Yazarlar da kitap alıp okuyormuş demek ki

Kocaeli’nde “kağıttan dünyaların keşfi” kitap fuarının bu sene beşincisi düzenlendi. Fatma Kebire Hanım bu sene yine fuardaydı..

Yazarlar da kitap alıp okuyormuş demek ki

 

Her seferinde “bir daha heyecanlanmayacağım, aman ne var bu kadar telaş edecek” diyorum. Ta ki fuara gitmek için bindiğim minibüs fuar mekânına yaklaşıncaya değin… O an kalbim yine çarpmaya başlıyor. İçimde bir an evvel dışarı çıkmak için çırpınıp duran bir kelebek var sanki. Bir türlü zaptedemiyorum. Nihayet kapıdan içeri adımımı atıp kitaplarla buluştuğumda biraz olsun sakinleşiyor kelebekçik.

Bu sene kendime söz verdim epeyce bir evvelden ki, ikna olup sözümü tutabileyim diye gerekçe maddeleri bile hazırladım. Okunmak için bekleyen kitaplarım varken daha fazla alıp da evdeki kitaplarımı üzmeyeceğime dair bir söz bu. Sonuçta kitapları okumak için aldığımıza göre bir sürü kitabı alıp da bekletmenin ve sonra “şunu okuyamadım, bunu da okuyamadım” diye kendi kendimize eziyet etmenin de bir alemi yok. En iyisi kararınca, okudukça almak. Nefsimize nasıl başka konularda engel koyuyorsak bu hususta da iştahımızın karşısında durabilmeliyiz. Aksi takdirde kitaplığımızdaki okunmamış kitaplar okunmuşları sollayabilir.

Kısmetimize bir demet çiçek düştü

Pazar günü dinlediğimiz konferansın sonunda, malum konuşmacılara çiçek veriliyor. İbrahim Tenekeci kendisine verilen çiçeği geçen sene imza kuyruğundakilerden bir okuyucusuna verdiği gibi bu sene de söyleşiyi dinlemeye gelenlerden birisine verdi. Bu senenin kısmetlisi de küçük kızım oldu. Gün boyu elinde çiçek demeti ile gezdi durdu. İmza için Profil standına doğru gidince gördük ki sıra almış başını yürümüş. Biz de yanımdaki arkadaşımla birlikte mescide doğru gidip daha sonra uğramak üzere oradan ayrıldık.

Döndüğümüzde Selahattin Yusuf’a son romanını imzalatırken roman hakkında iki üç kelam edebildik. Kitabı imzalaması için uzatırken “okudunuz mu?” diye sordu. “Tabi okudum” dedim ve altını çizdiğim, benim için önemli bazı cümlelerden bahsettiğimde, bu cümlelerin hangileri olduğunu ve bunun kendisi için önemli olduğunu söyledi. Aynı hissiyata denk düşen ve fakat tercüme edemediğimiz bazı duygular oluyor ve okuduğumuz bir kitapta bu hissiyatın kelimelerle örülmüş, cümleye bürünmüş halini sanki yazar sizin için kitabına işliyor. Ve size gözyaşları arasında sübhanallah demek düşüyor. Sadece bir cümle nelere kadir ve hatta belki de tek bir kelime bile. Son romanı hariç artık diğer bütün kitaplarının da Profil’den çıkacağını öğrenmiş oluyoruz konuşma esnasında yazardan.

Üç saat sonra neredeyse biraz azalan İbrahim Tenekeci imzası için geldiğimiz Profil standında beklerken arkamdaki arkadaşla sohbet ettik biraz. Aslında bana biraz tanıdık bile geldi. “Biz sizinle geçen sene de bu civarlarda karşılaştık galiba” dedim. Gülüştük. Bir taraftan da önümüzdeki güzel kitapları inceliyoruz. Fatma Barbarosoğlu’nun kitaplarını görünce “okur musunuz?” diye sordum. “Hiç okumadım” dedi, “hi nasıl olur, mutlaka okumalısınız” dedim. Hangilerini okuduğumu sordu. Ben de okuduklarımdan bahsettim biraz. Sonra Engin Noyan’ın Aşk Düşünce Yollara kitabını görünce “bunu okumalısın, çok acayip, arkadaşlarla üçüncüsünün çıkmasını bekliyoruz deli gibi” dedim. Yine gülümsedi ve “abla sen maşallah çok okuyorsun belli” dedi. “Yok canım, okumaya çalışıyoruz işte” dedim. Halbuki elimde kitap poşeti filan da yoktu; sadece Tenekeci’nin bir tanecik kitabı Son Düzlük vardı ama nerede açık verdim bu sefer anlamadım gitti. Aslında sırf bu imza sıralarında bile tanışıp güzel muhabbetler ettiğimiz arkadaşlar olduğunu fark ettim. En güzeli de ortak noktamızın kitaplar olması ve sadece kitaplar ve yazarlar üzerine heyecanla konuşuyor olabilmemiz.

