Eylül 2019 dergilerine genel bir bakış-4

Anadolu’nun başkentleri

Şehir ve Kültür dergisinin 62. sayısından yapacağım ilk paylaşım Mehmet Kurtoğlu’na ait “Anadolu’nun Başkentleri” yazısından olacak. Kurtoğlu şehir üzerine çok önemli çalışmaları olan bir yazar. Her ne kadar onun adı Urfa ile anılıyor olsa da o bütün şehirlerin kalbine dokunmasını bilen bir yazar. Şehirleri önce belirgin özellikleriyle ele alıyor Kurtoğlu. Daha sonra başkentlerden bahsediyor.

“Başkentlik yapmış şehirler her gün kendilerinin yeni bir sıfat, yeni bir tanımla ifade ederler. Bir gün “Arzulanan Şehir” olurlar, bir gün “Şehirlerin Kraliçesi”. Bir gün “Fırat’ın Kızı” olurlar bir başka gün “Persin Kızı”. Bir gün “Anadolu’nun İncisi” bir başka gün “Küçük Asya’nın”, bir gün “Mevlana Şehri” olurlar bir gün “Sultanlar Şehri”. Kimi “Ahiler Şehri” kimi de “Serhat Şehri”dir. Bu şehirlerden bazıları deniziyle okyanuslara açılır, bazıları içlerinden ırmaklar ve nehirlerle ülkeler geçer, denizlere dökülürler. Bazısı Karadeniz, Marmara, Ege’nin sahilidir. Bazısı Fırat, Dicle’nin… Bazen iki yakası olur bu şehirlerin; Avrupa ve Asya! Veya Fırat ve Dicle! Biri için Fırat’ın öte yanı denir bir diğeri için Suyun öte yanı. Bazen şairlere ilham verir bu deniz ve nehirler ve sormadan edeme şair: “Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu?” Bazısı peygamberlerin hicret yolu üzerinde bazısı kavşak noktasındadır; dünyaya açılırlar, dünya da onlara… Kimi sahil şehridir kimi serhat! Kimi iç şehirdir kimi dış şehir!”

“Bu güzelim başkentler içinde; İstanbul arzuyu besleyen, insanı kendine hayran bırakan, güzel bir kadın ve coşkun bir şiirdir. Bursa yeşilin ağır bastığı, güzelim çeşmeleriyle renkli bir tablo! Edirne Sinan’ın sanatsal dehasının Selimiye’nin kubbesinde yankılandığı mimari! Konya Kubbe-i Hadra’nın sırlarını fısıldayan bir mesnevi! İzmir maviye çalan gözleriyle Avrupai bir roman! Ankara heybetli kalesi, mücadeleci duruşuyla bir Oğuz destanı! Urfa Binbir Gece Masalları’nda kalmış rehavi makamında mistik bir türkü! Başkentler vardır, güzeldir; rüyalarınıza girer, rüyalarınızı süsler. Bazen bir filmin karesinden bir fotoğraf kalmıştır zihninizde, bazen bir romanın uzun uzadıya tasvirinden bir veciz cümle! Bazen bir şiirin imgesinde saklanmıştır sizi peşine düşürür. Bazen bir efsanenin izini sürerek varmışsınız o şehre! Her ne olursa olsun küçük bir güzellik alıp götürüp bırakmıştır hayalinizi süsleyen o şehrin ortasına. O şehir masmavi denizi, lavantenleri, güzel kızlarıyla bir İzmir akşamı da olabilir, Boğaz’dan vapurla geçerken denizin mavi sularında martıların kanat çırpışları arasından gördüğünüz ince uzun minareleri, devasa kubbeleriyle bir İstanbul sabahı da..”

Malazgirt’e açılan kapılar

İsmail Bingöl şair yüreğinin sesiyle bir Malazgirt yazısı kaleme almış. Şanlı tarihimizin şanlı bir sayfasına kapılardan geçerek giriyoruz. Yazının sonunda İsmail Bingöl’ün “Kapılar… Kapılar…” adlı şiiri de yer alıyor. Konu ile şiir tam anlamıyla örtüşmüş.

“Çocukluğumuzda ve gençliğimizde olduğu gibi, her zaman ve her yerde bir ufuktur 1071 Malazgirt Zaferi bizim için… Öğretmenimiz anlatmaya hep oradan başlar, Anadolu'nun kapılarını nasıl açtığımızı uzun uzun hikâye ederdi. Sultan Alparslan'ın ordusunu, meydandaki savaş düzenini, hilal taktiği ya da bilinen diğer adıyla Turan taktiğini ve mağrur Bizans imparatoru Romen Diyojen komutasındaki Bizans'ın yenilgisini ve daha birçok konuyu çocuk ruhumuza adeta nakış nakış işlerdi.O anlatırken, biz hepimiz Sultan Alparslan'ın ordusunun birer neferiymişçesine, dimdik olmuş saçlarımız, hırstan kızarmış gözlerimiz, kalkık göğüslerimiz, ateşten bir parça gibi yanan bakışlarımızla, birer şimşek gibi meydana atılacakmışçasına dikkatli ve bir an önce Bizans ordusunun altını üstüne getirmeye hazır hale gelirdik. Malazgirt Zaferi, bu topraklarda yaşayan; dağında, taşında, ovasında, şehrinde, kasabasında izi bulunan herkes için ufuktur. Hem öylesine bir ufuktur ki, aradan asırlar geçse bile, öneminden, değerinden hiçbir şey kaybetmez, yüreklerimizdeki ve gönüllerimizdeki yeri hiçbir vakit küçülmez ve eksilmez. Zira tarihle ilgilenmeye başladığımızdan beri aklımızda en çok kalan bölüm, Anadolu'nun kapılarını bizlere açan bu büyük, bu kutlu zaferin anlatıldığı yerdir. Bu zaferle birlikte, Anadolu artık bize kesin ve net bir şekilde boyun eğmiş, bu büyük zafer sonucunda yâr olmuş, ezeli ve ebedi yurdumuz haline gelmiştir. Hani Sultan Alparslan da bu konuya işaret ederek diyordu ya: “Size öyle bir vatan aldım ki; ebediyen sizin olacaktır.”

