Ev sahibi olarak Türkiye

Anadolu, coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca nice kavimlerin kültürlerin, inançların gelip geçtiği veya yerleştiği bir mekân olmuştur. Çeşitli zamanlarda gelen farklı gruplar ve kültürler, coğrafyamızdaki çeşitliliğe ve zenginliğe önemli katkılarda bulunmuştur. Bin yıldır bölgenin sakini olan Türkler, bu topraklarda yaşayan veya dışarıdan gelen, sığınan insanlarla birlikte yaşamaya dayanan örnek bir yaşam biçimi geliştirmiştir. Bu yaşam biçimi, günlük hayatta, dil, mimari, yemek kültürü gibi çeşitli alanlarda kendini göstermektedir. Anadolu insanının misafirperverliği günümüze kadar bilinen bir olgudur. Bu çalışmamda birkaç örnek üzerinden geçmişten günümüze hatırlatıcı bazı bilgiler vermek istiyorum.

Öncelikle geleneksel kültürümüzde yer alan iyilik ve yardımlaşmayla ilgili bazı uygulamaları hatırlatmak faydalı olabilir. İslâm peygamberinin “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” düsturunu rehber edinen Türk toplumu tarih boyunca önemli yardımlaşma kurumları oluşturmuştur. Burada konumuz sınırlı olduğundan hiçbir ödeme yapmadan kalınan, binek hayvanlarına bakılan, doyurulan eski zaman hanları, kervansarayları, mektep ve medreselerinden, bir esnaf dayanışma teşkilatı olan ahilikten bahsetmeyeceğiz.

Bununla beraber, vakıf medeniyeti olarak da tanımlanan Osmanlı dünyasındaki vakıf kurumlarından birkaç örnek verebilirim: Yolculara oda ve yemek sağlayan, hastalara evinde hizmet veren, ilaç yapan, bulaşıcı hastalıkların tedavisini sağlayan, kızlara çeyiz hazırlayan, kadın sığınma evleri kuran, öksüz ve yetim barındıran, sokak hayvanlarına bakan, aşevi hizmeti veren, garipleri tedavi eden, fakir bekarları evlendiren, leylekleri, ağaçları koruyan, Müslüman ve gayrimüslimlere hizmet veren vakıflar. Muhteşem süslemelere sahip kuş evleri Osmanlı mimarisinin önemli bir unsurudur.

Başka coğrafyalardan gelen göçmenler bu kurumların hizmetlerinden faydalanmış, yardımlaşma ve konukseverliğe dayanan Anadolu kültürünün oluşumunda önemli roller üstlenmiştir. Bölgede yaşanan savaş ve çatışmalar, büyük nüfus hareketlerine yol açmıştır.(1) Anadolu insanı zor durumda kalan toplumlara geleneksel kurumlarıyla ev sahipliği yapmış, bunu yaparken onların kendi yaşam biçimlerini sürdürmesine özen göstermiştir. En büyük göç hareketinin Rusya’nın baskısıyla Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden kuzeyden güneye doğru yaşandığını söyleyebiliriz. Kırım ve Kafkaslardaki savaşlar, önemli bir Tatar ve Kafkasyalı nüfusun Anadolu coğrafyasına yerleşmesine yol açmıştır.

Tatarlar ve Kafkasyalılar bulundukları yerlerde geleneklerini yaşatmalarıyla ünlüdür. Tatarların ünlü Sabantuy Bayramı Eskişehir’de büyük törenlerle kutlanır. İçinde bulunduğumuz Kayseri’ye baktığımızda Avşar boyunun yanında Varsak, Ahıska, Horasan Türkleri olduğu gibi Bulgaristan ve Yunanistan göçmenleri, Kafkaslardan Çerkezler ve Abhazlar önemli bir nüfus teşkil ediyor. Bütün bu unsurların katkılarıyla Kayseri önemli bir ticaret, sanayi ve kültür merkezi olma özelliğini tarih boyunca korumuştur.  

