Yozlaşmanın sebebi hakikatten yüz çevirmek

Selahattin Yusuf, Gökdemir İhsan ve Tarık Tufan İzmit'te 'Türkiye'de Kültür Kavgası' başlıklı bir söyleşide konuşmacı idi. Fatma Kebire Karaaslan etkinlikten notlarını aktarıyor..

Yozlaşmanın sebebi hakikatten yüz çevirmek

 

İzmit Gönüllüleri Platformu’nun tanıtımı ve açılış programında Tarık Tufan, Selahattin Yusuf ve Gökdemir İhsan'ın katılımıyla “Türkiye’de Kültür Kavgası” konulu bir söyleşi gerçekleştirildi. İzmit Yunus Emre Kültür Merkezi’nde dinlediğimiz konferansta Selahattin Yusuf, Türkiye ile birlikte dünyayı da kapsayan geniş bir çerçevede meseleyi ele aldı. Gökdemir İhsan da medeniyetimizin hakikat ile olan ilişkisi üzerine konuşmasını tamamladıktan sonra son olarak Tarık Tufan bugün yaşananlar açısından toplum olarak birbirimize olan davranışlarımıza yansıyan yönü ile mevzuyu değerlendirdi. Konuşmacıların konuyu dünden bugüne kapsamlı ve birbirini tamamlayan bir üslupla dile getirdikleri ve dinleyenler olarak bizlerin de ziyadesiyle istifade ettiğimiz programdan notlarımızı aktarıyoruz.

İnsan gibi medeniyet de ölür mü?

Bir eski hikâye var, bu işin kültürel boyutu var, aydınlara bakan tarafı var. Bir de edebi yönü var ve biz de buna kafa yormaya çalışıyoruz” diyerek konuşmasına başlayan Selahattin Yusuf, geçmişten günümüze hem ülkemiz hem de dünya üzerindeki kültürel kavganın sebeplerine ve neler yapabileceğimize dair fark etmemiz gereken noktaların altını çizdi. Türkiye’deki kültürel kavganın altında siyaset olduğunu belirten Yusuf, ilk sosyologlarımızdan, filozoflarımızdan olan İbn Haldun’un 700 sene önce “insanlar doğar, büyür, gelişir ve ölürler” dediğini hatırlatarak buradan bizim medeniyetimizin nasıl oluştuğuna, Osmanlıdan günümüze gelene kadar geçirdiğimiz sürece değinerek Osmanlının çöküşüne dair “bir medeniyet asla tamamen çökmez” dedi: “Canlılığı, yeşilliği toprağın altında kalmıştır belki ama uygun şartlar oluştuğunda yeniden toprağın üstüne çıkar ve yeşerir. Itri, Mimar Sinan gibiler yoktur artık… Bütün meselemiz şu: Bunu yeniden nasıl canlandırabiliriz?”

Sözün burasında Selahattin Yusuf “mutlaka bunu yapmamız mı gerekiyor, yeşertmezsek ne olur peki?” diye sordu: “Yoksa çürür ve kuraklık olur. Tarihi kökenlerimizi unutursak, yeterli suyu vermezsek, bizi biz yapan değerlere sahip çıkmazsak kuraklığı engelleyemeyiz.” Yusuf bunun “tohumun genetik bilgisi” anlamına geldiğini belirterek bu uygarlığı ayakta tutan kodlar konusunda yol almamız lazım geldiğini ve bunların heybemizde olmadığının da farkında olmamız gerektiğini ifade etti. Dikkat çektiği diğer bir husus da bu kodları madde madde sayıp önümüze serenlerin samimiyetine de güvenmememiz gerektiğiydi. “Türkiye iki kültür arasında sandviç olmuş durumdadır. Biz batıyı çok ürkütmüşüz ve onlar da bizi pasifize etmeye uğraşıyorlar.” diyen Selahattin Yusuf, sözlerine şöyle devam etti: “Bunu ne ile yapıyorlar? Saçma sapan televizyon programlarıyla, arka kapak güzeli adı altında yayınlanan çıplak kadın fotoğraflarıyla vs. gazete haber yapmak için çıkar normalde. Güçlü bir medeniyet ve caydırıcı bir güç olduğumuzun farkına varacağız ve yeniden canlanmanın yollarını bulmaya çalışacağız.”