Gelirken Ora Asya’dan

Biz nice kapılardan geçtik

İlk kapımız Malazgirt…

Yürüdükçe Hüma’nın gölgesi üstümüzde

Düştükçe hicran yarası gibi

Gecenin bağrını delen sözler yüreğimize

Zalimler eliyle hayatı sükût ettirilenlerin

Bin türlü kederiyle

Biz nice kapılardan geçtik

Gelirken Orta Asya’dan

İlk kapımız Malazgirt…

Nice hücumlar söndü göğüs kafesimizde

Nice haksızlıklar eridi ateşten nefesimizde

Nice kavgalardan galip çıktık

Doğruluğun büyüttüğü nefsimizle

Nice hüsranlar devşiren mazlumların

Eli ayağı kılıcı sesi olduk geçtiğimiz her yerde

Aştıkça mesafeleri adaletin ipine sarılmış

Bir büyük milletle

Aşkın ve inancın tembihiyle gül bıraktık sinelere

Haluk Dursun hakkında

Haluk Dursun, aramızdan ayrıldı, içimize büyük bir boşluk bırakarak. Onun hakkında ne kadar yazılsa azdır. Tamamladığı ömrünün her safhasında memleket için döktüğü terlerin izi olan bir memleket evladı idi o. Mehmet Nuri Yardım, Haluk Dursun hakkında yazmış Şehir ve Kültür’de.

“Türkiye’nin en iyi bürokratlarından, ilim adamı, tarihçi, seyyah, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun’un müessif bir trafik kazasında ani vefatı, özellikle kültür sanat çevrelerini çok sarstı. Kutlama hazırlıkları için Malazgirt’e gitmiş, dönüşte Ahlat üzerinden gelirken Erciş’te kaza geçirmişti. Sevenlerinin arasından süzülüp onu en çok sevenin, Rabb’inin yanına gitti. 1957’de doğup büyüdüğü Hereke’de toprağa verildi. Ahlat’ta yaptığı son konuşmasını dinledim. Malazgirt Zaferi’ne de Çanakkale ve Milli Mücadele gibi sahip çıkacaklarını, çocuklarımızın ve gençlerimizin millî tarih ve ecdat şuuruyla yetiştirileceğini söylüyordu.

Yazılarını okumuştum lkin. Sonra İstanbul’a gelince tanıştık. Kültür mahfillerinin aranan ve gözlenen simasıydı. Yıllar önce Üsküdar Belediyesi’nin düzenlediği “Boğaz Gezisi”nin mihmandarıydı. Sahile yakın seyreden gemideki bütün tarihseverler gibi kendisini merak ve heyecanla dinlemiştim. Önünden geçtiğimiz yalıları tanıtıyor, tarihlerinden bahsediyor, sahiplerinden ve geçirdikleri merhalelerden söz ediyordu. Canlı tarih gibiydi ve müktesebatı çoktu. Bu kadar bilgi, derin araştırmaların, yorucu çalışmaların sonunda elde edilebiliyordu. Kendisini çok iyi yetiştirmiş, genç yaşta bir kültür tarihçisi olarak mühim eserler vermiş, Topkapı Sarayı ve Ayasofya kendisine teslim edilmişti.”

Körfezin nazlı çiçeği Akyaka

Mehmet Mazak’ın yolu bu kez Akyaka’ya düşüyor. Akyaka Cittaslow (Sakin-yavaş şehir) üyesi bir belde. Sadece bu ifade bile huzur veriyor insana. Her ne kadar Mazak sakin zamanında gidememiş Akyaka’ya ama yazısı ile bizde oralara gitme arzusu uyandırdı. Zaten gezi yazılarının başarısı da burada gizli. Eğer okuyucunun içinde yol arzusu uyandırıyorsa yazar, işini hakkıyla yapmıştır diyebiliriz.

“Sakar Dağı’ndan baktığında önünde açılan ihtişam ve cazibesi ile Gökova Körfezini görürsün. Dağdan aşağıya kıyıya doğru kıvrılarak inen yolları takip ettiğinde körfezin nazlı çiçeği Akyaka karşılar sizi. Özdemir Erdoğan’ın Bana Ellerini Ver şarkısında söylediği “Ben bal arısı gibiydim senden önce / bak pervanelere döndüm seni görünce / yoluna adadım ömrümü ben sensiz olamam / sana gönlümü verdim ey nazlı güzel” ifadelerindeki gibi Akyaka bir anda gönlünüzü kaptıracağınız bir nazlı çiçektir. Akyaka, size ellerini uzatamayacak olsa da Bülent Ortaçgil’in Bozburun şarkısında söylediği gibi “Kokuların şarkısı başlar / ne çocuk sesi, ne kent uğultusu gelir / mişli geçmişte sorunlar saklanır / aya dokunmanın tam zamanıdır…” hissini verecektir sizlere.”

