medeniyet buhranını analiz etmenin gerekliliği ortada olsa da kanaatimce Sezai Bey önce bizi bize anlatır ve ilahi olanla, metafizik olanla aramızdaki husumeti sonlandıracak argümanları yeniden gündemimize taşır. Kendimizi tanımlamak için önümüze bir diriliş sözlüğü, bir manifesto sunar.”

“Rızvan Khan’ın durumuna dönecek olursak bir Müslüman duyarlılığı içerisinde yardıma ihtiyacı olanların imdadına koşunca yani kendisi olunca sesini herkes duymuştur. İşte tam da bahsettiğim buydu. Sezai Bey yarım asırlık sanat hayatında sahih kendiliğini muhafaza etmiş ve modern bir derviş edasıyla tek ihtiyacımız olanın bulunduğumuz her konumu Müslüman duruşuyla, erdemli duruşla ihya etmek olduğunu anlatmıştır. Dolayısıyla kimseye hesap vermek, olurunu almak zorunda değiliz. Allah’tan başka… Dört başı mamur diriliş sitesini inşa etmek ve bu sitenin onurlu vatandaşları olarak hayatımızı devam ettirmek verdiğimiz (vereceğimiz) her kavganın nihai sonucudur.”

“Velhasıl, sadece Sezai Bey’i değil tüm düşünce insanlarımızı, sanatkârlarımızı, ilim adamlarımızı görmezden gelmeden, ortaya koydukları eserleri referans kabul ederek tahlil etmek düşüncenin onurunu muhafaza eden herkesin boynunun borcudur. Tutarlı bir medeniyet tasavvuruna sahip cins zihinler eminim kendimizi tanıma ve gerçekleştirme hususunda da ilham olacaktır. Yazımızı Sezai ağabeyin manidar bir mısrasıyla nihayete erdirelim. Sürçü lisan ettiysek af ola.

Biz bir Hızır’ız ama belki bin Hızır gibi…”

Farklı yönleriyle Victor Hugo

Fatma Betül Altay, Farklı Yönleriyle Victor Hugo isimli yazısında usta yazarı bizlere çok da bilinmeyen özellikleriyle tanıtmayı amaçlamış. Keyifle okunacak bir yazı bu.

“1851’de Üçüncü Napolyon'un seçilmesinden sonra krallığını ilan etmesi sebebiyle sürgüne çıktı. Fransa’dan ayrıldıktan sonra Channel Adaları'na gitmeden önce bir süre Brüksel’de yaşadı. 1852’den 1855’e kadar Jersey'de yaşadı ve 1855’te 15 yıl kalacağı Guernsey'e taşındı. Üçüncü Napolyon 1859’da genel af ilan ettiyse de o sürgünde kalmayı tercih etti. Fransa-Prusya Savaşı kaybedilip Üçüncü Napolyon iktidardan çekilmek zorunda kalınca ülkesine geri döndü. 1870’te Paris’e dönen Victor Hugo halk tarafından ulusal bir kahraman olarak karşılandı. Paris’e döndükten sonra hafif bir felç geçirdi, kızı Adele akıl hastanesine kaldırıldı ve iki oğlunu kaybetti. Psikiyatride Adele Sendromu olarak bilinen, bir insanın hayatını ve sağlığını ciddi derecede tehdit eden zihinsel bozukluk durumu ismini ünlü yazarın kızından almıştır. Yetenekli ve eğitimli genç kız olan Adele Hugo Teğmen Albert Pinson'dan etkilenir ve onun ilgisini çekmek için her yolu dener. Beklediği karşılığı alamamasına rağmen teğmeni gittiği her yerde takip eder ve onun peşinde dünyayı dolaşır. Daha sonra Teğmen Albert Pinson başka bir kadınla evlenir ancak Adele Hugo saplantısından kurtulamaz. Mevcut tedavi usulleri ve tam tecrit dahi faydalı olmamıştır.

Bu dönem, 1868’de de eşini kaybeden Victor Hugo için ağır ve acılı dönemlerinden biri olmuştu. Victor Hugo, acı kayıplarına rağmen siyasetten kopmadı ve 1876’da yeni oluşturulan senatoya seçildi. Ancak partisiyle oldukça uyumsuzdu ve kısa zaman sonra senatodan ayrıldı. Hayatı çocukluğundan itibaren maddi zorluklara, sürgüne ve acı kayıplara sahne olan Victor Hugo 22 Mayıs 1885’te 83 yaşında zatürreden hayatını kaybetti. Fransa’da yas havası hâkim oldu.

Victor Hugo edebi yönüyle güçlü bir kalem, aynı zamanda Fransa’da üçüncü cumhuriyete ve demokrasiye yön veren siyasi bir isim oldu.

Edebiyatta Romantizm akımının lideri olarak anılan Victor Hugo düz yazı ve şiir ustasıdır. Kendinden sonra gelen pek çok şair ve yazarı etkilemiştir. Charles Dickens, Dostoyevski, Oscar Wilde, Tolstoy, Albert Camus gibi isimler ondan etkilenmiştir.

Başlarda şair olarak tanınan Victor Hugo “Notre Dame'ın Kamburu” adlı romanıyla büyük bir roman yazarı olduğunu göstermiştir. Ancak onu dünya çapında ünlü yapan romanı “Sefiller” olmuştur. Romanın tamamlanması 17 yıl sürmüş ve nihayet 1862’de yayınlanmıştır.”

Gönül Sızımızın Bam Teli Mostar

Mostar’ı böyle tanımlamış yazısında Firdevs Ağaoğlu. Tarih kokan, özlem kokan bir Mostar yazısı bu.

 “Canım Bosna, seni gezmeye ömür mü yeter? gönül mü yeter? deyip, çıktık yola Saraybosna’dan geçtik Mostar’a. Bu ay gezi yazısından çok Mostar’ı yazmak istiyorum. İsmi geçtiğinde her zerremin heyecanlandığı, balkanlar dediğinde göz bebeklerimden özleminin aktığı o muhteşem şehrin yazısını.”

“Balkanlarla ilgilenen herkesin zihnindedir O Muhteşem Köprünün sulara gömüldüğü görüntüler. Bir buçuk dakika boyunca tüm zaman dursa yeriydi, dünya yerinden oynasa yakışı kalırdı. Ama olmadı dünya dönmeye devam etti ve Zümrüt Yeşili Neretva şehri Kan rengine büründü, insanlık kan rengine büründü. Ve kin, ve nefret, ve ırkçılık istediği kana büründü. O anları çekime alan gazetecinin dediği gibi ‘zihnimizde kaldı o an’, hatırladıkça çarpıldığımız.”

“Evlenmek isteyen delikanlılar sevdikleri kızı almak için Mostar köprüsünden atlayarak kendilerini ispat ederlermiş. Eğer cesaret edip atlarsa babalar kızlarını vermeye razı olurmuş. Yıkım ile bu gelenekte bitmiş ne yazık ki. Ama giderseniz atlayanları göremeyeceksiniz diye sakın üzülmeyin. Çünkü bu geleneği farklı ve güzel bir amaç için devam ettiriyorlar. Gelen turistler için atlıyorlar ve para topluyorlar. Peki, ama neresi güzel bunun? Bir STK olarak toplanan bu paraları Sırp Savaşlarında ailesi ölen çocukların eğitim giderlerini karşılamak için kullanıyor. Eğer yolunuz düşerse Dünyanın hiçbir yerinde karşılaşmayacağınız bu şöleni kaçırmayın ve size para toplamak için uzatılan şapkaya bu çocukları hatırlayarak karşılık verin.”

Dilhâne’den İki Şiir

Dayandı kapıya ayrılık vakti

Yüreğim bir garip turnadır şimdi

Mavi gökler benim yer senin olsun

Her nerede dursak dün karşımızda

Yağmur yağar kirpiklerin ıslanır

Gönül anılara varıp yaslanır

Bahar saçlarında esen rüzgârmış

Malihulyalarla renkli düşlerle

Sevdayı anlatmak bize mi düştü

Bölüşelim haydi kalan ne var

Sen Leyla adına özün beyan et

Benim mecnunluğum bila nihayet

Tayyip Atmaca

Ey nakkaş! Bu nakış bendendir deme

Bil ki, nakkaş ve nakış bir arada

Zahir olan her nakış, bir nakşın suretidir

Sırrı söylenen de, söyleten de bir

Diller ve kulaklar birer perdedir ona

Sır her kulakta bir başka nağme

Tüm sayılara yayılan çokluk, bir

Düşün! Suretin içine mana nasıl sığar

Aklı gözünde olan nasıl görür manayı

O yüzün perdesi yine yüzüdür görebilene

Çok aşikâr meydanda gizli olan

Birdir, çokluk halinde görünen tüm kılıklar

Varlık ile yokluk arasındaki çizgi hayal

Ben hiç değilsem bu figan nedir

Gülün namesini bülbülden söyleten güldür

Osman Deniz

Tayyip Atmaca Söyleşisi Bir Nokta’da

224. sayıya ulaştı Bir Nokta dergisi; dile kolay. İz bırakan işlere imza attı dergi, atmaya da devam ediyor. Yayıncılık anlamında da hatırı sayılır kitaplarla buluşturdu okuyucularını. Dergiye emeği geçen herkesi başta Mürsel Sönmez Hocam olmak üzere can-ı gönülden kutluyorum.