“A anne o da kitaplara bakıyor”

Sonunda sıra bize geldiğinde İbrahim Tenekeci’ye çiçek için teşekkür ettim öncelikle. “O sizin kızınız mıydı?” diye sordu. “Evet” dedim, “biz İtibar’cıyız, İtibar’ı çok seviyoruz” dedim. “O zaman çiçek doğru yere gitmiş” dedi. “Cümle kurmak, ev kurmak gibidir” diye başlayıp “Allah, evimizi ve cümlemizi korusun…” diye bitiriyor Son Düzlük kitabının henüz başlarındaki yazısını yazar. Nasıl güzel bir benzetmedir ve “Rabbim sen de bu güzel cümleleri kuran insanları koru lütfen” diye dua ediyorum içimden tekrar ve tekrar okudukça.

Bu arada İbrahim Paşalı’nın Entelektüellerin Hurafeleri kitabını alırken şahit olduğum kadarıyla Profil standındaki görevlilerin almakta kararsız kalınan kitaplar hakkında bazı okuyucuları bilgilendirdiklerini ki yani tam da arzu ettiğimiz gibi okuyup malumat sahibi oldukları kitaplar hakkında arzu eden okuyuculara tavsiyelerde bulundukları da dikkatimizden kaçmadı doğrusu.

Çocuklarla birlikte kitaplara bakarken bir ara uzaktan Mevlana İdris gözüme çarptı. “Çocuklar bakın, Mevlana İdris” dedim. Herhalde bir yazarı ilk defa kitapları kurcalarken görmüş olacaklar ki “a anne o da kitaplara bakıyor, yazarlar da kitap alıyor demek ki” diye hayret ettiler. Galiba tam tersi daha şaşırtıcı olurdu ama çocuklar yazarları sadece yazan olarak mı tahayyül ediyorlar artık kim bilir? Mevlana İdris ile geçenlerde de bir parkta karşılaşmıştık. Çocuklar “anne, Mevlana İdris hiç kitaplarındaki gibi değil, çok sakin” demişlerdi. “Yazarların halinden sual olunmaz” diye cevap vermiştim ben de.

“Sanki kitap alınmasın diye uğraşmışsınız”

Bu fuarda özellikle fark ettiğim bir husus da şu ki; neredeyse birçok yayınevinin çocuk kitaplarına yer vermesi. Ya kendi yayınları ya da başka yayınevlerinden çıkmış çocuk kitaplarından olmak üzere hemen her stantta çocuk kitapları bölümü vardı. Tabi bunların ne kadarı gerçekten çocuk kitabı, orası meçhul!

Bu sene İzdiham Yayınları fuara ilk defa katılanlar arasındaydı. İzdiham dergisini ve nevi şahsına münhasır İzdiham Yayınlarından çıkan kitapları fuarda görmek bizim için ayrı bir güzellikti belirtmeden geçmeyelim.

Zannedersem yine ilk kez bu seneki fuara sadece iki defa gidebildiğimden dolayı çoğu yayınevinin yerine tam aşina olamadığım için biraz acemice dolandım fuarda. Kitap alamamanın acısını daha fazla hissetmemek için belirlediğim iki, üç kitabı alacağım yayınevlerini ararken uğramayı düşündüğüm bazı yayınevlerini de birden karşımda buldum bu sebeple, kitaplara dalmış yürürken. Bilhassa bu yıl ilk defa fuara gelmiş olan yayınevlerinden biri olan Lazika Yayınları’na gitmek aklımda iken karşı karşıya kaldım hiç beklemediğim bir anda. Hem de ilk Lazca kitap olarak yayınlanan Daçxuri kitabının yazarı Murat Murğulişi’yi de karşımda görünce nasıl şaşırdım anlatamam. Daha önce hiç karşılaşmadığım halde yazarı nasıl tanıdığımı merak buyurursanız eğer; o kitabı alabilmek için araştırma ve bulamayıp çıldırma seyrüseferim esnasında netten kitap yerine sadece yazarla yapılan röportajlara ulaştığımdan dolayı yazarı hemen tanıdım. Evet, intikam saati anlayacağınız.

