Evlad-ı Fatihan diyarından bir buket

Rumeli’ye ilk üçü ilkbaharda olmak üzere dört defa gittim. Her coğrafyanın ziyaret etmek için uygun bir mevsimi vardır. Rumeli’nin mevsimi kesinlikle ilkbahar! O yemyeşil vadiler ve ovalar, karlı zirveler, berrak göller “velhasıl Rumeli sudan ibarettir“ denecek ölçüde coşkun su kaynakları ve zümrüt nehirler diyarı ilkbaharda en güzel halini yaşıyor. Rumeli, muhteşem doğası, tarihi ve kültürel birikimi, güzel insanlarıyla görülmesi gereken bir yer.  Prizren, Üsküp, Ohri, Filibe, Saraybosna başta olmak üzere birçok şehir öylesine bizim mimarimizle şekillenmiş, öylesine bize dair ki… Yer yer kendinizi Anadolu’nun herhangi bir şehrinde sanabilirsiniz. Sınırlar haritaları belirler belki, ancak gönüller arasına sınır koyamazsınız. İşte bu yüzden, kalpten kalbe giden yollarla,  kopmaz kardeşlik bağlarıyla bağlı olduğumuz insanlarıyla, vatanımızdan ayrılmaz bir parçadır Rumeli. Şöyle o diyarlara doğru bir yelken açalım, kısa kısa notlarla Balkan şehirlerinden bir buket sunalım isterseniz.

Filibe Edirne’mize İstanbul’dan daha yakın bir şehir. Tarihi merkezini oluşturan beş tepe üzerine kurulmuş ve Meriç’in suladığı bereketli bir ovaya doğru yayılmış. Komünist dönemin sevimsiz tek tip bloklarıyla dolu yeni yerleşimler insanı ilk anda biraz hayal kırıklığına uğratsa da beş tepelere ulaşıp tarihi merkeze doğru süzüldüğünüzde adeta bir masal âlemine düşüveriyorsunuz. Sivil mimarimize ait gayet iyi korunmuş birbirinden güzel ahşap konaklarla dolu her yer. Dikdörtgen pencereler, eli böğründeler ve cumbalarla şekillenmiş o aşina mimari doku sizi sarıp sarmalıyor. Türk baroğu etkisinde dairesel hatlar ve yer yer dış cepheye de taşmış süslemeler dikkati çekiyor. Ara sıra taş yapılar, kemerler ve kiliselerde göze çarpıyor. Bu tarihi doku insanı alıp geçmiş zamanlara götürüyor. İnsana sanki Amak-ı Hayal’in müellifi Ahmet Hilmi Efendi karşı sokaktan beliriverecek gibi geliyor. Şehrin tam kalbinde Murat Hüdavendigar’ın yadigârı olan güzel cami Müslüman ahaliyi beş vakit bağrında dinlendiriyor.

Vitoşa dağının eteklerinde 2000 metrelik bir platoda kurulmuş serin bir şehir Sofya. Erzurum’un Rumeli’deki kız kardeşi sanki. Filibe’ye göre oldukça soğuk olan iklim hemen kendini hissettiriyor. Genç nüfus genellikle çalışmak amacıyla AB ülkelerine gitmiş olduğu için oldukça tenha bir şehir. Parlemento meydanı, Alexsander Nevski Kilisesi, ulusal tiyatro binası gibi yapılar dikkat çekiyor. Buradaki ecdat yadigârımız ise Banyabaşı Camii…

Görmüş geçirmiş bir şehir: Belgrad

Belgrad, Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği stratejik bir yerde kurulmuş, görmüş geçirmiş bir şehir. İki nehrin birleştiği yer, göz alabildiğine uzanan yeşilliğiyle bir yeryüzü cenneti adeta. Burada bizim saray burnunu andıran bir burun üzerinde Belgrad kalesi yer alıyor. Bu bölge halen Türkçe adıyla Kalemegdan olarak anılıyor. Aziz Sava Katedrali, Otel Moskova, Cumhuriyet meydanı, Milli Müze, parlemento ve tiyatro binaları ilk anda dikkat çeken yapılar.  Mustafa Paşa Türbesi Osmanlı’dan kalan ilk eser olarak karşımıza çıkıyor. Yanında bir de medresesi varmış, ancak Avusturya-Macaristan saldırılarında yıkılmış. Fetihten sonra çadır kurulup bayrak dikilerek ilk cuma namazının kılındığı alana Kanuni tarafından yaptırılmış olan Bayraklı Camii ibadete açık. Kesme taştan tek kubbeli mütevazı bir yapısı, ama insanın içine işleyen bir nüfuzu var.