(Bugüne kadar neden Bir Nokta dergisini yazmadığımı soran arkadaşlara kısa bir açıklama: Ben bana gelen dergileri okuyup, altını çizdiğim satırları paylaşıyorum. Bunu da yıllardır dergileri sevdiğim ve önemsediğim için yapıyorum. Derginin bu sayısını bana ulaştıran Mürsel Hocama teşekkür ediyorum. Yazmadığım dergilerle ilgili bir art niyet arayanlar boşuna bir çabanın içine girmesinler. Durum bundan ibaret.)

224. sayıdan yapacağım ilk paylaşım Mustafa Özçelik’in Tayyip Atmaca yazısından olacak. Bir şairle bir şairin, iki dostun hasbıhaline bizler de şahitlik ediyoruz. Öylesine içten bir yazı kaleme almış Özçelik.

“Şiirleri dergilerde yayımlanan her şairin rüyası elbette bir gün “kitaplı şair” olmaktır. İşte vakit tamam olduğunda Atmaca’yı da böyle biri olarak görmeye başlarız. Şiir kitapları bir bir yayımlanmaya başlar. İlk iki kitap “Hüzünlerin Düğünü (1980)” ve “Külüngün Taşlara Çizdiği Nakış (1993)” adlarını taşır. Doğrusu, ilk kitaplar için son derece isabetli bir adlandırmadır bu. Malum, hüzün şairliğin olmazsa olmaz duygusudur. Külünk ise, “taşları parçalamakta kullanılan iki ucu da sivri kazma” demektir. Dolayısıyla şiir, bu adlandırmayla bir çilenin ve gayretin adı olarak çıkmaktadır karşımıza. Sonra devamı gelir: “Sarı Kitap”, (1997, “Hüzünlerin Düğünü” (1980), “Bende Yanan Türkü Sende Sönüyor” (2004), “Döş Defteri” (2006), “Uzun İnce Bir Türkü” (2010) “Aşıklar Meclisi” (2014). Bunlara bir de Mehmet Gözükara ile birlikte yazdıkları “Söz Açarı” (2014) kitabını eklediğimizde Atmaca’nın şiir külliyatını tamamlamış oluruz.

Atmaca’nın yazdıkları sadece şiir değil elbette. Her şairin yolu eninde sonunda denemeye de çıkar. Onunki de öyle olur. “Med Cezir Vakitleri” (2004), “Gece Vardiyası” (2006), “Ebem Kuşağının Altında” (2010) Atmaca’nın okuyucuyla buluştuğu deneme kitapları olarak okurla buluşur. Bunlarda da mükemmel bir şiir tadı vardır. Çünkü bir şairin kaleminden çıkmışlardır. Bu yüzden aslında onları mensur şiir olarak görmek daha doğru olacaktır. Ben şahsen onları daha çok böyle görüp sevdim.

Atmaca, sadece şiirler, yazılar yazmadı. Kitaplar çıkarmadı. Türk Edebiyatı tarihi, onun şairliği yanında bir zamanlar epeyce ses getirmiş “Güneysu” ve “Kırağı” dergilerindeki hizmetleriyle de anacaktır. Yine Eskişehir’de birlikte çıkardığımız “Ardıç” dergisi de bu listeye eklenmelidir. Ömrü kısa da olsa bu dergiyle de bu şehirde hoş bir seda bırakmıştır. Benim için ise daha özel bir anlamı vardır bu derginin. Çünkü birlikte emek vererek çıkarmıştık bu dergiyi. Bu yüzden onunla müşterek bir hatıramız olarak oldukça benim açımdan özel bir yerde durmaktadır.

Tayyib Atmaca, sadece şair olarak değil başta da söylediğim gibi şahsiyet olarak da değerlendirilmesi gereken bir isimdir. Zira bu iki özelliği varlığında bütünleştiren isim bulmak günümüzde hayli zordur. Onda bu manada tam bir tutarlılık görülür. Bunu Atmaca ile olan 20 yıllık tanışıklığımızın/dostluğumuzun tecrübesiyle söylüyorum. Onunla Ardıç çıkarken iki yıl aynı kurumda çalıştık. Beş yıl boyunca ise Eskişehir’de birlikte olduk. Şunları söyleyebilirim. Atmaca deyince tevazu, dostluk, tevazu, dostluk, samimiyet, mahviyet, paylaşma, vefa gelir aklıma… Bunlara daha pek çok müspet özellik eklemek mümkün elbette. Ona erdem burcunda dememin önemli bir sebebi de işte şahsiyetinde taşıdığı bu özellikler. Diyebilirim ki insanın bir dostu olacaksa Atmaca gibi olsun. Ne var ki şimdi Eskişehir’den ayrıldı. Bu yüzden hayatımda büyük bir boşluk oluştu. Ama kalpler, dualar için mesafe yoktur. Kendisinden razıyım. Allah da ondan razı olsun ve çalışmaları daim olsun. Nice şiirleriyle şiir ırmağımızı beslemeye, gönül bahçemizi çiçeklendirmeye devam etsin.”

Şiirimiz Mehdi’sini bekliyor

Hasanali Yıldırım, şiirimiz üzerine ironisi ve göndermesi bol bir yazı kaleme almış. Şiirin sorgulanabilir yanına ve sözün etkisine dair önemli tespitlerin olduğu yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

Okulda öğrettikleri ifadeyle Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’ndaki şiirde hayatiyet handiyse sıfıra çala yazıyor. Hayatiyet, bir nevi yaşanmışlık. Dil Devrimi ile gelen ve bir-iki kuşak sonrasında külliyen ‘benim’senen Zihniyet Sıfırlaması Devrimi’nin ardından Türk Şiiri bir nevi nebati hayatta. Genç şiir sevdalıları için bir de böyle söyleyelim: bitkisel hayat. Dikkatinizi çekti mi hiç, ‘bitkisel yaşam’ değil veya ‘nebati yaşam.’ Böyle bakınca ne de sırıtıyor, değil mi? Neyin, nasıl bakıldığında sırıttığını görmek bize kalmış. Her şey yarım-yamalak. Her şey Cumhuriyet yani.

Şiirimiz de.

Küsmece-darılmaca yok. Zil takıp oynamıyorum ki bu hükmü verirken. Birbirimizi bu gafletten uyandırmak için bu hakikati günde 41 öğün bağıra-çağıra söylememek asıl zillilik.

Cumhuriyet döneminin sahiden de en mühim isimlerinden biri Kemal Tahir. Düşünsenize, yakın tarihimizin mahiyeti sadedindeki Günyüzü görmemiş iddiaları, Osmanlı’ya dair yepyeni tespitleri; edebiyatta, hususen de romana dair görüşleri pek mühim. Hususen de hikâyeleri. Sabahattin Ali ile onun hikâyelerinde ilk kez Anadolu insanının etten-kemikten hakikatine temasa şahitlik edebildik. Öncesi de sonrası da masabaşı haberi kıvamında. Yahut Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt’i.

Şöyle sorsam bir şey değişir mi acep? Cumhuriyet dönemi içerisindeki edebiyat eğitiminde aşağılamak kastıyla halen daha ‘halk şairi’ diye tesmiye edilen ve aslen şair yerine konmayan şairlerimizin şiiri ile şimdilerin mektep-medrese görmüş şairlerimizin ürünlerini bir karşılaştırmayı denediniz mi hiç? Aralarında nasıl bir mikyas kurulabilir ki! Hani bir avamdı, cahil cühela yani; öbürüyse havas, eğitim görmüştü hani? Kim avam, hangisi cehli mürekkeple malul? Hangisi bize neler neler söyleyebiliyorken, hangisi kendine bile bir şey söylemekten aciz? İyi ama bu durumun makûs talih olmadığı belli değil mi? Şairimiz şiiri üzerinde ne diye bir hamal kadar olsun çalışmıyor?

Bir çırpıda şiir kotarma tembelliğinden bir an evvel kurtulmak mecburiyetindeyiz. Madem şiir, insan zihninin de tahassüsünün de tırmanabileceği en yukarı katmanda yetişen bir orkide, artık eğrelti otlarını orkide diye pazara sürmekten sakınalım. Biraz dikkat etsek, “Müşterisi var nasılsa.”nın arkasına sığınmanın aslında bir kendini kandırmacadan ibaret kaldığını hemencik fark edebiliriz. Öyle ya, şiire muhtaç olduğu mecburi kıymet verilseydi, şiir kitaplarının kötü romanlar kadar bir müşterisi çıkması icap etmez miydi? Hani şiir nesirden üstündü? Peki şimdi niye kötü nesrin bile fersah fersah altında? Ucuz roman, ucuz şiirden bile çok satıyorsa varı siz düşünün gerisini.

Dilimizle varız, dilimiz kadar varız

D. Mehmet Doğan ile gerçekleştirilen bir söyleşi var Bir Nokta’da. Elbette merkezde dilimiz var. Sözlük çalışmalarından, dilimizin karşı karşıya kaldığı tehlikelerden, D. Mehmet Doğan’ın kitaplarından bahislerin açıldığı söyleşinin soruları Enver Çapar’dan.

“Dilimizle varız, dilimiz kadar varız! Harf inkılabı kütüphaneleri, Dil devrimi sözlükleri devre dışı bıraktı. Bin yıldır anamızın ak sütü gibi helalimiz olan kelimeleri bir kenara atmaya başladık. Eski harfli sözlükler yasaktı, yeni harfli sözlük henüz hazırlanmamıştı. Ancak 11 yıl sonra, 1945’teDil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü yayınlandı. En azından 30 bin kelimelik lügatlere alışmış aydınlarımız bunun yarısından biraz fazla kelime ihtiva eden ve etnik temizliğe uğratılmış bu sözlüğü ciddiye almadılar. Sözlükte yer verilen kelimelerin yarısının uydurma olduğu da hatırlanırsa, ciddiye alınmamasının haklılığı anlaşılabilir. İşte bu sözlük, her yeni baskısında dayatmalara rağmen kullanılmayan kelimeleri ayıklayıp yerine yeni uydurmalar ekleyerek 1970’lere kadar otuz binlik söz varlığına ancak ulaşabildi.