“Siz” dedim, bir taraftan kitabı işaret ederek “bu kitabın yazarısınız değil mi? Ben ne kadar aradım bu kitap çıktığında haberiniz var mı? Sanki kitap alınmasın diye uğraşmışsınız, insan bir iletişim adresi koymaz mı siteye? En sonunda yeğenim Tüyap’tan bulup getirdi bana o kitabı” dedim. Yazar mahcup ”ya, haklısınız, acemiliğimize verin, ilk kitapta maalesef öyle oldu biraz” dedi. İkinci ve Türkçe olarak henüz Nisan ayında Lazika isimli bir romanının çıktığı müjdesini verdi yazar. Kitap hazır elime gelmiş, kaçırır mıyım, aldım tabi. Neme lazım. Hazır yazarı da burada bulmuşken imzalamasını rica ettim. Önceki kitabı okuyup okuyamadığımı sordu. “Anlayınca insanın çok hoşuna gidiyor ama bazı kelimeler de farklılık var galiba” dedim. Hepsini çözemedim. Elbette bir de şu var ki alfabesini bilmediğimiz için tam olarak ve zaten duyarak öğrendiğimizden belki aynı kelimenin telaffuzunu duyduğumuzda manasını anlayabiliriz lakin okurken tam olarak insan çözemiyor. Sonuçta bölgeye göre de biraz farklı kullanımlar ortaya çıkabiliyor. Evde çocuklarla Lazca konuşup konuşmadığımızı da sordu yazar.

“Yok” dedim, “konuştuğumuz söylenemez, sonuçta biz de babaannem ve ananemden işittiğimiz ile öğrendik. Annemler de çocukların duymaması gereken mevzular olduğunda Lazca konuşurlardı.” Şimdi de annem gizli, saklı bir mevzu varsa arada bizimle Lazca konuşur. Torunlar da anlamak için gayret sarf ederler. Ama giderek daha az konuşulduğu da bir gerçek. Yazar kızımın kaçıncı sınıfa gittiğini öğrendikten sonra da “seneye Lazca öğrenmek için dilekçe verip öğretmen talebinde bulunabileceğimizi de” söyledi. Ve kızıma Lazca alfabesini öğreten kitabı da hediye etti. Bizimki eve gelince bir hevesle Lazca öğrenmeye merak sardı. Merak ettiklerini de bana sorup duruyor. Unutmamak için ve yazarın kitabımı imzalarken Lazca yazdığı gibi çocuklarıma Lazca öğretsem fena olmayacak galiba.

“Daha fazla bir rezillik yaşamadan şu fuarı terk eyleme zamanı geldi”

Ben orada yazarla konuşurken kızım da yandaki stantlardan birinde bulmuş çocuk kitaplarını, ayaküstü kitap okumaya dalmış. “Kızım beğendiysem alalım, öyle kitap okunur mu?” dedim. “Bitirdim anne zaten” deyince görevli kızcağıza baktım gülüyor. Eyvah dedim rezil olduk. Ne diyeceğimi şaşırdım. Hiç kitap almayı düşünmediğim, aslında çocukların bir iki yazarının da kitaplarını okuduğunu bildiğim yayınevinden mahcupluğumu gidermek için hiç olmazsa bir tane kitap alalım diye düşündüm. Artık ablasından kalma kitapları da okuduğu için baktığımız kitapların çoğunu okuduğunu söyleyince görevli iyice şaşırdı ve “kızınız okumayı çok seviyor, ne güzel” dedi. Sonunda önceden okumadığı bir kitabı bulduk ve alabildik nihayet de oradan ayrıldık.

