Eylül 2019 dergilerine genel bir bakış-3

Cihan Aktaş’ın resimleri devam ediyor

İlkini Mahalle Mektebi’nin 48. sayısında okuduğumuz “Yükümü Hafifleten Resimler” yazısına 49. sayıda da devam ediyor Cihan Aktaş. Dergiden görsel bir şölen eşliğinde okuduğum yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“2011 yılında bir sonbahar günü Tahran’da, Sadabad sarayında adına açılmış müzede Ferşçiyan’ın eserlerini incelerken şu düşünceleri kaydetmiştim not defterime: Üslubunu seversiniz, sevmezsiniz, bana da çok yakın değil aslında, ancak Ferşçiyan, bu üslubu edinmek için seksen iki yıllık ömrünün neredeyse tamamını resme, minyatüre adamış. Aşura akşamının yere göğe işleyen kederini hiçbir ressam onun gibi yansıtamadı. Dehşet, ürküntü, yerini bulamamışlığın tedirginliği, geleceğe dönük bir kuşku, nefsine uyarak düşkünleşen insanın tabiatı da yoldan çıkartması; bazen bir Delacroix, bir Rossetti; hatta Siyah Kalem zaman zaman bir El-Greco ve Goya ışıltısı...”

Miro, tarih boyunca sanatın, özellikle resim sanatının gelişmediğini, tersine bir gerileme içinde olduğunu düşündü: “Mağara insanı döneminden beri resim gerilemeyi sürdürüyor” demişti. Ressamın bu cümlesinden hareketle Aliyaİzzetbegoviç, sanatın medeniyetle ve sözde (doğrusal) ilerlemeyle hiç bir esaslı ilişkisinin bulunmadığını öne sürerken, şu tespiti yaptı: “Bu görüşten çıkarılan neticelerden biri, resmin (sanat) medeniyetle ve sözde ilerlemeyle hiçbir esaslı ilişkisinin bulunmamasıdır. Aynı şey din ve insan konusunda da geçerlidir.”

“Minyatür İran’da ressamlar için geniş bir beslenme. Ressam Fehime SalihiFiruz’la bu konuyu 2011 yılında Dünya Bülteni için röportaj yapmak için evine gittiğimde konuşmuştum.

İran’ın orta kuşak kadın ressamları arasında bulunan, resimlerinde büyük bir kültürel birikimin izlerini fark ettiğim için çoktandır tanışmayı istediğim bir ressamdı SalihiFiruz. Kızı Melorin’in kızım Merve’nin üniversiteden arkadaşı olduğunu öğrendikten sonra Dünya Bülteni için bir söyleşi yapmayı düşündüm, rahmetli Akif Emre ile yazıştıktan sonra arayıp randevu istedim. Bizi Mir Damat’taki Zafer semti civarında bir sokakta bulunan, duvarları tablolarıyla süslü, galeriyi andıran evinde kabul etti Fehime Hanım. Aynı zamanda atölye gibi görünen ev, sahibesinin resim aşkının dönemlerini yansıtan çeşitli göstergelerle dolu. Ev kadınlığı ve anneliğin zemininde gelişen resim aşkı onu orta yaşların eşiğindeyken üniversite sınavına girmeye zorluyor. Büyük kızı Mahsa 15, küçüğü Melorin ise 11 yaşlarındadır o resim yapmaya başladığında. Geç başlamış resme Fehime Hanım, ancak çok fazla çalışarak bir mesafeyi kapattığı açık. Tabloları büyük emek verilmiş çalışmalar.”

Gülçin Durman Mahalle Mektebi’nde

Yeni kitabı Başıma Gelenler Hep Senin Yüzünden’i büyük bir beğeni ile okudum Gülçin Durman’ın. Öykü okumanın keyfine varıyorsunuz onun cümlelerini okurken. Mahalle Mektebi’nde Selvigül Kandoğmuş Şahin bir söyleşi yapmış Durman ile. İki dost öykücünün sohbeti gibi okuyacaksınız bu söyleşiyi. Ben bu tadı aldım. Söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Geçmiş, her zaman güzeldir. Çünkü konuşurken, yeniden kurgularız onu. Bunu da bilmeden, farkında olmadan yaparız aslında. Ben de bu kitapta geçmişi yazdım. İster istemez de onu tatlandırdım. Kişisel olarak neler yaşadığıma, hissettiğime gelirsek; çocukluğumda da ilk gençlik yıllarımda da ben pek haz etmezdim mahalle hayatından, komşuluk ilişkilerinden ve daha bir sürü başka şeyden. Fakat yaşamak başka, yazmak başka. İnsan sevmediği ya da uzakta durduğu şeyleri de sağlam bir şekilde yazabilir. Ve bunun duygusunu da verebilir okuyucuya.”

