Yeni semtlerde köşe başı sürprizleri yok

Sâmiha Ayverdi'nin İstanbul'u sempozyumunun ikinci oturumunda Kenan Gürsoy, Ahmed Güner Sayar, M. Baha Tanman, Fahameddin Başar ve Abdullah Uçman konuştu. Sadullah Yıldız notlarını aktarıyor..

Yeni semtlerde köşe başı sürprizleri yok

 

Sâmiha Ayverdi'nin İstanbul'u” sempozyumunun ikinci oturumu için ilk oturumda dersini alan uyanık dinleyiciler (ki bunlar sayıca epey vardır) başlangıçtan nerdeyse yarım saat evvel sandalyeleri kapmaya başladılar. İlk oturumda, oturanlardan fazla ayakta duran olunca koridordan da hafif homurtular dinlemek zorunda kalmıştık. Ben de bu tarihî binanın koridorlarındaki büyük ve nefis tablolardan birine son kez göz atıp öncekinden daha iyi bir yeri kapmak üzere boş salona kuruldum ve başlangıcı bekledim.

İkinci oturumun konuşmacılarının cümlesinin namı profesör ve isimleri dahi şöyle: Kenan Gürsoy, Ahmed Güner Sayar, M. Baha Tanman, Fahameddin Başar, Abdullah Uçman. Başkanlık Kenan Hocada fakat o, sözünü sona saklayacağını söyleyip kısa bir dibaceyle mikrofonu devretmeyi tercih etti.

Ahmed Güner Sayar Hoca, “Sâmiha Ayverdi’de Mekân Algısı: Hırka-i Şerif” başlığını niçin seçtiğini anlatırken teeddüp ederek kendisinden örnek vereceğini ifade etti ve ailesine dair anekdotlar düştü. 1909–10 yılında annesinin babası hukuk tahsili için Yozgat’tan Darü’l-Fünun’a gelen Sayar, sonraları düşünürken bu seçimin fikrî arka planını merak etmiş ve ‘Neden biz buradayız?’ sorusunu sormuş. Çünkü hem dönemin iktisadî şartları hem de dedesinin imkânının elvermesi sebebiyle boğaza hâkim bir noktadan ev alabilmeleri de söz konusuymuş. Niye Fatih semti? Bu sorunun cevabının, Sâmiha Ayverdi’nin Hırka-i Şerif seçiminin nedenine verilecek cevapla büyük benzerlik (ayniyet?) taşıdığını anlattı Ahmed Hoca.

Sâmiha Ayverdi neden Hırka-i Şerif’te otururdu?

Ahmet Hocaya göre, Sâmiha Hanımın bu ikamet tercihinin sebebi, “sonlanmaları görüyor oluşu.” Zevk-i selimin ve kalb-i selimin sonlandığını, hızla erimeye başladığını görmüş, Sâmiha Ayverdi: “Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi’nin Hisar makamındaki eserlerini dinleyen nesil, bir müddet sonra ‘Sev dedin sevmedim mi be nankör kedi… Allah belanı versin!’ gibi şeyler dinliyor. İşte bununla iki binli yıllara gidilmez.”

1920 yılında, her ailede olan miras bölünmesi yaşanmış ve Sâmiha Hanım, eldeki imkânlarla Çarşamba semtine taşınmış, son olarak da 1935’te Hırka-i Şerif’i mekân tutmuş. Bu tercihin sebebi, Hırka-i Şerif semtinin, 1850’den itibaren İstanbul’un mistik çekim alanlarından biri hâline gelmesi. Kendi tarifiyle Fatih semti, imparatorluk döneminde kazaskerler, dersiâmlar ve ilmiye mensuplarının mesken tuttuğu bir yer Ayverdi’nin. Bir başka tespit de 1950 öncesinde Fatih ve Karagümrük’ün, İstanbul’un ağırbaşlı ve Müslüman yaşayışının timsali şahsiyetlerce mesken tutulduğu yönünde. Bunun altını çizelim, diyor Hoca, “çünkü 1950’den sonra yavaş yavaş bozulma başlayacaktır.”

