Eylül 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Kitabın Ortası’nda Hüseyin Akın var

Kitabın nabzını tutmak. Seviyorum bu ifadeyi. Hayatın bütün telaşını bırakarak kitaplardan yol yapmakla aynı değerde bir heyecan veriyor bu söz. Kitabın Ortası dergisini okurken bu heyecan hiç bırakmıyor beni. Her sayfada yeni bir kitabın, yazarın dünyası ile karşılaşıyorum. 30. sayıdan ilk olarak Munise Şimşek’in Hüseyin Akın ile yaptığı söyleşiye dikkat çekmek istiyorum. Akın’ın “Bana Öğretmenini Söyle” kitabı merkezli söyleşide bizi daha birçok ayrıntı karşılıyor.

“Öğretmen olmanın yazarlığa öyle çok dikkate değer bir faydası yok. Fakat yazar şair olmanın bütün alanlara faydası olduğu gibi öğretmenliğe de katkısı var elbette. Yazmak size okuduğunuz şeyleri daha iyi yoğurma imkânı veriyor. Konuşurken bile yazıyorsunuz. Öğretmenliğin sınırlı penceresinden bakarak gençleri bir dereceye kadar anlayabilirsiniz. Bir de yazarsanız şayet altınızdaki zemin üstünüzdeki gök, sağınız ve solunuzdaki yollar sizi bile şaşırtacak denli genişler. Klasik eğitimde öğretmen hep anlatan öğrenci ise anlayan konumundadır. Yazar ya da şairseniz öğretmenin birinci misyonunun “anlamak” olduğunu fark ediyorsunuz. Öğrenciyi anlamayan öğrenciye anlatamaz da. Öğrenci “anlatan”dır daha çok. Duruşu, yaklaşımları ve refleksleriyle o kadar ince ve derinlikli şeyler anlatır ki şayet edebiyat ve sanat ruhunuz varsa bunu anlamakta zorluk çekmezsiniz. Öğretmenlik bir zanaat ve meslek olmaktan çıkar sanat haline gelir şayet edebiyatçı ve yazarsanız.”

“Okumak asıl anlamından hızla uzaklaştırılmış durumda. Diploma alma maksatlı tahsil yapmanın adına “okuma” diyoruz. “Oğlum İTÜ’de okuyor.” cümlesinde olduğu gibi. Aslında cümlenin gerçek hâli “Oğlum İTÜ’de” şeklinde olmalıdır. Çünkü okumanın gerçek anlamıyla okuyup okumadığına hükmedecek durumda değiliz. Diğer yandan “okumak” anlamaktan soyutlanmış bir fiile dönüşmüş. Bir ifadeler bütününü sayfalardan izini sürüp telaffuz etmek okumak sayılıyor. Hâlbuki okumak sadece kitapla sınırlı olmayan, kâinatı içerisine alan, görünür görünmez, durum, olay ve olguları da anlamaya çalışma çabasıdır. Kısaca “anlamak için gayret etmek” demektir okumak. Gençlere tavsiyemiz, akıllarını başlarına almalardır. Hepsi bu kadar mı? Değil elbette. Gönüllerini de kalplerine almaları gerekir. Düşünen kalp, duygulanan akıl gerek. Bilmenin gayesi bulmaktır. Işığı, hakikati, mutlak doğruyu ve hikmeti yakalamaktır. Gençler haz ve hız içerisinde en verimli çağlarını harcamamalılar. Başarı kendini bilmek, hakikati bulmaktır. Gerisi teferruattır.”

“Projem yok. Zira projelerle hiç işim olmadı. Ben bir şey düşündüm, birileri ona proje dedi, o ayrı konu. Yeni kitap çalışmam da yok aslında. Daha önce çıkan kitaplarımda önceden kitap olması tasarlanarak var olan şeyler değildi. Ben yazıp arkama yaslanıyorum. İyilik yapıp denize atmak gibi. Bakıyorum biri bir gün yazdıklarıma talip olmuş. O vakit yazdıklarımı giydirip gün ışığına çıkarıyorum. Bu çabaya uygun yazılarım var elbette. Kısmetleri varsa çıkarlar, siz de biz de görürüz.”