Sözlük, roman gibi, hikâye gibi bir çırpıda okunacak cinsten bir kitap değil. En önce hacmi çok geniş. Sözlüklerde edebi eserlerin olay örgüsüne dayanan sürükleyiciliği veya herhangi bir fikir eserinin cazibesi yok. Bir sözlüğü bir iki sayfa okumak bile kolay değildir… Bazı ahvalde zor olanı seçmek gerekebilir. Eski kültürümüzde manzum sözlükler vardı ve bunlar ezberlenirdi. Bu bir öğrenciye 2-2500 kelime öğretmeyi garanti eden bir yoldu.

“Katliam”, “soykırım”, “jenosid” veya “etnik temizlik” kavramları ile kültür, dilkavramlarını bir arada kullanmak şaşırtıcı görünebilir. Bedenlerin yok edilmesiyle, biyolojik varlığı insan yapan, insan olarak farklılaştıran, kişilik kazandıran ve böylece imha edilmeyi gerektiren düşmanlıkların konusu haline getiren dilin, kültürün, inancın tasfiyesi arasında doğrudan bir ilişki olduğu ortada.

Katliam, soykırım, jenosid etnik temizlik… Bu kelimelere ve bu kelimelerin delalet ettiği manalara yabancı değiliz. Millet olarak son iki asırlık tarihimizde bu kelimelerin ifade ettiği çerçevede çok sayıda dehşet verici hadise ile karşı karşıya kaldık. Belki de yalnız biz bu kadar geniş bir coğrafyada ve bu kadar çok sayıda vahşiyane hadise ile sınandık ve belki de iş sayıya vurulursa en büyük kırımlara, kıyımlara uğradık. Son iki asrın özeti: Bir millet diliyle, kültürüyle, değerleriyle ve medeniyet unsurlarıyla tamamen yok edilmenin nesnesi haline getirilmiştir.

Dil Devrimi sadece Türkiye’ye mahsus bir kavramdır. Türkçe üzerine çalışan batılı Türkiyatçılar kendi dillerinde böyle bir kavram olmadığından ve akıl ve mantıkları da almadığından “dil reformu” demek zorunda kalıyorlar.

Edebiyatımızın güçlü hamlelerinden birini yirminci yüzyılın başında yaptığından şüphe yok. Mehmet Akif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi üç büyük şair, Halit Ziya, Refik Halit, Ömer Seyfeddin gibi üç büyük nasir ve bunları takip eden nesilden Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, kemal Tahir, Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimler zamandaştırlar. Bu isimlere başka isimlerde ilave edilebilir. Dil Devrimi’nin ruhunu temsil eden büyük bir şair, büyük bir yazar yoktur ve olamazdı da! Büyük edebi birikimimizi ve onu var eden dilimizi inkar edenlerin güçlü bir edebiyat oluşturması imkansızdı.

Mehmet Akif, Milli Mücadele’de sonradan görmezden gelinen mühim bir rol oynamıştır. İslam şairi olarak Ankara’ya davet edilmiş, büyük bir sorumluluk hissiyle üzerine düşenleri yapmış, mücadelenin zafere ulaşmasında güçlü bir tesir uyandırmıştır. Sırf İstiklal Marşı dahi onun ehemmiyetini anlatmak için yeter. Mesele şudur: Milli Mücadele güçlü bir dini arka planla sürdürülmüş ve başarıya ulaştırılmıştır. Zafere ulaştıktan sonra masaya oturulunca bütün bunlardan vazgeçilmiştir. Yeni devlet tasavvuru mağlubiyet halinde maruz kalabileceğimiz bir muhtevada millete dayatılmıştır. Mağlubiyet ideolojileştirilmiştir. Bunlar inkılap tarihinde “devrimler” olarak okutuluyor! Böyle bir zamanda Akif’e ihtiyaç kalmamış ve hatta varlığı tehlike bulunmuştur.”

Halit Yıldırım’dan bir hikâye

Halit Yıldırım, Bir Nokta’da Ayşe isimli hikâyesi ile yer alıyor. Eylül ayına yakışan bir hikâye bu.

“Aysel Öğretmen, bu sınıfta göreve başlayalı hemen hemen tüm öğrencilerin başarı seviyeleri yükselmişti. Bir önceki yılda kendisini bu yarışın dışında tutmaya kararlı haylazlar bile artık matematik denen korku tünelinden selâmete çıkmışlar, bu dersi bir oyun ve eğlenceye dönüştürmüşlerdi. Hepsi de zehir gibiydi. Sınıfta kurulan kitaplık, bir kütüphane gibi çalışıyordu. Bu konuda bile müthiş bir yarış vardı yumurcaklar arasında. Tüm sınıf tam bir kitap kurdu olmuştu. Bu durum onların konuşmalarına etki etmişti. Hiç takılmadan bir mevzu hakkında su gibi konuşabiliyorlardı. Hatta içlerinden öyleleri vardı ki yetişkinler kadar güzel öyküler yazıyorlar, şiirler döktürüyorlardı.”

“Bu kez Ayşe ısrarla parmak kaldırıyordu. Aysel Öğretmen ona söz verdi. Sınıf yine sus pus olmuştu. Çünkü bir kişi konuşunca tüm sınıf onu dinlemek için hemen susuyordu. Bunun bir nezaket kuralı olduğunu öğretmişti öğretmenleri onlara. Aksi takdirde yapılan, konuşana karşı çok büyük saygısızlık olurdu.

 Ayşe; ışıl ışıl gözleri, örgülü saçları ve tertemiz kıyafeti ile bir yıldız gibiydi.”

“O esnada bir ses duyuldu. Bu, sesten ziyâde bir çığlık gibiydi. Her ne kadar işitme sorunu olan bazı yaşlılar duymasa da, bu çığlığı duyanlar başlarını bir anda sesin geldiği yöne çevirmişlerdi. Bunlardan birisi de Aysel Öğretmendi. Böyle bir manzarayı beklemeyen genç öğretmen şaşırıp kalmıştı önce. Sanki zaman durmuş, nefesi kesilmişti. Kalbi küt küt atıyordu sadece. Başka bir ses de duymuyordu artık. Duvarlar üzerine üzerine gelirken bir çığlık da o attı.

 “Ayşe!”
“Ayşe!”
“Ayşe!”

Duvarlar sağırdı, camlar sağırdı. Kulakları sağırdı Ayşe’nin. Onun haykırışına ses vermeyen duvarlar sapasağlam yerinde dururken onun içinde güvendiği nice dağlar devriliyordu. Şu dış cepheyi süsleyen koca camlar öylece dururken nice sırça köşkler tuz buz olmuştu bu küçücük yüreğinde Ayşe’nin.

Ayşe, körpe bir ceylan gibi can evinden vurulmuş, âdeta can çekişiyor, tıpkı sudan çıkmış bir balık gibi çırpınıyordu. O da tozpembe olan hayâl dünyasından bu acımasız gerçekler âlemine fırlatılıvermişti sanki.

Dünyanın bütün nehirleri onun gözlerine bağlanmış gibiydi. Allah’ım o nasıl bir gözyaşı seliydi! Sanki gök delinmişti de kâinatın bütün gözyaşları Nuh Tufanı gibi salondaki gözlerden fışkırıyordu. Herkes ama herkes ağlıyordu. Ne olmuştu bu körpe kuzuya? Hangi kurt dişlemişti yüreğini. Ah o feryat, ah o haykırış neydi öyle? Bu haykırış Ad’ı, Sodom’u, Gomora’yı, Semud’u ve diğer kavimleri helak eden o tek sayhadan, o tek çığlıktan miras mı kalmıştı? O nasıl çığlıktı Allah’ım, işiten yüreklerin neredeyse yerinden çıkarcasına haşyete düştüğü çığlık!”

Bir Nokta’dan Şiirler

Bu cinayete hangi şarkı gider Hâfız

Birazdan tüm bağlantılarını keseceğim maktulün

Şarkılarla uğurlamak iyi gelecek bir ömrü

Bahsettiğim bir gerilim filminin sahnesi değil elbet

Cinayet dediysem hiçbir kimseyi öldürmeyeceğim

Katletmeye niyetlendiğim kim’se, söylemeyeceğim

Hiç, ama hiç kimseye, be Hâfız.

Bu ışıklar

Bu ışık oyunları kırılgan şehrin üzerinde

Sahtece aydınlatırken gökyüzünü

Aldanışlar, feda oluşlar, hasredişler, harcayışlar hayatımız denen emaneti

Selâm ağacının gölgesinde huzurla beklemek vardı oysa

Kendi müziğini nasıl olsa bestelerdi her kul

Şuraya bir gül çizelim meselâ

Ne dersin be Hâfız.

Süleyman Çelik

Bugün bir coşkuyla bir garip kişi göç etmiş

Cem-i dostlar medh u senalar sunduk twitterdan

Yoldaşlıklar, bilgelikler, atlaslara çizgiler, alışveriş albümleri

Fazla kumaşlara makaslar çıkardık her birimiz

Bilirsiniz işte biri ölünce, biz kalbi çekişenler böyle yaparız

Pazarın yamuk terazisi dahi üç gün hakk vaaz eder.