Kısa süreli evliliğinin ardından bütün dikkatini, 1927 senesinde ‘rahmet kapısı’ dediği bir eşiğin sonrasına yoğunlaştırmış Sâmiha Hanım. Ahmed Güner Sayar, ‘kâmil insan’ tabiri ve ‘kemallik’ meselesinin çok göreli bir durum olduğunu, çekim alanına girmenin çok kaypak ve değişkenliğini, Peygamber Efendimiz’e kimilerinin mucizelere rağmen inanmayıp kiminin de ilk duyuşta inanmasının bu çerçevede anlaşılabileceğini, Sâmiha Ayverdi ile Kenan-ı Rufaî hazretleri arasında bir cezbe ve çekim alanı olduğunun mutlak ve muhakkaklığını anlattı: “Ve onun Hırka-i Şerif’te olmasının temel nedeni, Kenan Efendiye yakınlıktır.”

Bu ‘Fatihlilik’ meselesinin, Avrupa’nın gözümüzde bugünkünden daha büyük ve popüler bir merceğin merkezine oturduğu 20. asır başlarında, münevverlerimiz ve onların çevresindekilerde nasıl bir aksü’l-amel yarattığını göstermesi cihetinden Ahmed Hocanın anlattığı vaka mühim: 1925 yılında dadısıyla birlikte yaz tatili için Büyükada’ya giden Sâmiha Hanım, orada Recaizade Mahmut Ekrem’in eşiyle karşılaşmış ve Recaizade’nin eşi, dadıya nereden geldiklerini sormuş. ‘Fatih’ cevabını alınca kadın konuşmayı kesmiş ve öylece kalmış. Sâmiha Hanım, bu ilk gençlik hatırasını aktarırken biraz da celalli şekilde eleştiri oklarını kullanarak anlatmış: “Bu Fatih semti sakinini muhatap tutacak kadar bayağılaşabilir miydi? Herhâlde Şişli’den, Nişantaşı’ndan demesini beklediği dadının Fatih olarak verdiği cevap, kadıncağızın oturduğu yerde taş kesilir gibi kalmasına sebep olmuştu. Şimdi onun, Fatih Sultan Mehmet’in, ismine de cismine de mekan olmuş semt, kesesi şişkin zümrenin köşe bucak kaçtığı bir semttir. Aksini iddia etmek ise mümkün değil. O birbirinden mamur semtlerin binaları mühendislerin mimarların ellerinden çıkarken Fatih semtinin sıradan binaları, cahil kalfaların keyfince yükselmekteydi.”

Yeni semtlerde köşe başı sürprizleri yok

Sâmiha Hanımın kitaplarında Şehzadebaşı ve Çamlıca çokça olup Hırka-i Şerif’in zikredilmemesini ise Ahmed Hoca, “orayı yazmaktansa yaşamıştır” diyerek açıkladı. Hoca bir de uyarıda bulunarak sur içi İstanbul’un çok dikkatli bir şekilde korunması gerektiğini belirtti. Ahmed Güner Sayar, önümüzdeki yıllarda merkezî İstanbul’un, İstanbul’un göz bebeği olacağını, çünkü ezansız semtlerin her geçen gün büyüdüğünü söyledi: “Oralarda; sizi bir köşe başında bekleyen, sürprizlerle karşılaşacağınız bir sokak, bir namazgâh, bir sebil, bir bodur minareli mescit yok. Bunları hepsi ecdat yadigârı merkezî İstanbul’da.”

Demokrat Parti’nin başına gelen sıkıntının, Fatih semtine verdiği zarardan kaynaklandığını söyleyen Ahmed Güner Sayar, bunun ızdırabını Sâmiha Ayverdi’nin, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin ve Yahya Kemal’in duyduğunu ifade etti. Hatta Yahya Kemal, “Yıkıyorsun!” demiş Demokrat Parti yöneticilerine, “yıksana Süleymaniye’yi!” (Toplantının başındaki sunuş konuşmasında Ayverdi’nin torunu Sinan Bey de şu anekdotu nakletmişti bu minvalde: Rahmetli Münevver Ayaşlı, İstanbul’un üç büyük düşmanı olduğunu söylermiş: Yangınlar, zelzeleler ve belediye başkanları. “Bu acı bir hakikat,” dedi Sinan Uluant, “ama hakikat.”)