Kemalettin Tuğcu’yu okumak

Nesilleri büyüten yazarlar vardır. Çocukluktan alıp ilk gençlik yıllarına kadar okuyucularına yârenlik eder böyle yazarlar. Yazdıkları ile okuyucularının dünyasına yeni bir pencere açarlar adı yaşamak olan. Kemalettin Tuğcu, bu toprağın sesi olan bir yazar. Acısıyla, sevinciyle yaşadığı toprağın hikâyesini yazmıştır Tuğcu. Elbette daha da acıları. Deniz Demirbağ, “Sırça Köşkün Masalcısı” diyerek anlatılıyor Tuğcu’yu. Ayrıca Tuğcu’nun sevilen kitapları hakkında değerlendirme yazıları da var.

“Babası kendisinden 16 ay büyük olan ağabeyi Nurettin’e ders verirken okuma yazmayı öğrenen Tuğcu, sakatlığı yüzünden okula devam edemedi. Bir süre Galatasaray Lisesi’ne devam etse de ailesinin her şeyini kaybedip yoksul hâle düşmesi yüzünden bunu da sürdüremedi. Yirmi yaşındayken bir ayağındaki sakatlık için ameliyat olduysa da sonucun olumlu olmaması bir yana, çok canı yandı ve ötekinin ameliyatından vazgeçti. Bu olumsuz durum da onu yalnızlığa itmiştir. Bu süreçten sonra kendisine kurduğu kitaplarla çevrili bir hayal dünyasında yaşamıştır. Oynayamadığı oyunları, yaşayamadığı hayatı hayallerinde canlandırmıştır. Yazı serüveni ise melankolik bir döneminde annesine aldırdığı bir defterle başlamış, kalemiyle bir defterden diğerine koşup durmuştur.”

“Hayatının 26 yılını dedesinden kalma bir köşkte geçiren Tuğcu, çocukluk çağlarından başlayarak birçok şiir ve roman yazdı. İlk yazılarını Yavrutürk Çocuk Dergisi’nde yayımlamaya başlayan yazar, 1936 yılından itibaren hemen hemen İstanbul’da çıkan bütün çocuk dergilerinde şiir ve hikâyelerini yayınlamıştır. Aynı zaman da çocuk romanları yazmış, bu arada da bazı romanları filme alınmıştır. Romanlarında her daim trajik unsurlar ön planda olmuştur. Tuğcu’nun; tercüme romanları, on iki adet aile romanı, üç yüz kadar çocuk romanı ile gazete ve dergilerde çıkmış iki yüzden fazla seçme hikâyeleri vardır. Kendisini etkileyen bir söz, bir görüntünün kalemini harekete geçirdiği bilinen yazarın, kurşun kalemi ve defteri sürekli yastığının altında hazır ol vaziyetindeymiş. Tuğcu, kendisini edebiyatçıdan çok, yazı yazma hastası olarak tanımlıyor.”

Gazeteci yazarlar

Kitabın Ortası’nda güzel bir konu daha var dosya konusu olan.  Gazetecilik yapan edebiyatçıları işliyor Mehtap Aksu yazısında. Kemal Tahir, Gabriel Garcia Marquez, Halide Edip Adıvar, Peyami Safa, Oktay Akbal’ın edebiyatçılık ve gazetecilik yönlerini anlatıyor Aksu. Görüyoruz ki edebiyatçılar daha çok geçim sıkıntısı sebebiyle gazeteciliği tercih ediyorlar. Yazarların kısa hayat hikâyeleri ve gazetecilik serüvenleri anlatılıyor.

“Yedigün ve Karikatür Dergileri’nde sekreterlik, Karagöz Gazetesi’nde başyazarlık, Tan’da Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yürütür. Bir süre de İzmir Ticaret gazetesinin İstanbul temsilciliğini yapar. 1960 yılından sonra ise gazeteci kimliğini bir kenara bırakarak tümüyle edebiyata yöneldi ve tek uğraşı yazarlık oldu, hayatını romanlarının geliriyle sürdürdü. Kemal Tahir, halkı hapishanede tanıyan yazarlardan oldu.”