“Denize yakın dağlar nedeniyle kıyılarında düz alan bulunmaması bölgeyi talandan bir ölçüde korumuş. Ama burayı asıl koruyan Nail Çakırhan’ın mimari başarısı olmuştur. Mimari eğitimi olmayan ancak projesini kendisi çizip Muğlalı ustalara yaptırdığı Ula Evi, 1983 yılında Uluslararası Ağa han Mimarlık Ödülü’nü kazanmıştır. 1988 yılında ‘’Çevre Koruma Bölgesi’’ ilan edilmiş Akyaka. Böylece 80’li yılların ikinci yarısında başlayıp 90’lı yıllarda ivme kazanan kıyı talanlarından da kurtulmayı başarmıştır Akyaka. Nail Çakırhan, kendi evinden başka, yerel ustalarla birlikte, birçok ev ve otel projesini hayata geçirerek bugünkü Akyaka’nın mimari ruhunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Günümüzde Akyaka evlerinin “Çakırhan Mimarisi” ile tanınması ve birbirinden güzel evlerin olduğu bu belde kültürel kimliğini koruması başarmış bir yerdir. Akyaka’yı Akyaka yapan değerleri yerel halka sorduğunuzda alacağınız cevap şöyledir. Yaşadığımız yöredeki doğal güzelliklerin bugüne kadar korunmasının ana kaynağı, Yörük kültürünün sosyal ve ekonomik yaşantısının doğayla uyum içerinde olmasındandır. Sosyal ve ekonomik yaşantısının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yapılan binalar, Nail Çakırhan tarafından yörenin doğal kaynaklarından yararlanılarak Akyaka tarzı konut mimarisini geliştirilmiştir. 1980 sonrası mimari tarzı ve coğrafi konumu ile ön plana çıkmaya başlayan Akyaka’nın aslında tarihsel geçmişinin de önemli bir yer ettiğini biliyoruz. Şimdi burada Akyaka’nın tarihsel geçmişi ile bilgiler verelim.Piri Reis 16. yy.'da İdymos Deresi'nden (Çaydere) Gökova Suyu olarak bahseder. Ayrıca Keramos (Gökova Körfezinden) Kerme Körfezi olarak bahsederek kıyıların ayrıntılı bir haritasını verir. Piri Reis'in haritasında İdymos Deresinin kuzeyine "harap" notu düşülmüştür. Bundan İdyma kenti mi, yoksa Ortaçağ kalesi mi kast edilmekte haritadan tam anlaşılamamaktaysa da kale olması daha olasıdır.”

Herkes türkü dinlesin

Bekir Abi dergisi 7. sayısına ulaştı. Üç aylık periyotlarla çıkıyor dergi. Uzunca süre bekledikten sonra dergiyi elinize alınca beklediğinize değdiğini gördüğünüz bir zenginlik karşılıyor sizi. Ben 7. sayısını daha bir renkli gördüm. Daha bir aşina isimler karşıladı beni. Tebrik ediyorum emeği geçen herkesi. Dergi işinin gönül işi olduğunu ispatlayarak yoluna devam ediyor dergi.

İçinde, kıyısında, köşesinde türkü olan bir şeyler görünce dayanamıyorum, kendimi hemen  bir türkünün içli nağmesine emanet ediyorum. Türküler bizim özümüz, sözümüz, ruhumuz. dergisinin 7. sayısında “Çocuk Kalbim ve Türküleri” yazısını görünce dergiden ilk bu yazıyı okudum. Şerife Mucuk çocukluk anıları eşliğinde türküler armağan ediyor bizlere. Bir çocuğun gözünden bakıyoruz türkülere.

“Türkülerde hep bir yâr, sevgili figürü vardı; kim hangi türküyü kim için söylüyor olabilirdi, kestirmeye çalışmak hiç de zor değildi. Hatta türkülerdeki yâr figüründen bıkan komşu köyden biri ‘Haydi kızım bana bir yârsız türkü söyle bakalım.’ dediği zaman, kızının yârsiz türkü bulamayıp ‘Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’ diye İstiklâl Marşı’nı türkü gibi okuduğu ayrı bir hikâyedir.

Sonra çocuk kalbim öğrendi ki bunlar bizim köyün genç kızlarının ya da delikanlılarının değilmiş. Sonradan öğrendim ki o beni yoran türküyü hem onlar yapmamış hem de ‘süsdail’ Sis Dağı, ‘lapır’ da vapur demekmiş. Şimdi anlatıp gülüyoruz çocuk kalbim ve çocukluk arkadaşımla.”

Eğitime adanmış bir hayat Huriye Saraç

Bekir Abi’nin kapağında bu sayı Huriye Saraç var. Hayatını eğitime, öğretime, insan yetiştirmeye adamış bir isim Saraç. Onun hayat mücadelesinden alınacak dersler var. Özellikle günümüz şartları düşünülünce onun sözleri daha bir anlam kazanıyor. Levent Süer ve Mine Özcan Süer’in gerçekleştirdiği söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Hasan Ali Yücel bütün yabancı yazarların kitaplarını çevirtip bizim kütüphanemize koyuyordu. Akşamları yatmadan önce okuma saatimiz vardı. Okuyacağımız kitabı kim yazdı, ismi nedir,  bu kitaptan ne anladın, ana fikri nedir şeklinde defterimize not alıyorduk. Elbette anlayışı eşit değildi, kimi bir kere okumada anlar, kimi iki kere okumada anlar. Anlamadığımızda birbirimize tekrar eder, sorardık. Kitapların  özetlerini kısa kısa yazardık.”

“Elbette yaşamım hep dramla geçti, ufak bir şeyde duygulanıyorum. Türk müziğimizi seviyorum, türküleri çok severim. Emirdağ türkülerini çok severim, el işi severim. İnsanlara bir şey öğretmeyi çok severim. Enstrüman, mandolin çalmakla kalmadık, piyano da çalardık.”