Bir köprü için bir şehir ziyaret edilir mi? Söz konusu olan Sokullu Mehmet Paşa’nın eseri Drina Köprüsü’yse edilir. Bu muhteşem köprünün ayakları Drina’nın o coşkun sularını dört asırdır yılmayan sebatla yarıyor. İvo Andiriç’in ünlü romanına konu olmuş köprüsü ile Vişegrad Balkanlarda asla atlanmaması gereken bir nokta. Nehirde yapılan tekne gezileri köprüyü farklı açılardan görmek ve tabiatın dinginliğini yudumlamak için unutulmaz fırsatlar sunuyor.

Ve güzel Saraybosna… Bosna’nın kalbi. Mileçka nehrinin geldiği dağların arasından gittikçe genişleyen bir ovaya doğru yayılan şehir. Saraybosna kadar geçirdiği devirler mimarisinden açık seçik okuyabileceğiniz başka bir şehir bilmiyorum. Merkezde Baş Çarşı ve civarı tamamıyla Osmanlı tarzı dokuyu koruyor. Onun etrafında ikinci bir halka olarak Avusturya –Macaristan dönemi yapıları, en dışta da komünist dönemden kalma bloklar… Baş Çarşı, sebil ve güvercinler,  Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Hünkâr Camii, Ali Paşa Camii başta olmak üzere irili ufaklı onlarca Osmanlı eseri göz dolduruyor. Avrupa’nın ortasında 90’larda yaşanan mezalimin izleri Saraybosna’nın hüzünlü yüzü. Aliya İzzet Begoviç’in mütevazı kabrini her biri 20-25 yaşlarında yüzlerce şehid şahidesi bir muhafız edasıyla çevreliyor. Biraz ilerde Türkiye’nin katkılarıyla yeniden inşa edilmiş Saraybosna Mevlevihane’sinden şehir manzarasını izlemek de ayrı bir keyif. Kale civarında sokak aralarında kaybolursanız o sevimli mahalle mescitleri, gül bahçeleriyle çevrili tekkeler, cumbalı evler, çıkmaz sokaklar, ayaküstü yapılan kapı önü sohbetleriyle  “bizim mahalle”nin halen yaşamakta olduğunu görecek ve kalbinizin bir parçasını orada bırakarak güzel Saraybosna’yı “Allah’a emanet“ edeceksiniz.

Vezirler şehri: Travnik

Vezirler şehri Travnik, kalesi, tarihi köşeleri, yemyeşil doğa içine kuş yuvası gibi serpiştirilmiş evlerin oluşturduğu mimari dokusu ile oldukça sevimli bir şehir. Fakat Travnik’i süsleyen pırlanta gibi bir cami var ki, görmeden sakın geçmemeli. Alaca Camii tezyinatı ve bilhassa kapısındaki muhteşem işçilikle yapan ellere rahmet okutuyor.

Mostar’dan önce Konika’nın köprübaşında birkaç saatte olsa bir durup soluklanmalı. Sevimli camilerinde bir vakit namazı kılmalı. Çıkınca bütün cemaatin ayakkabılarını çevrilmiş bulmalı. Savaş sırasında şerefesinden yukarısı yıkılmış ve o günlerin anısına tamir edilmeden bırakılmış minareyi görmeli. Neretva’nın akıllara durgunluk veren güzel rengine bir müddet dalmalı, düşünmeli…

Mostar köprüsünün yıkılışı 1993’ün en acı anılarından birini oluştuyor.  Şimdilerde Neretva’nın zümrüt sularını hiçbir şey olmamış gibi bir hamlede geçiyor köprülerin sultanı. Mostar masalsı tarihi dokusuyla tadına doyulmayan bir şehir. En güzel köprü manzarasını ise Koski Mehmet Paşa Camii’nin arka bahçesine geçince bulacaksınız.