“Mizahi şiirler yazan ve mizahi çizgi romanlar çizen ürkek bir çocuk olma konusunda üne kavuşan yazar, atletik faaliyetlere ilgi duymadığı için sınıf arkadaşları tarafından “Yaşlı Adam” anlamına gelen “El Viejo” olarak anılmıştır. 1940 yılında Colegio jesuita San Jose’de lise yıllarını tamamlayan yazar ilk şiirlerini Juventud’daki okul dergisinde yayınladı. Ardından Cizvit okulunda hukuk öğrenimi görmeye başlayan Gabriel Garcia Marquez, gazetecilik yapmak için okulu bıraktı.”

“Halide Edip, 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanından sonra yazın dünyasına katılır. Salih Zeki onu yazı alanında sonuna kadar destekler ve teşvik eder, İttihat ve Terakki’nin gazetesi olan Tanin’de her gün yazmaya başlar. Halide Edip, o dönem kadın hakları hakkındaki yazılarından dolayı kimi kesimlerin düşmanlığını kazanmıştır. Yazdığı yazılar yüzünden ölüm tehditleri aldığı için 31 Mart Ayaklanması sırasında Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. Oradan İngiltere’ye giderek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan İngiliz gazeteci Isabelle Fry’ın evinde konuk oldu. İngiltere’ye gidişi o dönemde kadın-erkek eşitliği konusunda sürüp giden tartışmalara tanık olmasına, Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile oldu. Hayatının geri kalan kısmında bir dönem siyasete atılan Adıvar, öğretmenlik yapmış ve yazmaya devam etmiştir. 9 Ocak 1964 tarihinde İstanbul’da böbrek yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetmiştir.”

“Posta Telgraf Nezareti’nde memur olarak da çalışan Safa, 1914-1918 arasında öğretmenlik, 1918-1916 arasında gazetecilik yapmıştır. İzlenim ve deneyimlerini “Biz İnsanlara” adlı eserinde kaleme alan Safa, 1918 yılında ağabeyi İlhami Safa’nın isteğini üzerine öğretmenlikten ayrılmış ve birlikte çıkardıkları “20. Asır” adlı akşam gazetesinde “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında yazdığı öykülerle gazeteciliğe başlamıştır. İmzasız olarak yazdığı bu hikâyelerin tutulması üzerine “Server Bedi” takma adını kullanmaya başlayan Peyami Safa, daha sonra 1921 yılında “Son Telgraf” gazetesinde yazmış, oradan da “Tasvir-i Efkâr”a geçmiştir. Daha sonra “Cumhuriyet” gazetesine geçmiş, 1940 yılına kadar bu gazetede fıkra ve makalelerinin yanı sıra roman da tefrika etmiştir. 1960’lı yıllara kadar başta “Milliyet” olmak üzere birçok gazete ve dergide yazan Peyami Safa 27 Mayıs’tan sonra “Son Havadis” gazetesinde yazmaya başlamıştır. Aynı yıl Erzurum’da yedek subaylığını yapmakta olan oğlunun ölümü üzerine büyük bir sarsıntı geçiren Safa, bu olaydan iki üç ay sonra İstanbul’da vefat etmiştir.”

“Akbal, 1923 yılında İstanbul’da doğmuştur. Edebiyat ve gazetecilik dünyasına Servet-i Fünun dergisinde sekreterlik yaparak adım atan gazeteci yazar, Vatan gazetesinde sanat yazıları, kitap eleştirileri yazmış ve fıkra yazarlığı yapmıştır. 1969-1991 yılları arası Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazarlığı yapan Akbal, gazetecilikle birlikte başladığı öykü yazarlığının ürünleri edebiyat dergilerinde yayınlamıştır. Daha çok öykücülüğüyle tanınan yazar; roman, deneme, söyleşi, anı kitapları ve günce de kaleme almıştır. Yazar, “Suçumuz İnsan Olmak” ile Türk Dil Kurumu 1958 Roman Ödülü’nü, “Berber Aynası” ile 1959 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, bütün yapıtları ile 1999 yılı Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandı.”