Binler, yüzbinler belki yarın salavata duracağız

Şahitlik vereceğiz, şahitlik sırlarımıza kefaret kameralar için

Mahmut Avcı

dünyanın ucunda ölüm var

son ucunda büyüklü küçüklü kıyametler

selâ okurken detone olan müezzin

ölen annemin adını ilan etti mahalleye

yıl bin dokuz yüz doksan altı

hızır ile ilyasın buluştuğu günün ertesi

eksik okudum sübhanekeyi

ezberleyemediğim için

(ve celle senâük)

şimdi yazıyorum buraya

belki tamamlanır diye

cenazeyi gedikli bıraktım

Suavi Kemal Yazgıç

Bir ilenme, bir kakınç, hem okumuşlar, yazdırmışlar seni

Başlıyor bitiyor dilin, dilemma, üzünç duyuyorlar bundan

Elin elle dilin dille, gidilmeyen hayhuyun, heyulanın yanına

Yerler gezmiş, yerler getirmiş nasıl ki benzemiyor yer yere

Kem gözlü balıklar, nice açlar sarıp sarmalamışken hepimizi

Durmuş Beyazıt

Nicedir sönüyordu güneşimiz ağır ağır
Isıtmıyor ve ışıtmıyordu yeşil vadimizi
Koyulaşan bir sarartı yakıyordu mahzun yüzleri
Dağımızın yamacına çöktükçe sarılık sinsi sinsi

 

O akşam unutulmaz artık mümkün değil bu
Takvimin en gelmek bilmeyen kahır dolu sabahını;
Turnalar ey! Kutlu turnalar!
Nasıl bir düğünle uğurladınız turnalar şâhını

Turnalar ey!
Ey mübarek turnalar!
Nasıl da göçürdünüz göğümüzden turnalar şâhını

Erol Yılmaz

Dil ve Edebiyat’ta Farabi sayısı

2020 yılını Unesco, Farabi yılı olarak ilan etti. Dil ve Edebiyat dergisi 141. sayısında Farabi dosyası hazırlayarak büyük düşünürün bir kez daha hatırlanması için arşivlik bir sayı hazırlamış.

Üzeyir İlbak’ın giriş yazısından;

“UNESCO 2020 yılını İslâm felsefesinin felsefî temellerini metot, terminoloji ve problemler ekseninde temellendiren Farabî yılı ilan etti. Bu ilginin sebebini merak edenler İslam Ansiklopedisi’nin Farabî maddesine bir göz atmalıdır. Türkistanlı bu düşünce adamının insanlık düşünce tarihinin yeniden yorumlanmasına ve anlaşılmasına katkılarına vâkıf olduktan sonra eserlerini okumaya ve anlamaya çalışmalarını öneririz. Çünkü Farabî bugün çok azı elimizde olan ahlâk, sanat, musıki, mantık, siyaset, dil, ilim/bilim ve metafizik alanlarında eserler vermiştir. Osmanlı medrese çevrelerinin görmezden geldiği filozofun eserleri tarih boyunca Kıta Avrupası’nda itibar gördü. Müslüman dünyada Kindi'nin başlattığı Meşşaî felsefî hareketinin sistematiğini kurarak kendi inanç ve kültürünün temelini oluşturdu. Ulûhiyet, nübüvvet ve mead akidesinin yanı sıra Eflatun ve Yeni Eflatunculuk'tan yararlanarak ve Antik felsefenin bazı unsurlarını dönüştürerek eklektik bir sistem kuran Farabî, kazandığı ve hakkettiği şöhretten dolayı Aristo'ya nispet edilerek "Muallim-i Sanî/ Hace-i Sâni" unvanıyla anılmıştır. Farabî'nin eserleri Aristo düşüncesinin yeniden anlaşılmasında merkezi öneme haizdir. Tespit kimileri tarafından abartılı bulunabilir ama Ortaçağ’da felsefenin yeniden yükselişini sağlayan en önemli isimlerdendir.”

“Geçtiğimiz yıllarda YÖK, yüksek öğretim değişim programı Erasmus’a alternatif olması maksadıyla Farabî Değişim Programı’nı Türkiye’deki üniversiteler arasında yürürlüğe koymuş; ancak her konuda olduğu gibi bu da bir seremoniye indirgenerek verimsiz hâle getirilmiştir. Farabî Yılı münasebetiyle program, öncelikle Türkçe konuşan toplulukların üniversitelerinde, ardından da İslam coğrafyasındaki üniversiteler arası bir değişim ve uygulama programı olarak hayata geçirilebilir. Bu programın sosyal bilim disiplinlerinin ağırlıklı uygulanmasının sağlayacağı fayda ve yetişecek nitelikli insan varlığı, gönül coğrafyamız ve medeniyetimizin geleceği için heyecan verici olacaktır.”

Dergide Farabi dosyasında yer alan yazılardan paylaşacağım.

“Farabî'nin felsefe sisteminde siyaset/ ahlâk felsefesi ile metafizik arasındaki ilişki “mutluluk” kavramı üzerinden temellendirilir. Bütün insanî faaliyetin yöneldiği en üst iyilik, mutluluktur. İnsanî mükemmelliğin en üst noktası mutluluk, Farabî için “kendine yeterlik” olarak değerlendirilmektedir. Mutluluk, insanın varlığında kendinden aşağı bulunan cisim, madde, ilenek ( ) gibi başka bir şeye ihtiyaç duymaksızın, cisimlerden bağımsız olarak gerçekleşmesi ve bu olgunluk üzere sürekli kalmasıdır. Mutluluğu idealize eden bu görüş nedeniyle insanın onu elde edebilmesi için maddî/bedensel yapıdan arınması ve onu aşması gerekmektedir. Bu ise seçme hürriyetine sahip bir insanın bir kısmı düşünme ve bir kısmı da yapmayla ilgili birtakım fiilleri gerçekleştirmesini gerekli kılar. Mutluluk iradeye dayalı olan kesin ve kararlı bir yönelimi şart koşar. Mutluluğun bilinmesi, bilindiği hâlde amaç olarak belirlenmemesi mümkündür. Bu durum ise erdemsiz toplumlarda görülür. O hâlde mutluluk üç tür iradenin gönüllü katılımıyla gerçekleşmektedir: 1) Duyum, 2 Tahayyül, 3) Akıl. Aklın tercih ettiği şeye, duyum ve tahayyüle dayalı irade katılmalı ve hayvanî nefsin başkaldırmasına mâni olmalıdır. Hayvanî nefsin karşı çıkması hâlinde, “irade çatışması” denilen şey zuhur eder ve bu durumda “iradî iyilik” gerçekleşemez. Farabî'nin sisteminde sadece bilgiyle veya yapıp etmeyle yahut mistik bir yüz çevirme ile mutluluğa ulaşılamaz. İnsanın irade varlığı olarak bu alanın bilgisine sahip olması, ona katılması, metafiziksel özü doğrultusunda onu çekip çevirmesi ile mutluluğa erişilebilir. Bu noktada Farabî, bilgi-eylem ilişkisi bakımından üç insan tipinin karşılaştırmasını yapar: 1) Erdemli insan, 2) Fasık insan, 3) Bilgisiz insan. Erdemli kişi, teorik ve pratik yetkinliğin ideal uyumunu temsil eder. Fasık insan, erdemli ile cahil insan arasındadır; bilgisel donanım bakımından erdemli insanla örtüşürse de uygulama yönüyle cahil insana benzemektedir. Fasık şehirlere mensup insanlar varlıklarının ilkelerini, mutluluğa ileten fiillerin ne olduğu konusunu bilmekte ise de arzu ve iradeleriyle cahil şehir halkının amaçlarına yönelirler. Onların bütün davranışları cahil şehir halkının fiil ve ahlâkî davranışlarına benzer.”

“Farabî'nin ahlâk felsefesi bakımından önemi, onun insanı “topluluk” içinde bir varlık olarak düşünmesinden gelmektedir. Farabî'ye göre insan, varlığını sürdürebilmek için pek çok şeye muhtaç yaratılışta bir varlıktır. Onun bu ihtiyaçlarını tek başına karşılaması mümkün değildir (Aktaş, 2019: 97). İbn Haldun da insanın ihtiyaçlarını karşılamak için topluma muhtaç olduğunu ifade etmekte ise de Farabî'nin farkı onun bu toplumların mükemmel-yetkin olanlarını küçük/orta/ büyük diye sıralarken, eksik-kusurlu olanlarını ev/ sokak/mahalle/köy olarak sıralamasıdır.”