“Müslüman olmak bana yaşama sevinci, gücü ve neşe veriyor. Bende insanların beğendiği, sevdiği takdir ettiği her ne varsa hepsinin de Müslüman olmaklığım yüzünden gerçekleştiğini düşünüyorum. Müslüman bir kadın olmanın izzeti ve şerefi ile hayatımı sürdürüyorum. Bunu hikâyelerimde belirtmem kadar doğal bir şey de olamaz, sanırım. Televizyonun altın çağını yaşadığı bir dönemde geçti çocukluğum. Ne dizilerde ne sinemada bir tanecik olsun iyi bir Müslümanı tipi seyretmedim. Hakeza eğitim hayatım boyunca da içlerinde olduğum insanlar için de hoş şeyler duymadım. Şimdi de durum pek değişmedi aslına bakarsınız. Tuhaf kahramanlar, depresif, insanı bir yere ulaştırmayan bunalım öyküleri dönüp dolaşıyor etrafımızda. Oysa biraz hareket, neşe hepimize iyi gelir diye düşündüm ve işte bu hikâyeler çıktı ortaya.”

“Keşke yazabilsem! Roman, ayrı bir disiplin. Hem çok malumat istiyor hem de bolca zaman. Şu anda bende ikisi de yok. Fakat uzun hikâye tarzında bir metin yazmayı, çok arzu ediyorum. Hatta başladım da böyle bir metne. İnşallah bitirmek de nasip olur.”

Ne olacak be Netflix hallerimiz?

Hayatımıza yeni bir şeyler girmeye görsün. Bir anda adapte oluyoruz sanki bir parçamız gibi. Mahalle Mektebi’nin “Dijital ve…” isimli dosyasını okurken bütün dijital dünya gözlerimin önünde dönüp durdu. Bizi çepeçevre saran kuşatmanın bütün detayları var dosyada. Ben örnek olarak son günlerde sıkça gündeme de gelen netflix ile ilgili Sedat Cereci’nin yazısından paylaşım yapacağım.

“Sinema salonları, video kasetler, DVDler gibi olanakların ardından, kaliteli film izleme olanakları sunan netflix, tüm değerlerin, alışkanlıkların ve yaklaşımların biçim ve anlam değiştirdiği hipermodern çağda, çılgınlık boyutunda ilgi gören teknolojidir. Artık herkes günlük söyleşilerinde, netflixte izlediği filmleri konuşmaktadır (Steinberg, 2018: 47). Özellikle bazı dizilerin, fantastik öyküler gibi dilden dile anlatıldığı dönemin başlıca medyası netflix olmuştur.”

“Çeşitli ödüllü dizileri, filmleri, belgeselleri ve daha fazlasının, internete bağlı binlerce cihaz üzerinden izlenmesini sağlayan ve bunun için geniş bir platform oluşturan bir yayın hizmeti olan netflix, aylık üyeliklerle etkinliğini sürdürmektedir. Dünyada yaklaşık 125 milyon kişinin abone olduğu netflixin üye sayısı her gün artmaktadır. Netflix abonelerinin üyelik için ödedikleri aidatların miktarı, dünya ekonomisinin yüksek gelirlerinden birini oluşturmaktadır (muchneeded.com, 2019). Bu yüksek ilgi ve getiri, netflixe, en popüler dijital pazarlama aracı olma yolunu açmaktadır. İlgi, beğeni ve kabul, netflixin büyük kitleleri kolayca sömürme yolunu da açmaktadır.

Çağdaş sömürü, artık silah işgalleriyle değil, teknolojinin kullanıldığı kültürel işgallerle yapılmaktadır.”

Yıldız Ramazanoğlu’dan Öykümün Bahanesi

Mahalle Mektebi’nde en sevdiğim bölümlerden biri “Öykümün Bahanesi”. Bu sayının konuğu Yıldız Ramazanoğlu. Bölüm güzel, konuk da Ramazanoğlu olunca ortaya öykü tadında bir metin çıkmaması düşünülemez. Bu bölümleri özellikle öyküye gönül vermiş genç arkadaşların mutlaka okuması gerekiyor. Çünkü her cümlede çok değerli işaretler var.