Beklemediğim bir anda karşılaştığım yazarlardan biri de Adem Dönmez oldu. Onun da son çıkan kitabını büyük kızım için imzalamasını rica ettim ve bana kalsa ilk kitabını da alacaktım ki, küçük kızım “anne o kitap biz de var, ben okudum” demesin mi. “Kızım emin misin, diğer kitaplarla karıştırmış olmayasın” dedim. Çünkü yine ablasının kitaplığına sızmış olması kuvvetle muhtemel. Zira bu kitaplar gençlik serisi kısmına giriyor ve ablasına ait bir kitap büyük ihtimal. “Hayır anne, okudum” dedi. Yazar da bizi dinliyor tabi bir taraftan, ikinci rezillik. Çocuğunun hangi kitabı okuduğundan haberi olmayan anne konumundayım. “Anlat öyleyse” dedim. Kızım anlatmaya başladı. Yazar gülümsedi, “işte o iki kişiden biri de benim” diyerek.

“Daha fazla bir rezillik yaşamadan şu fuarı terk eyleme zamanı geldi” diye düşünürken ablamın, annemin çok istediği bir kitabı bulursam almamı söylediği geldi aklıma. Hayat Yayınları standına gittiğimde “yok artık, bu fuar beni şaşırtmak için elbirliğiyle çalışıyor” dedim içimden. Çünkü annemin istediği kitabın yazarı da tam karşımda duruyordu. Halbuki broşürde adı geçmiyordu. Ama zaten adı geçmeyen birçok yazar geliyor da haberimiz bile olmuyor bu sebepten. Açıkçası zaten ismini, kitabını da ilk kez duydum. Annem televizyonda programlarını izleyip kitabı olduğunu duyunca durur mu; hemen alıp okuyacak tabi. Bazı hanımlar da yazar ile sohbet ediyordu.

Onları beklerken Ekolojik Temizliğin Kitabı ismindeki Erkan Şamcı’nın kitabını elime alıp biraz inceledim. Çamaşır sularını, türlü kimyasalları, deterjanları, yumuşatıcıları önce çok makbul şeylermiş gibi evimize sokup, bağımlı hale getirdiler. O zaman kimsenin gıkı çıkmıyordu. Şimdi de herkes bitkisel, doğal şeyler kullanın, kimyasalları evinize almayın diye bağırıp duruyor. O zamanlar neredeydiniz. Memleketin yüzde doksanı alerji, astım vs. olsun diye mi beklediniz. Deterjan müptelası hatunlardan birden hepsini bırakıp da tuzla, limonla, sirkeyle temizlik yapmasını beklemek epey uzak bir hayal gibi görünüyor bana. Elbette bu çabalar boşa gitmez diye umut etmekten başka seçeneğimiz de yok. Belki biraz azaltabiliriz gereksiz deterjan kullanımını ve hatta israfını. Yazara, “annem de benden sizin kitabınızı istemişti. Madem buradasınız annem için kitabı imzalar mısınız?” dedim. Annemin adını sordu gülümseyerek ve imzaladı sağ olsun. Hanımların sorduğu soruları cevaplamaya devam ediyordu bir taraftan. “Evinize kimyasalları asla sokmayın” diyordu. Ben de içimden “Ah! Ah!” ede ede yürüdüm gittim.

İlla en çok rağbet gören yazarlar mı gelmek zorunda

Kızıma fuara geldiğimiz ilk Pazar günü Birdirbir dergisinin standında gördüğü Karagöz ile Hacivat kitabının ikincisini almak için söz vermiştim. Epey bir aradıktan sonra sonunda bulduk. Hem istediği kitabı hem de başka birkaç kitapla birlikte küçük hadis kartelâlarından kendimize ve yeğenlerime de hediye etmek maksadı ile aldım. Çok güzel düşünmüşler. Edam’a teşekkür etmek lazım, hayli küçük hazırlanmış anahtarlık ebatta Hasan Aycın çizgilerinden aşina olduğumuz kırk Hadis kartelâsı için. Her zaman yanımızda taşıyıp, kolayca okuyabilmemiz için tasarlanmış adeta.