“Farabî'nin erdemli şehri, mutlâk gaye oluşu nedeniyle “mutluluk” hakkındaki görüşlerine benzer. Mutluluk, erdemli şehrin özü ve belirleyici ölçüsüdür. Ne zaman ki bir şehirde toplanmanın hedefi mutluluktur, işte o zaman o şehir erdemlidir. Eğer şehirde toplanmanın gayesi mutluluk değilse veya geçici mutluluklar için yardımlaşma gerçekleşiyorsa, bu kent, erdemsiz kent olur (Mücahid, 2005: 68). Huriye Tevfik Mücahit’e göre Farabî'nin düşüncesi genel olarak “organik” bir nazarla devleti ele almaktadır. Devlet, parçaları âhenk içinde görev yapan bir canlı varlık olarak ele alınmıştır. Her organ, varlığın hayatı için belirlenmiş rolü yapar. Bu canlı varlığa oranla kalp, varlığın hayatının bağlı olduğu başkanı temsil eder. Böylelikle kalbin (başkanın) temel rolünün, bir bütün olarak bedenin (devletin) hayat ve hareketinin kaynağı olmaktır. İnsan bedeninde kalp nasıl varlığın başlangıcı ve bedene hayat veren temel ise, devlette de başkan sisteme can veren temeldir (Mücahid, 2005: 69-70). Farabî, “Kentin yöneticisi, öteki mevcudatın varlığı kendisi sayesinde olan İlk Sebeb’e benzer” diyerek başkanın konumunu Tanrı’nın kâinatı yönetimindeki rolüne ve mahlûklar karşısındaki konumuna da benzetmektedir.”

“Farabî, erdemli şehrin karşıtlarını tasnif ederek gerçekte insan nefsindeki farklı eğilimlerin tatmini için yardımlaşan topluluklara işaret etmiş olmaktadır. Örneğin cinsel hazzı tatmin etmek için toplanarak yardımlaşanların kısıtlama kabul etmeyen kent tipi “el Medinetu’l-Hasse ve’ş Şakve” olarak örgütlenecektir. Modern siyaset teorisinde “özyönetim” ve “radikal demokrasi” tipi siyasal talepler için yardımlaşanlar Farabî'nin “el-Medinetu’l-Cemâiyye” olarak kavramlaştırdığı kent tipine yaklaşacaktır.” Lütfi Bergen

“Kısa boylu, köse sakallı ve zarif bir vücut yapısına sahip Ebu Nasr el-Farabî el-Türkî, Türklerin “Çayardı” Arapların “Maveraünnehir” dediği bölgede önemli bir il olan Timurlenk’in de vefat ettiği Fârâb (Ortar)’a bağlı askerî bir kale olan Vesic kasabasında 870 yılına doğru dünyaya geldi. Bu kalenin komutanı dedesiydi. Dedesinin adı Tarhan’dı. Türklerde Tarhan askerî bir rütbeydi. Böyle üniforma sahibi bir ailede; devlet ve onun yaşatılmasının değeri üzerine yapılan sohbetleri dinleyerek büyüdü. Eğitimine kendi ata yurdunda Arapça ve dinî bilgileri öğrenerek başladı sonra ilim, sanat ve felsefe öğrenmek için Belh’i, Buhara’yı, Semerkand’ı dolaşarak oradan Bağdat’a oradan da Harran’a gitti. Buradan da tekrar Bağdat’a döndü, sonra Şam’a, oradan Mısır’a gitti, yine Şam’a geldi orada hocalık etti. Hamdani hükümdarı Seyfüddevle’den büyük iltifatlar gördü. Hicri 339, Miladi 950 yılında Şam’da 80 yaşında vefat etti. Cenaze namazında da Hükümdar bizzat bulunmuştu.

Yüz altmışa yakın çeşitli açıklayıcı ve yorumlayıcı kitaplarının yanında Farabî, İhsâü’l Ulûm, Uyunü’l-Mesâil, Tahsilü’s-Saade, Tenbih âlâ Sebili’s Saade, Fusulü’l-Medeni, El Medinetü’l-Fazıla, Siyasetü’l-Medeniyye, Kitabu’l-Mille, Kitabu’l-Huruf, Kitabu’l-Burhân gibi kendi görüş ve düşüncelerini ortaya koyan birbirinden değerli eserler kaleme almıştır.”

“Farabî için en yüksek erdem bilgidir. Bu nedenden ötürü Farabî, maddî servete değer vermeyen, şöhret ve gösterişten nefret eden, ruh ve ahlâk temizliğini her şeyin üstünde tutan bir insandı. İlim ve sanat adamlarına büyük değer vermesiyle tanınan Hükümdar Seyfüddevle filozofa ikram ve ihsanda bulunmak istemişse de Farabî, günlük ihtiyacını karşılayacak 4 dirhem gümüş paradan başkasını kabul etmemiştir. Genellikle sakin bir hayat yaşamayı seven Farabî, hiç evlenmemiş ve mal-mülk edinmemişti. Şam’da gündüzleri bahçıvanlık işini yapmış, geceleri bekçi feneriyle felsefe ve ilim kitaplarını incelemiştir. “Kanun” denilen aleti terkip eden Farabî, fırsat buldukça Musikî aletleriyle su kıyılarında ve bağlık bahçelik yerlerde gezinir, buralarda öğrencileriyle buluşurdu. Yürüyerek ders verirdi. “Ona göre nasıl ki bir meyve ağacının olgunlaşması meyve vermesiyle olursa, mutluluğa ulaşmak ve mutluluk içerisinde yaşamak da güzel ahlâk iledir.” O bir bilgin, bir filozof, kuramsal hekim olduğu kadar bir sanat insanıydı.”

“Farabî, elbette eğitimde dil eğitiminin yanında erdemlerin kazanılmasının gerekliliğini de belirtir. “Nazarî erdemler, düşünme erdemleri, huysal (ahlâkî) erdemler ve amelî (uygulama/davranış) erdemleri bir ulus ve il halkında meydana gelince, bu toplumun üyeleri bu dünyadaki hayatlarında dünya mutluluğu ve öteki hayatlarında en üstün mutluluğu elde ederler. Bunun için bu dört çeşit erdemlere sahip olan bir insanın buna ek olarak gerek illerde ve gerekse uluslarda tekil örnekleri elde etme yetisini kazanması gerekir.”

“Eğitimin ve öğretimin günlük hayatla bağı olmalıdır. Farabî’ye göre eğitim ve öğretim bir süs değil, hayatın kendisi olmalıdır. Eğitim ve öğretimde sanat önemli bir yer tutar. Musikî ilmi hem amelî yani uygulamalı ve nazarî yani kuramsal kısmı öğretilir. Farabî eğitimde ve öğretimde öğrencinin merak ve dikkatini yaşadığı hayatta elinin değdiği, gözünün gördüğü tabiata çevrilmesini önerir. Tabiattaki cisimler ya insanın kendisinin yaptığı yapay cisimler ya da hazır bulduğu doğal cisimlerdir.” Zübeyir Saltuklu

“Hemen ifade edelim ki Farabî'nin felsefesi bütünüyle tasavvufî bir yön taşımaktadır. Ancak Farabî'nin, tasavvufu, belli bir düşünce sisteminden ziyâde ampirik-tecrübî bir hâl olarak değerlendirdiğini söylemek gerekir. Her ne kadar onun akılcı bir filozof olduğu ve sisteminde dine ve tasavvufa pek fazla yer vermediği söylense de bu doğru değildir. Şöyle ki o, sadece akılla yetinmemiş, gerektiğinde tasavvufi konulara değinmesini bilmiş, her şeyden önce hayrı aramış ve insanları mutlu etmeyi düşünmüştür.

Bir Müslüman düşünür olarak Farabî, gerek akıl anlayışındaki sezgici tavrı, gerek bütün varlıkların tek ve yegâne kaynağının ilâhî özden kaynaklandığına dair varlık alanındaki savunması ve bu konuda ortaya attığı vahdet-i vücûda benzer görüşler ve gerekse her ikisi ile bağlantılı olarak ortaya koyduğu nübüvvet teorisi onun sezgiye dayalı düşünceyi öne çıkardığının veya tasavvufî yanının en önemli örnekleridir diyebiliriz.

Farabî aynı zamanda tasavvufa meyleden ve düşüncesinde tasavvufa yer veren ilk İslâm düşünürüdür. Meselâ ona göre bilgi teorisinde ilk adım, nefs-i emmâreyi nefs-i levvâme vasıtasıyla öldürmek ve onu berrak hâle getirmektir. Bir başka ifade ile rûh, insan tabiatının aynasıdır, akıl onun ışığıdır. Akledilebilen şeyler bir Allah vergisi olarak rûha akseder. Bu aksi sağlamak için rûhu her türlü kir ve pastan arındırmak gerekir. Rûhu temizlemek duyuların hazzından mânevî hazza yükselmek demektir. Böylece tasavvuf yolu Farabî'de bilgi teorisine götüren bir davranış olmaktadır. İlâhî akıl düşünülemez. İnsan aklı için bilinemez olarak kalır. Fakat aşk ve vecd yolları yani tasavvuf, ilâhî hakîkati anlamaya daha elverişlidir. Velhâsıl onun metafizik psikolojisi onu tasavvufa götürmüştür. Bir başka ifade ile onun psikolojisi tasavvufla başlar, tasavvufla sona erer.”

“Netice itibariyle söylemek gerekirse büyük İslâm düşünürlerinden olan Farabî, hayatının hemen her safhasında tasavvufla irtibatlı olmuş, eserlerinde tasavvufî terim ve düşüncelere epeyce yer vermiştir. Ona göre insanın hakikate ulaşması bir anlamda tasavvuf ile mümkün olup, bunun için bir mürşide, en büyük ruh sahibi olan peygamber-filozofların yoluna mensup ruhu büyük insanlara (filozof, kağan) ihtiyaç vardır. Onlar olmadan faziletli insan -tasavvuftaki tabiriyle kâmil insan olmak mümkün değildir.” Selami Şimşek

“Farabî, yaklaşık 871 yılında Türkistan’ın Fârâb şehrinde doğduğu sanılmaktadır. Künyesi, Ebu Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhân el-Farabî şeklinde olan Farabî, Latin Ortaçağı’nda AlFarabî us ve Abunaser isimleriyle bilinmektedir. Farabî, 950 yılında Şam’da vefat etti. Ölümünden sonra 100’den fazla eser bırakmıştır ki bu eserlerin önemli bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Eserleri taşıdığı felsefî önemden dolayı başta Latince, İbranice, Türkçe, Farsça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Rusça olmak üzere pek çok dile tercüme edilmiştir.