“Hikâye mühendislik faaliyeti gibi üzerine düşünülmüş itinayla kurgulanıp heykel misali yontulmuş bir metin değildir. Bir eskize benzer bazen, başlangıçların ilk cümlelerinden oluşur. Kırmızı kitabımda yer alan Kuşlar da Düşer öyküsünün hikayesini anlatmak isterim. Ölmekte olan bir yavru kuş hakkında birkaç nottan ibaret.”

“Hayat yazmaya izin vermez. Artık ne hayat memat meselesiyse yaşamın bir açığını bulup oradan yürüyor insan. Gece ikide yemek yapıp balkona koyardım. Çocuklarım eşim ertesi akşam aç kalmasın diye. Sonra bir şey yazmaya çalışırdım, yorgunluktan yazamaz yazmaya çalışırdım çünkü. Sabah erken kalkıp kahvaltı hazırlar, toplar, yıkar, koşar, çocukları giydirip uğurlar, çamaşırları asar sonra arabama binip radyoyu açardım. Müzikle beraber hikâyeler aklımdaki monitörden akmaya başlar kayıt altına alınamadan uçar giderlerdi ipi kopmuş uçurtma gibi. İnsanlar bir de bakmışım beni ucun ucun geçmiş dalgınlığımdan istifade.”

Kintsugi

Zeynep Kahraman Füzün’ün öyküsünün adını görünce bir iç geçirmedim değil hani. Bu isimli bir öykü ya da şiir yazmayı çok istemiştim. Çünkü bir aralar kintsugi sevdasına uzak doğu hayalleri kurmuşluğum olmuştu. Şimdi bu öyküyü okuyunca içim ferahladı. Füzün hakkını vermiş öykünün. Tebrikler.

“Hemen yere çömelip vazo parçalarını toplamaya başladım. Ellerim titriyordu. Vazo parçaları ellerimi kesiyordu. Titreyen ellerimden kan sızıyordu. Vazo parçalarını toplamaya devam ediyordum. Beyaz seramikler yer yer kırmızıya boyanmıştı. Kırıkların arasında altın defterini gördüm. Yırtılmış ve içinden ayrılan altın yaprakları parçalanmıştı. Kanayan ellerimle toplamaya çalıştım. Ellerim titriyordu.

Bir elimde vazo parçaları, diğer elimde altın defteri ile çömeldiğim yerden doğruldum. Babam tepemde dikilmiş bana bakıyordu. Elini uzattı. Görmezden gelerek odama koştum.

Sergime birkaç gün kalmıştı. Aylardır üzerinde çalıştığım ve sergimin en özel parçası olacak olan eserim tamamlanmak üzereydi. Sadece bir köşesinde birkaç yaprağı altınla taramam gerekiyordu. Çerçevesini bile seçip hazırlatmıştım.”  

Mahalle Mektebi’nden şiirler

bir kuytu buldum dağın içinde, oğlumu sırtıma vurdum
                                gün karardı, kan pek yavuz, cihan uykuda

çakaralmazın gâvurluğu tuttu, hançeri evde unuttum
                              elim çolak, efem yaralı, köyüm uzakta

Ali Emre

Bütün gün gözlüğün dalgınlığını siliyoruz
Maziden, reçeteden bahsediyoruz
Geç kalıyoruz uçağa, trene, vapura
Arzu olarak kalıyor öteki odaya dönmek

Nazım Payam

ormanda bir ağacı itekledi kör kuşlar
minyatürde her bir renk aktı başka zamandan
gülüşü korku dolu ters çevrilmiş yokuşlar
çok eskiden burada belki de bir bedesten
kapıya kilit vurmuş boş dönmüştü ormandan

Hüseyin Akın

Yıldız Ramazanoğlu Şiar’da

24. sayısına Selvigül Kandoğmuş Şahin’in güz renkli tablosu ile girdi Şiar. Mevsimine yakışan bir ahenkle hem de.  

Serap Kadıoğlu’nun söyleşileri artık derginin klâsikleri arasına girdi bile. İçten, hoş ve gönülden sohbetler bunlar. Bu sayının konuğu Yıldız Ramazanoğlu. Tabii ki konuk Ramazanoğlu olunca büyük bir keyifle okudum söyleşiyi. Tadımlık bir paylaşım yapacağım. Devamı Şiar 24’te.

“Hayatta ne varsa sanata sızacak elbette. Bizim kültür ve irfan dünyamızın bir parçası bu sözünü ettikleriniz. Ne şekilde yer aldığı önemli. Malzeme olarak tüketiliyor mu, yoksa ruhuna eriliyor mu? Başöğretmen edası mı hâkim, mahviyetle içinden mi geçiliyor? Sanatla edebiyatla temas etme biçimi ve niyeti ortaya çıkan eserin kıymetini belirler.”

