Eylül 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Simgesel Olanı Somutlaştırmak

Hece Dergisi 285. sayısını Rasim Özdenören’in Simgesel Olanı Somutlaştırmak isimli yazısı ile açtı. Şiirin simgesel anlamından başlayan ve anlam yoğunluğunun imgelerle yoğunlaştığı bir dünyada aklın mantığına doğru çıkılacak yolculuğun işaretlerini sunuyor Özdenören:

“Türkçe’de simge (sembol) kelimesinin karşılığı olarak rumuz (remiz), delalet, işaret, im kelimeleri gösterilebilir. Belli bir kelime kullanılır ancak o kelime sözlükteki anlamı ile kayıtlı bırakılmaz. O anlam, kullanıldığı bağlama ilişkin olarak daha başka anlamlara da göndermede bulunur.

Her sembol, bir ölçüde ve aynı zamanda bir mecazdır da…

Mecazın içine belki kinaye, cinas, istiare vb. anlamları da dâhil edilebilir.

Bunların her birinin sembolik anlamları bulunuyor.

Örneğin birine: “Ne kadar da naziksin” denir, fakat onun kaba olduğu kastedilir: kinaye…

Veya Platon insanları bir mağarada oturuyormuş farz ederken mağara kelimesine içinde yaşadığımız dünya anlamını yükler: istiare…

Veya bir kelime cinas olarak kullanıldığında o aynı kelimenin olumlu anlamının arkasındaki gizli olumsuz anlam vurgulanmak istenir. Örneğin birini başkasıyla tanıştırırken: “Arkadaşımız bizim takımın direğidir” denildiğinde, yerine göre takım bu arkadaşımız sayesinde ayakta duruyor da denmiş olabilir, bu arkadaş kalasın tekidir de denmiş olabilir…”

“Son söz: Şiirin mantığı aklı aşar. Simgesel veya imgesel olan da zaten zihnin aklı aşan yanına hitap eder. Aklı aşanın akla uygun hale dönüştürülmesi onun anlamını daraltır, hatta bire indirger. Daha da kötüsü metnin şiiriyetini yok eder.”

Göç edebiyatı üzerine

Mustafa Gülali göç edebiyatı üzerine kaleme aldığı bir yazısı ile Hece’de.

“Tarih boyunca savaş, istila, seferberlik, deprem, sel, salgın, felaket, tufan gibi, toplumları derinden etkileyen olağanüstü olaylar; tarih ve sosyoloji gibi bilim dallarına çokça konu olmuştur. Bu tür olaylar belki ondan da fazla; hayatla, insanla, mekân ve zamanla kurduğu bağ gereği edebiyata da konu olmuştur. Göç de bunlardan bir tanesidir.”

“İnsana dair her şey edebiyatın konusu olduğuna göre göç de insanlığın ilk sözlü dönemlerinden bu yana edebiyatın önemli bir konusu, teması olarak hep işlenegelmiştir. İlk çağlardan itibaren dili, dini, kültürü farklı hemen her milletin kendine özgü bir göç olgusu olmuştur. Modern zamanlara gelindiğinde ise göç olgusu destanlarda konu, şiirlerde tema, romanlarda izlek olmanın çok ötesinde bağımsız bir edebiyat olarak kendini göstermiştir.

Yirminci yüzyıla gelindiğinde gurbet edebiyatı, sürgün edebiyatı, savaş edebiyatı, çocuk edebiyatı, gençlik edebiyatı, memleket edebiyatı, köy edebiyatı, sosyalist edebiyat, İslamcı edebiyat gibi, bir “göç edebiyatı”ndan da söz edilir olmuştur.

Dünya edebiyatında göç üzerine çok zengin külliyatlar oluşturulmuştur. Bunlara kıymet biçmek bir hayli güçtür. Bunların başında da Arap edebiyatı, daha doğrusu göçmen Arapların uzak coğrafyalarda meydana getirdiği Mehcer edebiyatı gelir.”

“Göçmenler, ekonomik bağımsızlıklarının yanı sıra siyasî atmosferin de müsait olmasıyla edebî mahfiller oluşturup kendi dillerinde gazete ve dergiler çıkarmışlar; şiir, roman ve hikâye gibi edebî eserler kaleme almışlardır. Önceleri iki yüz elli olan gazete ve dergi sayısı, yıllar içinde artmış, öyle ki bu sayı ilerleyen zamanlarda binleri bulmuştur. Mehcer edebiyatının doğmasına büyük katkı sağlayan bu yayınlar modern Arap edebiyatını da çok etkilemiştir. Hatta modern Arap edebiyatında görülen bütün yenilikçi hareketlerin, Mehcer edebiyatı kaynaklı olduğu dahi ileri sürülmüştür.”

Son yıllarda yanı başımızda şahit olduğumuz vahşet, göç ve ölümler bihakkın anlatılacak olsa, küçük bedenleri Akdeniz sahillerine vuran; göçün, sürgünün, elemin çocukları Aylan bebekler dirilse ve dile gelseydi herhâlde ki gökler çatlar, yerler arz boyu yarılır, Medine’de Uhut, Necid’de Şehlan Dağları dehşetinden yerinden oynardı.

“Bugün için bir Suriye göç edebiyatından söz etmek henüz mümkün değildir. Ne göçe ev sahipliği yapan Türkiye’de ne göçü bilfiil yaşayan Suriye’de göç edebiyatına dair bir emare belirmiştir. Bu, hiç yoktur anlamına gelmez bittabi; Türkiye edebî ve siyasi kamuoyunda adından sık sık söz edilmektedir, parça parça göç konulu edebî ürünler verilmekte, dergilerde özel sayılar hazırlanmaktadır ancak bu, Amerika kıtasında önceki yüzyıllarda ortaya çıkan bir “Mehcer edebiyatı” hareketi gibi değildir. Belki bunun için erken de sayılabilir. Zira edebî atmosferin ve edebî dimağların oluşabilmesi biraz da insan-zaman ve mekân bileşenlerinin belli bir kıvama gelmesine bağlıdır.”

Asım Gültekin dosyası

Asım Gültekin için hazırlanmış bir dosya var Hece’de. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“”Tükenmez bir enerji ile koşuşturdu.

Aynı anda birden çok işle ilgilenebilirdi. Son yıllarda çoğu programlara birlikte katıldık. O programların bazısında bana moderatörlük de yaptı. Ben kural olarak kendi programım dışında düzenlenen etkinliklere katılmazdım. Katıldığım varsa da nadiren ve istisnai olmuştur.

Asım, daha uçaktan iner inmez bir okul ziyaretine koşar, oradan kitapçılara uğrar, oradan arkadaşlarını arar, onlarla farklı yerlerde buluşur, onları benimle tanıştırma çabasına düşer, velhasıl yerinde duramazdı.

Dönüşte, bakarım o başka bir program daha ayarlamış… Gidilecek yakın kentler varsa: “Abi, gelmişken ben şuraya da bir uğrasam iyi olur.” der, oraya giderdi.

Program sonrası otele dönmüşsek, oraya bir arkadaş topluluğu ile gelir. Biz onlarla sohbet ederken Asım, bir yanda telefonu kulağında bir yandan da ortamdaki sohbete katılırdı.”

“Her ölüm erkendir…

Her ölüm, arkada yarım kalmış teşebbüsler bırakır.

Ama Asım'ınki…

O paylaşmayı, bölüşmeyi sevdiği için arkasında yığınla tasarı bırakıp gitti.

Umalım ki yetiştirdiği öğrenciler onun sohbetlerinden, okuma seanslarından aldıkları notları bir araya getirip Asım Gültekin’in külliyatına eklerler…

Onunla yolculuğumuz buraya kadarmış…

Onun aziz hatırasına rahmet dileklerimizi sunalım…” Rasim Özdenören

“Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam’ını görmeyenler yahut görmezden gelenler olduğu gibi ona ütopik bir epik yahut nostaljik ve lirik bir anlatı nazarıyla bakanlar da olmuştur. Oysa Asım Gültekin o metinde sanki canlı ve pratik bir program, bir kılavuz görmüştür. “Beyaz haberlerim var kardeşlerim” (s. 107) sözünden kendisine bir eylem alanı seçmiş; elinin erdiğince, gücünün yettiğince, bulabildiği her zeminde “beyaz haberler” iletmeye -daha önemlisi: oluşturmaya- çalışmıştır.

Onun adını ilkin bu “beyaz haberler”de görmüş ve sevmiş olmalıyım. Kendisiyle ilk görüşmem Konya’daki evimizde olmuştu. Evlendikten kısa bir süre sonra eşiyle birlikte misafirimiz oldular. Neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama annelerimizin beklentisi ve öğüdü olan “ÜMMETİ GÖZETMEN GEREKLİ”  buyruğunun sınırları içinde kaldığımızı söyleyebilirim.” İbrahim Demirci

“Elinden kitap ve dergi eksik olmayan ender insanlardan birisiydi. Kelimelere takılıp kalmayın, yürüyün, derdi ama o takılıp kaldı. Kelimelerden yol aldı, etimoloji dersleri verdi. Okuma grupları kurdu ve yönetti.

Dava büyük, imtihan ağır, olsun bunu sen yapmazsan, ben yapmazsam, biz görevden kaçarsak nasıl çıkarız aydınlığa, nasıl bakarız geleceğe, ne deriz çocuklarımıza, dediğini duyuyorum…

Ne çok derdin varmış be Asım… Bu kadar derdi bir arada taşımayı nasıl başardın…

Bize ve genç arkadaşlarımıza iyi bir örnek oldun.

Minnettarız.” Şakir Kurtulmuş

Asım ve arkadaşlarının yapmak istediği tam da buydu. Emperyalizme, her türlü haksızlığa karşı durabilmek, incelikli estetik ve adalet dolu bir Türkiye kurabilmekle mümkündü ve bunun için yeni bir zihinsel yapılanma gerekiyordu. Bu da ilimle, irfanla, mizahla, sanatla ve sağlam bir siyasetle mümkün. Emek, iman ve çaba istiyor kısaca.

“Peki gençlerle bu kadar güzel bir iletişimi nasıl kurabildi? Yargılamadan dinleyerek, her türlü dertleriyle bire bir ilgilenerek, kendilerini değerli hissettirerek. Vefatından sonra Valide-i Atik Camiindeki buluşmada bir delikanlı “onun için en özel kişi olduğumu sanıyordum” demiş. Şaşırmıyoruz çünkü aynısını biz yetişkinlere de yaptı, her birimizin kusurlarını zaaflarını görmezden gelerek, içimizdeki karmaşaya aldırmadan iyi olan ne görüyorsa o parçamızla rabıtaya geçti. Her esere her yeteneğe değer atfetti ve kendimizi özel ve kıymetli hissetmemize yol açtı. Son ana kadar ne çok insana içi sızlayarak, dinlemeye hazır olarak nasılsın diye hal hatır sormuş. İşte bu yüzden “o olmasa bugün cami avlusunda olmayabilirdim” diyor genç adam.”