Necdet Subaşı ile söyleşi

Munise Şimşek, Necdet Subaşı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Okuyucuya çok önemli değerler katacak bir söyleşi bu. Subaşı’nın kaleminden dökülen cümlelerde direk muhatap okuyucunun kendisi. Yazar, okuyucularına yol göstermeyi seviyor. Bu söyleşide de aynı içtenliği görüyoruz. Günümüzde Necdet Subaşı’yı okumak ihmale gelmeyecek kadar çok önemli bir okuma eylemi olarak not edilmeli bir kenara. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Elimin altında daha çok günlükler ve hatırat kitapları var. Esed’in, Mevdudi ve Ortaylı’nın biyografilerini okumak istiyorum. Bu vesileyle nerden nasıl bir merak ve ilgi bilmiyorum, çalışmalarını yakından takip ettiğim yazar ve düşünürlerin varsa kişisel hatıraları onları topluyorum. Bir okuma programından söz etmek gerekirse şimdilik önceliğim onlar. Hüseyin Su’nun “Takvim Yırtıkları”nı yeni tamamladım. Hüseyin Su sayesinde bir dönemin üstatlık sistemini, dini dünya görüşünün evrimini ve tabii ki bugün kabul edilmesi imkânsız bir ilişkiler ağını görmüş ve gözlemlemiş oldum. Ama dedim ya şimdi öncelik yarım kalmış kitaplarımı tamamlamak.”

“Genelde okumalarımı ofiste yaparım ve mümkünse bunun için sabah vakitlerini tercih ederim. Öğleden sonraları pek fazla müsait olmuyorum. Akşam kendime yazdığım şeyler için mükemmel birer fırsat alanlarıdır. Kalabalıkta da gürültülü ortamlarda da okuyabilirim. Yatarak okuyamam, eğer bir kitaba yoğunlaşacaksam kendi şartlarımı da oluşturmak isterim. Nezih bir mekân, kendimi fazlasıyla rahat ve dingin hissedebileceğim bir ortam. Akademik okumalarda yalnızlığa ihtiyacım oluyor ama dünyanın en karmaşık en kompleks edebi ürünlerinde bile yalnızlığı asla aramam.”

“Filmi yapılan kitapların özünü kaybettiğini düşünüyorum. Kitap benim için bambaşka. Dostoyevski’nin de Tolstoy’un da kült kitaplarını sinemada izledim ama benim şimdiki evrenimde onlardan hiçbiri kitaplardaki hissettiklerimi vermedi. Kitabı, ondaki olayları, aktörleri benden başka birinin canlandırmasına tahammülüm yok galiba. Kahramanlarımı hayal etmeyi, hayallerimde canlandırıp yaşatmayı pek severim.”

“Bugünlerde bizimkiler Zweig’in kitaplarını hatmetme derdinde. Çoğunu ben de okudum. Onlar biraz da benim reklamlarıma kandılar ama memnun gözüküyorlar. Okuduğum kitapları onlara da duyurmayı çok severim. Tek sıkıntı, hemen her tarafını çizerek okuduğum kitapların onlarda bir görüntü kirliliği yaratması. Doğrusu ben de başkalarının çizdiği ya da not aldığı kitapları okurken yazardan çok benden önce okuyanın ruh iklimine kilitlenirim. Yorucu bir okuma tarzı.”

Zeynep Gazali’yi tanıyalım

Kitabın Ortası’ndan yapacağım son paylaşım Latife Beyza Kahvecioğlu’na ait. 20. Asrın Asiye’si başlığı ile Zeynep Gazali’yi anlatmış eserlerinin eşliğinde.

“20. asrın Asiye’si; Mısırlı müfessir ve İslâm davetçisi Zeyneb Gazali’nin soyu; II. İslâm halifesi Hz. Ömer’den gelir. Ayrıca Hz. Peygamberin torunu Hz. Hasan ile de soy bağı bulunur. El-Ezher Üniversitesi âlimlerinde biri olan babası, kızının eğitimine önem vermiş onun sahabe hanımlardan “Nesibe bint Ka’b”ı örnek almasını istemiş ve bu sebeple zaman zaman kızına onun ismiyle hitap etmiştir. Zeyneb Gazali, on yaşına geldiğinde babasının vefatı üzerine annesi ve abileri ile birlikte Kahire’ye taşınmıştır.”