Balkanlardaki savaşlar, hayatlarını kurtarabilen büyük bir Türk nüfusun Anadolu’ya kaçarak yerleşmesine yol açmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası mübadele adı verilen nüfus değişimiyle Yunanistan’dan gelen Türkler ayrı bir faktör oluşturur. Selanik gibi merkezlerden, Girit, İstanköy gibi adalardan gelenler özellikle Batı Anadolu nüfusuna önemli bir kültürel ve ekonomik katkı sağlamıştır.(2)

Doğu Avrupa’daki göç baskısı Birinci hatta İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar devam etmiştir. Ekim Devrimi’nden kaçan Rus soylular ve muhalif gruplar İstanbul’da Türk konukseverliğine uygun bir şekilde ağırlanmıştır. Onlar da İstanbul kültürünün, kentsel dönüşümünün önemli aktörleri olmuşlardır.(3) İran’da yaşanan 80 devrimi sonrası muhaliflerin Türkiye’ye gelişleri o zamandan günümüze devam etmektedir. Rahat bir tatil için Türkiye’yi tercih ederken ülkemizden gayrimenkul alan İranlıların sayısı oldukça yüksek oranlardadır. Rusya ve Ukrayna kendi aralarında büyük problemler yaşasa da her iki ülke vatandaşlarının hem turistik, hem de yerleşim amacıyla ortak tercihi Türkiye’nin güney sahilleri ve özellikle Antalya olmaktadır. 

Burada ev sahipliği açısından Anadolu coğrafyasında belirleyici etkilere sahip üç tipik göç olayını hatırlatmak istiyoruz. Bunlardan kronolojik olarak ilki Seferad adı verilen göçlerdir ki bu, İspanya’da Endülüs’ün düşmesiyle ilgili bir olaydır. Endülüs medeniyetinde Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler birlikte uyum içinde yaşamaktaydı. Papalığın kontrolündeki Kastilya Krallığı’nın Endülüs Devlet’ine son vermesiyle Müslüman ve Yahudi nüfusun orada yaşama imkânı kalmamıştır. Yaşamak için Katolik olmaktan başka çareleri yoktu.

Biraz Hollanda’yı ayrı tutarsak genelde Avrupa ülkeleri Endülüs’ten kaçan Yahudileri kabul etmemiştir. Onlara kucak açan, sahip çıkan, Osmanlı Devleti olmuştur. Osmanlı gemileri Endülüs’ten kaçan Müslüman ve Yahudileri Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya taşımıştır. O zaman Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar Osmanlı toprağıydı. Balkanlar’da Yahudilerin önemli bir kısmı Saraybosna, Selanik ve İstanbul’a yerleştirilmiştir.

1912’de Selanik Osmanlıların elinden çıkınca Yahudiler orada barınamamıştır. Büyük bir kısmı İstanbul’a kaçmak zorunda kalmıştır. Özetle Seferad adı verilen bu Museviler Türkiye nüfusunda önemli bir yere sahip olmuşladır. Osmanlı ve Cumhuriyet devrinde önemli toplumsal roller üstlenmişlerdir. Ünlü Fransız şarkıcı Enrique Macias Cezayir’li Seferad kökenli bir aileye mensuptur. Yine ünlü şarkıcı Yasmin Levi, İzmir’li Seferad kökenli bir aileye mensuptur. Her ikisinin repertuvarında Endülüs şarkıları önemli bir yer tutar.     

Doğu Avrupa’daki çatışmalar Osmanlı Devleti’ne zaman zaman ilginç mültecilere ev sahipliği yapma fırsatı vermiştir. Bunlar öyle sıradan insanlar veya askerler değildir. İsveç Kralı 12. Şarl (Demirbaş Şarl) 1709’da Ruslarla girdiği savaşta yaralanarak Osmanlı topraklarına sığınmıştır. İade edilmek şöyle dursun 5 yıl 3 ay 9 gün Osmanlı’nın misafiri olmuş, Türk dilini ve geleneklerini öğrenmiştir. Kral bugün İsveç’te her ölüm yıldönümünde Türk geleneklerine göre anılmaktadır. Türk kahvesi, lokum ve baklava ikram edilmektedir. Ünlü İsveç köftesi, dolma gibi yemekler Türkiye kökenlidir. Sınırlar çok uzak da olsa, İsveç dilinde Türkçe kelimeler yer almaktadır. (4)     

 

Macar soyluları da Osmanlı Devleti’ne sığındıklarında güzel bir ev sahipliğiyle karşılanmıştır. 17. yüzyıl sonlarında Macar Kralı Tököli Imre, II. Viyana Kuşatmasında, askerleriyle Osmanlı’nın yanında yer almıştır. Viyana bozgunun ardından Budin düşerken (1686) Avusturya Budin’i Macarlara teslim edip gitmemiş, işgal etmiştir. Macar halkı Tököli İmre liderliğinde isyan etmiştir. Ne var ki başarılı olamamıştır. Macar kralı ülkesinden kaçarak eşi İlona Zrini ile birlikte Osmanlı’ya iltica etmiştir. Macar kralı Türk toprağında altı yıl kalarak İzmit’te 1705’te ölmüştür. Büyük bir Türk dostudur. Türkçe öğrenmiştir ve eserlerinde Türkçeye geniş yer vermiştir.