Babasının Vesiç kalesinin komutanı olması nedeniyle çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim aldığı anlaşılan Farabî, öncelikle Vesiç ve Bağdat olmak üzere çeşitli ilim merkezlerinde dinî ilimler, Arap Dili ve Edebiyatı ve Fars Dili ve Edebiyatı ile ilgili dersler aldı. Farabî’nin Bağdat’daki eğitiminden sonra bir süre kadılık yapmasına karşın bu görevini bıraktığı ve kendisini ilim ve felsefeye adadığı şeklinde rivayetler aktarılmaktadır. Ancak anlatılan mezkûr rivayetlerin doğrulukları zayıf olmasına karşın Farabî’nin, bu yöndeki amacını gerçekleştirmek için çeşitli seyahatlere çıktığı kesin olarak bilinmektedir. Nitekim Farabî’nin bu amaçla gerçekleştirdiği seyahat listesinde öncelikle Buhara, Semerkant, Merv, Belh ve Bağdat gibi dönemin İslâm dünyasının önemli ilim merkezleri yer almaktadır. Ayrıca bu seyahatleri sırasında Farabî’nin Bağdat’ta İbnü’s-Serâc’dan Arap Dili ve Edebiyatı eğitimini almış, kendisine de mantık derslerini vermiştir ki Farabî, mantığı Süryani Yeni-Platoncu filozof olan Harranlı Yuhannâ b. Haylân’dan öğrendiğini belirtmektedir. Bunun yanı sıra Farabî, felsefeyi ise Bağdat’da Yeni-Platoncu geleneğe mensup olan Muhammed İbn Cellad ve Matta b. Yunus’tan öğrenmiştir. Ayrıca Farabî’nin eserlerinde matematik, fizik, astronomi, tıp ve müzik ile ilgili özgün çalışmaların bulunduğu göz önüne alındığında, onun eğitim sürecinin yalnızca mezkûr isimler ve alanlarla sınırlı olmadığını söylemek gerekir.”

“Farabî’ye göre her insan, yaradılışının bir gereği olarak eşit olmayan istidatlara sahiptir ve buna bağlı olarak insanlar birbirlerinden farklılaşmaktadırlar. Dolayısıyla her insanın yaradılış gayesi olan gerçek mutluluğu (es-sa‘âdetü’l-kusvâ) elde etmek için burhânî felsefeye, yani doğruluğun şüphe dahi edilemeyen soyut-kavramsal felsefeye kendi çabasıyla yönelmesi mümkün değildir. Bu nedenle Farabî, bilişsel yetkinlik anlamında söz konusu soyut-kavramsal güce sahip olmayan insanların kendi yaradılış gayelerini gerçekleştirmelerinin ancak burhânî felsefeden hareketle en doğru şekilde ihdâs edilmiş bir din ile mümkün olduğunu düşünmektedir. Ona göre bu din ise burhânî felsefede bulunan soyut, kavramsal bilginin temsil ve misallere dönüştürülmesiyle mümkün olmaktadır.

Farabî felsefesinde dinle amaçlanan temel şey, soyut-kavramsal şeylerin ikna etme ve hayal ettirme yoluyla insanların büyük bir çoğunluğunun anlayabileceği tarzlarda insanlara öğretilmesi ve bunun sonucunda da onların varlık gayelerini gerçekleştirmelerini sağlamaktır. Diğer bir ifadeyle din, soyut-kavramsal niteliğe sahip olan felsefenin insan hayatına dokunmasını ve onu şekillendirmesini amaçlamaktadır. Bu çerçevede öyle anlaşılıyor ki felsefe ile din arasında öncelikle alan ve veren ilişkisi bulunmaktadır ki bu tarzdaki bir ilişki felsefenin ya da onun türevleri olan soyut düşüncenin zamansal anlamda dinden önce geldiğini göstermektedir. Çünkü teorinin pratiğe önceliği bulunduğunu kabul eden Farabî’ye göre, herhangi bir dinin ihdâs edilmesi için öncelikle o dinin temel ilkelerini oluşturan soyut düşüncenin ortaya çıkması gerekir.” Tanju Toka

Necat Çavuş Şiiri

Zafer Acar, Necat Çavuş şiiri hakkında yazmış. Çok sesli bir şiirdir Çavuş’un şiiri. Mesafesi uçsuz bucaksız coğrafyalara uzanan şifa niyetine bir şiir. Tanzimat’tan 80 kuşağına, oradan günümüze, günümüz küresel yapısından evrensel bir bakışa uzanan bir yazı kaleme almış Acar. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Hakikatleri yazacaksanız kodesi boylamayı da göze alacaksınız, ne denli dikkatli olursanız olun diliniz bir yerlerde sürçebilir. Sürçmese bile sürçmüş gösterilebilir. Dil bu, her yere çekilebilir. Bunların farkındadır Necat Çavuş gibi 80 Kuşağı’nın darbe görmüş nesli şanssızdırlar; çünkü sanatta seçme hakları ellerinden alınmıştır onların. Sözlerini onlar “mecburi-üslup”la sanatlı, örtük söylemek zorunda kalmışlardır. Klasik dönemde de üslubun süslü olması bir tesadüf değil, sanatkârın can korkusu nedeniyle bilinçli bir seçimidir. Bu seçim, tek parti dönemlerine has bir seçim gibidir. Kayıp yok, söz azalsa ya da zayıflasa da biçimsel bakımdan sanat güçlenir. Sanatkâr zararda değildir yani. Öte yandan dilde yalınlaşmayı gerekli kılan toplumcu söylemin krallıkların zayıfladığı dönemlerde yaygınlık kazandığını görüyoruz. Doğal bir sonuçtur bu da.

80 Kuşağı’nın geneli naiftir ya da şartlar nedeniyle naif olmaktan başka yol bulamamıştır. Haydar Ergülen gibi şairler için ilki, Necat Çavuş gibi şairler için ikincisi geçerli; çünkü 90’lı yıllarda özgürlüğün sınırı görece genişlemeye başlamasına rağmen Haydar Ergülen, şiirinde bir değişikliğe gitmezken Necat Çavuş 2002’de susan şiirden konuşan şiire geçmiş, “Amerika” isimli şiir kitabını yayımlamıştır. Onun uzun yıllar suskunluğun şiirini yazdığını, en çok da “Amerika”da imgeleri verevine açarak konuşmasından anlıyoruz. “Amerika” kitabına dek Necat Çavuş şiirinde coşku neredeyse hiç yok, edebi, felsefi ya da siyasi göndermeler oldukça az, bu da şiirin içe kapanmasına neden oluyor. Öyle ki deniz temaında bile şiir açılmıyor. Sıkı şiir derdi, sıkıcılıkla sonuçlanıyor çoğunlukla.”

Evet, Necat Çavuş “Amerika” kitabına dek kuşağının şairleri gibi darbe dönemlerine has bir üslupla yazdı. İmgesel ve kapalı. İmgesel ve açık değil, özellikle bunu belirtiyorum; çünkü kapalılığı daha ziyade belirsizlikle verebilirsiniz. İmge üzerine azıcık düşünüldüğünde belli ortak sonuçlara varılabilir. Kapalılık-belirsizlik, zihni aptallaştırır sadece. Bu huy 80 Kuşağı’na II. Yeni’den geçmiştir. Necat Çavuş’un tüm bunların dışına çıkıp yer yer saf şiire yaklaştığı, medeniyet şiiri örnekleri verdiğini de belirtmek lazım:

“ANIT ÖPÜŞLER

Mimar Sinan Konstantiniyye’yi en güzel yerinden,
Tutup öpmüş öpmüş İstanbul yapmıştır
Belki bir Şehzâdebaşı’da belki Süleymaniye’de
Bir öpüş rüzgâra karşı çınar
Bir öpüş çağlara karşı simya
Bir öpüş müziğin gül açımı
Bir öpüş denizin içindeki ses
Ya Üsküdar’daki Şemsipaşa
Tanrım! O ne öpücüktür, belki de
İstanbul hiç böyle öpülmemiştir”

“80 Kuşağı şairlerinin bazılarında bir düzyazı-şiir yazma tutkusu var. Nereden geliyor bu alışkanlık, İlhan Berk’ten mi, o nereden etkilendi, Fransız şiirinden mi? Evet Bodler ve Malerme (Baudelaire ve Mallermé) gibi Fransız şairleri mensur şiirler kaleme almıştır. Tanzimat döneminde Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit'in mensur şiir denemeleri olmuştur; fakat bu türün isim babası ve Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi Halit Ziya Uşaklıgil, 1891'de “Mensur Şiirler” ve “Mezardan Sesler” başlığıyla mensur şiirlerini yayımlamıştır. Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet gibi isimler de mensur şiir yazmışlardır. Dikkat edilirse bunların bazıları romancıdır, şiir yazma tutkularını böyle gidermiş olabilirler. Şairler neden mensur şiir yazmıştır, bu sorunun cevabı kolay: Şair, her şeyi deneyen adamdır. Necat Çavuş da denemiş: “hâle, şebnem, ayşe, üç kızla battım akşam denizinin / ufuklarında, ve gecenin ani rengine yakalandım: öten / gece, oynayan, şakıyan, bütün yitiklerin türküsünü / çağıran gece / Süren sürenin ve en sessiz dalga, ben” (2015: 86). Bu metin için Halit Ziya’dan bir sadeleştirme örneği dense inanırdım; çünkü metinde bizi günümüzle irtibatlandıracak tek gösterge yok. Sorun tam olarak bu değil; asıl sorun, metnin bu tarza ait çok ham ilk örneklerine benzemesi. Gelişigüzel yapılan teşbihlerin genelde bir karşılığı olmuyor; zihin, ister istemez bir anlam arayışına çıkıyor, bulamayınca tökezliyor, eee diyor, bunun daha gerçeği ve güzeli doğada var, seni niçin okuyayım. Necat Çavuş’un bu çabasını Servet-i Fünûn dönemine ait mensur şiir pastişi diye mi okuyacağız. Aşırı yoruma hiç gerek yok.”