“Hikâye bize kim olduğumuzu söyler. Kayda değer bir hikâyemiz var mı, başımızdan neler geçiyor bunlara tahkiye sanatıyla bakabiliyoruz. İnsan hikâye aynasında kendine bakmak başka öteki farklı varoluşlara eğilmek ihtiyacında demek ki. Bir de zamanın hızıyla uyumlu bir yazma kolaylığı belki.”

“Edebiyat ayrıştırmak yerine polarizasyonun panzehiri olmalı. Ele geçirme fikri de iktidar kelimesi de edebiyatla uyumlu değil.”

Hikâye mi öykü mü?

Bitmeyen bir tartışmadır bu. Kavram karmaşası yaşadığımız dünyada hikâye ve öykü de bundan payını alıyor nicedir. İşin içinden çıkılır mı bilinmez ama her yeni fikir düşünce dünyamıza yeni algıları da armağan ediyor gibi.

Abdullah Akın, Şiar’da Hikâyeden Öyküye adlı yazısında bu iki kavramının tarihsel süreçteki evrilmesine de göndermeler yaparak işliyor konuyu. 

“İlk defa 1935yılında ‘Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’ adlı bir risale ile tanışmış Türk okuru öykü kelimesi ile. Öykü deyince herkesin aşina olduğu ‘özenmek, benzemeye çalışmak’ manasında ‘öykünmek’ fiili çıkıyor karşımıza. Eski Türkçedeki söyleniş biçimiyle ötgün-mek; Kaşgarlı Mahmud’un meşhur eseri Dîvan-ı Lügati’t- Türk’te, kıyaslanmak, boy ölçüşmek ve özenmek, benzemeye çalışmak manaları ile yer almış.”

“… Lügatlarımızda ‘belli bir yer ve zamanda geçmiş olan olayların anlatıldığı romandan daha küçük edebî tür’ için öykü ve hikâye kelimeleri var. Hikâye şöyle böyle genel manalarıyla dokuz, edebî tür manasına ise bir buçuk asırdır bizimle. Sadece edebî tür manasını karşılayan öykü ile tanışıklığımız- etimolojik olarak nereye dayanırsa dayansın- seksen yıllık bir süreç. Neyse ki her iki kelime de kendine yüklenmiş manada meramı anlatıyor. Kulağınıza ve dimağınıza hangisi hoş geliyorsa onu kullanıverin.”

Cihâdı şiar edinmiş veli, Şemseddin Sivasi

Memleketi Tokat ve hayatındaki en önemli şehirlerden biri Sivas olan benim için çok derin anlamlar ifade eder Şemseddin Sivasi ismi. İdris Mahfî Erenler’in anlatımıyla okuyoruz Şemseddin Sivasi’yi. İlmiyle, bilimiyle, Allah yolunda kat ettiği mesafe ile elbette şiirleriyle anlatıyor Erenler Şemseddin Sivasi’yi.

Kapına geldi asiler şefaat ya Resulallah
Suçunu bildi kâsiler şefaat ya Resulallah

Kapından özge yok kapum tapundan özge yok tapum
Bu dem geldim bilip suçum şefaat ya Resullah  

Şiardan şiirler

son kapıya dayandık hem de hiç anlamadan
geçti altın çağı ehli dünyanın
cismini kutsayan kim varsa yerle yeksan
çocuklar bile bıkkın hatta epeyce yaşlı
umursanmıyor artık gidişatı dünyanın

Fatma Esti

Mavi neondur.
Anılar, kuş sesleri, eski şarkılardır.
Bazen de saçları terlemiş bir “kirli ağustos”ta
terk edip gitmenin mide bulantısıdır.
Üç beş oteldir.
Edip Cansever’dir.
Yer tezgâhlarına düşmüş eski şiir kitaplarıdır.
Ne alırsan beş liradır.
Cam kırıklarıdır. Narçiçeğidir.
Ömür kilitlerinin alnımıza vurulmasıdır.