Mostar’dan sonra sırada Blagay Alperenler Tekkesi var. Ulu dağların eteğinde, devasa yükseklikteki bir kaya bloğunun altındaki oyuktan bir yeraltı nehri gün yüzüne çıkıyor. Yeryüzü mü burası, yoksa cennette miyim diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Zira “Altlarında ırmaklar akan cennetler” ifadesinin tecellisi gibi. Tam bu noktada tarihi tekke binası yer alıyor. Rumeli’de derin izler bırakmış Sarı Saltuk’un makamlarından birisi burası. Fetihten daha önce gönül fethi için bu topraklara gelmiş Alperenler bu gözlerden uzak mekanı yurt edinmişler. Sarı Saltuk Sultan Rumeli’de o kadar sevilmiş ki, 10’dan fazla yerde makamı bulunuyormuş. Doğanın koynunda gözlerden ırak, inziva için çok uygun bu yerde şu anda güzel bir ahşap yapı bulunuyor. Gayet insani ölçekte, sade ve ağırbaşlı bir mimari yaklaşımla Sarı Saltuk sultanın türbesine bitişmiş. Hem dışardan, hem de binanın merdivenlerinden üst kata çıkarken konmuş niyaz pencerelerinden türbenin içini görmek,  gönülden bir Fatiha göndermek mümkün. İnsanı sarıp sarmalayan manevi ruhu hemen hissediyorsunuz burada. Kim bilir kimler geldi, kimler geçti bu kutlu mekandan, kaç derviş gönül zikrullah meclislerinde nurdan damlalar içti.

Karadağ yönüne devam edecekseniz yolunuzun üzerindeki bozulmadan günümüze gelmiş O Osmanlı köyü Poçitel ile  Stolak ve Trebinje şehirlerine de uğrak yapabilirsiniz. Sonuncusu Sırp bölgesinde kaldığı için camileri mahzun ve kapalı.

Göl kenarında kurulmuş bir sayfiye şehri: Ohri

Karadağ’ın Adriyatik kıyıları Herseknovi, Kotor ve Budva gibi tarihi Ortaçağ kentleriyle, baş döndüren bir doğal güzelliğin harmanlandığı yerler. Yine İşkodra gölü civarında el değmemiş tabiat insanı büyülüyor. Başkent Podgorica yakınlarındaki bir kasaba olan Tuzi’de Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerlerinin medfun olduğu şehitlik ve Nizam Camii bu topraklardaki varlığımızın en eski belgelerinden biri. Bar şehrinde Ömer Başıcı Camii ve Uljin sahilinde hala beş vakit ezan okunan camiler Adriyatik kıyılarındaki uç beylerimiz gibi. Lokantalarda hiç yabancılık çekmiyor, Türk yemekleri rahatlıkla buluyorsunuz. Sırbistan’ın Karadağ sınırı yakınlarındaki Sancak bölgesi ve merkezi Novipazar’da çoğunluğun Müslüman olduğu şehirlerden biri.

Ohri kendi adıyla anılan bir gölün kenarında kurulmuş bir sayfiye şehri. Göl inanılmaz derecede temiz ve berrak. Göl kenarından başlayarak tepeye kadar geleneksel mimarimizle inşa edilmiş tarihi doku çok güzel korunmuş. Yine hiç yabancılık çekmeyeceğimiz bizden bir şehir. Çoğu esnaf Türkçe konuşuyor. Sedef ve incisi meşhurmuş Ohri’nin. Kendisi de Balkanların incisi.  Çarşı içinde Halveti Tekkesini görünce içeri giriyoruz. Bir türbe, hazire ve tekke binasından oluşan gayet asude ve aşina bir mekan. Sevimli ahşap bina tevhidhanesi, sohbet odasıyla sanki baba evimizmiş gibi bizi huzurla sarıp sarmalıyor… Nerde bir evliya türbesi varsa orası bir Türk şehridir diyen sözün haklılığını bir kez daha hissettiriyor bize bu dergah. Ayasofya Kilisesi ve bir tepe üzerinde kuş yuvası gibi duran St. Kanao Kilisesi de Ohri’nin simgelerinden. Kaleye doğru tırmanan şehrin güzelliğini karşıdan görmek için gölde bir tekne turu yapmalı. Biraz ilerdeki Struga’da Kara Dirim nehrinin gölden doğduğu nokta da görmeye değer. St. Naum adlı mesire yeri de çok ünlüymüş fakat Ohri’ye iki kez gitmiş olmamıza rağmen burayı görmek nasip olmadı.