Macarlar yenilgiyi kabul etmemiştir. Kısa bir zaman sonra yeni bir başarısız isyan girişiminde bulunmuştur. Bu defa Macar Kralı II. Ferenc Rakoczi Osmanlı ülkesine sığınmıştır (1711). Yıllar sonra Tekirdağ’da ölmüştür (1735). Tarihe dikkat, 24 yıl ülkemizde kalmıştır. Her iki krala hizmet eden, tercümanlık yapan, daha sonra Müslüman olan ve ilk Türkçe matbaanın kurulmasına öncülük eden İbrahim Müteferrika, bir Macar göçmenidir.  

Macar göçmenlik hikâyesi burada bitmiyor; Avrupa’yı etkileyen 1848 isyanları öncesinde Macar Kralı Lajos Kossuth, ulusal bağımsızlık mücadelesinde başarısız olunca o da Osmanlı’ya sığınmak zorunda kalmıştır. Rusya ve Avusturya, sığınmacıların derhal teslimi için ültimatom vermiştir. Ama dönemin Osmanlı Sultanı Abdülmecid’i etkileyememiştir. Padişah, onlara adeta meydan okumuştur; “Tacımı, tahtımı veririm ama bana sığınan mültecileri asla vermem”. Türk kültürünün gereği olan bu tavır, Avrupa’da büyük bir sempati uyandırmıştır. Kırım Harbi’ndeki ittifaka zemin hazırlamıştır. Kossuth öyle üç beş yıl değil, 1802-1839 arasında 37 yıl Kütahya şehrinde Osmanlı’nın misafiri olmuştur.

Budapeşte’ye giderseniz, Parlamento binasının arkasında bu üç Macar kralın heykellerini görebilirsiniz. Türkiye’de ise bu üç Macar kralın misafir edildikleri evler bugün müze halindedir ve ziyaret edilmektedir; Tekirdağ’da Prens Rakoczi, İzmit’te İmre Tököly, Kütahya’da Kossuth müzesi. Adana Osmaniye’de bile Macar Besteci Bela Bartok adına bir müze mevcuttur. (5)

Şimdi üçüncü göçmenlik hikâyesine gelelim. Bulgaristan, İkinci Dünya Savaşı öncesi krallıkla yönetilmektedir. Orada bulunan Türk azınlıklar göreceli olarak geleneksel kültürlerini ve yaşam biçimlerini sürdürmektedir. Kendi okulları, din adamları, camileri mevcuttur. Bir bakıma Osmanlı devri yaşam tarzı devam etmektedir. Bulgaristan’ın 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer alması ve yenilmesi üzerine bütün Doğu Avrupa gibi bu bölge de Sovyetler Birliği nüfuzuna bırakılmıştır. Avrupa kendi acil sorunlarıyla uğraşmaktan Doğu Avrupa ile ilgilenecek durumda değildir. Sosyalizmin gelmesiyle birlikte halkın üzerinde ekonomi, siyaset ve kültür alanlarında artan oranda bir devlet baskısı uygulanmaya başlanmıştır. İnsanların malına el konulmuş, tek parti diktatörlüğü yönetimi ele almıştır.