İbrahim Sadri

Tövbesinden öptüğüm kara çocukların
gülüşünden balkon sızıyor bahçelere
gömleğimden kan mavisi keten
bir ceset teyelleniyor yaşıma

Cihan Adıman

Saat sormak için bile
Seslenemez olduk insanlara
Susuz şadırvanlar gibi balkonsuz odalarda
Çile dövüyoruz havanda
Kırkımız çıkmadan

Serap Kadıoğlu

yola ne zaman yalnız çıksam
yanmışlığımı unuturken
avuç çizgilerimle kapatamadığım
öfkem yıldızların gölgesinde kalır hesabı ödemeden

Arif Mete

O aşklar toplamından bakınca Rimbaud ben
Dağları taşları delen Aslı’ya rastlamadım ben

Muhammed Münzevi

yağmurdan sonradır şehre dönülür
dönülür ve bir yerinden başlanır şehrin
toprağa dön dersin mesela
bir kalbe dön ve dene o kalbi
acılığına sığınarak dilindeki kelimenin

Ali Sali

Bu son değirmenden kurtulur hayat
Tekmil bir menzile varırsın bir gün
Çiçekler görürsün pencerelerde
Bayram olur sokaklarda yeniden
Göğsüne karanfil koymasalar da

Nurullah Genç

Özgürlük ama nereye kadar?

Temmuz dergisi 35. sayısına Mustafa Yılmaz’ın özgürlük temalı yazısı ile başlıyor. “Hayalin Tenhasından Gerçeğin Karmaşasına Özgürlük” adlı yazısında sık sık şu soru çıkıyor karşımıza; “özgürlük ama nereye kadar?” Özellikle özgürlük kavramının zamana karşı yaşadığı değişime şahit oluyoruz. İnançlar bağlamında özgürlük temalı bu yazıdan paylaşımlar yapacağım.

“Özgürlüğü hak etmiş cesur yüreklerin hiçbir afyona ihtiyacı yoktur. Her türlü ‘ideolojik’ düzmece formalardan arınmış olmak, değişmeyen öze, o fıtrat cevherine yönelmek yeter de artar bile! Tanrı’dan boşaltılan alanları insan fetişiyle doldurmaya kalkmanın hakikati işaret eden barışçı özgürlükle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu sadece yıkılan Tanrısal otoritenin koltuğuna oturtulacak estetik ve geveze bir put aramaktadır.”

“Tanrı’nın ölümünü ilan edişle özgürlük tasarlayan insan kendi sonsuzluğuna vurgu yapan bir sorumsuzluğu ilan etmektedir. Özgürlüğü seküler tarzda yeniden inşa etmeye yönelmiş bütün Batı menşeli düşünce sistemleri dinin yerine kendi ideolojisini ikame etme derdindedir. Dini inanç boşluğunu seküler kavramlarla yeniden tanımlamanın adı da özgürlük olur.”

“Özgürlük insanların yüreklerine korku ve hüzün ektikçe asla gerçek bir özgürlük olarak bilinçaltında yer tutmayacaktır. Yürekler saklayabileceği bütün yanlışların ve saçmalıkların yuvası haline gelirse o topluluklarda artık hayat bir cehenneme dönüşmüştür.”

Masallar ve masalın biçimbilimi

Son yıllarda masallara karşı tazelenen bir ilgilinin olduğunu görüyoruz. Masal günleri, masal anlatma etkinlikleri, masal atölyeleri derken çocukların masallar eşliğinde büyümesi için elbirliği ile bir farkındalık faaliyetleri yürütülüyor. Gerçek dünyadan fantastik dünyaya geçişin olağanüstü bir kanalı olan masallar çocukların hayal dünyalarının zenginleşmesinde en etkili anlatım tekniklerinden biri. Fatih Demir, Temmuz dergisinde masalları içerik, anlatım ve biçim yönünden inceliyor.

“Masalın biçimbilimi, her türlü anlatıyı çözümleyebilecek, öykü ve senaryo yazarlarına rehber olacak bir eser olur zamanla. Sinemanın özünde yer alan, ‘insanın her olayda başat faktör olması gerektiği felsefesinin’ mitolojik ve olağanüstü yapıtlarla olan ilişkisi üzerinden bir değerlendirmesinin yapılması ihtiyacını duymaya başlar sosyal bilimciler. Hikâye anlatmak ve hikâyenin kendisi olmak bir ‘kahramanlar’ dünyasını ortaya çıkarır.”

“Çoğu zaman masalın başlangıç durumu özel bir mutluluğun görüntüsünü verir bu da kimi kez özellikle belirtilir bazen bu görüntü çok çekici ve çok canlıdır sonradan belirginleşecek felaketle çelişen bir temel zıtlık oluşturur. Dramanın vazgeçilmez unsurudur bu durum.”