“… kadınlarımız kitaptan kucak kucak kaçıyor, kadınlarımız dış görünüşüne daha önem veriyor. Senin beyninde bu varsa sen hiçbir zaman dış görünüşe önem vermezsin. Kadınlar bilgilensin. Kurslara gitsin, kadın toplantılarına gitsin, kadınlarımızdan çok kültürlü olanlar var, onlardan gidip bilgi alsın, onları dinlesinler, kendilerini kurtarsınlar.”

Sıradan yaşayacaksın

Fatma Erkul, bir Can Yücel sesiyle herkesi sıradan yaşamaya çağırıyor. Herkesin arzulayıp da bir türlü cesaret edemediği huzur ülkesi olan öylesine yaşamaya.

“Yaşayacaksın, öylesine, sıradan. Eli kolu salınmış, düşsüz, gülüşsüz mevsimlere ve günlere hapsedeceksin kendini. Tadında bırakacaksın varken tuzu. Uzun yürüyüşlere adım atacak, uykusuz gecelerde, tam da dalmışken uykuya dünya, yokmuş gibi unutulup, sen var olacaksın. Yazacaksın, dolu dizgin, yazdıkça yaşayacaksın.

Dünyanı sen kuracak, sen kurtaracaksın.”

Bekir Abi’den şiirler

sen yoksan boşluktadır katre katre gözyaşları
şahittir feryada bir ay birde rıhtım taşları
med-cezirdir ruhun taşkın yansımaları
ateşe uçarken araftadır ruhun kanat çırpışları…

Mete Dayı

ah sarı papatyam
vurgun yağmurlarına hasretim
hasta düşmemek için ıslanmak yasaklandı bana
ha dağa tırmanmaktır ha inmek gökten yere
bir kuşun kanadından düşen telekler gibi
en kalın yağmuru sar da gel
o uzun yola döşe saçlarındaki nemi

Müştehir Karakaya

Aynalar yüzünden bilir derindekini
Bilirsin gözlerin için yaratıldı evren
Ondan ödünç alıyorsun benim gözlerimi
Gözlerinden güzelsin…
 

Mehmet Aycı

Ben vakit
ince teferruatlar doğurganken
düşümle gelen varlık
istendiği yerden kopmuyor hayat
vefasına hangi kalp vefalı
ebede dönük aşk
tiryakisi olduğum ne varsa
çer-çöp yalnızlığıma kundak
Kalıyor bana çılgın seferler

İbrahim Hakkı Gündoğdu

Ankara gri bugün yağmur da hiç durmadı
Çıkamadım dışarı göz yaşımda saklansın
Ben içimle dövüştüm kimse beni sormadı
Sen yoksun ya yanımda bu yağmur yasaklansın

Zehra Bardakcı

Sahaflar ve sahafların gelişimi

Aydos dergisinin 20. sayısı elimde. Aydos’u da Aydos parkını da bilirim ama bu isim bana hemen dost çağrışımı yapar. Derginin sıcaklığı da bunu pekiştiriyor zaten. Derginin künyesine baktığımda da “dost” kelimesinin içini dolduracak isimler karşılıyor beni. Yolu açık olsun dostların ve Aydos’un.

Büşra Ünal’ın emek mahsulü yazısını okudum ve birçok bölümün altını çizdim. Sahaflık geleneğine geçmişten günümüze uzanan bir çizgide bakan bir yazı bu.

“Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’da medreselerin yaygınlaşmasıyla birlikte kitap ticareti de artar. XV. yüzyılın ilk yarısında şehirdeki medrese sayısı yirmi bire ulaşır. Bu dönemde Bursa’da kitap akışı, telif ve istinsah faaliyetleri de yoğunlaşmıştır. Görülen bir uygulama da çeşitli ev ve giyim eşyası satan dükkânların bunlara ek olarak kitap satmalarıdır. Dükkân sahibi olan terzi, berber gibi çeşitli mesleklerden insanlar dükkanlarında satılmak üzere kitap da bulundururlar.

Bursa’da kitap satışıyla meşgul olan başlıca iki meslek grubu vardır; sahaflar ve mücellitler. Kitap satışıyla uğraşan esnafın XVI. asırda bir çarşıda toplandığı ve buradan Sahaflar Çarşısı şeklinde bahsedildiği görülür.”

“Sahaflık mesleği XVI.–XVII. asırlarda genellikle ulema sınıfından kimseler tarafından ikinci bir meslek olarak yapılmaktaydı. Ulema dışında bazı diğer meslek mensuplarının da ikinci bir meslek olarak sahaflık yaptıklarını gösteren örnekler de vardır. Cahil olduklarıyla ilgili yaygın kanaatin aksine sahaflar iyi eğitim görmüş kimselerdi. Birçoğunun hacı ve hafız olması dini vecibelerini yerine getirmekte de hassas olduklarını gösterir.”

“Son senelerde sahaflık mesleğine can veren bir atılım da yılın belli dönemlerinde Üsküdar, Beyoğlu gibi merkezi yerlerde ve zaman zaman diğer ilçelerde de düzenlenen Sahaf Festivalleri’dir. Birçok sahafı aynı anda görmek imkânı bulan alıcılar az da olsa eski yazılı matbu eserlere ulaşma fırsatını yakalar.”

Ömer Seyfettin’i okuyalım, okutalım

Türk hikâyeciliğinden bahsederken olmazsa olmaz isimlerin başında gelir Ömer Seyfettin. Hikâyemizin temelini atmış olan Ömer Seyfettin’in her hikâyesi bu toprakları biraz daha sevmemiz için bir sebeptir. Aydos’ta Şadi Kocabaş’ın Forsa hakkında yazdığı yazıyı görünce bir kez daha hayırla yâd ettim büyük ustayı. Forsa ki onun en önemli eserleri arasındadır. Vatan, millet, bayrak sevgisini anlatmak için binlerce kelimeye gerek yok. Forsa’yı okusun çocuklarımız, Kara Memiş ile şu cümleleri kursun yeter; “Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.”

