'Valide hanıma selamımı tebliğ ediniz'

İstanbul ile ilgili yazdığı kitaplar bir solukta okunan, kültür tarihçisi sıfatıyla İstanbul’u nakış nakış kalbimize işleyen Dursun Gürlek, geçtiğimiz günlerde bir etkinlikte İstanbul’da yaşamanın zevklerinden bahsetti. Hatice Sarı yazdı.

'Valide hanıma selamımı tebliğ ediniz'

 

 

İstanbul ile ilgili yazdığı kitaplar bir solukta okunan, kendisini dinlerken sanki Dersaadet’in cumbalı evlerinden birinde, camın kenarın ilişip İstanbul’u tatlı bir musiki eşliğinde dinliyormuş gibi bir havaya sokan ve kültür tarihçisi sıfatıyla İstanbul’u nakış nakış kalbimize işleyen Dursun Gürlek, 21 Ocak Salı akşamı Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde İstanbul’da yaşamanın zevklerinden bahsetti.

İslam medeniyetinin gözde şehirleri vardır. Bunların başında Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Bursa, İstanbul geliyor dersem doğruyu söylemiş olurum. Malumunuz İslamiyet Mekke’de zuhur etti ve Kâinatın Efendisi Mekke’de dünyayı şereflendirdi. Medine’de de ahireti şereflendirdi. Kudüs’te gökleri şereflendirdi çünkü Miraç’a çıktı.”

Dursun Gürlek, Miraç’tan bahsedince aklına, Osmanlı’nın son sadrazamlarından Keçecizade Fuat Paşa’yla ilgili şu nükte geldi. Keçecizade Fuat Paşa, hariciye nazırı iken Paris’e gidiyor. Orada bir Fransız sohbet esnasında, biraz da alay etmek için, “Sizin peygamberiniz Miraç’a çıkmış, öyle mi?” diye soruyor. “Tabii” diye cevap veriyor Fuat Paşa. “Nasıl çıkmış peki?” diye alaycı bir sesle soru sorulunca, Fuat Paşa da zeki adam tabii, “Hz. İsa’nın merdiveniyle çıktı!” diye cevap veriyor. “Buna kültürümüzde taşı gediğine koymak denir; bazı kişiler ayetlerle ve hadislerle anlatmaya çalışıyor fakat bazen karşıdakinin anladığı dilden konuşmak gerekiyor” diye ekliyor Dursun Gürlek.

“Bugün maalesef bomba sesleriyle bildiğimiz Bağdat ve Şam, en uzun süre yaşamış olan İslam medeniyetinin hazin bir sonla tarihe karışan Endülüs’ten sonra gelelim İstanbul’a. İstanbul’un Mekke ve Medine’den farkı yoktur, çünkü Hz. Peygamber’e ait birçok iz, O’nun arkadaşı, sahabesi burada” diyen Dursun Gürlek İstanbul’u, İslam medeniyetleri arasına sokan şeyin, İstanbul’un medar-ı iftiharı olan Eyyub Sultan Hazretleri olduğunu söylüyor ve O’nun bu şehrin sultanı olduğunu dile getiriyor.

“İstanbul’u güzel kılan Eyyub El Ensari’dir, O’ndan da güzel olan Hz. Peygamber’in iki hırkası, hırka-ı saadet ve hırka-ı şeriftir.”

Sarayda gece gündüz okunur Kur’an

Dursun Gürlek, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Aziz İstanbul” kitabında yazan bir anıdan da bahsetti. Bir gün Yahya Kemal ve arkadaşı Lütfi Bey, Topkapı Sarayı’na ziyarete giderler. Sarayı gezerken bir dairenin içinden Kur’ân sesi geldiğini duyar ve rehberi, aynı zamanda yol arkadaşı olan Lütfi Bey’e dönerek bunun ne olduğunu sorar. Lütfi Bey de Yahya Kemal’e şunu anlatır:

Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethettikten sonra, Abbasi halifesinden halifeliği devralır ve İslam coğrafyasından birçok eseri İstanbul’a getirir. Bunların içinde bir tanesi vardır ki, o hepsinden önemlidir, hepsinden güzeldir; Hz. Peygamber’in hırka-ı şerifi. Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetler dairesine yerleştirilir. Yavuz Sultan Selim, 40. kendisi olmak üzere 39 tane hafız görevlendirir ve hırka-ı şerifin bulunduğu dairede gece gündüz sürekli Kur’ân okunur.”

Yahya Kemal bundan çok etkilenir ve Aziz İstanbul kitabına şunu yazar; “Bu millet en dibe battığı yerden tekrar kuvvetlenerek şaha kalkıyorsa, bu gücü Topkapı Sarayı’ndaki hiç susmayan Kur’ân sesinden ve Ayasofya’da okunan ezan sesinden alıyor.”

Ezan konusuna değindikten sonra Dursun Gürlek şöyle devam etti: “İstanbul biraz da ses medeniyetidir. İstanbul’un ezanları… Üsküdar, İstanbul fethedilmeden 100 sene önce Müslüman olmuştur. Üsküdar’da okunan ezan sesleri Bizans’ta, Bizans’ın çan sesleri Üsküdar’da duyulurdu; tabii o zamanlar şimdiki gibi gürültü kirliliği yoktu.”

Hırka-ı şerifin, Veysel Karani Hazretleri’ne; hırka-ı saadetin ise, Kab bin Züheyr Hazretleri’ne hediye edilmesini anlattı ve Peygamber şairi olan Kab bin Züheyr’e hediye edilen bu hırka-ı saadet için, “İslam tarihinde verilmiş ilk edebiyat ödülü” ifadesini kullandı. Hırka-ı saadeti Sultan I. Ahmet İstanbul’a getirmiş. Hatta onu muhafaza eden aileyi de İstanbul’a getirtmiş. Hırka-ı saadete, hala onu muhafaza eden ailenin silsilesinden gelenler bakıyormuş.

Serde Osmanlı Türkçesi öğretmenliği de olunca, dile değinmeden olmaz Dursun Gürlek için. “Biz İstanbul Türkçesini Nihat Sami Banarlı’dan, Samiha Ayverdi’den, Nurettin Topçu’dan öğrendik. Eskiden, ‘Annene selam söyle’ denmezdi, ‘Valide hanıma selamımı tebliğ ediniz’ denirdi. ‘Baba’ yerine ‘Peder Bey’ denirdi. Dilimiz öylesine zarifti…”

Dursun Gürlek’in Osmanlıca derslerine katılıp talebesi olmuş biri olarak, bu yazıyı okuyan-okumayan herkes için şu duayı ederek bitirmek istiyorum yazımı: Allah herkesi hayatında en az bir kez Dursun Gürlek’e talebe etsin. Âmin.

 

Hatice Sarı yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2014, 17:09
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13