“Zeyneb Gazali, resmi öğrenimi ile birlikte El-Ezher Üniversitesi âlimlerinden İslâmî ilimler alanında eğitim almaya da devam eder. Ancak onu benzerleri arasından ayıran, ne edebi kişiliği ne de ilmidir... Onun eşsizliği, imanının daima arkasında duran Müslüman şahsiyetindedir. El-Ezher’den aldığı dersler devam ederken Mısır’da kaldığı bu sürede Kadınlar Birliği bünyesinde çalışmalarına devam eder. Ancak aldığı dersler ve kalbinde bulunan İslâm gayesi sebebiyle çalışma ve pratikleri modernist-feminist bir anlayış şeklinde tanımlanan Kadınlar Birliği ile arasında görüş ayrılıkları vardır. Hüdâ Şa‘râvî’nin başkanlığını yaptığı bu oluşum, kadının örtüyü atmasını savunurken Zeyneb Gazali, İslâm kaidelerine sadık kalmaya özen gösterir.”

“İlk evliliğini Mısır’ın çağdaş âlimlerinden Hâfız et-Ticânî ile gerçekleştiren Gazali, eşinin vefatının ardından ikinci evliliğini zengin bir hayırsever olarak tanınan Seyyid Muhammed Sâlim ile yapar. İhvân-ı Müslimîn ile faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiği bu dönemde Abdunnasır yönetimi, teşkilâtı tasfiye edip kardeşliğin mallarına el koyar. Gazali’nin eşinin bütün mal varlığı devletin eline geçer. Çıkardığı dergi kapatılır ve 1965’te, fikir birliği içinde bulunduğu Seyyid Kutub ve teşkilattan çok sayıda kardeşiyle birlikte tutuklanarak ömür boyu hapse mahkûm edilir.”

Ali Akbaş’a vefa

Hece Taşları dergisi şair Ali Akbaş’ın 78. yaşına adadığı 55. sayısı ile ulaştı okurlarına. Ne güzel bir incelik. Vefayı yaşarken göstermek en değerli duruşlardan. Kutluyorum emeği geçen herkesi. Ali Akbaş ağabeyimize de sağlıklı, huzurlu bir ömür diliyorum. Derginin tamamı Akbaş’ a adanmış. Akbaş hakkında yazılmış yazılar, şaire ithaf edilen şiirler, şairin şiirleri var Hece Taşlarında. Tayyip Atmaca’nın dilinden Ali Akbaş’ın serencamını okuyoruz.

“Yetmiş yedi yıldır şardağı’ndayım, kınalı keklikler yanımdan geçti, üstümden turnalar yemen’e uçtu, medine’den gelen hacı leylekler, ilk benim kokumu içine çekti, sonradan kondular pınarbaşı’na, ceyhan’da kaç ceylan suya bakarak, kemik tarağıyla saçın taradı, benim bir horozlu aynam olmadı, bir o yana bir bu yana kavaklar, ırgalanıp durdu kuş sesleriyle, önüne katarak günler günleri, yılların üstünden uçup giderken, hatıralar albümüne düştüler.

Maraş lisesinde sülüsüm aldım, sonra istanbul’da terhis edildim, elbistan mükrimin halil lisesi, peşinden rize’ye sürgüne gittim, sürgünlerin yeni süreği oldu, sabırla sınandım şükrüm çoğaldı, döşü dolu ilham perileriyle, gönül yaylasında dolaştım durdum, keklik avlamadım kekik topladım, başımda dumanı kaldı dağların, hasretten bir bıçak yaptım kendime, şiiri bir kenger sakızı gibi, gider gelir kanatırım yıllardır, herkesin ağzına sakız eylemem.”

Dergideki yazılardan alıntılar yapacağım.

“Onu okurken; hasret yüklü trenler geçer şiirin ortasından ve bir ağıt başlar raylarca uzayan yalnızlıklarave garlarda ezanlar bekler.

Yalnızlığı yıkayan köy çeşmelerinde abdestler tazeler.

Bir ırmak kenarında seccadesi hep açıktır ve “Maveradan gelen ney sesi şiir” lerle dua eder.

Selam olsun Ali Akbaş Ağabeyime.”