Şadi Kocabaş da başarılı bir tahlil çalışması yapmış Forsa için. Böyle değerli eserleri ve yazarları okutmak, tanıtmak gerek. Her dem yeni bir heyecanla hem de.

“Ömer Seyfettin’in Forsa adlı hikâyesi, yazarın yaşadığı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun maruz kaldığı iç ayaklanmalar, Avrupa ülkelerinin işgal planları ve batı taklitçisi aydınlarımızın şuur daralmasına karşı; insanımızı diri tutmaya, moral vermeye ve kendi öz değerlerine yönelmeye çağıran mesajlarla yüklüdür. Bugün de o dönemin devlet üzerinde baskı oluşturan sıkıntılarının isim, tarz ve cephe çeşitlendirerek sürdüğünü göz önüne aldığımızda, hikâyenin mesajının geçerliliğini hâlâ koruduğunu söylemek mümkündür.”

Bir âh çeksem…

Hasan Yurtoğlu öyle içten bir Saadettin Kaynak yazısı kaleme almış ki derin bir âh eşliğinde kendimizi bir şarkının koynuna bırakabiliriz. Çektiğimiz her âh cümle dertlerimizin tercümanı olur sadece dertlilerin anlayacağı.

“Ah eden şarkıların en büyük bestekârıdır o. Mucizevî bir sentez yeteneğidir. Klâsik musikiyi halk müziğiyle ve Türk müziğini Batı müziğiyle mezcedebilen; bunu Türk müziği lehine gerçekleştiren bir büyük deha. Onun nağmeleri için inleyen nağmeler deyimi uygundur. Bu husustaki en namlı eserlerinden biri ise ‘Kirpiklerinin gölgesi güllerle bezenmiş’ diye bilinenidir.”

Kirpiklerinin gölgesi güllerle bezenmiş
Rabbim yaratırken onu bir hayli özenmiş

Yolculuk okuldur

Yusuf Tosun bizleri bir yolculuğa davet ediyor yazısında. Yol var, yolcu var, yoldaş da var. Kitaplar, yol arkadaşları, yolculuğun ruha verdiği huzur var yazıda. Satre nasıl ki yolculukları okula benzetiyor, Yusuf Tosun da insana okul olan yolculuklardan bahsediyor.

“Evet, yolculuklar bir bakıma okul gibidir. Her gittiğiniz yerde yeni bir kitabın sayfalarından içeri girer; kitabı okumaz, adeta yaşarsınız içindekileri. Kelime ve cümleleri hayalinizde birbirine eklemlemek yerine, o kelime ve cümlelerin kendisi olursunuz bir bakıma. Gezdiğiniz yerler ve gördükleriniz karşısında hayretler içerisinde kalırsınız. Böylece hafızanızda oluşan canlı anekdotlarla sürekli eğitilirsiniz. Buna rağmen bilirsiniz ki yol uzun fakat menzil yakındır.”

Aydos’tan şiirler

ürper, kalbin kurumadan yeterse gücün
ürper, kanatlandır bilincini
göğsüne sızar gördüğün her şey
sızar içine göğün kalemi
isim isim büyür taneleri sevincin
duyarsın.
ürperir akıl, kalp yorulmaz
unutma

Mustafa Karasoy

oğluna hiç sarılmamış babanın
vadisidir yüreğim
yamacım, ağır harfler kesiği
kimse görmesin diye anılarımı
incir yaprağına sarındım

Ercan Eriş

tepe noktasındayım dünyanın
beni görünce
ince ince
yolunu şaşırmasından korkuyorum rüzgârın
dönmeye fırsat bulamamış bir tekerlek bu
kurtların dişlediği bir testere
düşünce suçundan içeri girsem
namazım kabul olur mu?

Kadir Ünal

sensin işte varlığı henüz keşfedilmemiş bir ses
seni bulunca dilim genişler eski tümceler hazan olur

Ahmet Hakan Karataş

kayır beni Allah’ım kendimden
her dilde ağlamak niyetindeyim şimdi

Hatice Ermiş Özdemir

kapanan her kapının tokmağı
üşüyen sırtına saplanmakta şairin
hiçbir asansör ağrı kesici değil
değil hiçbir suskunluk

Sıddık Ertaş

Kara lastik deyip geçme

Açıkkara dergisi 19. sayısına kara lastiklerle girdi desem yeridir. Edebiyat tarihimizdeki ilginç özel sayılar arasına rahatlıkla girecek bir sayı hazırlamış dergi. Giriş yazısında; “Anadolu’da: Ankara lastiği, azim, Cızlavut, Cizlavit, Ermenek, Hasansaka, kara lastik, kelik, lapçın, soğukkuyu, lastik ayakkabı, rastik, Urum, Trabzon lastiği, yemeni gibi adlarla anılan bu ayakkabı sizin yaşadığınız yörelerde hangi isimle anılıyordu orasını bilmiyorum ama zamanın bir kavşağında onunla ayaklarınız topraktan kesilmiştir.” denmiş. Ben bunlara bir de Tokat yöresindeki adını ekleyim; Niksar kale.

Şiirler, yazılar eşliğinde kara lastik edebiyatı var karşımızda. Keyifle, özlemle, iç geçirerek okunacak bir sayı hazırlamış Açıkkara. Dosya konusundan paylaşımlar yapacağım.