Fatih Camii avlusunda gıyabi cenaze namazı için beklerken bir öğrencisinin dediği gibi gözlerimiz onu arıyordu. İnsanların iyi ve kötü günlerinde iki eli kanda olsa yanlarında olmaya çalışan Asım yeleğini kuşanmış çıkar şimdi bir köşeden. Bir selamın sakınıldığı ortamlarda hepimizin selam vereni. Çıkıp gelmeyince anlaşıldı ki musallanın önündeki kendisinin namazı. Mekânı cennet olsun.” Yıldız Ramazanoğlu

“Mükemmel bir kütüphanesi olan Asım’ın evinde yaklaşık 300 sözlük olduğunu duyunca şaşırmadım. Türkçe ile arası çok iyiydi ve son çalışmaları kelimelerin etimolojisine dairdi. Çok ciddi araştırma ve zahmetli incelemelerde bulunuyordu. Yazılarını, Birden Bine ile Alışmak Ölümüne Karşı adlı kitaplarında topladı. Dil Evi Etimoloji Topluluğu Başkanlığı’nı üstlendi. Asım Gültekin gençleri severdi, onlar da onu. Sürekli toplantılar düzenliyor, okumalar yapıyordu. Mevlâna’yı, Mehmed Âkif’i, Sezai Karakoç’u, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören’i ve diğer büyüklerimizi gençlere tanıtıyordu. Son toplu okumaları arasında Yunus Emre Divanı ile Muhammediye de vardı. Her görüşmemizde gençleri sorardım, o da etraflıca anlatırdı. Ve içimde bir sevinç halesi büyürdü. Mademki Asım Hoca gayretle çalışıyor öyleyse gam yok, Deizm ve Z Kuşağı iddiaları beni endişeye sevk etmezdi.” Mehmet Nuri Yardım

“Biz Asım’ı çok sevdiğini söyleyenler, içinde neler yaşadığını söylemeyince elbette bilemezdik; ama konu bu kadar yalın değil. Afrika’ya gitmek istiyordu. Bir türlü olmadı. Bu çok mu zordu? Asım’ın kiradan kiraya durmadan ev değiştirdiğini dostları bilir. Gerçi bunda Asım’ın; kimseye benzemeyen, durduğu yerde durmayan o hiperaktif-enerji dolu özelliğinin de payı vardı. Bir yerde sürekli kalamaz, bir işi başlatıp yol aldırdıktan sonra -işinin orada bittiğini mi düşünürdü bilmiyorum- onu birilerine emanet edip başka tarafa yönelir, bir işe girse bile bir süre sonra oradan usanır, başka seçenekler arardı. Talebeliği de böyleydi. O çok sevdiği Kartal AİHL’nden değil son anda okul değiştirerek Taşova İmam-Hatip Lisesinden mezun olmuştur. Bu iflah olmaz huyu onu koşturmalı bir hayatın içinde bıraktı. Özel bir okulda Edebiyat öğretmeniydi. Okuldan arttırdığı zamanları bir etkinliği organize etmek, dergilere veya gazetelerin kültür sayfalarına yazı göndermek, konferanslar, okul ve radyo programları, kitap okumaları, gezilerle değerlendiriyordu. Bir insanın kalbi bu kadar ağırlığı kaldırabilir mi?” Recep Seyhan

“Asım’ın daha önemli bir vasfı ise dışa dönük oluşuydu. O kendi iç dünyasında olup biten fırtınalara dair bir ima veya dikkat çekecek bir ah ortaya koymazdı. En azından kendisiyle görüştüğümüz süre içinde bir dönem yakın olacak kadar bir ilişkimiz olduğu halde bunun bir örneğini görmedim, ayrıca üzerine yazılan onlarca yazıda da rastlamadım. Bu çok az insanda gözlemlediğimiz bir durumu gösteriyor. Dışa dönüklüğü onu hep bir adım öne çıkarmaya yetiyordu. Zaten bir iş varsa Asım kendiliğinden orada olurdu. Gönüllülüğü eksendeydi. Bu az insana mahsus bir güzelliktir.” Abdülaziz Tantik

“Asım da zihni “yedi yirmi dört” koşuşturan bir enerjiye sahipti. Eğitimci formasyonu ile de ufuk açıcı birçok çalışmaya imza atmıştı. İstanbul Milli Eğitim’de öğretmenlere yönelik “Sözlük Özgürlüktür” isimli özgün projeye öncülük ederek 7000’e yakın öğretmene ulaşmayı başarmış olması bile bu koşuşturan zihni anlamaya kafidir. Koşuşturan zihnin kâğıttan kaleme geçmesi kolay değil elbette. Asım’ın daha Ortaokul yıllarına dayanan yazma istek ve çabası son birkaç yılı saymazsak yerini çok yönlü okumaya bırakmıştır. Öncülük ettiği okuma grupları aslında onun bir tür kendisi için oluşturmaya çalıştığı okuma zemini gibiydi. Sürekli biriktirilen bir duyarlıkla yaşamaya çalışıyordu. Son zamanlarında kâğıdın yanına kalemi yerleştirmeyi başarmıştı. Bu onun için kendine yakın bir yere taşınmaya benzer bir durumdu.” Hüseyin Akın

“Asım özellikleriyle, davayı taşıma kıvamıyla, pek çok güzelliği bünyesinde barındıran, örnek alınmayı hak eden sevimli bir iyilik arısıydı. Gece gündüz uçup dururdu. Camianın kültürel hafızasıydı. Gençlerin Asım abisi, yaşlıların büyük değer verdiği sevgili kardeşleriydi.

Sırat-ı müstakim üzere olan herkesi yakından uzaktan selamlamayı gerçekleştirmiş, kısa bir ömrü uzun yaşamış sahih bir Müslüman’dı.

Onun gibi olmasa da benzer bin gencin ortaya çıktığını düşünelim. Daha doğrusu yetiştirelim. O zaman Asım’ın bıraktığı acı kendiliğinden biraz hafifler.

Mevlam mağfiret etsin, cennetine alsın.” Ahmet Mercan

“Bir vakitler, Dursunbey Suçıktı Şiir Akşamları için yola koyulmuş idik. Eski bir otobüs. Koltukları yırtık. Asım, en arkada. Fıkralar, türküler, şiirler. Ara sıra kanon dedikodusu. İlk başlıklara takılmıyordu Asım. Dedikodu kazanının altına odun atılmaya başlandığını hissettiğinde uyur-uyanık vaziyetten hemen kurtulup ‘şiirinizi okuyun, türkünüzü söyleyin’ deyip susturuyordu herkesi…

Sözün özü: Hayat garip…

Şah damarımızdan yakın olan kime, ne vakit gelecek bilmiyoruz. Göçüp giden dostların hayalleri ile baş başa kalıyoruz.

Asım kardeşimin…

Kadim dostumun cenazesinde tabuta omuz verirken içimden akıp giden şeylerden en önemlisi…

Birer birer eksiliyor semada yıldızlar…

Ve güzel atlara binip gidiyor güzel adamlar.

Rahmetle yad ediyorum.” Özcan Ünlü

“Kendi ısrarlı adlandırmasından mülhem; “nöbetçi İslamcı!”

Çoklarının tuhaf kamuflajlara meylettiği vakitlerde kisvesinden gocunmamış, gururla “yangında son kurtarılacaklar”dan olduğunu ilan etmekten geri durmamıştı. Her eylemle yeniden diril(t)mekten, göl kenarında nehirler düşle(t)mekten vazgeçmemişti. Dirilişi, amentüyü, menzilleri, korkuyu, yakarışı, yedi güzel adamı, ruhun malzemelerini, (bir) düşünsel duruşu, gül yetiştiren adamı, klas (bir) duruşu… daha nice haberi taşıyıp durdun genç arkadaşlarına.” Ömer Karaoğlu

“Yaşça ondan büyüktüm ama o bana ağabeylik etmiştir hep. Beni ve tabii daha birçok kişiyi teşvik ettiği çalışmalar için sarf ettiği çaba ancak olgun bir insanın harcıydı. Hep o bizi arayıp sormuştur. Buna o kadar alışmıştık ki, onun hâlini hatırını sormayı pek de akıl edemedik. O dağlar gibiydi; iradesi güçlü bir insandı. Ancak Ankara’daki işimle irtibatımı tamamen kesip de İstanbul’a yerleşince bir sıkıntısını sadece bir cümleyle belirtmiş ve dua istemişti, o kadar. Bir hususu daha belirtmek isterim: Asım İstanbul’a taşınma kararımdan ilk andan itibaren haberdardı ve beni her zaman ürküten bu güzel şehirde yaşama konusunda ikna olmamda en büyük destekçim de oydu. Açık konuşayım, Asım İstanbul’da yaşamıyor olsa, bu şehre taşınıp taşınmama hususunda kendimi ikna edemez ve belki de taşınmazdım.

Camiamızda Asım’ın özelliklerine, donanımına sahip bir Allah’ın kulunu ondan önce de o sağken de görmediğimi söylememe müsaade edin. Ayrıca bundan sonra da görebileceğimi sanmıyorum (Elbette ben görmedim diye yoktur demiş de olmuyorum).

Allah, Asım kardeşime gani gani rahmet eylesin. Onun bizim üzerimizdeki hakkı çok daha fazla olduğu için inşallah öte dünyada hakkını bize helal eder diye temenni ediyorum.” Yusuf Turan Günaydın

“Beyaz Haberler taşıyan sevgili Asım kardeşim beyaz bir izlek bırakarak, mütebessim çehresinde her daim dost ve kardeşçe sunduğu o sımsıcak tebessümle göçtü bu kirli, fani, boş, alçak dünyadan.

Biz Asım’ı özleyeceğiz. Benim mail kutumda, Dünyabizim’e gönderdiğim mail kutumda Asım Gültekin ismi vardır. Bu isim hep orada kalacak. Ve ben her yazı gönderdiğimde onu anacağım, ona dualar göndereceğim. O zaman herkes gibi Asım’ı yâd edeceğim. O güzel bir kardeşti. Hepimizi hasretlere beleyerek ahirete intikal etti. Rabbim sevgili eşine, Nurdan kardeşime, çocuklarına sabırlar versin. Sevenlerine sabırlar versin. O bir candan kardeş, bir ağabey, herkesle az çok bir selamı olan, muhataplığı olan bir güzel kardeşti. Sosyal medyada yazılanları görünce bunu daha iyi anlıyoruz.” Selvigül Kandoğmuş Şahin

“Asım için insanlar her zaman ikiye ayrılırdı: Müslümanlar ve diğerleri. Bütün güzelliklerin Müslümanlardan olduğu bilinciyle davranan Asım için güzellikleri Müslümanlar arasında yaygınlaştırmak hep ilk hedefti. Asım’ın kapsama alanına girmeniz için Müslüman olmanız yeterliydi. Sizden sadır olacak güzelliği yaygınlaştırmayı en önemli vazifesi olarak görürdü sözgelimi. Yanlışları ne kadar çok olursa olsun onun bir Müslümanı sevmesi için bir güzelliğin ondan sadır olması yeterliydi. O bu güzellikle anardı anacaksa o kişiyi. Yanlışları görmezden geldiği anlamına gelmezdi elbette bu. Elinden geldiğince bu yanlışları düzeltmeye çalıştığına şahidim en azından, lakin bir başkasına takdim ederken o kişiyi, yanlışıyla değil, güzelliğiyle aktarmayı tercih ederdi.” Murat Güzel

Asım Gültekin, pek çok platformda bana konuşma fırsatı verdi. Birçok başka yazara ve şaire verdiği gibi. Konuşmasını pek beceremeyen biri olduğum için bana verdiği fırsatları ne kadar kullanabildim bilemem. Ancak o handikaplarımı aşabilmem için fazlasıyla gayret sarf etti. Handikaplarımı bir miktar aşabildiysem bunda onun verdiği emeğin de büyük bir payı vardır.

“Ben bunca dergide yazarken aklımın ve gönlümün bir köşesinde Asım Gültekin’in onu okuyacağını düşündüm. Hatta yazarken onun omuz başımda durduğunu hayal ettim ve bu beni motive etti.

Şimdi ise o rahmet-i rahmana kavuştu. Ben ise biraz daha “tenhalaştım”. Ayşe Şasa’nın veya Faruk Yücel’in vefat ettiği zaman hissettiklerime benzer bir duyguyu yoğun bir şekilde yaşadım onun vefat haberini alınca. Elim ayağım boşaldı. Ne diyeceğimi şaşırdım.

Hayat böyle bir şey işte.” Suavi Kemal Yazgıç

“Asım Gültekin hiçbir zaman toplu mesaj atmadı. Tamam, kabul; yazı isterken toplu mesaj atmışlığı vardır. Bunu yaparken bile ‘Gevurluk etmeyin, birbirinizin adreslerini öğrendiniz işte, irtibat kurun!’ der gibiydi.