Aynı süreçte Türkiye, Batı dünyasının yanında yer alarak çok partili parlamenter sisteme geçmiştir. Bulgaristan’daki rejim baskısından bunalan Türkler fırsat buldukça Türkiye’ye göç etmeye başlamıştır. Bilindiği gibi son büyük göç dalgası 1989’da olmuştur. Bu süreç öyle kolay olmamıştır. 1950’den sonra ilk çok partili hükümet anlaşma sağlayarak önemli bir Türk nüfusun Türkiye’ye göçmesine zemin hazırlamıştır. Babam o zaman Mestanlı kasabasında Rüştiye adı verilen ortaokul son sınıfta öğrencisidir. Köylerinden Alman tanklarının geçtiğini görmüşlerdi. Şimdi onların yerini Rus tankları almıştır. Artık Sovyet marşlarını okuyarak derse başlamaktadırlar. Bu ortamda kendi ulusal kültürlerini, inançlarını yaşamaları giderek zorlaşmıştır. Esasen Bulgarlar da rahat değildir fakat gidecek yerleri yoktur. Aralarında kendini Türk gibi göstererek ülkemize gelenler olduğu bilinmektedir.

Ailem trenle Tekirdağ’a gelerek oradan gemiyle Antalya’ya taşınmıştır. Hükümet tarafından göçmenlere sahip çıkılarak onlar için konutlar yapılmış, topluma uyumları sağlanmıştır. Göçmenlerin bütün malını mülkünü arkada bırakarak taşıyabildikleri eşyalarla geldikleri unutulmamalıdır. Türkiye’nin bu yeni gelen nüfusu kabul etmesi kolay olmamıştır. 50’li yılların başlarında Türk ekonomisi çok kuvvetli bir durumda değildir. Fakat zor durumda olanlara, misafirlere yardım etme geleneği bir kere daha fedakârlık duygularını öne çıkarmıştır. Başta Trakya, Bursa ve Balıkesir olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde Bulgaristan göçmenleri yerleşerek ülke ekonomisine, sosyal dokusuna önemli katkılar sağlamıştır. Aralarından, önemli bilim, sanat ve devlet adamları yetişmiştir.

Asya ile Avrupa arasında köprü durumundaki konumuyla Türkiye’nin göç hikâyeleri bugün Afganlılar, Suriyeliler, Ukraynalılar ve savaş yanlısı olmadığı söylenen Ruslarla devam etmektedir. Türkiye sebeplerini sorgulamak ve taraf tutmak yerine Mevlana’nın deyişine uygun olarak “kim olursan ol gel” dercesine onlara kapılarını açmakta, güvenli bir ortam sunmaktadır.

İyilik ve yardımlaşma Türk kültürünün temellerinde var olan bir özelliktir. Öyle ki bunun için ihtiyaç sahiplerinin ayağına gelmesini de beklememektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi etnik ve dini yapıya mensup olursa olsun yardım elini uzatmaya çalışmaktadır. Bugün Türk yardım kuruluşları Afrika’nın, Asya’nın en uzak köşelerine elini uzatmaktadır. Pandeminin ilk zamanlarında maske kıtlığı yaşanırken Avrupa ve Amerika dahil birçok ülkeye maske ve solunum cihazı yardımında bulunduğu hatırlanmalıdır.  

Dış yardımlarla ilgili birkaç örnekle yazımızı sonlandıralım. Sultan Abdülmecid, İrlanda’da yaşanan büyük açlık felaketinde (1847) o zamanın parasıyla 10 bin sterlin nakit desteğinde bulunmak istemiştir. Bu büyük bir paradır. Fakat İngiliz Büyükelçiliği araya girerek Kraliçenin 3 bin sterlin yardımda bulunduğu, ondan daha fazla yardımın pek şık olmayacağı uyarısında bulunmuştur. Bunun üzerine Sultan nakit miktarını 2 binde tutmakla birlikte üç gemi dolusu yiyecek yardımında bulunmuştu. Gemiler İngilizler görmesin diye Dublin limanı yerine ücra bir sahil kasabası olan Drogheda limanına yanaşmıştı. İrlandalıların güzel, süslü bir hatla yazılmış teşekkür belgesini arşivlerde görebilirsiniz. Şükran ifadesi olarak Drogheda kasabasının ve futbol takımının ay yıldızlı amblemi vardır.(6)