Aynı ruha, aynı gayeye, aynı yürek yanığına sahip olan derviş için tekke…

Osmanlı Tekke Mimarîsinde Manevî Eğitim Mekânları” başlıklı Baha Tanman Hocanın tebliği, bizim projeksiyon eşliğinde dinlememiz sebebiyle gayet anlaşılabilir ve muvazzahtı fakat tebliğin birçok kısmını sunumda kullanılan resimler oluşturduğu için notlarım da mahdut seviyede kaldı. Tanman, Ayverdi’nin Boğaziçi’nde Tarih kitabından şu alıntıyla söze girdi: “Neydi bir mevlevîhane, neydi bir tekke, neydi bir derviş? Rufaî, Kadirî, Mevlevî gibi ayrı isimler altında aynı ruha, aynı gayeye, aynı yürek yanığına sahip olan derviş için tekke, müşterek terbiyenin, müşterek görgünün, müşterek felsefenin pişirilip kotarıldığı bir ocak.”

Tekkeleri, Osmanlı’nın eğitim müesseseleri içinde farklı kılan neydi? Tekkelerdeki eğitim sisteminin, gerek ananevî medrese eğitimi gerekse Tanzimat’tan itibaren yaygınlaşan Batı menşeli laik eğitim modelinden farkı, ağırlığın nazariyattan ziyade tatbikata verilmesi: “Talibe bir şeyler öğretmekten ziyade, onu değiştirerek kemale erdirmeyi amaçlayan; dolayısıyla tahsil edilerek değil, ancak yaşanarak elde edilebilen ve özünde dervişle şeyhi arasında cereyan eden sırrî bir eğitim.”

Bütün tarikatların tekkeleri için geçerli olan bir özellik, ayinlerin, huzur-u evliyaullahta icra edilmesi için türbelerin ayin mekânlarıyla bütünleşmesi. Bilhassa bu düzenleme, Osmanlı devri tarikat yapılarını diğer yapılardan ayıran bir durum. Bektaşî tekkelerinin meydan evlerinin mimarî tasarımında başta on iki imama bağlılık olmak üzere birçok sembolik değer söz konusu. Rumeli-Anadolu ve İstanbul’daki Osmanlı tarikat mimarîsinde en fazla sembolik unsur bu yapılarda var.

Baha Tanman Hoca bize, İstanbul’da ve Anadolu’da kendisinin ihatalı çalışma ve gezileri neticesinde tespit ettiği tekke örnekleri etrafında tetkiklerini aktardı. Kimini yıktığımız, kimini hırpaladığımız yüzlerce eserden geriye kalan örnekler sayılabilir ve sayıp kolayca bitirilebilir miktarda.

İstanbul Geceleri bir başka güzel

Prof. Abdullah Uçman, İstanbul üzerine yapılan çalışmaların son yıllarda çok ciddi artış gösterdiğini söyleyerek “Sâmiha Ayverdi ile İstanbul’da Yaşamak” serlevhalı konuşmasına başladı. Ayverdi’nin, ilk baskısı 1951’de yapılan İstanbul Geceleri kitabını, deminki mezkûr furyanın tamamen dışında ele almak gerektiğini vurguladı Abdullah Hoca. Kitap, eskilerin nefs-i İstanbul dedikleri sur içi İstanbul’u (Beyazıt-Süleymaniye-Aksaray-Şehzadebaşı-Fatih) başlıklar hâlinde anlatıp bir roman olmamakla beraber şehir monografisi sayılabilir: “Bence bu eser, İstanbul üzerine kaleme alınmış, benzerlerinden çok farklı bir hüviyette kitap özelliği arz ediyor. Peki, bu farklılık nedir?” Abdullah Hoca, konuşması boyunca bu soru etrafında döndü.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında içinde yaşadığı eski İstanbul’a ait konak hayatını ruhuna iyice sindiren Sâmiha Ayverdi, bu hayatın icap ettirdiği gelenek ve usuller çerçevesinde yetişmiş. Bütün bunların, onun şahsiyetini nasıl kuşattığını, kaleme aldığı eserleri üzerinden iz sürerek takip etmenin mümkün olduğunu söyledi Abdullah Hoca. Doğup büyüdüğü şehirle ilgili aidiyet duygusunu hiç kaybetmemiş, Sâmiha Hanım. Adeta bir vefa hissi olarak da bir taraftan şehrin tabiî/tarihî güzelliklerini anlatmış, bir taraftan da onun diğer imparatorluklar şehirlerinden farkını ortaya koymak için gayret etmiş: “Bir kısmında çocukluk ve genç kızlık dönemlerinin geçtiği yani doğrudan doğruya şahsî hatıralarından hareket etmek suretiyle anlattığı bu semtleri ele alırken, onu bu semtlerin taşı toprağı ve mimarî eserlerle birlikte kendi duygu-düşünceleri etrafında semtin insanlığı, insanlar arasındaki dostluk ve komşuluk münasebetleri, semte damgasını vuran manevî ve kültürel değerler ve semtin ruhu ilgilendirmektedir. O, okuyucuya İstanbul’un Türk ve Müslüman ruhunun sinmiş olduğu Şehzadebaşı, Aksaray, Sandıkburnu, Çırpıcı, Çarşamba, Üsküdar ve Çamlıca gibi semtlerin en ince ayrıntılarına kadar hikâye etmeyi tercih etmiştir.”