“Olaylar düzeninin nasıl kendi yasaları varsa yazınsal anlatının da buna benzer yasaları vardır; hırsızlık kapı kırılmadan gerçekleşmez, bu açıdan masalın da tümüyle özel ve özgül yasaları vardır.”

“Masal incelemesinde önemli olan tek şey kişilerin ‘ne yaptıklarını’ bilmektir. Kim yapıyor ve nasıl yapıyor bunlar ancak ikinci dereceden sorular olmaktadır. Çünkü işlevler o kadar ortak ya da benzerdirler ki asıl yapılanın eylemin ‘şeyin’ ne olduğu daha önemli hale gelmektedir.

Bir masalı çözümlerken, kişilerin işlevleri masalın temel bölümlerini göstermektedir. Öncelikle ayırt edilmesi gereken de bu işlevler olmaktadır.”

Eylülün bir adı da hüzün

Mehmet Mortaş, eylülün kulağını çınlatıyor yazısında. Eylülü anarken hüzünden bahsetmemek olmaz.             “Eylüle giydirilmiş Hüzün” isimli yazıdan paylaşımlar yapacağım.

“Eylülün içinde acıdan kavrulmuş yanık kokusu var. Yeryüzü ölümün rengârenk bahçesine hazırlık yapıyor. Rüzgârda damıtılmış dağ serinliği yavaş yavaş saçlarımızı okşuyor. Durgunluk sessizlik toprak üzerinde çıban vermeye başlıyor. Doğa koynunda biriktirdiği ne varsa üzerinden atma telaşında. Şehrin betondan yüzü hiçbir canlıya yanıt vermiyor. Toprak hangi renge bürüneceğini kestiremiyor, betonlaşan zeminin rengine bürünüp geri geliyor.”

“Her şey olması gerektiği gibi ilerliyor eylülün hüznü üzüntülü ve ağır. Her şey kıyısız denizler gibi sözlerimizin de bir kıyısı yok tutarsız. Ağustos sıcağının yankısı sırtımıza yüklenmiş, pişirilmiş çamurdan ölmenin ikindisini yaşıyoruz. Akşamın tenhasında anlamak hüzünlü sancıyı elem veriyor yüzümüze.”

Ali Emre’den Nazım Hikmet şiiri tahlili  

Ali Emre, Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” şiirini tahlil etmiş Temmuz’da. Şiiri edebiyat ve tarih zaviyesinden ele alıyor Emre. Dönemin şartları, Nazım Hikmet’in dünyaya bakışı ve şiirin poetik açıdan tahlili var yazıda.

“Bazı yönlerine katılmasak da Nâzım’ın bu konudaki arayışı, cesareti ve başarısı da takdiri hak ediyor elbette. Kendi düşünsel ve sanatsal çıkmazlarını, çatışmalarını bu destansı biyografi üzerinden tartışmaya ve aşmaya çalışıyor nitekim. Şunu söyleyerek bitireyim; Nazım’da epik, hamasi bir taraf, milliyetçi bir eda çocukluğundan beri vardır gerçekte. Diğer temsilcileriyle karşılaştırıldığında, hakkını fazlasıyla verdiği ve ceremesini yeterince çektiği söylenebilir fakat sosyalizm, zorla monte edilmiş gibi durur üstünde bazen.”

Temmuz’dan şiirler

Yine yapraklar yeşil
Yine kış vuracak yeli
Kıyıda bir yaprak ışıldarken yakamoz
Gözlerimizi aldı alacak
Savrulacak saçları dalga dalga
Ellerimizde bir kurumuş sarı
Başak
Kim biçecek güneşi
Esmerleştikçe gün
Alışkanlıklar ve savurgan yalnızlık
Yalanlar ve kilitlenmiş ağızlar
Kıyıda bir yaprak ışıldarken yakamoz
Aldı alacak gözlerimiz

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Usul usul ölüyoruz lakin yaşı sorulmayacak ölülerin
Mutfak tezgâhında tıkış tıkış atalarımın dini
Yıkayacak eldivenler satın aldım sahafın birinden
Ne çok bulaşığımız çıkıyor modern tecritten
Yahu! Satın almasız çıkışı yok mu bu dünyanın
Sınırımızda iadesi yapılırken fazladan insanlığın…

Necati Atilla Soykan

Keskin bakışlardır söylemek istediğim
Görürüm
Yırtıcı kuşlar bile değildir emsalim
Işıklı tabelalarım var
Yol gösterip beni aydınlık kılan
Güneşin tam battığı yerden aldığım