Yıllar önce bir dergi editörüyle bizim fakülteden birini tanıştırmıştım. Ben derginin diğer odasında kitapları kurcalarken daha yarım saat önce tanıştırdığım iki kişinin benim hakkımda konuştuklarına maalesef kulak misafiri oldum. Tanıştırdığım kişi, editörün beni nereden tanıdığını soruyordu. Uzatmayayım, mevzu Asım, kirletmeyeyim. Editör benim yurt paramı verdiğini ve bunu benim bilmediğimi yeni tanıştığı, hem de benim tanıştırdığım kişiye anlatıyordu. Oradan sessizce çekip gittim. Asım, küçüğümüzdü. Bizlere her zaman büyüklük yaptı. Hatta büyüklerimizin yapamadığı büyüklüğü yaptı. Hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiç anlatmadı ‘Şu kadar iş bağladım size, şu kadar kitabını hediye ettim’ diye.

 Asım Gültekin’e borçluyum.

Asım Gültekin’e borçluyuz.” Zeki Bulduk

“Asım Gültekin’le birçok eylemin öyle ya da böyle kıyısından köşesinden içinde bulundum. Üniversite döneminde çıkardığımız (ben son iki sayısına yetişmiştim) Biat dergisi, Kitap Postası dergisi, Dünyabizim sitesi için yaptığımız çalışmalar… Nerede olursam olayım onunla her görüştüğümde ondaki eylemci coşku ve heyecan hemen bana da sirayet ederdi. Hiç unutmam bir akşam aramış yarım saat bizim camiaya esip gürlemişti. Konu Rasim ağabeyin o günlerde çıkan Düşünsel Duruş kitabına gösterilen kayıtsızlıktı. Bu kayıtsızlıkta entelektüel ve fikrî çabalara karşı topyekûn bir ilgisizlik ve aldırmazlık görüyordu mahallede ve öfkesi bunun içindi. Kitap için hazırladığım okuma notlarını ve eskizleri toparlayıp hemen o gece Düşünsel Duruş kitabını yazmıştım. Sabahında siteye girmişti yazıyı.” Ahmet Edip Başaran

“Onunla son görüşmem 2010 yılında Mücahit Küçükyılmaz’la üçümüz bir araya gelip yapmış olduğumuz sohbet olmuştu. İstanbul’dan ayrılışımdan sonra görmemiştim bir daha. Birkaç kere gidip gözlerimle aradığım Kızlarağası Medresesi’nde görememiştim. Asım’ın Nesli’ne emeğini, fikrini, sözünü ve vaktini veren Asım Kardeşim Asım’ın Nesline yakışır bir biçimde yaşadı ve vefat etti. Gençlerin böylesi bir Abi’yi bulamadıkları bir dönemde ardında büyük, doldurulması zor olan bir boşluk bıraktı. Yokluğunu çok çabuk hissedeceğimiz günlerde güzel yaşayarak aramızdan ayrıldı. Güzel yaşayarak öldü Güzel Adam.” Ahmet Dağ

“Bilgisayarı karıştırıyorum da 13 Eylül 2010 tarihinde mail atmış İstanbul hikâye grubuna: “S.a. Eylül buluşmamıza Cihan Aktaş da gelecek inşallah. Bu durumda saat tarih değiştirmiyoruz. 24 Eylül Cuma saat 18, Sultanahmet’te yazarlar birliği diyoruz.” Hacı Abi maili attığında Taşova’da. Ama Cihan ablanın Eylül sonuna kadar İstanbul’da olacağı bilgisine sahip. Sonraki mail: “S.a. arkadaşlar. Cuma saat 18’de TYB’deyiz. Saat 20’de ise Yusuf Kaplan hepimizi 2010 kültür başkenti sinema bölümünün hattatlık ile ilgili bir belgeselinin galasına davet ediyor. Gösterim 9’da başlıyormuş maslak tim’de.. tybde dergi fuarı çarşamba başlıyor bu arada. Müsait olanları Çarş 14’teki açılışa da bekleriz.”

Mekânın cennet olsun Hacı Abi.” Alişan Demirci

“O büyük “umudu” hep diri tuttu. Ve dostlarına da aynı dirilik için “umut” verdi.
Belki şiir yazmadın ama şiir gibi yaşadın Asım.
Kısa, her satırı imge dolu ve anlamlı...
Bak yine yaptın Asım, bana zorla yazı yazdırdın...” Muhammed Çelik

“Didaktik değildi interaktif/karşılıklı etkileşimli yol izliyordu hep. Dinleyici kitlesini sahaya davet edip/çekerek müsâbaka coşkunluğuyla omuzlayıp cümle ervâh-ı uşşak’ı aşkla ifâ ediyordu eylemini. Teşkilatçıydı. Dergicilik faaliyetleri, vatan sathında toplu Safahat okuma grupları oluşturma eylemlerine öncülük etmesi ve buna benzer birçok edebî mücadelesiyle özenilesi, alkışı hak eden bir organizasyon yeteneği vardı. Uyuşabilmez ontolojik okumalarımız olsa da üstadın millet namına /onların ervah’ını inşa ameliyesindeki bu canhıraş sa’yine şahid olunca aynı kadraja düşen kutlu portrede yer almaklığımızla iftihar eylemiştik.” Rüstem Ahmet Gözübüyük

“Okul bahçesinden Taşova Merkez Cami’sine ikindi namazını eda etmek ve cenaze namazını kılmak için hareket ettik. Hayatı gibi sade, sessiz bir cenaze merasimi oldu, Belediye Başkanı misafirlere kısa bir konuşma yaptı ve Asım Abi’nin değerini yeterince bilemediklerinden bahsetti, hayattayken kadri kıymeti bilinememiş her büyük ve güzel insanın arkasından söylenen acı sözler… Namazdan sonra kabristana geçildi ve yine aynı sükûnetle defin gerçekleşti. Defin gerçekleştikten sonra orada hazır bulunanlara bir mikrofondan bir görev olarak addettiğimiz üzere Rasim Abi’nin acısını, taziyelerini, hayır dualarını çok zorlanarak da olsa ifade ettim. Bütün aileyle tekrar görüştükten sonra Ayasofya’ya gitmek üzere oradan ayrıldık. Hakkında bütün yazılanların, söylenenlerin Asım Abi için bir dua olarak kabul edilmesini niyaz ediyorum.

En son Ayasofya’nın açılacağı Cuma namazında buluşmak için kavilleşmiştik, Ayasofya’da buluşmak nasip olmadı, daha cenaze namazında niyetime koymuştum, Asım Abi için de Ayasofya’da iki rekât şükür namazı kılacağım ve sevabını ona hediye edeceğim diye, o da nasip oldu. Ayasofya’dan Asım Abi için yükselen dualar hürmetine ahirette bütün Müslümanlarla beraber Cennet’iyle ve Cemal’iyle buluşmayı Rabb’imden niyaz ediyorum.” Zekayi Karakaya

“Herkes başka türlü bir kayıptan bahsediyor Asım’dan bahsederken şimdi. Ben Asım’ın ölümüyle neyi kaybettiğimi vefatından ancak yirmi gün kadar sonra, bir sabah, masamın üzerinde hâlâ üzerini kapattığım kitapla bekleyip duran Demiryolu Serserileri’ni nihayet elime almaya cesaret ettiğimde anladım. İşe bak, kitabın sayfalarını karıştırırken 9 Ağustos Pazartesi 1999 tarihli bir takvim yaprağı çıktığında önüme. Takvim yaprağının arka sayfasında ‘İsteğin Var mı?’ başlıklı bir kıssadan hisse var. Peygamber Efendimiz, hizmetçisine ‘Bir dileğin var mı?” diye sorar dururmuş. Hizmetçi nihayet bir gün “Bana şefaat etmeni dilerim” demiş. Peygamber Efendimiz de ona “Namazla bana yardım etmelisin” buyurmuş. Dedim ya, Asım bu. Meğer beni yine utandıracak bir öğüdü böyle bir incelikle miras bırakıp gitmiş.” Saliha Sultan

Mehmet Aycı’dan Nevzat Onmuş Portresi

“Aklınıza gelen gelmeyen her eski eşya onun parmaklarında yeniden canlanır, yeniden gençleşir, daha yeni fırından/tezgâhtan çıkmışçasına bir iç tazeliğine bürünür. Hatta o kadar ki, diğer hemcinslerinin, akranlarının, akrabalarının da hurdalıklardan, kesim yerlerinden, metruk mahallerden, çöplerden kurtularak onun eline düşmesi için eşya dilinde Allah’a dua ederler.

Eski kavramı onun dünyasında ezgi kavramı gibi ruh uçurucu, iç esrikletici bir etkiye sahiptir.”

“İyi dosttur.
Çay ısmarlar. Yemek yedirir. Tütün ikram eder.
Edebiyattan hâlince haberlidir.
Nevzat Onmuş bu.
Antikacı dostumuz.
Adamlığı da Hazreti Âdem kadar eskidir.
Böyle biliriz.”

Hece’den Şiirler

ey benim mavi kuşum

saf olan her şey incitiyor ruhumu

dalımdan uçup gidersin diye korkuyorum

elim bir eli tutuyor, dilim bir dile değiyor

ben seninle birlikte melezleşiyorum.

seninle birlikte büyük şeylere bile

mesela karanlık gözleriyle kış gecelerine

uzun yaz günlerine insanı savunmasız yakalayan

hard rock şarkıların davullarına, gitarına bile

katlanabiliyorum.

Faruk Uysal

Kaplan fare avlamaz değil köpek ancak kedi

Kaplan ki sesi sözü harfi kelimesi

Açıklık içinde âşikâr

Açıklık içinde gizli

Orman biter Kaplan başlamıştır

İkindiden sonra Akşamdan önce

Açılın! Son sözümdür

Mahşere haşir sorulmaz

Hüseyin Atlansoy

yahu genetik izin vermez dediysem bile

dostum ısrarcı oldu devrimci olalım diye

üç kişilik odada toplanıp on beş kişi ve iki yedek

bastık tütünü bastık türküyü kekremiş dilimize

“yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe”

daha da konuşmam artık çekildi derler ne güzel

ne güzel küçük ve lüzumsuz dünyamla

dolaşırım ben de şiirin parmak uçlarında

başparmak sezai ortası ismet küçüğü attila

“başım eğik dilim kapalı gözler kan çanağı”

geçtim müftü okulundan edebiyat sahanlığına

Mehmet Narlı

beni buraya oturttular

zarflar kağıtlar belgeler pullar arasına

buğulanan gözlerimi sayfalar dolusu yaralarımı

görmediler kırılan parmaklarımı

her sabah aralanan perdelere

omuzlarını düşürmüş gölgelerimin

kendi hikâyesine taş taşıyan bir kahramanım

sessizliğim ölümden çalınmış olmalı

büyük boşluğa parmağımı bıraktığımda

dilimin izi ile sayfaların mührüne

gözüme yapışan toz bulutunu

hayat kadar ısırmıştım

Bilal Can

saçlarımızdan çiy döküldü yazgımızı düşününce

sular anladı büründüğümüz yüz bizim maskemiz

hâline gelmiş

ne yöne hareket ettirsek ayaklarımız suya aktı

bu saltanata heves ettik

hayret ettik belkıs’ın eteklerini toplatan şeffaflığa

karıncanın işittiğini biz unuttuk

hatırlat bize ey mürebbi kalbimizde getirdiğimizi

her merhalede birazını unutup bıraktığımız ezkârımızı

melek kanatlarının okşadığı suları

hakkı çiğnenen pınarların yasını tutup

dilimizdeki yaraya merhem olacak

işittik ve itaat ettik dediğimiz hâlde unuttuğumuz

eczayı nakşet kalbimize meleklerinle

haşyetimizi hatırlat ey mürebbi

Ali Sali

Bir ucuna sıcaklığını bir ucuna da yaşamın biçimi
Gelince ikisi uç uca aralarındaki bu soğuk duvar
Sevincidir mağlubun kendisinin buradan gidebileceği
İniyorlar ve iniyor olmalarının esintisi
Tüylerimizi eğiyor
İniyorlar her gün her saat avuçlarını alnına
İndiriyorlar uykuyu
Sabahları kapı kolunu çeşmenin suyunu
Yerinde bekliyor beklediğin dolmuş durağı
Çiçeğin suyu bulutun suyu düşüyor
Pimi çekip kapüşonunu indiriyorsun

Emre Söylemez

Sözümü yüzünden ödünç almıştım

Yarasına yaslandığın karanfillerden

Tamamlanmadan dünya kederim azalmasın

Diye bir rüyadan mağlup uyandım

Hırçın kalabalıktan sola dönünce

Bahçende bekleyen yalnızlığım var

Sesinde çırpınan ürkek ve ak serçeler

Kendi hazanına saplanan bahar

Nuray Alper

Mahalle Mektebi 10 yaşında

Mahalle Mektebi Dergisi, on yılı geride bıraktı. Daha dün gibi denecek bir tazelik var sesinde. Değerli kardeşim M. Ali Köseoğlu’nun dergi toplantısından çıkar çıkmaz, “Abi, dergi çıkarıyoruz, hemen şiirini gönder.” deyişindeki heyecanını ve samimiyeti hiç unutamam. O gün bugündür aynı coşku ile çıkıyor dergi. Günümüz edebiyatının Anadolu’dan ses veren bir yüzü olarak iyi şeyler düşünmemiz adına sağlam adımlarla yoluna devam ediyor Mahalle Mektebi. Ben dergiye emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyor,  nice on yıllara ulaşmasını diliyorum.