Yasin Mortaş

“Ali Bey Azerbaycan’da kaldığı süreçte diyebilirim ki, onu ülkemizin aşağı yukarı tüm edebiyat ve kültür çevreleri ile tanıştıracaktı, yüz yüze tanıştığı ve misafir olduğu herkesin gönlünde taht kuracaktı. O zamanlar ben aynı zamanda Azerbaycan genç edipler birliğinin de başkanı idim. Gerek bizim edebi birlikteki gençlerle, gerekse de diğer görüşlerdeki canlı temasları öyle bir etki gösterecekti ki, inanın o tesir aradan bir bu kadar vakit geçmesine rağmen hala devam ediyor. Azerbaycan’a gittiğimde (Yazdığım kelimelere bak: “Azerbaycan’a gittiğimde!” Yazık sana vatanından derbeder salınan canım!) ve o eski zamanlardaki görüşlerimizin katılımcıları ile karşılaştığımda aradan geçen bunca zamana bakmayarak “ne var, ne yok”tan sonra ilk sorulan adam kuşkusuz Ali Akbaş olur. Ve işin ilginç yanı şudur ki, hafızasıyla övünmeyen Ali Bey de hafızasında Azerbaycan’da temasta olduğu tüm adamların adını tek tek hatırlıyor.”

Mehmet İsmail

“Şairin iyisi konuyla, kalıpla, karanlıkla sınırlamaz kendisini. O, en karamsar şiirde bile kelimeyi ışıltıya, ışıltıyı hazza tırmandıracağına inanır. Beğenilip beğenilmeme yahut birilerine öykünme tasası da taşımaz. Ahenk arayışında, ne açığa çıkarılacak önsezinin tahrikinden ne de özleştiğinin çökeltisinden çekinir. Güvenir dil servetine. Fakat asıl güvendiği, gönlüne dolan hâlleri, sesin kuvvetiyle şiire sindirme becerisidir. Bu beceri, ona okuruyla arasındaki mesafeyi kaldırtacak, şiddetine maruz kaldığı durum, karşılaştırma veya talebi en uzaktakilere dahi duyumsatacaktır. Ben de şıp şıpların damladığı yerde şiirimi arıyorum. “

Kelimeler gözlerimde bir avuç kum
Çıkarıyorum
Şiir oluyor.

Nazım Payam

“Hoca şanslı sayılırdı, güzel Karadeniz bölgesine, Rize Çayeli’ne gitti. Orada da öyle sevdirdi ki kendini, talebeleri hâlâ ararlar. Sonra Ankara Eğitim Enstitüsü hocalığı ve idarecilikler, derken FRTM dönemi ve Bayram Bilge [Tokel] ile tanışmalar ve Hacettepe’de hocalık ile 25 yılı tamamlayıp emekli oldu Ali Akbaş.

Ama o, şairlikten, okuma-yazmadan hiç emekli olmadı şükür. “Oyunskiy Sagusu”ndan “Aral’a Ağıt”a kadar, Türk dünyasının acılarını dile getirdi hep. Oyunskiy’i okuyunca dedim ki, “Ali Hoca, bir Saha Türk’ünün ağıtını bir Anadolu Türk’ünün böylesine yazması için, ancak Ali Akbaş olması gerekir herhâlde. Aşk olsun sana!...”

Mustafa Kök

“Akbaş, şiirinde üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyayı konu edinir. Bu geniş coğrafya ecdadın kültürünü, medeniyetini, inançlarını taşıdığı, uğrunda can alıp can verdiği, kanı ile suladığı yüzlerce yıl adaletle hükmettiği topraklardır. Akbaş’ın şiirinde bu topraklar sahip oldukları tarihi, kültürel zenginlikleri ve Anadolu insanın gönlündeki “duygu birikimi”yle yer alır. Şairin şiir coğrafyası aynı zamanda “Bin yılda yoğurduk her mısraını” “Dünyaya değişmem bir aksağını” dediği türkülerimizin de coğrafyasıdır. Bu noktada onun “Türküler” isimli şiiri dikkat çeker. Şair, bu şiirde “Türküler bilirim Vanlı, Yemenli” diyerek aradaki fiziksel mesafeye rağmen tarih, kültür ve duygu müşterekliğine vurgu yapar.”