Dil ve Edebiyat’tan Bir Öykü

Serpil Tuncer’in Kulübe isimli öyküsünü Karadeniz serinliğinde, çayların arasında, yağmurun dinmeyen sesi kulağımda, okudum. Olay örgüsü ve kurgusu anlatılan mekânlar gibi dupduru ve insanın içine sinecek kadar gerçekti.

“Ayakta dikilmiş, elindeki keserle yapımını tamamladığı kulübesini izliyordu. Derken zihninde canlanıverdi inşaat, emeğinin terlerini siliyordu alnından o vakit. Bir dikili ağacım olsun şu dünyada başka da bir şey istemem niyetine, günlerce sahili köşe bucak gezmiş, manzarası güzel olan düz bir zemin aramıştı. Oysa sahil, dik bir kıyıdan ve rengârenk irili ufaklı çakıl taşlarından ibaretti. Birkaç metre ilerisinde başlayan toprak doku vahşi zambaklara ev sahipliği yapıyordu. Zambakları, geniş gövdeli pelit ağaçları izliyordu ama yine de toprak zemine kulübe yapmak gibi bir fikre zihni yeşil ışık yakmamıştı. Onu buralara, toprağa duyduğu nefret ve denize olan tutku getirmişti. Geceleri, kıyıyı döven dalga seslerinin içinde uyuyacak, sabah olduğunda ise denizin kokusunu içine çekerek uyanacaktı. Yıldız, poyraz, karayel, saçlarına dolanırken yosun kokusunu da ciğerlerinde hissedecekti. Takalardan emekli bir balıkçı için denizi ve hâkim rüzgârları tanımak kolaydı ama inşaat apayrı bir işti. Ölçüp, biçmişti. Kışın, dalgalar adam boyunu geçtiğinde, denizin sahili basacağını da hesap etmiş ve yapacağı kulübenin temeli için burayı gözüne kestirmişti. İşin en güzel tarafı, mecbur kalmadıkça artık toprağa ayağı değmeyecekti.”

“Sahile geldiğinde girdi kulübesine. Ahşap kapıyı içeriden sürgüledi. Birkaç gün önceden kenara yığdığı odunlarla sobayı yaktı. Önce tüttü soba. Çok geçmeden rüzgârın yönüne doğru alıştı baca. Deniz kokusu, tüten sobanın içeride bıraktığı is kokusunu alıp götürdü dik yamaçlara. Uzandı sedire İlyas, karnı tok sırtı pekti ve uyku, dalga seslerinin içinde ölesiye güzeldi.”

“Toprak, yağmurdan şişmiş, zemin ağırlaşmıştı ama ışıl ışıl parlayan güz güneşi, çoktan yeryüzünü ısıtmaya ve yağmurun eğdiği çay yapraklarını dikleştirmeye başlamıştı. Bir horozun sesi yükseldi yakınlardaki kümesten. Başıboş bir martı albatros olamasa da geniş kanatlarını huzurla göğe sermişti.”

Dil ve Edebiyat’tan şiirler

bahçe duvarını gizlice aştığımız gece

dizginlemiş terkimize almıştık zamanı

tambur ağlamıştı hıçkıra hıçkıra

turna katarı geçmeden önce

ölümüne çıktığımız bu yolda önce

selam vermek gerekti bütün renklere

çiçeklere yeni isimler bulmalıydık

korkulukları tamir etmeden önce

süngere ruh üflendiği gece

ay yanı başımızda mecnunun ellerindeydi

çölün ortasında bir siyah bayrak

sızlıyordu baharın doğumundan önce

Kadir Ünal

Bir demet kır çiçeği düştü

Şakıyan gün aşkına, toprak aşkına!

Kanların her biri som kırmızıdan

Siyahın boynunda halkalanırken acı

Miskal ağırlığınca bırakılmaz hak

Yaşamak her canda bir, kuş mavi salıncak

Yaz, döndü ardını küs bize

Eriyor buz heykeller balçığa dönüşerek

Ve dallarda çırpınan yaprağıyla sevdim seheri

Eğleşip kollarında, sanki belâdan

Uzaklarda kor mavi çatısızlığa değip yüzümüz

Ne vakit göğsümüzü örseliyor uçuşmak

Mahçup bir gül çırpınıyor ne vakitsiz yanaklarında

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Denize anne eli değmiş,

Buram buram lavanta kokuyorken

Ve martı süzülürken gökte

Kutlu gagasını değdirmek istemiş denizin tenine

Başlamış damlacıklar kamaşıp hareketlenmeye

Kahrolsun sevdanın manasız heyecanı!

Şimdi denizin koynunda soluksuz bir martı

Hırçın bir deniz görürseniz eğer

Kızmayın sakın

Elif Merve Kabadayı

50 yıl sonrasını düşünmek

Gökmavi dergisi 8. sayısına ulaşmış. Yeni tanıdığım bir dergi. Eğitim ağırlıklı bir sayı var elimde. Eylüle yakışan bir sayı olmuş. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ahmet Musa Alp’in 50 Yıl Sonrasını Düşünmek isimli yazıdan olacak.

“Mevsimlerden sonbahar geldi. Dün çocuk olanların bugün kendi çocuklarını okula gönderme vakti yani. Uzaktan ya da yüz yüze; sınavlı, şablonlu okullara dönme, diploma uğruna ezberleme ve o diplomalar sayesinde mesaili, mümkünse dolgun maaşlı iş hayali kurdurma vakti. Mezun olana kadar böyle... Mezun genç işi yakaladıysa, onun için ise terfi peşinde koşma vaktidir. E tabi bir de emeklilik hayali var ilerleyen yaşlarda; 40'larda, 50'lerde... Bir de ev aldı mı insan, tamam... Sonra hopp mezara...

Ne kalır ki bizden geriye. Sahi bir şey bırakmalı mı ardımızda? Daha önce kimler gelmiş geçmiş, ardında kim ne bırakmış ki?”

“İnsan fıtratına aykırı her sistemin, her batıl inanışın yıkıldığı gibi bugün toplumumuzun, toplumların içerisinde debelendiği düzen de yıkılacaktır. Durumun vahametini görmek için çok uzaklara değil. Şehirlerimizin ta kalbinde bulunan 'eğlence' yerlerini ibretle şöyle bir gezmek yeterlidir. Ne hale gelmiş toplum, göreceksiniz. Belki de müşahede edeceğimiz en hazin tablo; millî, manevi değerlere sahip çıkmak isteyen ailelerin aklı bulandırılan evlatlarının uyuşturucu, alkol, zevk, sefa, lüks ve israf ve en kötüsü tembellik, boşvermişlik ve korkaklık çukurlarında debeleniyor olmasıdır. Hayatı haz peşinde koşmaktan ibaret hale getirilen bu gençler için, kendi canlarından dahi aziz bilecekleri bir davaya, inanca yeniden bağlanmak tek kurtuluş yoludur.”

Kariyer Denen Karmaşa

İbrahim Tunç, hepimizi içine alan bir cendere olan kariyerden bahsediyor. Özellikle ailelerin yaşadığı kariyer çıkmazlarından bahsediyor Tunç yazısında.

“Ülkemizde istediği meslek kolunda çalışan veya yaptığı işten mutlu olmayan milyonlarca insanla birlikte yaşıyoruz. Bunun sebebi; ne istediğimizi tam olarak belirleyemeyeceğimiz yaşta, zorla “iyi öğrenci” olmaya mecbur bırakılmamız olabilir mi? Sorun; tam olarak ne istediğimize karar veremeden kendimizi içerisinde bulduğumu okul, sınav, sırlama, mezuniyet koşuşturmasının bizi savurduğu yerde, gerçekte ne olduğunu bilmediğimiz bir mesleğin sahibi olarak hayata atılmış olmamız olamaz mı? Herhangi bir sorumlu aramak, suçlu bulmak değil niyetim. Bu sorundan bir an önce milletimizin kurtulmasıdır hepimizin isteği.”

“Potansiyeli ve arzusu olmadığı halde, başarılı bir yönetici olma şartlanmasıyla büyütülen ama olamayan bir çocuk hayata her daim eksik kalacaktır. Sanatçı olmak istediği halde ailesinin ve toplumun zorlamasıyla ya da daha iyi bir kariyere sahip olmak için bir doktor olan bir doktordan nasıl yeni tedaviler bulmasını bekleriz. Buna yüzlerce örnek verebiliriz. Bu örnekleri düşündüğümüzde; okula başlayacak çocuklarımızın hayatta bir kendi arzulayacakları, gerektiğinde uğrunda fedakarlık yapacakları hedeflerinin olmasını sağlamamız gerektiğini görürüz.”