“Mes ve lastik… Bir zamanların kış aylarının vazgeçilmez ayak giyeceği veya ayak kabı… Şimdilerde de var da yeni nesilden kaç kişi biliyor veya zamanı gelince kaç kişi giyiyor, orası bilinmiyor. Oysa kış kapıya yanaşınca ya önceki yılın mes ve lastiği yeniden giyilecek hâle getirilir veya özellikle yetişme çağında olanların ayak numaraları büyümüşse yenileri alınır. Lastikler, yanılmıyorsam dış ülkelerden getirilirdi de en ünlü markası Gislaved idi. Üzerleri sanki ruganlanmış gibi pırıl pırıl ışırdı. O yıllarda mesler hep çaprazlı idi de sonradan bu çaprazların yerini fermuarlar aldı. Ben fermuarlı meslere yetişemedim, daha doğrusu artık o yıllardaki genel adıyla kundura, özel adıyla iskarpin giymeye başlamıştım. Bu yeni mesler hem giyme açısından büyük kolaylık sağlıyordu hem de sağlığımız açısından…”

Saim Sakaoğlu

“Peki, hiç mi kara lastik giymedim? Giymez olur muyum? Cızlavıt lastik giydim. Made in Sweden’di. Yirminci yüzyılın başında icat edilmişti. 1930’lu yıllarda Türkiye piyasasına fırtına gibi girmişti. Kart lastiğe göre daha derli topluydu. Daha parlak bir yüzeyi vardı ve sanki biraz daha ayakkabıya benziyordu. Üstelik içinde astarı da vardı. Az da olsa ayağınızın terini emiyordu. Hele Derby marka ökçeli, kırmızı astarlı parlak bir modeli vardı ki, giydiğiniz günün akşamına kadar gözlerinizi ayaklarınızdan alamıyordunuz. Arkadaşlarınızın kıskanç bakışlarından derlediğiniz haz da cabası! Ama köy işte! Dağ, taş, orman, yayla, bahçe, bostan derken lastik dayanmıyordu ki! Cızlavıt biraz daha nazik ve zarifti galiba; çabuk yırtılıyordu.”

Tacettin Şimşek

“Gelelim ünlü Cızlavet’e… 1897 yılında başlanan üretimi sürüyor. Cızlavet, gerçekte İsveççe Gislaved sözcüğünün Türkçeleştirilmişi. Üretici işletmenin adı Türkiye’de zaman içinde yaygınlaşarak doğrudan ürünü simgeler oldu. Türk Edebiyatı’na girecek denli yerlileşti. Fakir Baykurt, Köy Mühürü başlıklı öyküsünde: “Cızlavat lastikler giymişti ayaklarına kalabalık. Hiç ses çıkarmıyordu bu lastikler.” demiş. Bekir Yıldız, Tahir Usta başlıklı öyküsünde: “Kardeşinin, yazdan kalma gıslaved lastikleri geldi sonra güzelliğin üstüne.” tümcesinde yer vermiş. Türdeşleri gibi bağcıksızdır. Hurda lastikten üretildiği için türdeşleri gibi bir geri dönüşüm ürünüdür. Cızlavet’in de karası yaygındı diğer lastiklerdeki gibi. Kızlar, kadınlar için üretilen başka renklileri de varmış; köyde çok yaşamadığımdan mıdır bilmem, belleğimde renkli bir görüntü barınmamış. Aradaki en görünür ayrım şudur: Kara lastik dendiğinde desensiz bir ayak giyeceği, Cızlavet dendiğindeyse ön yüzüne bağcıklı ayakkabı biçimi verilmiş lastik ayakkabı anlaşılır.”

Erdal Noyan

“Bu ayakkabıya yağmur çamur işlemez. Yıkadığınızda gıcır gıcır olur. Ağzını ters döndürüp birazcık güneşe koyduğunuzda kuruyuverir. Eğer hava sıcaksa ayağınızı yakmasını istemiyorsanız içine biraz sol doldurursunuz ama bu sefer de yürürken hart hurt diye ses çıkarır. Bu sesi bir başkası duyarsa “Nohut yahnisi mi yedin?” diyerek ayakkabının sahibiyle alay ederdi.

Sizin oralarda bu lastiğe başka isimler de yakıştıranlar olmuştur. Merak ediyorsanız sizden büyüklere de sormanızda bir sakınca yoktur. Yani anlayacağınız bizim adına soğuk kuyu dediğimiz kara lastik ayakkabı hem kışlık hem yazlık ayakkabıydı. Yazları oğlak yaymaya gittiğimizde yaylak yerlerimize yakın bir pınar etrafında oğlakları yayardık. Bizim o zamanlar adına gelengi dediğimiz dağ farelerinin deliklerini arardık. Bu gelengiler bazen bir taşın üstüne çıkar, arka ayakları üzerine dikilip etrafı seyrederlerdi. Biz de onları görür görmez kovalardık. Maksat girdikleri delikleri bulmaktı. Deliği bulduk mu? Bulduk. Esas macera bundan sonra başlardı. Herkes fare deliğinin başına gelir, soğuk kuyularını çıkarır, bir kişi deliğin başında bekler diğerleri de soğuk kuyularla pınardan su taşır. Gelen sular deliğe itinayla doldurulur ve bir müddet sonra da aramızda usta olan birisi delikten çıkan fareyi ensesinden yakalar. Bu arada müsait olan bir arkadaş gelincik çiçeğinin kökünden bir çift (öküz ya da atın çektiği köten) yaparak kullanıma hazır hale getirir. Ağaç dallarının kabuklarını ince ince soyup işlemden geçirerek ip yapar ve fareyi öküz niyetine çifte koşarak yaklaşık yarım metre kadar toprak alanı sürerdik.”