19. asırdan itibaren süregelen Batılılaşma’nın getirdiği bozulmadan rahatsızlık duyan Sâmiha Ayverdi, eserlerinde alafrangalığın hâkim olduğu Şişli, Nişantaşı, Bağdat Caddesi gibi semtleri ya hiç zikretmemiş ya da geçiştirmiş. Yazarı esas olarak ilgilendiren daima Aksaray’daki bir çeşme, Çarşamba’daki bir kuşçu kahvesi ya da Topkapı’daki Fatih’in şehre girmiş olduğu Eğrikapı surları olmuş.

“Eserin bazı kısımları sanki artık bütün güzellikleri kaybolmuş, insanımızın bizzat elleriyle tahrip/yok ettiği İstanbul’a yakılmış bir ağıt gibi de okunabilir. Mesela adından çok söz edilen Şayeste Kalfa, İbrahim Efendi Konağı’ndayken ‘ne gelinler ne düğünler görmüş’tür… Gördüğü gelinlerin başlarında zülf-i arus, parmaklarında divanhane çivisi, hidiv donanması, tektaşlar, damla yakutlar ve zümrütler, göğüslerinde çarkıfelekler, kabak çiçeği, menekşe ve başak iğneleri, boyunlarında akarsular ve gerdanlıklar, kulaklarında salkım, dut ve gül küpeler vardır. Bugün bizler ve bizden sonra gelen nesiller, burada zikredilen ziynet eşyalarının değil kendilerini görmek, ne yazık ki çoğunun adlarını bile bilmiyoruz.”

Köşe kapmaca, körebe ve ip atlamayı yitirdik

Abdullah Uçman, Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’inin İstanbul bölümünden naklederek, “Eski İstanbul bir terkipti.” dedi ve ekledi: “Ne kadar da doğru.”

İstanbul’da herkesin riayet ettiği birtakım görgü kurallarından, Sâmiha Ayverdi’nin eserlerindeki rüya (belki de ütopya) İstanbul’dan bahisle söze devam etti Hoca. Mübarek Ramazan aylarında gayrimüslim meyhaneciler bile bir aylığına dükkânlarını kapatırlar, alenî şekilde oruç yemezler, Müslüman komşularıyla bayramlaşırlar, Müslümanlar da gayrimüslim komşularının bayramlarında onları ziyaret ederler, ikramlarını kabul ederlermiş. “Modernleşme maceramızla beraber daha nelerimizi kaybetmedik ki…” diye hayıflanarak söyledi Abdullah Hoca, “çocuklarımızın köşe kapmaca, esir almaca, kör ebe, ip atlama, zıp zıp, birdirbir, aşık, çelik çomak, uçurtma, misket ve tahterevalli gibi oyunları da mazinin karanlığında kaybettik.”