Bilginin gerçek kaynağından yüz çevirince…

Selahattin Yusuf’tan sonra onun kaldığı yerden devam eden Gökdemir İhsan da “aynı merkezde dönüp durduğumuzu” söyledi: “İçinde olduğumuz medeniyet hakikatin temsilidir. Modern zamandaki insanlar mimari, sanat, felsefe, müzikte biçimsel değişiklikler olduğunu zannederler. Biçimle hakikat arasında bir ilişki vardır. Formlar arasında tercihler yapmak, şu mimariden buna geçmek, o müzikten başkasına geçmek… Hakikat kendisi olarak değil bir biçimde, bir formda tezahür eder. Bunlar da hakikatin tezahürleridir. Bizden önceki kuşaklar hakikati biliyorlardı ve müzikte, mimaride, kıyafette ve biçimsel ne varsa hakikate göre ihdas ediyorlardı.”

Bir kısım insanlar bu medeniyetin ölmüş olduğunu düşündüler. Bir kısmı çağdaş bir uygarlığa intisab etmemiz gerektiğini düşündüler. Bir kısmı da değerlerimize sahip çıkalım bunun yanında çağa da ayak uyduralım dediler. Birinci sınıfı saymazsak diğer ikisini batıcılar ve muhafazakârlar olarak isimlendirebiliriz.” diyen İhsan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Batıcı ve ilerlemeci olan grup aslında ölmüş olan medeniyeti inkâr ederek, muhafazakârlar da bu medeniyetle sadece nostaljik bir ilişki kurarak var olmaya çalışmaktadırlar.

Formların temsil ettiği hakikatleri bilirsek, o coğrafyaya, şartlara göre tekrar ihdas edebiliriz. Ama bunu bize ait olmayan bilgi ile yapamayız. Bilgimizin kaynağı olarak kimi görmemiz gerekiyor? Tekkelerden yüz çevirdik. Bir âlimin önünde diz çökmeyi bıraktık. Modernitenin başından beri kendine muhafazakâr, mütedeyyin diyen entelektüellerin tamamı bilgi yöntemi olarak dini düşünceden bağımsız, din dışı bir tutum sergilediler. Bilgimizin kaynağıdır sorun. Bilgi kaynağı ilim ve irfan silsilesi olarak tekke ve medrese geleneğinden öğrenilir. Müderristen talebeye, mürşitten müride aktarılır. Bilgi bize ancak Allah’ın öğrettiğidir. Allah’ın seçtikleri ve onların varisleri tarafından ve arifler üzerinden bilgi tevarüs eder. Bu hakikate ne kadar yakın olduğumuzu bulmaya çalışarak, kendimizi muhasebeye tutmak suretiyle anlayabiliriz.” Gökdemir İhsan, “Kısaca müzikteki, mimarideki, siyasetteki yozlaşmanın sebebi o kaynaktan yüz çevirmektendir” diyerek tamamladı konuşmasını.

Vatandaşlık görevlerinden ibaret bir hayatımız var artık!

Tarık Tufan da meseleyi günümüz açısından, yaşadığımız bir takım garabet olayların penceresinden bakarak değerlendirdi. “Son zamanlarda gördüğüm olaylardan, bir takım fotoğraflardan bahsetmek istiyorum” diyerek başladı sözlerine: “Kaza yapan bir avukat hanımın çarptığı yaşlı adam orada yatarken onunla ilgilenmiyor ve cep telefonuyla oynuyor. Bir başkasının acısıyla bir insan arasına nasıl oluyor da bu kadar mesafe koyabiliyor? Kaza yapmış, polisi aramış ve vatandaşlık görevini yaptığını ve işinin bittiğini düşünüyor. Artık hayatın bizatihi kendisi sadece yasal yükümlülüklerle yürüyor. Apartmanda aidat ödüyorum, belli kurallar var diye düşünüyoruz mesela. Oysa apartmanda yaşarken aklımıza gelmesi gereken ilk soru: Acaba komşumuz aç mıdır? Tok mudur? Acaba zor durumda olan birisi var mıdır? Yok mudur? 'Komşusu açken tok yatan bizden değildir.' Peygamberimiz (sav) bunu yaparsan bizden değilsin buyuruyor. Bunun uykumuzu kaçırması gerekir. Fakat biz ne diyoruz? Aidatları yatırmayan var mı? Varsa borçlar listesi çıkarıyoruz. Niye ödeyemedin diye sorup, yardımcı olacağımıza, 'niye ödemedi, biz keriz miyiz' diye tepki veriyoruz ilk olarak.