Kalkandelen’in (Tetova)  en nadide mücevheri Harabati Baba Tekkesi. Geniş çayırlığın ortasında o muhteşem şadırvan tek başına medeniyetimizin şahikalarından biri.  Biraz mahzun ama dimdik ayakta. Tezyinatıyla ünlü Alaca Camii ve Kalkandelenli hanımların mübarek ellerinden çıkmış trileçe tatlısı hafızamızda unutulmazlar hanesine yazılıyor. 

Prizren sırtını Şar dağına vermiş

Prizren sırtını Şar dağına vermiş bir Bursa, bir Amasya, bir Kütahya adeta. Yemyeşil tepeleri, şırıl şırıl akan çeşmeleri, kiremit çatılı ahşap evleri ile 81 ilimizden biri olabilirdi pekala. Ortasından akan Aksu deresinin adından çınarlarına, türbelerinden tarihi hamam inşaatına dair anlatılan efsanesine kadar doğduğum şehir Tokat ile öyle çok ortak noktası var ki, burada memleketimdeyim diyorum.  Prizren’e gidince önce Kosova sahrasında Murat Hüdavendigar Türbesi’ni ziyaret etmeli. Şehrin 20 kilometre kadar dışında ovanın ortasında bir türbede yatıyor şehid Sultan Hüdavendigar. Yanı başında türbeyle yaşıt bir koca çınar. Gelincikler daha bir kırmızı sanki Kosova’da. Şehid hünkârın türbesinde hissettiğimiz duygular için kelimeler kifayetsiz kalır. Prizren’de köprübaşı, Şadırvan meydanı, Sinan Paşa Camii, Maraş bölgesi, tac-ı şerif formunda şadırvanıyla Halveti ve Kadiri- rezzaki tekkeleri, en çokta insanının dudaklarından analarının ak sütü gibi dökülen güzel Türkçe burada evinizdesiniz diye haykırıyor.

Şar dağını diğer yüzü bir başka Türk şehri; Üsküp. Türkçenin en güzel şiirlerini söylemiş şairlerimizden biri olan Yahya Kemal’in anneciği orada bir Osmanlı haziresinde yatıyorken Üsküp bizden nasıl ayrı düşünülebilir. Çarşı-pazarında hala Türkçe konuşuluyor. Kalesi, Mustafa ve Murat Paşa, camileri, hanları, hamamları, Vardar üzerinde uzun ince köprüsüyle Üsküp, Makedon hükümetinin bir Avrupa kenti yaratmak adına yaptığı görgüsüzlük anıtlarına rağmen Türk kimliğini muhafaza ediyor. Sırf Türkiye’den geldiğimiz için ikramda yarışan insanlarıyla “Bursa’nın Şar dağında devamı”, Yahya Kemal’in mısraları eşliğinde gönlümüzde incecik bir sızı bırakıyor.

Elhamdülillah yolumuz birkaç kez Balkanlara düştü. Atalarımızın mührünü vurduğu bizden diyarları gördük. Türkiye’nin bu günkü sınırlarımızdan ibaret olmadığını ayan beyan fark ettik. Görmüş geçirmiş şehirlerde, farklı inanç dünyalarına ait anıtsal yapılar gölgesinde dinlendik. İnce belli köprülerden geçtik, asırlık çınarlar altında selsebil akan çeşmelerden su içtik. Oralardan insanlar tanıdık, o güzel insanların yüreğinden damlayan bala kandık.  Gönlümüzden bir parçayı her bir durakta bıraktık. Ama benim kalbim en çok;  muhabbet Peygamberi (s.a.v)’nin bayraktarı edasıyla Balkanları bekleyen Blagay’da kaldı. Dilerim Sarı Tabya’dan Saraybosna’yı seyretmek, Prizren köprüsünden geçmek, Üsküp’ün taş döşeli Türk çarşısında limonlu bir çay içmek, Kosova sahrasında tefekkür etmek, Harabati Baba’da bir abdest kuşanmak, Buna’nın zümrüt kaynağında tekrar ve tekrar buluşmak hepimize nasip olsun.