Mehmet Pektaş

“Akbaş, bu coğrafyanın çocuğu olduğunun bilinci ile hep bu coğrafyanın, mensubu olduğu milletin ve ait olduğu medeniyet anlayışının şiirini terennüm etti. Onun şiirlerindeki devasa anlatımın mayasını oluşturan sadelik beslendiği zamanla alakalıdır. Yani o bugünün şiirini yazmıştır. Bu günün sesi ile yarına seslenmiştir. Yine onun şiirindeki bu sağlam yapı ise köklerinin güçlü bir şiir geleneğine bağlı olmasından kaynaklanır. Onun şiiri günümüz şairlerinin yaptığı gibi ne sera şiiridir, ne de saksı şiiri… Onun şiiri doğaldır ve bulunduğu coğrafyanın, teneffüs ettiği havanın, yaşadığı iklimin soğuğu, sıcağı, karı, kışı, yağmuru, dolusuna dayanıklıdır. Bu yüzden de solup gidecek, sönüp gidecek bir zayıflıkta değildir. Yine bu özelliği ile kendi insanının kalbinde karşılık bulur, o yüzden de okunduğunda sevilir. Onu suni gündemlerin belirlediği, birbirini yok etmeye memur felsefi telakkilerin sınırlarını çizdiği edebi akımların hiçbirine hapsedemezsiniz. Onun düşünce planında mensubu olduğu İslam Medeniyeti tefekkürünün pörsümez ve eskimez izleri daha belirgindir.”

Halit Yıldırım

“Ali Akbaş ağabey, Hoca Ahmet Yesevî, Mevlânâ, Yunus Emre, Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasında beslenen geleneksel şiirimizi günümüz diliyle harmanlayıp anamızın ak sütü gibi bir Türkçeyle şiirlerini yazar. Günümüze ve geleceğe armağan kalacak yukarıda isimlerini andığım düşünce medreselerinin hocalarıyla gönlünüz bir yerde kesiştiyse o zaman Ali Akbaş’ın şiirleri size biraz daha tanıdık, biraz daha içeriden bir şiir olur.”

Tayyip Atmaca

Hece Taşları’ndan şiirler

Şu mavi dumanlı koyda
Bir küçük köy uyukluyor
Şu gümüş hâreli çayda
Bizim kızlar kilim yuyor

Geliyor tokaç sesleri
Yansıtır yamaç sesleri
Suyun aynasında tarar
Kızlar üç kulaç saçları

Ali Akbaş

Hazırlandım apar topar
Gece yolum hüzne sapar
Sancılar gözümü kapar
Yazarsam fırtına kopar
Ben bir şiire gebeyim.

Bulunmaz düşünce dibi
Akıl arar münasibi
Aşkla dolu kâse gibi
Mahzun gönüller nasibi
Ben bir şiire gebeyim.

İbrahim Eryiğit

“Ruhum gurbet elde tutsak kalacak”
Kapımızı bâd-ı sabâ çalacak
Açsam yüreğimi hasret dolacak
Hatıralar hatırlanmaz olacak
Gün sabah açacak akşam solacak.

“Hasret kara saplı Yarpız bıçağı”
Hamları pişirir aşkın ocağı
Toplarlar sofrada kabı-kaçağı
Bekliyorsa karayerin kucağı
Müfrezeden korkmaz gönül kaçağı.

Tayyip Atmaca

Kardelen’de Doğu ve Batı var

101. sayısına ulaştı Kardelen dergisi. “Birinin eksiği öbüründe gizli iki dünya doğu ve batı” konusunu işliyor dergi. Önemli yazılar var bu konu ile ilgili. Kardelen dergisi ele aldığı konuların hakkını veriyor. Derinlemesine tahlil yazıları çıkıyor karşımıza. Bu bir dergi için artı bir değer. 100. sayısını geride bırakan bir dergi için elbette yüz akı olacak çalışmalar bunlar.

Dosya konusu ile ilgili yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Herhangi bir Batı şehrinin, çok yükselen resmini çekin, göreceksiniz şehir, çöplük gibi görünecek. Sanki karton kutular atılmış bir çöplük… Neden? Teslisin ve maddede başarılı olma kibrinin mahsulü de onun için. Bir de tevhidin kurduğu şehre bakın: Yeşillikler içinde büyük kubbe ve etrafında küçük kubbeler…”

Ali Erdal

“Ey Batı! Maddeye hakim olabilmek için insanlığı buhrandan buhrana sömürüden sömürüye, zulümden zulüme sürükledin durdun da insanlığı huzur ve selametten mahrum bıraktın. Yetiştirdiğin tüm kadrolar idealleştirdiğin tüm ideoloji ve fikirler bencil nesiller üretti ve materyalizme ve aslında iblise ram oldu.

