Eylemlerimizin sınır taşları

Hayatın akışında farklı olay ve durumlarla karşılaşır, yeni deneyimler yaşarız. Bu yaşantılar bizi yeni kararlar almaya, yeni bir duruş ortaya koymaya zorlar çoğu zaman. Örneğin yeni bir ortama girdiğimizde ne yapacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi belirlemekte zorlanırız. Ani gelişen durumlar karşısında telaşlanır, panik ve kararsızlık yaşarız. Bizim için büyük kazanç getirecek bir fırsatla karşılaştığımızda onu elde etmenin cezbesine kapılır, hızlı kararlar almaya çalışırız. Kendimizi ya da sevdiklerimizi etkileyecek bir tehditle karşılaştığımızda onu defetmenin dert ve telaşına düşeriz. Değerlerimize biri ya da birileri tasallut ettiğinde çoğu kez buna dönük bir tepki üretiriz. Edindiğimiz bütün bu tecrübelerle hayata karşı bir tavır ortaya koyar; kimliğimizi, kişiliğimizi şekillendiririz.

Bunları yaparken çevreden etkilenir, bilinçli ya da bilinçsiz referanslar kullanırız. Tam bu noktada “Karşılaştığımız yeni durumlara karşı tavır üretirken dayanağımız neresi olmalı?” diye düşünmek gereği var. Zira ortaya koyduğumuz tutum ve tavırlarda bir ahenk, bir bütünlük, bir tutarlılık olması beklenir.  Yaşantılarımızı keyfilik üzerine inşa edemeyiz. “Canım istedi, böyle davrandım” diyemeyiz. Böylesi bir tavır bizi yozlaştırır, kontrolü elimizden alır, kendi kendimizi yönetemez hâle getirir. Kendimizi yönetememek ise birileri ya da bir şeyler tarafından yönetilmek, kullanılmak anlamına gelir ki bunun insan izzet ve onuruna yaraşır bir tavır olmadığı açıktır.

Davranış ortaya koyarken en istenmedik olanı zoraki o davranışı yapmak olsa gerek. Karar alma süreçlerinde hiç dahlimiz olmadan dışarıdan gelen bir baskıyla bir eylemi gerçekleştiriyorsak o eylemin bize ait olduğunu söylemek imkânına sahip değiliz. Totaliter rejimler, askeri pratikler, yargısal süreçler zorla hizaya getirmek mantığı üzerine kuruludur. Hizaya getirilmek, kendi kendini yönetmekten aciz olan kişiler için kimi zaman bir ihtiyaç olsa da asıl olan ve insana yakışan kendi akıl ve iradesiyle hizaya gelmektir.

Hizaya gelmenin en kritik noktası ise yine referans merkeziyle ilişkili. Neye bakarak hizaya geleceğiz? En basit, en kestirme çözüm sağdaki ve soldakine bakıp hizaya gelmek olsa gerek. Burada işin önünü arkasını düşünmeye, fikir çilesi çekmeye çok gerek yok. Zira başkaları nasıl yapıyorsa ona göre davranmak pratik bir çözüm. Bu, aynı zamanda toplumsal kabul anlamında da işlevsel. Hem zihinsel hem toplumsal bir konfor alanı üretiyor. Özellikle kolektivist yönü öne çıkan Doğu toplumlarında bu tavır çok daha yaygın gözüküyor. Bizde de en sık başvurulan yöntem bu olsa gerek. Peki sağımızda ve solumuzdakilerin konumları yanlışsa? Hani Kur’an-ı Kerim’de yapıp ettikleri için önündekileri (ataları) referans gösterenlere “Peki, ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler ise?” (Maide 5/104) sorusu yöneltilerek bu noktaya dikkat çekilmektedir. Öyleyse ne bizden önce ne de bizim zamanımızda yaşayanlar bizim için mutlak referans kaynağı olabilirler. Onları modellemeden önce durmak, acaba bu yaptıkları doğru mu diye düşünmek, gerçek referans noktası üzerinden bir arayışa girmek durumundayız.

Bizim kendisine bakıp hizaya geleceğimiz nokta ne atalar ne de yaşayanlar olduğuna göre bir başka referans merkezine ihtiyacımız olduğu açık. Doğru, hak, hakikat ve adalet kavramları bu merkeze en layık kavramlar olsa gerek. Bir eylem ortaya koyulacaksa başkaları yaptığı için değil de doğru olduğu için yapılmalı. Eyleme rehberlik edecek sınırlar bu kavramlardan geçmeli. Zira birisi ya da birileri “sınır burası” dediği için sınır orası olmaz. Sınırı bize gösteren sınır taşıdır. Sınır taşına göre konumlanıp ondan hiza alınır.

İnsanın mutlak hakikat ve adaleti bulmakta aciz kalacağı da burada dikkate alınmalıdır. Hak, hakikat ve adalet konusunda mutlaklıktan bahsedildiğinde biricik referans merkezi Allah’tır. Öyleyse Müslümana düşen eylem ve söylemlerinde vahyi referans almak, onu aklıyla ve gönlüyle buluşturmaktır. Bu, çocuklarımızın eğitimi noktasında da önemli bir ilkedir. Kendi yaptıklarımızı taklit ettiklerinde bile çocuklarımızı gerçek referans merkezine yönlendirmek gibi bir görevimiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu sayede çocuklarımız, vahyi ve vahye dayalı hakikat ve adaleti kendilerine ölçü edindiklerinde başkalarının ne yaptığına ne söylediğine bakmadan kendi kendilerine hizaya gelmeyi de öğrenmiş olacaklardır. Eylemin doğruluğunun ölçüsü, o eylemi kimleri yaptığı ya da yaptırdığı değil; o eylemin gerçek referans noktasına uygunluğudur.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Uğur Canbolat
Uğur Canbolat - 1 ay Önce

Çok güzel

STB
STB - 1 ay Önce

Harika

banner19

banner36