Ahmet Toşbaş, Mahalle Mektebi 55. sayıda yeni öykü kitabım Uçurumda Bir Gömü hakkında yazmış. Topbaş’a çok teşekkür ediyor, yazıdan bir bölümü paylaşıyorum.

“Uçurum’un öykülerinde zaman algısı, şiirsel / ritmik izlenimler eşliğinde verilmektedir. İmgeye yaslı bir anlatımla kahramanın bilincinde yolculuk yaparız. Yazar / anlatıcı olaylardan çok izlenimlere, yaşanılan zamandan çok hissedilen zamana odaklanır. Çağrışımlar ve duygu durumlarındaki değişimlerle içsel bir yolculuğa çıkarız.

Örneğin “Yansıma Sesler Korosu” isimli öyküsünde doğadaki sesleri imgeleştirirken, “Çizgi” isimli öyküsünde hakikat / estetik / sanat yönüyle “çizgiyi” metaforik bir anlatımla ele alır yazar. “Göğe bakmayanın göğe dair bir rüyası olamaz” düşüncesindeki yazarın / anlatıcının yolculuğu, “çizgi” metaforu ile insanın sırat-ı müstakim üzere olması gerektiği şeklinde ifade edilir.”

Ailenin Üç Hâli

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Muhammed Enes Kala’nın yazısından olacak. Ailenin Üç Hâli başlıklı yazıda Kala, modern dünyada değişen aile yapılarından bahsediyor. Postmodern zamanların üzerimize bulaşan lekeleri ve yitip giden insan yanımız var yazıda. Muhammed Enes Hoca’nın konulara getirdiği sosyolojik açılımları her zaman ilgiyle takip ediyorum. Çünkü onun işaret ettiği nokta, hepimizin arzuladığı bir nokta aslında. İman ve hakikat çizgisinde, keskin ve kurtarıcı bir nokta.

“Kuşkusuz yeni modern dünyanın anlayışı gibi aile yapısı da bundan payını aldı. Aşkınlaştırılıp evrenselleştirilmeye niyet edilen beşeri normlar ve formlar gibi aile de akışkanlıktan etkilendi. Kadim dünyanın âlem tasavvurunun zarar görmesi, kutsallığın yara alması, bir takım belli sabiteler üzerinden tözselliğe sahip olduğu düşünülen insan fıtratının akışkanlığa teslim edilmesi ve yeni beşerin bütünden parçacılığa, tamdan tamamlanmamışlığa geçişi ve modern ailenin dağılan ve devredilen rolleri kadar niceliksel şekilde zayıflaması gibi bağlamları tartışmak son derece önemli görünür. Artık aile niceliksel olarak değişimin hem en önemli mefulü hem de faili haline gelmiştir.”

“Modernitenin kurumsallığının Batı’ya özgü rasyonellik, sekülerleşme, teknoloji (özellikle iletişim teknolojisi), bireyselleşme ve dolayısıyla bencilleşme eliyle gerçekleştiği ifade edilir. Modernite, klasik dünya görüşüne çok ciddi bir rakip olarak bambaşka manzaraları dahil etmeye çalışmıştır. Bu uğraşının esaslı şekilde âlemin kutsal tülünden soyunmasına, beşerin âlemde yalnızlaşmasına ve toplumun teknik mühendisliğin üzerinde rahatça oynanabilir alanı haline getirilmesine neden olduğu haklı olarak iddia edilebilir. Yeni manzarada korunmak zorunda olan yalnızlaşan ve yabancılaşan beşer kadar, bu beşerin gazabından ürken tabiat da karşımıza çıkar. Kadim dünyada tabiatı, beşerin gazabından koruyan dinden neşet eden narin, latif ama güçlü bir kutsallık tülü söz konusuydu. Tül, hem tabiatın mahremini hem de tabiattan insana gelecek zararı örtmekteydi. Modern beşer, dinle arasına koyduğu mesafeyle bu tülü ortadan kaldırıp, tabiatın mahremine halel getirmiş oldu. Dolayısıyla yeni modern dünya bir rekabeti gündeme taşıyarak; modern beşerin tabiatla olan acımasız rekabetini başlatmış oldu.”

“Nazife Şişman’ın çok isabetli şekilde ifade ettiği gibi heteroseksüelliği norm haline getiren kurgu, onun önceleri “Tanrı”nın yaratışına uygun olduğu, yani fıtri olduğu inancıyken, daha sonraları, yani Aydınlanma sonrasında ise “doğal” olduğu iddiasıydı. Modern dönemde batılı insan “Tanrı öldü” dedi, dahası doğayı da bir tür tahakkümle hakimiyeti altına almaya çalıştı. Artık Tanrı ve doğa varlığın anlamlandırılması itibarıyla boşa düşürülmüştür. Baktığımızda yeni halde cinsiyet ne Tanrı’nın yaratışına uygun, yani fıtri ne de doğal bir temele dayandırılabilir görünür. Bu dayanakların ortadan kalkışıyla birlikte, cinsiyet ve benlik hiçbir önceden belirlenimi olmayan bir alan olarak insanın inşasına açılmıştır. Dünkü ben, bugünkü ben olmak zorunda değilimdir. Doğanın icbaren verdiği cinsiyet reddedilebilir hale getirilmiştir. Böylesi bir düzensizlik atmosferinde hiçbir şeyin katı ve akışkan kalması mümkün değildir zira her şey artık uçucu/buharlaşıcı bir hal almıştır; cinsiyet, benlik ve tabii ki aile…”

“Katı yani sabit olandan uçucu olana getirdiğimiz serüvende artık cinsiyete, benliğe ve aileye savaş açıldığını net bir şekilde görebiliyoruz. Postmodern zamanların iki büyük ve düşman olduğu iddia edilen ekonomi-politik ekolü olan Kapitalizm ve Marksizm’in de aslında aileyi ortadan kaldırmak için ittifak halinde olduğunu fark edebiliyoruz. Zira kapitalizm aileyi praksisiyle, komünizm ise aileyi diskuruyla ortadan kaldırmaya niyet etmiş görünür.”

Türk musikisi ve Yeşilçam

Ahmet Topbaş, sinema ve müzik kavramlarına yerel bir bakış açısı getirerek Yeşilçam ve Türk musikisi üzerine bir yazı kaleme almış. Yazıyı okurken zihnimden o kadar çok film müziği geçti ki yazıyı okurken o müziklerle ve filmlerle yolum yazıda da kesişti. Bazı film müziklerinin filmin önüne geçtiğine her zaman inanırım. Hababam Sınıfı müziği mesela.  Topbaş, kendi müziğimizin filmlerde tercih edilmesi konusuna dikkat çekiyor.

Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Müzik tarihi insanın sesi kullanmayı öğrenmesiyle başlar. Toplumlar, binlerce yıllık kültür geçmişleriyle ezgilerin-seslerin kendilerine has bir evrimini geçirirler ve kendilerine en uygun ses yapısını kabul ederler. Sesin ve sözün büyülü kabul edildiği antik dünyadan bugüne insanlar seslerle/ ezgilerle ortak duygular yaratmaya çalışmışlardır. İlkel toplumlarda konuşma öncesi ses ritüellerinde de müziğin varlığı mevcuttur. Gündelik hayatımızı şekillendiren tüm eylemlerimizde ritim ve müzik var olmaya devam etmektedir.”

Doğu musikisiyle Batı müziğinin biçim ve teknik açıdan farklı ses sistemleri ve ölçü birimleriyle icrası nedeniyle uzun yıllar bu iki sistemin birlikte kullanımı güç olmuştur. Toplumlar, kültürel-dini geçmişleri ve ortak tarih-coğrafya birliktelikleri vesilesiyle aşina oldukları sesleri-ezgileri benimsemiş, yabancı oldukları müziğe hayranlıkları ve taklitleri haricinde bir aidiyetleri olmamıştır. Sanatın evrensel kimliğinin toplumlar üzerinde ortak hisler uyandırması teorikte mümkünken pratikte her zaman geçerli değildir.”

“Uzun yıllar görmezden gelinen Türk Musikisi’nin hem eğitim faaliyeti olarak konservatuvara girişine hem de toplumsal yaşamda daha serbest uygulanışına şahit olduğumuz 70’li yıllarda Klasik Musikimiz için önemli gelişmelerden biri de sinemada gerçekleşmiştir.

Türk sineması deyince içimizi kıpır kıpır eden “Yeşilçam” tabiri bir dönem Beyoğlu’nda film şirketlerinin yer aldığı sokağın isminden gelse de Türk insanı için mekansal öneminden çok ortaya konan başarıyla özdeşleşmiş bir isimdir.”

“Türk film müziği serüveni 30’lu yıllarda ses tekniklerinde yaşanan gelişmelerle paralel gelişmeye başladı. Önceleri Hollywood filmlerinin de etkisiyle Klasik Batı Müzikleri eşliğinde filmler montajlanmış, konu ve teknik bakımdan örnek alınan batı sineması taklit edilmiştir. 40’lı yıllarda Mısır filmlerine Türkçe dublaj eklenerek seyirciyle buluşması konu bakımından melodramı sinemamıza kazandırdığı gibi müzikal alternatifleri de göstermiştir. (Scognomillo, 1998)

Müzik ve ses sistemindeki gelişmeleri etkin bir şekilde kullanan Yeşilçam’ın sinemamıza kazandırdığı yeniliklerden birisi Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği’nin etkin şekilde kullanımı olmuştur. Perdeye aktarılan konularla uyumlu bir müzik kültürünün var olduğu Türk toplumunun kendi değerlerini önceleyen bu yaklaşım sinemada millilik açısından önemli bir değer teşkil etmektedir.”

“Yeşilçam sinemasında kullanılan Türk Sanat Musikisi ve Türk Halk Musikisi örneklerinin kültürel mirasın ve geleneğin aktarımında önemli bir araç olduğu açıktır. Eserlerin gerek film için özel bestelenmesi gerek bestelenmiş eserlerden seçilmesiyle Anadolu insanında karşılığı olan kültürel değerlerin gelecek nesillere aktarımı sağlanmıştır.

Ortak değerlerin bir ürünü olan ezgilerin ve müziklerin ortak duyguların paylaşılmasında üstlendiği vazife, hem sanat ürünün insanla temas etmesini, onda karşılık bulmasını sağlayacak hem de sinemanın geniş kitlelerce benimsenmesini kolaylaştıracaktır.”

Modern Şiir Serüveni

Yunus Emre Altuntaş, dergi okumaları yapan bir şair ve yazar. Günümüz edebiyatına dergilerin zaviyesinden de bakarak yapıyor değerlendirmelerini. Şiir okumaları yapıyor. Elbette şiir üzerine de düşünmeye, şiire açılım getirmeye devam ediyor.