Ey Doğu! Manaya hakim olma iddiasıyla öyle girift ve öyle faydasız ve sadece ferdî ilimlere gark oldun ki maddeye hakim olamayışınla birlikte sen de sadece bencil fert kurtuluşuna ve dolayısıyla materyalizmaya ve aslında iblise ram oldun.”

Muhsin Hamdi Alkış

“Doğu ve batı düşünme biçimleri, ameliye yöntem açısından birbirini tamamlayan tarzlar… Biri toprağa çukur açmak demekse, öbürü çukuru doldurmak… Biri çivi çakmak, öbürü çiviyi yerinden sökmek, sonrasında açmak, doldurmak veya çakmak, sökmek üzerine şehirler kuran, kitap satırları, mısralar kuran tonlamalar… Ama batının niyetini şekillendiren ölçü ‘ben’ iken, doğuda bu ölçü beni ‘biz’de yok etmek, anlamında çerçevelenmiş ve insanoğlu ancak öylece mesafe almıştır…”

Sinan Ayhan

“Özellikle Endülüs dönemi ile Batı’nın Doğu’dan nasıl beslendiğini ve iki medeniyet arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu gördükten sonra 19. yüzyıl ve sonrasında bu kez Batı’nın Doğu medeniyeti topraklarında birçok ülkeyi sömürge yapacak hale geldiğini görmek şaşırtıcı olduğu kadar bizim için azap verici bir durum.”

Yavuz Sert

15 Temmuz’un ardından

M. Nihat Malkoç, Kardelen’de bir 15 Temmuz yazısı ile yer alıyor. Önemli tespitlerin yer aldığı bir yazı bu. Darbe girişiminin analizi yapılırken aynı zamanda buna sebep olan zihniyetin darbe yapacak duruma gelene kadar izlediği kirli yol anlatılıyor yazıda.

“Hürriyet için gül çağında bir gül bahçesine girercesine kara toprağa giren onurlu bir milletin mirasçıları 15 Temmuz’da yine kendisine yakışanı yaptı. Dizginlerini kıran küheylanlar gibi şahlandı dünyaya kahramanlığın ne demek olduğunu öğreten bu şanlı millet. Nehirleri gazi, dağları kahraman olan gül kokulu memleketime barut kokuları sinse de şehitlerin yarasından yayılan rayihalar o necis barut kokularını bastırdı. Gülistan oldu her yer.”

“Kışı Bekleyen Çocuk”

Hızır İrfan Önder, “Kışı Bekleyen Çocuk” isimli yazısı ile yer alıyor dergide. Anılar defterinden düşen cümlelerini okuyoruz Önder’in. Bir çocuğun kalbinden mevsimler dile geliyor. Genelde çocuklar yazları severken neden Önder’in kışı beklediğinin sırrı da Kardelen dergisinde okuyucularını bekliyor.

“Daha çocukken yalnız kalmanın nasıl bir duygu olduğunu bilir misiniz? Anne de var, baba da var. Fakat öksüz ve yetim gibi yaşamak! Bu durum çocuklarda bir duygusal sarsıntı yaratır. İşte ben bu duygusal sarsıntıları yaşayan çocuklardan yalnızca biriydim.”

Filistin ah Filistin!

15 Mayıs 1948 tarihi dünyanın yaşadığı kara günlerden biri. İsrail’in bir devlet olarak ilan edildiği bu tarih, Filistin için de büyük felaketlerin yaşanacağı günlerin bir başlangıcı olarak tarihe geçti. Erkan Karakaya,  bu olayı ve sonuçlarını kaleme almış.

“İsrail’in bağımsızlık ilanının ardından 1948 Arap-İsrail Savaşı patlak verdi. Bu süre içinde yüzlerce Filistinli katledildi, bugün Yafa, Hayfa ve diğer İsrail kentleri o tarihlerde Filistin toprağıydı. Yüz binlerde Filistinli evlerinden edildi, bu toprakları terk etmek zorunda kaldı. Evlerinden kovulan Filistinliler bugün Suriye, Lübnan ve mülteci kamplarında yaşam mücadelesi veriyor.”