Tarık Tufan konuşmasına şöyle devam etti: “Bir ahbabımla sohbet ediyoruz. 'Memlekete şu kadar Suriyeli geldi' diye şikâyet ediyor. Sen zaten yardım etmiyorsun ki adamların sana ne zararı var. Çünkü şöyle düşünüyor: Bunlar geldiler ve bizim vergilerimizle onlara bakılıyor. Aç kalacağız diye korkuyor. İnsanlar kendisine tapınmaya başladı, sadece çıkarlarını düşünür oldular.” Sözün burasında Tarık Tufan çocukluğunda babasının ihtiyaç sahibi birkaç genci evlerine getirdiğini ve o gençlerin evlerinde 4-5 sene kaldığını, annesinin de bundan hiç şikâyet etmediğini, üstelik evlerinin de o kadar insanın kalacağı kadar geniş bir ev de olmadığını söyledi. Zannımca birçoğumuzun çocukluğundan böyle hatıraları vardır: Babalarımızın yoldan geçeni, hele de ihtiyaç sahibi yahut şehre dışarıdan gelip kalacak bir yeri olmayan Tanrı misafirlerini tıpkı Tarık Tufan’ın anlattığı gibi zaman zaman evimizde ağırlandıklarının şahidi olmuşuzdur. Oysa şimdi yaşadığımız dünyada bunlar bize ne kadar da zor olaylarmış gibi görünüyor.

Tarık Tufan konuşmasının devamında şunları söyledi: “Bu kadar elimizi sıkı sıkıya tutarsak, kimseye bir şey vermeyerek, bu kadar kendisine tapan insanlar olursak bu da bir çeşit kalp kuraklığıdır. Komplolarla kafamız işliyor sürekli. En dindar düşüncemiz bile bu dünyadan ibaret neredeyse. Hayat bundan mı ibaret peki? Hakikat dediğimiz şey buharlaşmıştır. Herkes kendini hakikat yerine koyuyor. Bu ülkenin beyazları var, kendi hayatlarını kutsuyorlar ve sadece biz varız diyorlar. Kendisini hakikat yerine koyan merhameti tüketir, sadece çatışma üretir. Nefretini bize fikir diye satar ve kutsar. Biz bunu kabul edemeyiz. İnsanlar çıkarlarını hakikat kılığında bizlere sunuyor ve kabul etmemizi istiyor. Bunlar küçük meseleler gibi görünüyor ama toplum da bunlardan oluşuyor ve yeni insan tipi bu birikimden doğuyor. Batı kendi insan tipini doğru tanımladığı için her şeyi belirler ve adını koyar. Hiçbir şeyi geleneğe, merhamete bırakmaz. Doğudaki en büyük güvence ahlaki değerlerdir. Arada kalan insan tipi en tehlikeli insan tipidir. Ne doğulu, ne batılı…

Bir rekabet duygusuna kapılmayalım. İnsanın iyi hasletlerinden, iyilik duygumuza karşılık gelen kim varsa onlara benzemekten ötürü daha az kazanacaksanız, daha iyi bir yerlere gelmeniz engellenecekse kaybetmeyi göze almak lazım. Deli desinler, keriz desinler. Derdimiz burayla değil ki… İyiliği ayakta tutmaktır önemli olan. Bu rekabetten çıkalım. Daha aşklı, muhabbetli olmak için iyilere benzemek lazım.”

Kafa denklerimizin” bu anlattıklarından sonra yarınlar için hâlâ umudumuz baki.

 

F.Kebire Gündüz Karaaslan istifade etti

Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2014, 15:32
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26