Mahalle Mektebi’nin 55. sayısında modern şiirin serüveni hakkında kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor dergide. Batı ve Türk edebiyatında modern şiirin oluşum aşaması yer alıyor yazıda. Günümüz şiirine, dergi editörlerine de eleştiriler var yazıda. Daha sonra da dergilerden üç şiir örneği ile sonlandırıyor yazısını Altuntaş. Şiirlerden biri de benim Edebiyat Ortamı dergisinde yer alan şiirim. Teşekkür ediyorum değerli şaire.

“Edebiyat tarihçileri modern şiirin başlangıcı noktasında farklı görüşlere sahiptir. Kimisi bu başlangıcı Vergilius’a kadar götürürken kimisi de 20. Yüzyılın başlarında revaçta olan sürrealist akıma bağlar. Bu iki ucu biz ifrat ve tefrit olarak değerlendirebiliriz. Kimisi de modern şiirin Coleridge(1772-1834) tarafından yazılan “Kubilay Han” şiiri ile kimisi John Milton(1608-1674) tarafından yazılan “Kayıp Cennet” ile kimisi de Dante(1265-1321) tarafından yazılan “İlahi Komedya” ile başladığını savunur. Tüm bu görüşlerin doğru yanları olduğu gibi abartılmış tarafları olduğu da muhakkak. Çünkü “modern” kavramı daha çok sanayileşme ile birlikte kullanılan bir kavramdır. Dolayısıyla da modern şiirin başlangıcını 19. yüzyılın öncesine tanımlamak anakronik bir yorum kabul edilmelidir. Bize göre modern şiir Amerika’nın dahi çocuğu Edgar Allan Poe’nun(1809-1849) etkisiyle önce Charles Baudelaire(1821-1867) daha sonra da devrim niteliğindeki çıkışıyla Rimbaud(1854-1891) tarafından başlatılmıştır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz çünkü her üç şairin etkileşimleri belgeler ve yazışmalar üzerinden net olarak okunabilmektedir. Modern şiirin kapısını sonuna kadar açan ismin Rimbaud olmasının sebebi ise Rimbaud’dan sonra şiirde hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görmemizle alakalıdır. Rimbaud çağdaşları tarafından tam olarak anlaşılamasa da kendisinden sonra gelen sembolistler, sürrealistler, kubistler ve varoluşçuları doğrudan etkilemesi sebebiyle modern şiirin babası olarak tanımlanmayı hak eden en güçlü şairdir. Rimbaud’nun 17 yaşında başladığı şiir serüveni 21 yaşında sona ermiştir. Fakat bu dört yıl içinde yazdığı şiirler günümüz şiirini belirleyen en önemli köşe taşlarından biri olarak ağırlığını korumaktadır. Özelde Türk şiirinin modernleşmesinde de Fransız şairlerinin ve Rimbaud’nun yadsınamaz bir etkisi vardır. İstisnasız tüm İkinci Yeni şairleri Rimbaud ve ardılı olan Fransız şairlerin etkisinde kalmış, şiirlerini bu yeni merkeze adapte etme marifetini göstermişlerdir. Yani İkinci Yeni aslı itibariyle batıda olanı Türk şiirine uygulamakla büyük bir başarı göstermiştir. Öyle ki kimi İkinci Yeni şairleri örnek aldıkları Fransız şiirini geride bırakarak Modern Türk Şiirinin bayrağını burçlara dikmiştir.”

“Günümüz şiirinin topallamasının diğer bir önemli nedeni de dergi editörleridir. Dergilerden bazıları bir kurul veya yönetim organı tarafından değerlendirilen şiirleri sayfalarına alırken diğer bazı dergilerde şiirler tek bir editörün denetiminden geçtiği için çeşitlilik azalıyor. Kimi dergilere baktığımızda aynı tornadan çıkmışçasına yayınlanan şiirleri görünce bunun Türk Şiirine ne gibi bir ivme kazandıracağını sormadan edemiyor insan. Bu sebeple dergi editörlerinin herkesten daha fazla “iyi okuyucu” olmaları, farklılıklara açık olmaları, yeni olan söyleyişlere fırsat tanımaları şiirimize büyük açılımlar kazandıracaktır. Burun kıvırmadan, nefis yapmadan, ufkumuzu ufukların ötesine taşıyacak editörlere ihtiyacımız var. Özellikle lise çağlarındaki gençlerin geliştirdikleri “rap” diline yabancı olan orta yaş editörlerin ara sıra gençlerin arasına katılması, hiç olmazsa liseli gençlerin paylaşım gruplarına girerek kullandıkları dile aşina olmaları faydalı olacaktır. Çünkü her kuşak kendi döneminin muhafazakârıdır. İlhan Berk’i, Oktay Rıfat’ı, Metin Eloğlu’nu, Cahit Zarifoğlu’nu ve İsmet Özel’i bu sebeple takdir etmişimdir. Sürekli yeniyi arayan, kendisini geliştiren ve bir yerlere takılıp kalmayan şairlerdir bunlar. Bu şairleri öncü ve farklı kılan ise şiiri bir hobi olarak değil bir yaşam tarzı olarak benimsemiş olmalarından kaynaklanıyor. Günümüzde de şiiri yaşamına denk yaşayan, baktığı tüm yüzeylerden şiirini taşıran şairlere ihtiyacımız var.”

Mahalle Mektebi’nden Üç Öykü

Cennet Meyvelerini Özlemek - Ahmet Sarı

“Gurura kapılıp Adem’e secde etmediğimden sonsuz azabı hak ettim. “Beni alevden, onu topraktan yarattın” dedim. “Alev, topraktan üstündür.” İkisini, Adem ile Havva’yı ayarttığım günden beri, onlarla birlikte cennetten kovulduktan sonra uzun süre cennet meyvelerini özledim. Cennet meyvelerini maddi bir şey olarak düşünmeyin, nurun da cennetten beslenmesi olur. Alevle karılmış nurun da. İsli nur. O benim. Dünyada cennetsi meyveler olsa da, cennet besini dünyada tarifi mümkün olmayan bir besindir. Ben tard edilme sürecimde bunları çok özledim. Bunu itiraf ediyorum. Allah’ın Adem ve Havva ile birlikte beni de yeryüzüne tardı ile o günden sonra cennet meyveleri bana haram kılındı. Dünyada nasıl her meyve güneşin hararetiyle pişiyorsa, cennette bekanın hararetiyle pişen meyveleri bu pıtraklı diyarda özledim durdum. Bunu da itiraf ediyorum. Dünya ile cennetin ilintisi daim olduğundan, bir şekilde dünyada cennetin meyvelerine erişebilme umuduyla yaşadım. Olağanüstü durumlarda ancak gerçekleşecek böylesi durum için sınırsız sabrım vardı. Ne de olsa bana Allah tarafından verilen bir mühlete kadar ölümsüzdüm. Sizlere işte böyle nadir bir anımı anlatacağım, bana kulak kesilin.”

“Mescidi Nebeviye önüne dek yürüdüler. Birlikte torunu Hasan ve Hüseyin’in oynadığı yere geldiler. Hasan ve Hüseyin, Dıhye uzak diyarlardan her geldiğinde onlara hediye getirdiği için onun üstüne tırmanır, hediyelerini bulmak için Dıhye’nin ceplerini karıştırırlardı. Bu sefer cebinde bir şey bulamadılar. Peygamber torunlarının Cibril’i rahatsız etmesinden endişeleniyordu. Cibril’e durumu anlattı, Dıhye’nin her gelişinde onlara hediye getirdiğini, bunların onu Dıhye zannettiklerini dillendirdi. Bu esnada ne olduysa oldu. Yüzyıllarca sabırsızlığımın ödülünü alma zamanım yaklaşmıştı. Cibril bir hamleyle cennetten meyveler kopararak Hasan’a ve Hüseyin’e uzattı…”

Uyuyan Güzel’in Çalar Saati- Özay Erdem

“Demir kapıya dayalı duran bisiklete yöneldim. Gidon ve koltuğundan tutup yola çıkardım. Ardından çevre dostu bir süper kahraman olarak binip pedalları çevirdim. Yol kenarında yatan köpekler vardı. Ben geçerken gözlerini açıp şöyle bir baktılar ve sonra uykularına kaldığı yerden devam ettiler. Caddeye çıktığımda ise asfalt yoldan tek tük arabalar geçiyordu. Birazdan parka geldim. Belediye oval bir yürüyüş alanı yapmıştı buraya. Ortasında çocuklar için tahterevalli, kaydırak ve salıncaklar bulunuyordu. Etraftaysa ağaçlar, rengârenk çiçekler ve bunlara eşlik eden taze çimenler vardı. Turuncu fıskiyeler Tazmanya Canavarları gibi dönüyor, hepsine gıda yardımında bulunuyordu.”

“Uykudan bağımsız tek bir iş yoktur şu dünyada. Döşeğinde rahat bir gece geçirmiş fırıncı daha leziz ekmekler yapar. Berber müşterisinin saçlarını biçilecek çimler olarak görmez… Aşkın konforu uykunu almaya bağlıdır… Uykusuz biri en sevdiğin bile olsa kalbini kırmaya en yakın kişidir... Yatak reklamlarını küçümsemeyin. Kritik durumlarda alınacak kararlar ancak iyi bir uykunun sonunda isabetli verilir… “Öyle kolay bir sanat değildir uyumak; onun uğruna, bütün gün uyanık durmak gerekir,” demiş Nietzsche. İşte benim felsefem bu…”

“Masadan kalktım. Bütün gün suratım asık bahçede dolaştım. Neyi yanlış yaptığım üzerinde uzun uzun düşündüm. Akşama doğru eve girdim. Oturma odasındaki raflarda duran kişisel gelişim kitaplarını sepete doldurdum ve ilk aldığım yere, tavan arasına kaldırdım. Ne tuhaftı; kâinatın anlamı, yaşamın şifresini çözmek olarak gördüğüm bu kitaplar şimdi felâket sebebim olmuştu. Ruhumun doping hapları beni yarı yolda bırakmıştı.”

Doksan Üçlük Şener- Meltem Ortakcı

“Adım Şener, babamı hiç görmedim. Annem bana hamileyken çalıştığı depoda çıkan yangında ölmüş. Günlerdir ölüm şeklinin kalıtımsallığını düşünüyorum.

Adım Şener, doksan üç gündür doksan üç yaşındayım.”

“Annem yola çıkacağım günün sabahı merdivenlerden yuvarlanıp bacağını kırınca, ben de can sıkıntımı dürüp Balıkesir biletimin içine koymaya mecbur kaldım. Gündüzlerimi ev işleriyle, yemekle, annemin bakımıyla geçiriyor akşam vakitlerini de kendime ayırıyordum. Hal böyle olunca bakkalı çakkalı, çarşısı pazarı derken sık sık da dışarı çıkar olmuştum. Normalde hep annem ilgilenirdi bu işlerle, ben ne anlarım patlıcandan pırasadan. Güldüler o gün bana. Manavda. Manavla çırağı bir olup gevrek gevrek güldüler. En çok da o yağlı saçlı manav güldü, sarı dişlerini ağzına sere sere. Çırak az güldü gülmesine de, ne bileyim, o bir başka güldü işte. Üniversitede okuyormuş, ben sormadım yemin billah kendisi dedi.”