Kızımın gönlü oldu neyse ki de ben de almayı düşündüğüm bir elin parmağını geçmeyecek adette kitaplarımı alacağım İz Yayınları’na ulaşabildim nihayet. Cihan Aktaş’ın son kitabını kendim için ve yazarın adını ilk defa kızımdan duyan hocası için de ona uygun olacağını düşündüğüm bir kitabını da hocasına hediye etmek üzere aldım. Ömer Faruk Dönmez’in Bir Yobazın Günlüğü kitabını da yeğenlerime hediye etmek için aldım. Şimdi Mücahit görünce kesin şöyle diyecek: “Teyze sende vardı nasıl olsa, niye bir daha aldın boşuna, onu okurduk.” Bu öğrenci milleti de çok idareli oluyor canım. Sonra o kitap elden ele geçerken benim etlerim lime lime olacak, haberi yok tabi. Belki canım aniden kitabımda altını çizdiğim cümleleri okumak isteyecek. Çok sevdiğim kitaplarımı kimselere veremem yahu, alıp da hediye etmek en temizi. İçim de rahat olur en azından.

Fuarın sondan bir önceki günü gittiğimiz İsmet Özel’in “Başlangıç Sondur” başlığı altındaki konferansı da başlangıcı itibarıyla hayli ilginçti doğrusu. İsmet Özel salona tekbirlerle girdi ve ardından salâtı ümmiye ve onun ardından da İstiklal Marşı’nın “özel” yorumu ile okunmasına şahitlik ettik ki yanımızdaki gençlerin bile otururken derin nefes alıp “çok güzel oldu” diyerek sanki içlerindeki eksileri artıya çevirip, güç toplamış kuvvetlenmiş gibi hissetmeleri de gözümüzden kaçmadı. Evet, başlangıç sonsa eğer böyle başlayan bir konuşmanın sonunu varın siz düşünün.

Fuarın her seneki gediklileri yine aramızdaydı. Yayınevleri niçin her fuarda aynı yazarları getirmek yerine farklı yazarları da okuyucuları ile buluşturmayı düşünmezler acaba. İlla en çok rağbet gören yazarlar mı gelmek zorunda. Bu sorun tüm yayınevleri için geçerli. Her sene büyük oranda belli isimlerin gelmesi, gerek imza için, gerek söyleşi için rutinleşti. Ayrıca sanki alelacele hazırlanmış bir program gibi ya belirtilen tarihteki yazarlar gelmiyor ya da beklemediğimiz yazarların gelip gittiğini duyuyoruz. Mesela Metin Karabaşoğlu’nun fuarın son günü geleceği broşürde yazmasına rağmen gelmedi ve sırf onun için o saatte fuara giden okuyucularının olduğunu biliyorum. Murat Menteş’in de geleceği gün tehir edilmiş fakat sonradan bildirilmişti. Ama yine de gelecek denilen tarihte sadece onun için gelen birçok okuyucusu vardı gözlemlediğimiz kadarıyla. Bu sadece küçük bir örnek.

İz Yayınları bu senede sağ olsunlar(!) okuduğumuz hiçbir yazarını getirmemekte kararlı davrandı. Üstelik hazır Cihan Aktaş İstanbul’a yerleşmişken artık nasıl bir bahaneleri var merak konusu.

Her yazarın dinleyicisi farklı

Konferans salonlarında bir konuşmacının peşi sıra diğer bir konuşmacı geldiği için ilginç durumlar da söz konusu olabiliyor. Sizinle hiç alakası olmayan, ilgi alanınıza girmeyen bir konuşmacıyı sonraki söyleşi için bir müddet dinlemek mecburiyetinde kalabiliyorsunuz. Aslında dinleyicilerin çok farklı kesimden insanlardan oluşmasıyla anlıyorsunuz ki “muhakkak bu kişiler de benim gibi bir sonraki konuşma için gelmişlerdir” diyorsunuz. Bir genç kız bu duruma şaşırarak “acaba yanlış salona mı geldim?” diye bana sordu. “Merak etmeyin, burası, ben de o söyleşi için geldim, asla bu hatun için gelmedim” deyince birlikte gülüştük.

Evimiz görüp görebileceği en sessiz haline büründü, kitap fuarı sonrası. Zira tüm aile ferdi kendi payına düşen kitabına gömülmüş, okumaya dalmış vaziyette.

Yazarın hediyesi çiçekler evimizi şenlendirip bizleri güzel kokusuyla sarmalarken, solmaya başladıklarında da bir kitap fuarını da şehirden uğurladık.

 

F.Kebire Gündüz Karaaslan fuardan kalanları paylaştı

Güncelleme Tarihi: 27 Mayıs 2013, 11:57
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13