Şu İnsanoğlu Ne Rahat

Hayrettin Durmuş, şiir tadında bir deneme ile yer alıyor Gökmavi’de. İnsan ve sorumlulukları merkezsinde kaleme alınmış bir yazı bu.

“Karıncanın verdiği ders bambaşka. Öylesine güzel geçinirler ki, milyonlarcası bir gönül olur sanki. Aralarındaki birlik kıskandırır herkesi. Birbirlerine olan sevgileri, hele işlerini asla kaytarmadan yapmaktaki kararlılık ve gayretleri göz kamaştırır. Karışıklık, kargaşa yoktur onların lügatlerinde. Boyu küçük ama hünerleri büyüktür. En ağır yükün altına girmekten çekinmezler. Cesaretlerine de diyecek yoktur hani. Sultan Süleyman’ın karşısında konuşmuşluğu vardır. Uyarır kardeşlerini, farkına varmadan Süleyman’ın ordusu ezmesin diye onları…”

“Ey insan! Sen neden yürüdüğün yolu tekmeler, meyve veren dalı keser, gülü koparır, eser gürler, kırıp dökersin, yakıp yıkarsın, karnını doyurduğun sofraya bıçak çeker, karındaşını boğazlarsın? Arı, bir emre boyun eğdiği için kanatlanır da, sen onca emri hiçe saydığın için kalkamazsın yerinden. Oysa en çok sana gönderilmişken kitap ve hizmetindeyken arı, koyun, at… Şu insanoğlu ne rahat.”

Kitaplarımı Kim Yaktı?

Hakkı Öğüt, dünya tarihinde yapılan kitap katliamlarını konu etmiş yazısında. Yakılan yıkılan kütüphaneler, kaybolup giden dünyanın en değerli hazineleri anlatılıyor yazıda.

“Dördüncü haçlı seferleri sırasında 1204 yılının Nisan ayında İstanbul’u yağmalayan haçlılar bir yandan insanları katlederken bir yandan da el yazması kitapları imha ettiler. Britanyalı tarihçi Steven RUNCİMAN “Haçlı Seferleri Tarihi “ adlı eserinde bu olayı Haçlı Seferlerinden daha büyük bir cinayet olarak zikreder.

Başka bir kitap katliamı 1559 yılında yasaklı kitaplar listesini yayınlayan Kilise, Kepler ve Galilei’nin kitaplarının yanı sıra kilise inancını sorgulayanları hesaba çeker, ihtiyatlı yazarlar Protestan ülkelerine giderken ihtiyatlı olmayan âlimler ve düşünürler engizisyon mahkemesinde yargılanarak eserleriyle birlikte yakılırlar.

Bir başka kitap katliamı yakın tarihimizde Irak’ın başkenti Bağdat’a giren işgal kuvvetleri arşivleri, kütüphaneleri yakıp müzeleri talan ettiler. Bir milyonun üzerinde kitap yakıldı. Yine kitap katilleri dünyanın her yerinde kendilerini göstermişlerdir. Naziler, Berlin Üniversitesi önünde milyonlarca kitabı tören düzenleyerek kül etmişlerdir.”

“Eserde Türklerin böyle barbarca bir hareketlerinin görülmediğine işaret edilerek şu ifadelere yer verilmiş. “Türkler ve bilhassa Türkiye Türkleri şehir tahribinden daima çekinmişler, fethettikleri yerlerin âlim ve sanatkârlarını ordu ile beraber getirerek sanat ve ilimlerin ülkeye yayılmasını temin eylemişlerdir. Hatta diğer İslam diyarlarında iltifat görmeyen birçok âlim ve şairin Türkiye ye akın ederek iltifat gördüklerini, en büyük mevkileri işgal ettiklerini tarih yazar.”

Faselis’te Hay Bin Yakzân’la Yürümek

Ayşegül Temizer bizleri rüya gibi bir yolculuğa çıkarıyor. Yol arkadaşımız Hay bin Yakzan.

Yarımadada berrak suların, çam ağaçlarının arasında üç koy… Seç birini at kendini Akdeniz’in sularına, tıpkı binlerce yıl öncesi kemiği toz olmuş Faselis sakinlerinin yaptığı gibi. Ne balık ,ne su ne de insan kazık çakıyor bu dünyaya, Faselis’in su kemerleri bile bir gün zamana yenik düşüp, karışıp gidecek Akdeniz’in tuzlu sularına... Şehir, milattan önce yedinci yüzyılda kurulmuş. Şehir halkı Akdeniz’de kütük ticareti yaparmış. Sürekli korsan saldırısına maruz kalan halk aç gözlülüğü ile bilinirmiş. Anlayacağınız binlerce yıllık mesele; doyumsuzluk ve aç gözlülük. Şehirde hâlâ bulunamamış bir tapınak var. Hamam, tiyatro kalıntısı, agorası ve mükemmel doğasıyla tarihin anıt mezarı gibi. Gece göz kapaklarıma inen yorgunlukla beraber muhteşem bir hayal ziyafeti Faselis. Tabii ki; benim gibi hayalperestler için...

“Muhakkak ki anahtar olan şey tefekkürdür. Mütefekkir insan, gerçeği ararken gündüzlerini , gerçeğin dünyasını incelemek ve bu dünyanın deneysel köklerinin ucundan, birbirinden uzaklaşıp giden sürgünlerine, mantıklı ihtimallerin dallarına kadar izlemek ile geçirir; geceleri ise gözlerinin yakaladığı küçük gerçeklerle dinlendirir, onların değerini araştırır ve sessizce bunları kutlar.”

Faselis’in cam gibi sularında yüzüp denizin dibindeki balıklara baktığım günün gecesi Farabi’nin bu sözünü düşündüm. Aklıma; ilk önce Tufeyl’in sonra da İbn Sina’nın yazdığı ilk robinsonat ıssız ada romanı olan “Hayy İbn Yakzan Ruhun Uyanışı” geldi.

“Arapça “Hay” kelimesi “yaşayan, canlı” manasına gelir. Hay, henüz bebekken adaya düşmüş ve onu bir ceylan emzirip büyütmüştür. Hay, Ceylan’ın ölümü ile ilk olarak yaşam ve ölüm kavramıyla tanışır. Doğada bir başına kalan Hay, temel ihtiyaçlarını karşılamayı, doğada yalnız yaşamayı öğrenir. Adada bir başına büyüyen, yaşamı sorgulama fırsatı yakalayan Hay, düşünerek ve doğayı izleyerek Allah’ı bulur. Eserin bu bölümü, Kur’an’da bahsi geçen Hz. İbrahim’in tek Tanrı’yı arayış kıssasından motifler taşır. Hay’ın ada yaşantısında Kur’an’da geçen birçok peygamberin kıssasına atıfta bulunan motifler taşır.

Filozof doğmuş bir adam, hiçbir öğrenim görmeden, aklı, deneyimleri ve doğanın esinleriyle yeni Platoncu doktrine rahatlıkla ulaşabilir”der, İbn Sina okuyanların hemen anımsayacağı, okumayanların ise merak edeceği bu dünya çapındaki eser, ilk felsefi roman özelliğini taşır. Bundan sekiz yüz yıl önce ilk olarak Tufeyl tarafından yazılan eser, küçük bir bebekken ıssız adaya düşen Hay’ın doğaya ve hayvanlara bakarak anlam arayışını ve sonuçta Tanrı’yı buluşunun öyküsüdür. Eser Salaman ve Absal adlı halk hikayesinden ilhamla yazılmıştır.”

Gökmavi’den Şiirler

Öylesine hazin bir an yaşandı ki

Aynada kati bir hak istedi insanlık.

Taşlar çılgına döndü,

Savaş açtılar.

Ancak böyle bir hışım,

Asya’nın tozunu kaldırmaya yeterdi.

Zalime yoldaşlık eden evladına,

Baba böylesine çatamazdı kaşlarını.

Taşlar duramadı çünkü

Düşünce düşlenmeden yola çıkmışlardı.

Bu arada sadece bir gün doğdu,

Bir gün battı.

Sonra, ayna kırıldı.

Hak sahibi haksızlar

Bilinçlerini çıkarıp

Güzel bir uykuya daldılar.

Çok nadir bir an yaşandı

Ve ben beyazlar içindeydim.

Beyzanur Özdemir

okyanusta su damla

hakkın almalıkmış

aşkın tek busesiyle

nûş edip dolduğuna

kehkeşan içre hücrelerin

sevgi üzerine doğduğuna

hakikat serinliğinde beslenip

gönül mülküne konduğuna

İlkay Coşkun

Görünmeyen her şey

Ölü mevsimi camların

Huzuru anlatmalıyım

Nefesimin battığı günahlara

-başka yolu yok

Bir ekru kırığı süslenen düşler

Yalanı hükümsüz kılmaya yeter mi

-yağmurda gece tarifesi yürümek

Rıdvan Yıldız

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 4 hafta Önce

Baştan sona tüm dergilerle ilgili yaptığınız uzun ve çok kıymetli değerlendirmeleriniz için sonsuz teşekkürler...kaleminize gönlünüze sağlık...selamlar...

Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 4 hafta Önce

Tüm dergiler için yaptığınız uzun güzel ve kıymetli değerlendirmeler için çok teşekkürler kardeşim ...dilinize kaleminize yüreğinize sağlık...selamlarımı muhabbetlerimi gönderiyorum

banner19

banner13

banner26