“Söylemiş miydim, adım Şener. Annemin kızıyım. Annem hep güleyim, gülüşüm gönlüne bahar getirsin diye adımı Şener koymuş.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Hani uygun kelimeyi bulunca aldığım nefes

nerde bakmakla yükümlü olduğum hüzünler

son treni ben miyim yüksek hızlı mevsimin

en son, en çok incinen yerlerim kabul eder

Yarası olan yorulmaz yine de

çünkü iki yanlış bir doğrudan götürür

süslenmiş bir kazaysa hayat dediğin

üç noktanın yetmediği bu sessizlikte

son çıkan ışıkları söndürsün

Mustafa Könecoğlu

nazlanacak bir yer yok

nazik insanlar için

sahneler açılsın

gong…

tanrıya bir merhaba

gong…

bizi burada çok üzüyorlar

ve zili hep başkaları çalıyor

Ömer Korkmaz

Hiçbir bahar kendi kendine uslanmaz

Bana da senin gibi bir temmuz gerekli

Nefes alamayacaksa dilindeki son türkü

Çıkar entarine gizlenen tüm haberleri

İnsan dediğin uçsuz bucaksız bir unutmaktır çünkü

Burhan Sakallı

sessizce ölmenin bir mahsuru yok

kestirmeyi bildiğindeyürümek ilginçleşir

kulaç atmaya çekinen kızlar

ansızın renksizleşir

seni kırçıllı tanrılar sahiplenir

bir cinayet en çok göçmenlerin işidir

vatanlar ve anıtlar

seninle iftihar ettiklerinde geril

zira mesken edindiğin kışlar

duruşlar olsa da

bir töhmet ancak

günü kurtarabilir,

Kemal S. Sayar

Şiirin Toplumsal İşlevi

Ihlamur Dergisi yine kendine has, ses getirecek bir dosya hazırlamış 94. sayısında. Şiirin toplumsal işlevi konusu ele alınmış bu sayı. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İnsan ruhunun en gizli ve karanlık yanlarının dünyevî olanla ve şiirle buluşması bir devrim olarak nitelendirildi. Bu özgürleşme hareketi özellikle kadın şairler üzerinde çok etkili oldu. Emily Dickinson’dan Sylvia Plath’e kadar birçok özgün ses kilise duvarlarının dışına taşarak dünyaya evrensel bir şiirle seslendi. Devrim niteliğindeki bu hareketin toplumsal altyapısı ve kültürel temelleri Batı dünyasına özgü bir gelişme göstermiştir.

Çağdaş şiirimize Cumhuriyet dönemiyle birlikte etki etmeye başlayan modernizmin bu derin mücadelesi ve evrensel arka planı genellikle göz ardı edilmektedir. İtirafçı geleneğin geçirdiği sancılı süreçler derinlemesine anlaşılmadan yüzeysel bir taklit düşüncesiyle yaklaşıldığında kendi içine kapalı ve dış dünyayla estetik göstergeler aracılığıyla iletişim kuramayan bir poetikanın dekadan zamanlarda anti-estetik bir hareket olarak kalacağını anlamak zor olmayacaktır.

Sesli harflerin rengini bulan Rimbaud nesnel şiirin ne olduğunu çok genç yaşlarda anlamıştı. Şiir üzerine düşünmeye başladığında üslûp felsefesinin önemini çok geçmeden kavradı. Kendi üslûbunu yaratan bir şair olarak bir espriyle “A kara, E mavi,” vs. diyerek okurla ‘eğlenmesi’ rasyonalite üzerine kurulmuş bir Batı medeniyetinde zannedildiği gibi sürrealist bir absürtlük değil, öznelliğin süzgecinden geçmiş evrensel bir nesnelliğe açık bir davettir.” Volkan Hacıoğlu

“Ne de olsa şiir dilsel bir tasarımdır. Toplumun iletişim aracı olan dilin özel bir kullanım biçimidir. Şiir dili kesinlik içermez, alışkanlıkların dışındadır, daha önce kulağın duymadığı tınılar üretir… Bu heyecan yaratır daha baştan ve herkes kendi çağrışımlarıyla (yani kendi deneyimsel birikimiyle yahut hayal gücüyle) bir imgelem oluşturur. Sanki kendi yaşamış gibi hisseder, sanki kendi söylemiş gibi… Bu içselleştirme çok güçlü sonuçlar doğurur. Aynı içselleştirmeyi yaşayanları birleştirir ve toplumsal hareketlere yol açar. Elbette kurulu düzenler bundan hoşlanmaz. Hem iletişimi kontrol edemediklerinden, hem de düzenin bozulmasından dolayı otoriteler şiiri bozgunculukla ilişkilendirirler… Hatta şairleri sürgüne gönderirler… Oysa şiirin çağrışımları çoğulcudur. Çoğunlukla şiirler her insanda farklı bir anlam bulur. Dolayasıyla bir belirsizlik yahut çarpıtma olarak görülebilir. Bu yüzden şiir yalanla, şair yalancılıkla ilişkilendirilir zaman zaman…

Her iki açıdan da şiir sanki toplumsallaşmanın önünde engel gibi görülebilir, çünkü şiir ve şairin dışlanmasını içerir. Bu bir yanılsamadır. Şair, bir kişi bile olsa kendini açımlandığında anlaşıldığını sezerse toplumsallaşmış olur. Öte yandan otoriteler yaşam alanındaki her yere veya her şeye tamamen hâkim olamaz. Otorite dışı alanlar bulunur ve şair orada kendine yer bulur, şiir orada kendine yer bulur… Öte yandan şiirin toplumsal etkisi olmazsa ne otoriteler onunla ilgilenir, ne şiirleri yasaklar ne de şairleri sürgüne gönderir ya da mahkûm eder. Otoritelerin tepkileri şiirin toplumsal etkisini gösteren belirtilerdir. Sadece buradan bile baktığımızda şiir, en etkili toplumsallaşma olanaklarından biri olarak görülmektedir.” Şener Aksu

“Şiir ile şuurun aynı kökten geldiğini düşünürsek toplumsal algının şiir diline yansıyışını görebiliriz. Hiçbir şair çağından, geleneklerinden, yaşam tarzından sıyrılamaz. İlhamda da bir şuur olduğunu birçok şiirde algılayabiliriz. Şiir dili, imgelerle şuurunu fısıldar okurlarına. Divan geleneği ile Halk geleneğiyle yazanlar; Hececiler, Yedi Meşaleciler, Birinci Yeniler, İkinci Yeniler, Maviciler, Hisarcılar, Toplumcu Gerçekçiler, Mistikler kendilerince damga vurmuşlardır şiir diline. Şiir dünyası envaı çiçek gibi. Okur ise arı gibi konacağı çiçeği seçer.” Süheyla Hanönü Karaca

“Şiir yazmak, yaşama sevinci ve etkinlik gücünü arttıran bir işleve sahiptir deyince, “İntihar eden şairleri nereye konumlandıracağız?” diye bir soru gelebilir. Karen Horney, bir insanda yeterli yaşama istemi olmadıkça, analizin bile bir yere kadar fayda sağlayacağına dikkat çeker. Bazen şairlik halleri işte bu ruhsal bozulmalarla birleşebilir. Muhtemeldir ki intihar kişiliğin farklı bir kurgusuna dayanır. Bu konu burada tartışılamayacak kadar geniş ve karmaşık görünüyor. Belki başka bir makalede ele alınabilir. Sonuç olarak diyebilirim ki; şiir yazmak bir nevi kişisel analizdir. Serbest çağrışım aracılığıyla bilinçaltımızı bilince çıkarabilir, kendi yaralarımızı kendimiz sarabiliriz. Şiir bize bu yanıyla, ruhbilimin amaçladığı köklü ve derin bir iyileşme imkânı sunar. Her insanın şiir yazabileceği ispatlanmışsa ve her insan şiir yazarak iyileşebiliyorsa, biz de şiir yazarak içsel engellerden kurtulabilir, sahip olduğumuz potansiyelleri gerçekleştirebiliriz. İnsan şiir yazmak için bundan daha güzel bir neden bulabilir mi?” Basri Şen

“Şuur sahibi olma, bilinçlenme gibi olguların içini doldurmaktır asıl. İnsanın tekâmülü üzerine gayret sarf ediliyor. Millet olma da ülküdaşlık da böyledir. İstiklal marşımızı ezberlememizin, sürekli okumamızın bir gerekçesi yok mudur? Andımızı neden okuruz veya bize neden okutturmuşlardır? Bir askerin topçu marşını okumasının öğretici, eğitici bir boyutu illaki vardır. Bütün kültürlerde az veya çok farklı yöntemlerle de olsa bunlar kullanılır. ‘Çav Bella’yı bağırarak haykıran insanın kendine göre hayata bakış açısı illaki vardır.

Aristoteles’in ‘Şiir sanatı, tarihten daha felsefi ve daha değerlidir’ sözü kadar şiir önemli midir bilemiyorum. Şiire yüklenen mananın bir sınırı olmalı mıdır? Şair Ahmet Oktay bunu şu şekilde ifade etmiş. ‘Entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa, züppeliğe kolaylıkla dönüşebilir’ sözünde olduğu gibi abartının bir geri tepmesi illaki vardır ve olacaktır da.” İlkay Coşkun

“Orhan Veli ve arkadaşlarının Garip Akımı’yla başlattıkları, “Şiire hayata dair her şeyi konu etme” akımı her ne kadar hayatla şiiri buluşturma noktasında bir ilk adım olsa da bunu tam olarak başardıkları söylenemez. Giriştikleri bu büyük adımla birinci yeni olmayı hak eden Garipçiler de şiirden acıyı kovamamışlar, hayatın acı yanlarını anlatmayı daha çok tercih etmişlerdir. Orhan Veli’nin “Bayram, Dedikodu, Kızılcık, Sakal, Ağaç” gibi şiirleri hayatın gülen yüzünü anlatsa da biraz derinlemesine incelenecek olsa bu şiirlerde de gizli bir hüzne rastlamak mümkündür. Malumdur ki adı “Garip” olan bir akımdan da hüznü çekip çıkarmak da mümkün değildir.

Şiirin can damarı hayatın ta kendisidir. Şair, hayattan ve şiirlerden beslendiği oranda şiirine güç katar. Çünkü soyut bir sedanın ardına düşerken bile somut bir taş ayağımıza takılabilir ve kuşlar kalbimizden havalanarak bilmediğimiz bir ülkeye doğru yol alabilir. Önemli olan kalbine kuşları, çocukları, evleri, şehrin karanlık sokaklarını, fırından yeni çıkmış ekmeği, ani bir fren sesini konuk edebilmektir.” Mustafa Uçurum

Necatibey Divanını Okurken

Ahmet Efe, “Divan Şiirinde “Zâhid” ve “Zühd ü Takvâ” Aşağılanmasına Dair Bir Mülahaza” alt başlıklı yazısı ile Ihlamur’da.

“Zâhid, lügatta “Farz olan ibadetlerden, asıl vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse, sofi, müttaki (Allah’tan korkan), zühd ve perhizkârlıkla muttasıf olan kimse” manasına gelmekte olup Arapça bir kelimedir. Kur’an-ı Kerim’de zühd kelimesi geçmemekle beraber “rağbet etmemek” manasına “zâhidîn” kelimesi vardır. H.z Yûsuf’u satın alanlar için, “Onlar zaten ona bir değer vermemişlerdi, bu sebeple onu ucuz bir fiyata sattılar.” (Yûsuf, 12/20) buyrulmaktadır.

Zühd’ün çok değişik tarifleri yapılmış olmakla beraber genel kabule göre o, hayırlı sonuçlar doğuran, kalbi inceltip kulu Allah’a yaklaştıran bir hal olarak kabul edilmiştir. Zühd ü takvâ denildiğinde Allah’tan korkmak ve bu sebeple haramlardan kaçınıldığı gibi her türlü şüpheli şeylerden de sakınmak suretiyle dünya hayatına rağbet etmemek anlaşılır. Konuyla ilgili pek çok hadis olduğundan zamanla bunlar müstakil kitaplar içinde nakledilmiş, büyük hadis mecmuaları içine de “Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik” isimli bablar konulmuştur. Bu hadislerden anlaşıldığına göre zühd övünülecek bir davranış ve bu anlamda zâhid olmak da Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın yollarından biridir.”

“Zâhidler soğuk kış geceleri gibi sevimsizdir. Cehennem ateşi içinde bin yıl kalsalar yine pişip olgunlaşmazlar! Onlar, hûbların gül yüzünden habersiz kör adamlardır! Gönülleri saf olmadığından kararmış aynaya benzerler. Riya ve münafıklık asıl tabiatları olduğu için kâfirlerden daha aşağı durumdadırlar! Sürekli olarak fitne ve fesat saçarlar. Ne kıldıkları namazdan fayda bulurlar, ne tuttukları oruçtan. Namazları, eğrilip doğrulmaktan başka bir şey değildir!”