İkinci Dünya Savaşı sırasında (1941) işgal altında bulunan Yunanistan’a savaş şartlarında kendisi de zor durumda olan Türkiye, Kurtuluş ve Dumlupınar gemileriyle önemli miktarda gıda ve ihtiyaç maddeleri göndermiştir.(7)  1950 yılına geldiğimizde Türkiye, Uzakdoğu’da zor durumda olan Kore halkının yardımına askerini göndermekte tereddüt etmemiştir. Buradaki önemli detay, giden askerlerin çoğunun gönüllülerden oluşmasıdır. O günlerde Türklerin göçmen olarak Bulgaristan’dan kaçışıyla Kore halkının direnişi esasen aynı nedene dayanmaktadır; Demirperde’den kaçış! Ispartalı olan kayınpederim de o askerlerin arasında gönüllü olarak yer almış ve savaştan sonra “gazi” olarak Türkiye’ye dönmüştür. Kore gazileri toplumumuzda ve kültürümüzde kayda değer bir fenomen olagelmiştir. Binlerce kilometre uzakta Kore topraklarında yatan Türk şehitler, iki ülke arasındaki bağları kopmayacak şekilde güçlendirmektedir.

Türkiye bir “melting pot”, yani “eritme kazanı” değildir. Göçmenlerin “entegrasyon” adı altında zamanla geniş toplum içinde erimeleri ve asimilasyonları beklenmez. Yüzyıllarca Türk hakimiyetinde kalan uluslar, ulusal kimliklerini, kültürlerini kaybetmeden bugünlere gelmiştir. Türkiye, farklı kültürlerin bir arada barış ve huzur içinde yaşadıkları bir ülkedir. Günlük hayatta, mimari eserlerde, yemek kültüründe, dilde, her alanda bu zenginliği görebilirsiniz. Onları uyum ve huzur içinde bir arada tutan şey bu topraklarda yüzyıllardır var olan kadim yardımlaşma ve hoşgörü geleneğimizdir. 

Notlar:

  1. Anadoluya yapılan göçlerle ilgili genel bilgi için bakınız; Köse, O.(2017). Geçmişten Günümüze Göç I-II, Canik Belediyesi; Samsun.
  2. Adıyeke, N. (2021). Nüfus Mübadelesi ile Türkiye’ye Gelen Selanik Şer’iye Sicilleri. Ankarad, 2 (3):1-6.
  3. Ar, B.(2019). İşgal İstanbul’unun Kentsel Dönüşümünü Beyaz Ruslar Üzerinden Okumak. Annual of Istanbul Studies I: 101-122.
  4. Günaydın, H. – Coşkun. (2018). B. İsveç Kralı XII. Charles’ın (Demirbaş Şarl) Osmanlı Devletine İlticası (1709 – 1714) ve İltica Sürecinde Ülkesinde Ombudsman Görevlendirmesine İlişkin Bir Değerlendirme. Ombudsman Akademik, 9:15-73.
  5. Mülteciler arasında Yüzbaşı rütbesiyle yer alan Josep Hutter’in 1851’de aldığı notlardan oluşan Von Orsova bis Kiutahia  (Orsova’dan Kütahya’ya - Braunschweig 1851) adlı eser bu konuda önemli bilgiler vermektedir.
  6. Kader, M.D. – Kaplan, K.A. (2021). İrlanda Patates Kıtlığının Osmanlı Basınına Yansımaları (1845 - 1852). Tarih İncelemeleri, 2:497-526.
  7. Halıcı, Ş. (2015). II. Dünya Savaşı Sırasında Türkiye’den Yunanistan’a Uzanan Dostluk Köprüsü: Kurtuluş ve Dumlupınar Yardımları. Belgi, 9:1196.          

                  

              

          

   

YORUM EKLE
YORUMLAR
YILMAZ BAYAT
YILMAZ BAYAT - 2 hafta Önce

TEŞEKKÜR EDERİM.

Mustafa Yalnız
Mustafa Yalnız - 2 hafta Önce

Türkiye’nin ve Türklerin mültecilere ve mülteci meselesine bakışı derli toplu güzel bir şekilde özetlenmiş.
Tabrikler, teşekkürler Kemal bey kardeşim…

Faruk Karakolcu
Faruk Karakolcu - 2 hafta Önce

değerli bilgileriniz için çok teşekkür ederim değerli hocam Rabb'imiz sizlerden razı olsun..

MUAMMER GÜNEY
MUAMMER GÜNEY - 2 hafta Önce

Kemal abim Türklerin bin yıldır Peygamber efendimizin İnsana ve Bütün Canlıllara Verdiği Değeri yaşam biçimini Engüzel şekilde Ele Almışsınız Canı gönülden Tebrik ediyorum yüreğine kalbine sağlık Allah'a emanet olun

banner19

banner36