Belki bütün kaybettiklerimizin ağırlığına denk bir yitirişi ise bed’-i besmele merasimleriyle yaşamışız. Çocukların mahalle mektebine başlama törenleri, hele o unutulmaz sünnet merasimleri… Sünnet olacak çocuk birkaç gün önceden sünnet elbiseleri giydirilerek Eyüp Sultan’a ve diğer ziyaret yerlerine götürülür, daha sonra aile büyükleri ziyaret ettirilerek elleri öptürülür, böylece çocuk, yavaş yavaş o çok korktuğu sünnet havasına sokulur. Abdullah Uçman Hoca; bariton, akıcı ve vakur sesiyle İstanbul Geceleri’nden okudu ve biz de dinledik: “Eski devirlerde sünnet çocuğuna verilen paha biçilmez hediyeler arasında altın ve gümüş divitler, okka takımları, mücevherli cüz keseleri, elmas yüzükler, murassa kılıçlar, saatler, tezhipli ve incili kitaplar, rahleler, saraçlık ve kuyumculuğun elbirliği ederek hazırladığı at eyerleri bulunurdu. 19. asır ortalarında sünnet çocuğunun mücevherlerle süslü nazarlıklı fesler başlarında, cüz keseleri boyunlarında, şalvarla süslü atlara bindirilerek bir tarafta davullar zurnalar, bir tarafta ilahiler ve kasidelerle sokak sokak dolaştırılması âdettendi. Bundan elli altmış sene evveline kadar çocukların tepelerinde bir tutam saç bırakıp örme usulü de yer yer yaşıyordu. Sünnet saçı denilen bu örgü, sünnet günü kesilirdi.”

Eski İstanbul evlerinde, sosyal yapısı ne olursa olsun her ailenin gücü nispetinde hizmetkârları da olurmuş. Ahretlikler, sütnineler, lalalar, kalfalar, bacılar ve dadılar, eski İstanbul konaklarının vazgeçilmez fertleri arasındalar. Özellikle lalalar, hayatını ev dışında sürdürmeye başlayan erkek çocukların gözetim altında tutulması için tayin edilirler, bunlar çocuklarla beraber yaşayacakları, onların eğitim ve terbiyesinden sorumlu olacakları için büyük bir dikkatle araştırılır; namuslu, temiz, dürüst ve ahlaklı kimseler arasından titizlikle seçilirmiş. Burada kırılma noktası denilebilecek ayrıntı, 19. asır ortasından itibaren varlıklı ailelerin çocuklarının Avrupaî terbiye görmeleri için çoğu Avrupa menşeli mürebbiyelerin ellerine teslim edilmeleri. Bu noktayı Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarından görmenin mümkün olduğunu ifade etti Abdullah Uçman.

Mürebbiyelik: Topsuz tüfeksiz imparatorluk

Bu Avrupa menşeli mürebbiyelerin en tipik olanları arasında Hüseyin Rahmi’nin Mürebbiye romanındaki fettan kadın Anjel ile Kiralık Konak’ta Seniha’yı baştan çıkaran Madam Kronski gibi örnekler vardır ki Sâmiha Ayverdi’nin tanıdığı ve anlatmaya çalıştığı mürebbiyeler de bu romanlardakilerden pek farklı değilmiş: “Kırk sene evvel İstanbul’da mürebbiyelik, topsuz tüfeksiz bir imparatorluk demekti. Müreffeh bir Türk ailesinin içine adım atmak demek, orada asla muaheze ve itiraza çarpılmadan saltanat sürmekle birdi. Mürebbiyenin hususî odası, hizmetine verilen cariye, kaprislerine körü körüne riayet eden bütün bir ev halkı vardı. Mürebbiye evin içinde, kimsenin anlamadığı bir dille okutup yazdırdığı çocukla ne yapar, ne söyleşir; kimse bilmezdi. Bilinmesi lazım gelen bir şey varsa, onun her yaptığının, her işlediğinin ayn-ı hikmet oluşuydu.”

Sözlerine nihayet verirken Abdullah Uçman Hoca, içimize çöküp oturan acıklı edayla “rüyalarımızda da göremeyeceğimiz eski İstanbul’u bir nebze de olsa tanıyabilmemiz için eski İstanbul’a yazılmış bir nevi ağıt olan İstanbul Geceleri’ni okumayı” salık verdi. Bununla da yetinmedi ve kitabın içinden pasajların, çeşitli seviyedeki okul kitaplarına okuma parçası olarak koyulması gerektiğini söyledi, ne de iyi etti.

 

Sadullah Yıldız, kadim zamanları özlüyor

Güncelleme Tarihi: 04 Kasım 2013, 15:37
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13