“Hafız Şirazî “İçki haram değildir!” demiştir ama bunun sebebi vardır! Onun kastettiği şarap, aşk şarabı olup kulu Allah’a götüren en kestirme yoldur! Madem Allah güzeldir, öyleyse ona götürecek mahbupları övmenin de bir sakıncası bulunmaz!”

“II. Bayezid’in oğulları Şehzade Abdullah ve Şehzade Mahmud’a divan kâtipliği yapacak kadar yüksek bir görevde bulunmuş olan ve zaman zaman padişaha elçi olarak gönderilen Necatî hakkında Âşık Çelebi: “Hak budur ki Rûm’da (Anadolu yahut daha geniş anlamıyla dönemin Osmanlı topraklarında) melikü’ş-şüerâdır. (Şairlerin sultanıdır)” demektedir. Yine onun beyanına göre “Necatî’nin tab’ı çalâk, edâsı pâkdur. Şi’ri yekdest ü hemvâr ve nazmı selîs ü çaşnigûndur. Ol zaman şuarası içinde böyle latîf edalı rengîn şair kopmak nevâdirdendür.” (Bk. Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ, 2. cilt, s. 850. Hazırlayan Prof. Dr. Filiz Kılıç, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, 2010, İstanbul)

İşte dönemin şairleri arasında böyle bir nam kazanmış olan Necatî gerçekten hayal gücünün zenginliği, atasözleri ve mesellere vukûfiyeti ve divan şiirine Osmanlı insanının sesini getirerek onu Fars edebiyatının tesirinden bir nebze olsun kurtarmış olmasına rağmen yine de tasavvufî sembollerden kopamayıp zâhidlere çatmaktan ve şarap ile mahbube şiirleri yazmaktan vazgeçmemiştir.”

Fahri Tuna’dan Süheyla Karaca Hanönü Portresi

Fahri Tuna’nın portre yazısına konu olmak ne büyük bahtiyarlıktır bunu çok iyi bilirim. Bu bahtiyarlığı şimdi de Süheyla Karaca Hanönü yaşıyor.

“Türk dili ve edebiyatı öğretmeni ilkin. Öyle böyle öğretmen değil ama. Haza öğretmen. Bihakkın.

Anne. Haza anne. İki’z kere anne hem de. Osman Aras ile Berat Asaf arasında kalmış, beratını almaya çalışan örnek ve fedakâr bir güzel anne o.

Yazar. Haza yazar. Ay Vakti yüzlü, Türk Edebiyatı özlü, Hece sözlü, Ihlamur kokulu bir yazar. Yedi İklimi özümsemiş Edebistanda yaşayan bir Kitabist o. Ama tek cümlesi, tek tespiti, tek gözlemi Acemice olmayan yazar.

Doktorum Evde filmin başrol oyuncusu Süheyla Hoca. Gazaliloji doktoru Mahmut Öğretmen ile evli. Evde bir felsefe doktoru bir de edebiyat öğretmeni olunca, daha bir zengin daha bir leziz daha bir latif yazılar okuyoruz dergilerde.

Bakmayın otuz sekizinde kitabı yayımlanmamış olduğuna; en az üç dosyası hazır. Adı koyulmamış üç kitabı var, akşam sabah baskıya girecek. (Ağabeyi olarak öneri hakkımı kullanabilir miyim: Ardıç Sesi bir, Karaca Gözü iki, Ceylan Sözü üç.) Türk edebiyatının en üretken beş yazarından birisi olan Aziz Nesin’in ilk kitabı kaç yaşındayken yayımlanmış, bilir misiniz? Sıkı durun: Otuz sekiz.”

“Avantalıydı, İstanbul’da öğretmendi evet. Dezavantajlı bir okuldaydı ama. İstanbul’un taşrasında, yarı gecekondu bir bölgede, hem de bir endüstri meslek lisesinde çalışıyordu. Ama olsundu. Her zaman her şartta her mekânda yapılabilecek çok şey, çok şeyler vardı. Olmalıydı. Kahramanlar için engeller, aşılabilecek birer manialardı, o kadar! Öyle yaptı Süheyla Hoca; her ay okulunda bir yazar ağırlıyordu mesela. Bir şairi, bir ressamı, bir müzisyeni, tiyatrocuyu. (Pandemi salgını yolunu kesmese Ramazan’da öğrencilerini Karagöz Hacivat ile, İllüzyonist ile de canlı canlı buluşturacaktı. Sözleştiklerine şahit olmuştum telefonda. Üzülme Süheyla kardeş, bu kara günler de biter, bahar yine gelir; o zaman kaldığın yerden sürat arttırarak devam edersin. Edeceksin, biliyorum. İnanıyorum buna.)”

“Yazdıkları içinde titreyen alev üşümelerinin dışa yansımasıdır. Lambanın adı Süheyla’dır, bu şiirde. Yazdıklarının yüreğimizi titretiyor olması, içindeki alev üşümelerindendir gayrı.

Lambası içinde kız. Yani şiiri. Yani edebiyatı. İçi dışı edebiyat kız.
Arınmak arındırmak için yazması bundan.
Süheyla Karaca; Ardıç Kuşu’muz o bizim.
Bizim ardıcımız. Bizden. İçimize dokunması da ondan.”

Ahmed Midhat Efendi’ye oğlunun gözüyle bir bakış

Ahmet Mithat Efendi denince şöyle bir durup derin bir nefes alıp büyük ustaya tekrar tekrar saygı ifadelerimi sıralamak istiyorum. Bunda, arkadaşlarımın bana; “Ahmet Mithat Efendi” diye takılmalarının da elbette payı var. Örnek aldığım ender isimlerdendir Ahmet Mithat Efendi.

Merve Demirci, Ahmet Mithat Efendi’nin oğlu Kemal Yazgıç’ın babasına dair anılarını yazdığı Babam Ahmet Mithat Efendi kitabı hakkında yazmış. Canlı bir tanıktan büyük yazarın hayatını okumak büyük bir keyif.

“Bahsi geçen hatıraların bir kısmı, Ahmed Midhat Efendi’ye dair bildiğimiz noktalara değinmekle birlikte, büyük çoğunluğu Kâmil Yazgıç’ın tanıklığı ile ortaya çıkmış. Yazgıç, bu hatıraları babasının vasiyeti üzerine yazdığını belirterek “büyük adam” olarak nitelendirilen insanların merak edilen “hususi” hayatlarını ancak aile fertlerinin bilebileceğini iddia ediyor. Yazgıç, ayrıca, bu hatıraları okuyanların “Ahmed Midhat’la beraber doğmuş, beraber yaşamış gibi” onu içli dışlı tanımış olacaklarını da söylüyor.4 Kitaptaki kimi vurgulardan anlaşıldığı kadarıyla Yazgıç’ı bu kitabı yazmaya iten bir başka sebep, babasının II. Abdülhamid taraftarı olduğuna dair iddialardan duyduğu rahatsızlıktır:

“Ahmed Midhat’ın herkesçe malum olan taraflarını muhtasar [özet] geçerek yalnız merhumun hususi hayatını, ailesine karşı muhabbet ve muamelesini, dostlarını, ahbaplarını, itikadatını [inançlarını], meraklarını, eğlencelerini, vatana hizmetlerini bahusus [özellikle] Sultan Hamid’le olan münasebetini, suret-i vefatını [ölüm şeklini] burada yazacağım.”

“Kitapta, Ahmed Midhat Efendi’nin Sultan Abdülhamid’le ilişkisi dışında özel hayatına dair epey ilgi çekici detaylar görülür: Üzerinde mavi bezden eski bir elbise ile yalın ayak başı kabak, sabahtan akşama kadar sokak sokak sürtüp çeşit çeşit muziplikler yapan, bu muziplikleri nedeniyle dayak yemeye iyiden iyiye alışan, bütün mahallelinin kendisinden illallah dediği bir delikanlılık yılları…. Bir aktar dükkânında karın tokluğuna bin bir eziyetle başlayan çıraklık yılları… Esnaf Hacı İbrahim Efendi’den okuma yazma öğrenme çabası… Gazete yazarlığı, patronluğu… Ziraatçilik ve hayvan yetiştirmeye dair merakları… Bu anlamda ülkemizde ilk kuluçka makinesini ve ilk fennî arı kovanını tecrübe eden kişi olması… Damat seçerken gözettiği ölçüler… Bir taraftan ehl-i İslam’ı Hristiyanlığa davet edenlere karşı Müdafaa’yı yazarken diğer taraftan temel dini prensiplerle çelişen kimi pratikleri yaşamaktan çekinmemesi… Ve daha sayılamayacak birçok özelliği…”

“Ahmed Midhat’ın fiziki özelliklerinden hayat görüşüne pek çok bilgiye yer veren bu kitapta yazar belli bir kronoloji gözetmeksizin sohbet havası içinde hatırlayabildiklerini aktarmış. Eserdeki bilinmeyen kelimeler (bunlar çok azdır) dipnotta gösterilmiş, kitapta bahsi geçen kişilere dair epeyce görsel kullanılmış. Kitabın ilk baskısında bulunmayan on iki yazı ek olarak verilmiş. Kamil Yazgıç’ın Vakit’te yayımladığı bu yazılar Ahmed Midhat’ın çevresindeki kişiler hakkında önemli bilgiler sunuyor. Eklerde yer alan isimler şunlardır: “Ahmet İhsan”, “Ahmet Rasim”, “Şair Nigar Hanım”, “Muallim Naci”, “Hüseyin Rahmi”, “Ahmed Rıza Bey”, “Musa Hoca”, “Yenişehirlizade Halid Eyüp”. Kumsar’ın eklediği yazılardan üçü (“Sakala Dair”, “Civan Pehlivanı Kara Ahmed”, “Külhanbeyi”) doğrudan Ahmed Midhat Efendi’nin çevresiyle ilgili olmamakla birlikte eski İstanbul hayatına dair ilginç bilgiler içermesi bakımından önemli görünüyor.”

Ihlamur’dan Şiirler

boz bulanık içim göz gözü görmüyor

bu suda soluk almak ne mümkün

git bugünümden hayır yok ne kendime ne sana

suların durulduğu yerde bekle beni

suların birleştiği yerde bekle

benden çıkan bütün yollar yine bana dönüyor

suyun sesine gitmeliyim suyu bulmalıyım

avuç avuç yüzüme çarpmalı

boylu boyunca içine uzanmalıyım

suyla beraber akmalıyım suyla

suların çağladığı yerde bekle beni

Tahsin İstanbullu

Kuru otlar

Nehirde sürükleniyor

Sürükleniyor yazgılar, kâğıtlar

Son ölü beyaz bir kefene sarılıyor

Çocukların gri çantaları

Sonbahara bir adım daha yaklaşıyor

Çalgıcılardır benim yetişemediğim o Anka kuşları

Bir efsundur o, sarı yapraklardır; o hangi kadındır öylece savruluyor

Büyük trajedilerden sonra bir akşam

Bir böceğin uğultusunu taşıyor.

Davut Güner

Maaile’de Ayasofya var

Ne kadar özlemişiz ki Ayasofya’yı bitmiyor cümleler. Akıyor dupduru bir su gibi. Özlemimiz çok eskilere dayanıyor ama Ayasofya’nın mahzun hali içimizi burup duruyordu. Şükür ki şimdi Ayasofya’nın minarelerinden ezan sayı yankılanıyor İstanbul semalarında. Vesile olanlardan Allah razı olsun.

Birçok dergimiz de bu coşkuyu taşıdı sayfalarına. Taşımaya da devam ediyor. Olması gereken de bu.

Maaile Dergisi 47. sayısına ulaştı. Hassasiyetleri olan bir ekip tarafından çıkıyor dergi. İmanî duyarlılık derginin tümüne hâkim. Aile ve toplumsal konular derginin temelini oluşturuyor.