Tayyip Atmaca

“Elazığ’da, Fırat Üniversitesi’nde hocalık yaptığım 1982-1989 yılları arasında, Elazığ ve yöresinde giyilen “poçikli ayakkabı” yaptırmıştım. Arkasına “poçik” (=kuyruk) denilen bu ayakkabı yumuşak deriden ve çok rahat idi. Ramazan akşamları altıma giydiğim “Elazığ şalvarı”nın altına “poçikliyi” de çektim mi tam bir “Gakkoş” olurdum. Yıllar yılları o kadar çabuk ve hızlı kovalıyor ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor insanoğlu. “Soğuk kuyu lastiği”nden Elazığ’ın “poçikli ayakkabı”sına uzanan o meşakkatli yolların nasıl tükendiğini şimdi, “seksen” yaşımda anlayabiliyorum. Gidenlere rahmet kalanlara selam olsun!”

Tuncer Gülensoy

“Çorapsız kara lastik ayakkabı yazın giyilirse, oyun oynanırken ve yolda yürürken ayak kısa zamanda terler. Yaşanan yer, yollar ve çevre hep toprak olduğu için ve ayaklar öyle sık sık yıkanmadığı için ayağın kiri, tozu kara lastiğin içinde parmak aralarından başlayarak vıcık vıcık olmaya ve derken ayak altına, yanlara doğru yayılarak adeta kaygan bir zemin oluşturmaya başlardı ki giyenin yürümesini, koşmasını bile yavaşlatırdı. Bir yerde çıkartmak gerektiğinde o ayağın sahibine öyle bir dert olurdu ki tarifi mümkün değil. Eve gelmişse mesele yok, tulumbadan veya çağda/ cağda ibrikten akıtacağı su ile yıkamak mümkün; camiye gideceksen, abdest alacak kimse kalmayınca utana sıkıla yıkamak, hele bir tanıdığın evine gitmek ve içeri girmek zorunda kalırsan…”

Arif Bilgin

Düşünebiliyor musunuz tarlada çift sürüyorsunuz. Yoruldunuz, elinizi ayağınızı yıkayıp biraz dinlenmek istediniz. Ayaklarınız biraz nefes alsın diye çarıklarınızı kenara bırakıp başınızı yere koydunuz. Beş dakika sonra kalktığınızda bir bakmışsınız çarıklar meydanda yok. Yerinde yeller esiyor. O da ne? Çarığın teki, köyde boşta dolaşan bir köpeğin ağzında! Çarığı ha bire kemirip duruyor. Diğer çiftini çoktan mideye indirmiş bile. Güler misiniz ağlar mısınız?! Köpeklerin bu marifeti, kıtlık yıllarında, savaş dönemlerinde açlıktan çaresiz ve bitap düşen köylülere ilham kaynağı olmuş. Yaşlılarımız anlatır. İnsanlar çaresizliklerinden bu çarıkları öğütüp kavurarak karınlarını doyurmaya çalışmış.

Nidayi Sevim

“Mastika ayakkabısı da giydik. Ortasından, yanından, üstünden delikli ayakkabılardı. Yağmur girince içine, ayaklarımız benek benek leke olur; ter izi kalırdı topuklarımızda. Ayaklarımızı, sularda vıcık vıcık sesiyle şut atar gibi gezdirir bundan da çok mutlu olurduk. Penye dediğimiz tişörtlerle daha anlamlıydı bu mastika ayakkabılar. Seksenli yılların kokusuydu bunlar. Bu koku yeri gelir ter kokusu, yeri gelir çamur lekesi, yeri gelir sonbahar esintisi olurdu. Naylondan ayakkabıydı altı üstü ama anlat anlat bitiremez, giy giy doymazdık.

Anlat anlat bitmeyecek bir ayakkabı markamız daha vardı: “Kara lastik”. Ya da Bafra ağzıyla diyecek okursak: “Gara Lastik”. Biraz parlakça olanına da “derbey” denirdi. Yaşlılar giyerdi daha çok derbeyleri. Kâh camiye giden dedelerimizin yolunda, kâh ev sohbetlerine giden anneannelerin ayaklarında görürdük. İçi kırmızımsı bez parçasıyla donatılmış, âdeta ayakkabıya da giyene de bir zenginlik katmıştı.”

Fatih Tezce

“Kara lastik ayakkabı denince aklıma babaannem gelir. Dışarı çıkarken meshinin üstüne kara lastik ayakkabılarını giyerdi. Nasıl da yakışırdı onun asil duruşuna; başı dik, yavaş yavaş, yerdeki karıncaları kollayarak yürüyüşü gözümün önünden gitmeyen resimlerdendir. O lastik ayakkabılar herhalde babaannemin olduğu için bendeki kıymeti ziyadesiyle fazlaydı; onları silip parlatmaya can atardım, bu işi vazife edinmiştim kendi kendime.

Altmışlı yıllarda Ankara’da biz çocuklara da lastik ayakkabı alınırdı; ancak rengi kara değildi ama çizmelerimiz kara lastikti. Lastik çizmeleri ayağımıza geçirince kendimizi özgür hisseder; daha iyi koşar, daha güçlü oynardık. Pantolonun paçalarını da içine iyice yerleştirdik mi suların, çamurların içinde yürümek sorun olmak şöyle dursun eğlence halini alırdı. Belki de en lüks giysimiz onlardı; çoğu çocuğun paltosu, mantosu yoktu ama lastik çizmesi varsa gerisi teferruattan ibaretti. Siyah renk asilliğin simgesidir; gizemin, dengenin, tefekkürün rengidir. Hz. Peygamber Efendimiz (sav) Medine’ye hicret etmek zorunda kalınca Mekke mateme bürünür ve Beytullah karaları giyinir; böylece o tarihten itibaren kara renk, matemin rengi de olur.”