Birkaç sayısını da okumuştum derginin. Hakkında yazmak şimdi nasip oldu.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Şenay Şeker’e ait “Tarihin Şahitliğinde Bir Emanetin Mücadelesi” isimli yazıdan olacak. Ayasofya üzerine yazmış Şeker. Şiir tadında bir yazı olmuş bu. Ayasofya sevincine yakışan bir coşku var yazıda. İçimizin duvarlarına çarpan ezgilerle, mücadelelerle bezenmiş bir heyecan yazının her satırında hissediliyor. Yazıyı okurken, bir rüzgâr hiç eksik olmuyor başımızın üstünde. Esenlik bildirisi gibi esip duruyor dua niyetine.

“Ayasofya’m!
Bir çiçeğin açışını bekler gibi beklemiştik senin yeniden açılışını. Hak-batıl mücadelesinde, sana vurulan zincirler ayaklarımıza pranga oluyor, kalplerimizi daraltıp sıkıyordu. Biliyorduk ki, Kudüs’ün ve ümmetin özgürlüğünün ilk adımı üzerimizdeki bedduanın ortadan kalkmasıyla gerçekleşecekti. Biz öyle yüce bir Peygamberin ümmetiyiz ve öyle şanlı bir ecdadın torunlarıyız ki, esareti kabullenmek bize çok uzak bir şeydi. Üç kıtaya hükmeden bir ecdattan geriye kalan, başsız bırakılan bir ümmet, esir alınmış bir Kudüs ve kapısına zincir vurulmuş ata mirası Ayasofya idi. İslam sancağını taşıdığı tüm topraklara adaleti, hoşgörüyü ve tertemiz bir medeniyeti götüren ecdadımızın sadece hatıraları kalmıştı bize. Dedelerimizin dilinden düşürmediği kurtuluş mücadelesini dinlerken, halimize şükredip oturmalı mı yoksa bizi bekleyen ümmeti tekrar toparlayıp yeni fetihlere mi yol almalıydık? Fetih şuurunu taşıyan büyüklerimizin izinde, milletimizi yeniden asli kimliğine kavuşturmanın tohumları atılmalıydı. Şehit kanlarıyla sulanmış Anadolu toprakları ve İstanbul üzerinde oynanan oyunlar bozulmalı ve yeni fetih nesli yetiştirilmeliydi.”

“Hz. Peygamber (s.a.v.), İstanbul’un fethedileceği müjdesini Hendek Savaşı’nın hazırlıkları esnasında vermişti. Asr-ı Saadet’ten, fethin gerçekleştiği 1453 yılına kadar İstanbul (Konstantinepol) defalarca kuşatılmış ve fetih girişiminde bulunulmuştu. Cihat ruhunu kaybeden Müslümanlara bu konuda en güzel örnek sahabe efendilerimiz ve onların sultanı Eba Eyyüb El-Ensari Hazretleridir. Evinde İslam devletinin temelleri atılan Eba Eyyüb El Ensari (r.a.) ilerlemiş yaşına rağmen altı oğluyla beraber Medine’den İstanbul (Konstantinepol) surlarına kadar gelmiş ve şehadet mertebesine ulaşmıştır. Allah Rasulü (s.a.v.), “Kostantiniyye elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir” buyurarak Müslümanlara İstanbul’ un fethini hedef göstermişti.”

“Bağımsızlığımızı temsil eden Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi için yıllarca çok mücadeleler verilmiştir. 86 yıldır bu acıyı yüreklerinde hisseden inançlı Müslümanlar her platformda bunu dile getirmişlerdir. Gerek söylemlerle, gerekse eylemlerle Ayasofya hiçbir zaman gündemden düşürülmemiştir. Osman Yüksel Serdengeçti, 1952 yılında Patrik Atenegoras’ın Celal Bayar’a, Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi teklifine karşı bir yazı kaleme almış; bu sebeple tutuklanarak idamla yargılanmıştı. Avukatlığını Süleyman Arif Emre’nin yaptığı dava Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmüş ve iki yıl sonra beraatla sonuçlanmıştı.”

“Sezai Karakoç da Ayasofya konusundaki hassasiyetini kaleme aldığı yazılarla göstermiş ve Ayasofya’nın sadece fiziksel olarak açılışının yetmeyeceğini şuurlu bir nesillerin yetişmesinin elzem olduğunu savunmuştur. Ali Ulvi Kurucu’nun da Oku dergisinde birçok yazısı yayımlanmıştır. Yıllarca gönlümüzden düşmeyen Ayasofya, kalemimizde şiirlere, dilimizde ezgilere dönüşüyordu. Sesleniyorduk Ayasofya’ya: “Aylar yıllar geçti hâlâ ağlarsın, artık gözyaşlarını sil Ayasofya O mahzun halinle yürek dağlarsın, fethin sembolüsün bil Ayasofya…” Kendimize teselli veremezken Ayasofya’ya, “Zincirler kırılacak Ayasofya açılacak” diye teselli veriyorduk. Kimi yemin etmişti cami olmadan içine girmemeye, kimileri de ayakkabıyla girmeye ar ediyordu ata yadigârına. Hepimiz bir şekilde tepkimizi ve acımızı ortaya koyuyorduk. Elhamdülillah!”

Uzaktan, yakından eğitim ama hep eğitim

Hayatımıza giren bir kavram olan uzaktan eğitim artık olmazsa olmazımız. Çünkü bu salgın üzerimizde kara bir bulut gibi dolaşmaya devam ediyor.

Fatma Yılmaz, sevmek gibi demiş eğitim; uzaktan ya da yakından. Fark etmez.  Altını çizdiğim bir bölümü paylaşacağım.

“İçerisinde bulunduğumuz bu süreç, bütün eğitim mantalitemizi tekrar gözden geçirmek ve fıtratımıza uygun sitemler geliştirmek için iyi birer kuluçka evresi olabilir. Teknoloji çağında doğan çocukları, teknolojinin zararlı etkenlerinden korumak için teknolojiden uzak tutma gayreti içerisindeydik. Şu an ise neredeyse bütün güne yayılan eğitimler teknoloji aracılığı ile öğrenciyle buluşmakta. Eğlenme merkezi de teknoloji olan çocuk için iç dinamiğini harekete geçirecek, iradesini kuvvetlendirebilecek, yaratılış amacını arayıp bulabileceği eğitim sistemleri üzerine çalışmak gerekir. Teknolojiyi yararlı olarak kullanabilecek imkânlar, alanlar üretmek için harika bir fırsat olabilir. Unutulmamalı ki, eğitim beşikten mezara kadar. Aslında her birimiz yolda yürürken, konuşurken, üzülürken, sevinirken yani her an ve adımımızda birer eğitimci ve birer öğrenciyiz.”

İslâm’ın hakkı üzerinde durmak

Kıstası İslâm olanın, yolu düz olur. Çizgileri belirlemek gerek. Neye göre yaşıyoruz ve neye göre amel ediyoruz? Elif Örs’ün “Hangi Anlayışın Hakkısın?” isimli yazısı hak konusuna iman perspektifinden bakan oldukça faydalı bir yazı olmuş.

“Yaşadığımız çağı ve dünyamızı ‘Doğru Hak’ anlayışı çerçevesinde bir değerlendirelim, iddia ettiğimiz konuların neresindeyiz? Kişisel ibadetlerimize gelince takvalı olup diğer toplumu, milleti, ümmeti ilgilendiren konulardan hangi “hak” anlayışına teslim oluyoruz? Nefsimizin muhalifine olaylarla karşılaştığımızda nefsimizi mi yoksa “doğru hak” anlayışını mı tutup elinden kaldırıyoruz? “Kendimiz”den dediklerimizin yaptıkları yanlış işler olduğunda, peygamberlerin getirdiklerinin dışında faaliyetler yaptıklarında “Bu bizden canım, oluversin, görmeyelim mi?” diyoruz? İşleri ehline mi veriyoruz?”

“Hakkımızda son emir ölüm tecelli etmeden bu “Doğru hak” anlayışını gündeme almalıyız. Mizana varınca bizi yaratan Rabbimiz, “Ey kulum! Ben seni yeryüzünde halifem olarak yarattım, dünyaya gönderdim. Sen dünya hayatında ne yaptın?” diye sorduğunda elimizde dünya imtihanında yaptığımız hak dosyalarımız olsun.”

İman, ruhlara iyi gelir

İmanı bir yaşam biçimi hline getirmek… Aslında her müminin tek düsturu bu olsa İslam toplumlarında hiçbir sorun kalmaz. Ne yazık ki öğrendiklerimizle amel edemiyoruz. Her şey sözde kalıyor. Fatma Nur Tekke’nin “İmanla İncelen Ruhlar” yazısı bu bağlamda bire yazı. Çok kıymetli mesajlar var yazıda.

“Evvela bizden önceki nesilleri örnek almayı bıraktık. Sahabelerin hayatlarını okuyup örnek almayı, Allah dostlarının deyişlerini kulağımıza küpe etmeyi, Osmanlı’nın evlerden sokağa yansıyan edep mirasını üstlenmeyi unutup yaratılışımızla oynayan yeni sistemin çarkına hapsolduk. Oysa ne güzel bir Peygamberin ümmetiyiz. Bize, birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi miras bırakan, içinde yaşadığı toplumdaki gayrimüslimlere bile büyük bir incelikle, munis bir hal diliyle yaklaşan, mescitte uygunsuz bir davranış gördüğünde bunu kimseyi küçük düşürmeden tüm cemaat nezdinde düzeltmeye çalışan, kınamadan, kırmadan yanlışları düzelten, kendinde az olanı çokça ikram eden, izzet ve tevazu sahibi bir önderin ümmetiyiz. En başta komşuluk ilişkilerini ele alacak olursak şu hadis-i şerifi hatırlamakta fayda vardır: ‘Cebrail bana komşu hakları konusunda öyle hükümler getirdi ki bu gidişle herhalde komşu komşuya vâris kılınır diye düşündüm.’ ”

“Kapı komşuluğunun fiziki şartları pek çok hususu ve hassasiyeti beraberinde getirmekte. Hatayı ilk olarak kendimizde aramaktan ve kendimize yapılmasını istemediğimiz durumlara kimseyi maruz bırakmamaktan bahsettik. Bunları biraz örneklendirelim. Apartman hayatının en büyük açmazlarından biri ses ve gürültü konusudur. Evlerimizde yükselen en ufak bir ses sağımızdan, solumuzdan, aşağıdan, yukarıdan duyulmaya açık hale geliyor. Öyleyse ihtimam gösterilmesi gereken en önemli konulardan birisi komşularımızı rahatsız edecek şekilde konuşmalardan, müzik ve bunun gibi seslerin yüksekliğinden kaçınılması gerektiğidir. Dikkat edilmeyen hususlardan birisi, geç saatlerde kapı önünde yapılan konuşmalarıdır. Bunun yanında evlerimizde ses çıkarma ihtimali olan elektrikli aletler akşam makul bir saatten sonra çalıştırılmamalı, komşulara bu sebepten ötürü rahatsızlık verilmemelidir. En çok hakka girilen diğer husus da uygunsuz vakitlerde bir şeyler silkelemektir. Üst katlarda oturanlar camdan, balkondan silkeledikleri her şeye dikkat etmeli, komşusunun balkonuna, çamaşırlarına zarar verecek bir durumdan sakınmalıdırlar. Gereken zamanlarda izin alınmalı veya genel kabule dayanan gün ve saatlere riayet edilmelidir. Diğer bir konu ise kapı önü temizliği, kapıların önüne insanları rahatsız edecek eşya, çöp gibi materyallerin konulmaması, her türlü kötü koku yayacak, damlayacak durumlara izin verilmemesidir. Kapı önüne insanların geçişini engelleyecek şekilde ayakkabı, terlik vesaire konulmaması gerekir. Komşularımızın evlerindeki veya dışarıya taşmış derecedeki konuşma ve seslere kulak misafiri olunmaması, gizli bir şekilde dinlenmemesi gereklidir. Mahremiyetin korunması aile hayatının yapı taşlarından biridir. Bakıldığı zaman ufak görünen bu hususlar bir araya geldiğinde birlikte huzurla yaşamanın can damarları hâline geliyor. Öyleyse komşusunun kendisinden emin ve razı olduğu insanlar olmak gayretinde olalım.”

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26