Seher Keçe

“Belleğimde çocukluğuma dair, babama ait bir görüntü var: Kapının önünde bebek mezarı kadar büyük bir kara lastik. Baba sözcüğü en çok da bu görüntüyle birlikte oturur zihnime. Uzak ülkelerden yılda bir iki sefer evimize gelip birdenbire çekip giden koca bir devdi çocukluğumun babası. Kara lastikleri hayran hayran seyrederdim, küçücük ayaklarımı içine sokup kaldırmaya çalışırdım. Ter kokardı içleri ama peynir kokuyor sanırdım ben yine de. Babam çok peynir yiyor demek ki diye sevinirdim peynirin nasıl bir şey olduğunu bilmeden. Anam güçlü kadındır. Kocası gurbete çıkmış her kadın kadar güçlü bir kadın. Eskilerin deyişiyle ‘hükümet gibi kadın’dır. Bugün bile anamdan çekindiğim kadar babamdan çekinmem. Ayağında kara lastiklerle mahallenin kadınlarına nota vermişliği, mahallenin çocuklarına nutuk çekmişliği çoktur. Dere kenarında bulduğumuz bir kara lastik teki yüzünden abimin dereye düştüğünü düşünen ve kara lastiği bağrına basıp ağıtlar yakmaya başlayan anam aynı günün akşamüzeri abimin ekin tarlasının içinde uyurken bulunmasıyla bu sefer de sevincinden kara lastiği öpmeye başlamıştı. Bütün bu hüzünlü çağrışımların yanı sıra kara lastik çocukluğumun futbol efsanelerinden biridir. Meşin kramponlar henüz hayatımıza girmeden önce ileri uç oyuncularının en büyük silahı normalinden bir numara küçük kara lastikti. Özellikle füze yollamanın en kolay yolu olan kara burun tekniğini en verimli kullanacağınız ayakkabıdır. Bilgisayar oyunlarının çocukları esir etmediği yıllarda sosyalleşme ihtiyacını gidermenin en iyi yollarından biri de mahalle maçlarıydı. Bu maçlarda hem farklı mahallelerdeki erkeklerle arkadaş olma fırsatı bulurduk hem de aşk mektubu yazabileceğimiz yeni bir kız bulmaya dair ümitlerimiz taze kalırdı. İşte böyle bir mahalle maçında efsaneleşti kara lastik.”

Erhan Çamurcu

Yemeniyle uzun süre arkadaşlık yapan küçük tebessümlü ayakkabı “Gıslavet=Cızlavet=soğuk kuyu” kim olduğunu biliyorum senin.

Çocukluğumun hüzün yağmuru içindeki ayakkabısı Gıslavet. Soğuk ve sıcağın ortasında kendine özel bir yer açtıran siyah kuğum. Hayatın küçük patikalarında sessiz ve nazlı bir edayla yollar kısaltan siyah atım.

Yolların bilge seyyahı. Gezmeye mi gideceksiniz; şahlanan doru bir at, misafirliğe mi çıkacaksınız;

çamurlarını temizlerseniz tam ona göre, futbol mu oynayacaksınız; bulunmaz bir krampon; hele de topa burunla vurursanız tam bir gol ustası. Onunla yürünen okul yolu mu, işte o utangaçlığımızın kızaran yanakları.

Pıtraklı tarla mı yoksa trekking mi mesele değil.

Hayat yokuşu onun sırtında yük değil; yük olsa da şikâyeti yok.

Üzerinde bir yere bağlanmak için ip de yok, hür bir gezgin. Kunduraların altında ezilen bir fakir değil sanki. Tam bir abdal ve mütevazıdır o.

Yasin Mortaş

Açıkkara’dan şiirler

Ah bizim daha söylenmemiş ne hoyrat avazımız var

Sabahları geldiğimiz karlı yolları ısıtırız soba kenarında

Ama en çok da ayakkabıları kara batmış sular içinde

Dizilir alevlerden sobanın kenarına türkülerimizi ısıtırız

Kara lastik çabucak kurur akşam dönüş yollarına

Bizim o günlerden kalma incecik bir sızımız var

Âtıf Bedir

yetmişlerde giymiştim abide kara lastik

aldım topraktan seni güzide kara lastik

petrol artığı derdi utanmaz kara yüzler

halbuki şenliktin sen bizlere kara lastik

Cevat Akkanat

Soğuk kuyu giyerler

Gider mi ki kederler

Çocuk genç yaşlı herkes

Cızlavıt der giyerler

Adem Karafilik

Ankara lâstiği alınca babam

Hayran hayran, baka baka giyerdim.

Tavan yapar idi o gün fiyakam

Kaşlarımı yıka yıka giyerdim.

Başucumda yatırırdım ilk gece

Usul usul bakar idim gizlice

Şafakta kalkardım herkesten önce

Gözlerimi dike dike giyerdim.

Fikret Görgün

Senden bana yadigâr ayağımdaki nasır

Bir arada yaşadık seninle çeyrek asır

Kuş tüyü yatak gibi gelirdi bize hasır

Eskiyende atılmaz, çıradır kara lastik!

Göklerde yankılanır garibanın niyazı

Siyahları ak eyler alnındaki beyazı

Kara kışlardan çıkıp görememiştir yazı

Yazıdan bîhaberdir, turadır kara lastik!

M. Nihat Malkoç