Vakıf müessesesi tartışmalarla doğmuş

İLEM’de Prof. Murteza Bedir’den ‘vakıf’ın, vakıf medeniyetinin ve vakıf kelimesinin etrafındaki incelikleri dinledik.

Vakıf müessesesi tartışmalarla doğmuş

 

İLEM’de Prof. Murteza Bedir’den ‘vakıf’ın, vakıf medeniyetinin ve vakıf kelimesinin etrafındaki incelikleri dinledik.

Bilhassa Osmanlı’da iktisattan siyasete, eğitimden sağlığa kadar hayatın her sahasını şekillendiren bir müessese olmuş vakıf. Peki, bu güzel müessese nasıl doğmuş? Doğarken beraberinde neleri tartışmaya açmış ve İslam âlimleri vakıf için neler diyor? Murteza Hocadan dinleyince görüyoruz ki, aslında vakıf denen büyük müessese, söylenişi kadar basit ve kısa değil. Uzun ve eski bir geçmişi, karışık bir iç yapısı, tartışmalı bir fıkhı var.

Mezhepleri ayrı sistemler olarak düşünmek lazım

İslam medeniyetinde çok merkezî bir konuma sahip olan vakıfla Müslümanlar’ın daima övündükleri ve bunun haklı bir durum olduğunu söyleyerek başlıyor Murteza Hoca. Kur’an’da kavramsal bir temeline rastlayamadığımız ‘vakfın’ Sünnet’teki bazı kavramlara istinaden temellendirilebileceğini anlatıyor. “Sahabe ve sünnetten gelen hukukî bir müessese olup olmadığı tartışmalı bir konu, en azından doktrin olarak.” diyor ve doğuşu esnasında iki kelimeyle karşılandığını söylüyor: ‘Habs’ ve ‘vakf’. Mâlikîler ‘habs’i, Hanefî ve Şafiî fukaha ise ‘vakf’ı tercih ediyor. “Mesela” diyor, “Kuzey Afrika’ya giderseniz, orada habs kelimesiyle karşılandığını görürsünüz, bizde ise vakf yerleşmiş. Kitaplara inersek her iki kelimenin de yaygın kullanılışını görürüz.”Murteza Bedir

Hocanın, zihin karışıklıklarını önlemek için evvela zemini düzleştirmek adına bir hatırlatması var: Şafiî, Hanbelî, Hanefî, Malikî mezheplerinin ayrı birer hukuk sistemi olarak düşünülmesi gerektiğini, Kara Avrupa hukuk sistemine mensup olan, o aileden gelen hukuk düzenlerinden Alman, İtalyan, İsviçre hukuk sistemleri gibi ayrı hukukî müesseseler olarak tasavvur edebileceğimizi söylüyor. “Mesela” diyor, “Alman hukuk sistemi, İsviçre’ninkine genel hatlarıyla benzer ama ikisi ayrıdır. Modern dönemlerde biz bunları birbirine epey karıştırarak konuştuğumuz için bize garip geliyor. Zaten bir araştırma yapacaksanız, bu mezhepleri birbirinden ayırmak zorundasınız; ayırmazsanız bir nevi çorba oluyor.”

Vakfın müessesesi nasıl doğmuş?

Vakıf hukukuna dair yazılmış en eski kitap ise Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî’nin (öl. h. 189) Kitabü’l-Asl namındaki eseriymiş ve yakın zamanda yayınlanmış. İki kısma ayrılan kitabın ilk bölümü olan “es-Sadakatü’l Mevkufe” kısmını Şeybanî bir rivayetle açmış. Hz. Ömer, Peygamber Efendimiz’e gelerek kendisine çok güzel bir arazinin ganimet olarak düştüğünü söylüyor ve araziyi ne yapması gerektiğini Resulullah’a soruyor. Bu kısımda teferruat bilgiye dair iki not düşüyor Murteza Hoca: “Muhtemelen bu ganimet Hayber’den kalmıştı ve ‘Len tenâlu…” (Sevdiklerinizden infak etmedikçe iyiliğe erişmiş olmazsınız.) ayeti indikten sonra bu vaka oldu. Çünkü Hz. Ömer’in davranışında bu izi görüyoruz.”

Efendimiz’in cevabı, “İhbes aslehu, sebbil semeratuhu” (aslını tut, meyvesini sebil et-sadaka et) olmuş. Vakıf müessesesiyle alakalı yazılmış bütün çalışmalar, bu hadisin etrafında dönüyor, hadis vakfın mantık ve özünü özetliyor: “Zaten Kudurî’de, Ebu Hanife’nin ‘vakıf’ı şöyle tanımladığını görüyoruz: Aslı sahibinin mülkiyetinde kalmak üzere menfaatinin bağışlandığı bir maldır.” Hanefî kitaplarındaki ikinci tanım ise İmameyn’e (İmam Muhammed ve Ebu Yusuf) ait ve farklı: “Aslı Allah’ın mülkünde olmak üzere menfaati insanlara bağışlanan şeydir.”

Sonra devamla, Ebu Hanife’ye ait tanımın, kendisinden sonra yapılmış bir tarif olduğunu ve İmam-ı Azam’ın aslında vakıf müessesesini meşru görmediğini söylüyor. “Onun hicrî 150’de vefat etmesinden çıkarıyoruz; demek ki o zamana kadar vakıfla ilgili ciddi bir tartışma var. Ondan sonraki âlimler, Ebu Hanife’nin görüşünü revize edip ‘aslında şöyle demiştir’ gibi birtakım yorumlar getirmişlerdir.” Hatta mezhebin kurucusunun kabul etmediği o müessese ondan sonra yerleşiyor ve çok merkezî bir yer tutuyor. İmam Muhammed, vakfı meşrulaştırmak için camilerin kime ait olduğu sorusunun cevabını kullanıyor ve vakfı da buna kıyas ederek Ebu Hanife’yi eleştiriyor. Yani eğer camiler Allah’ın malı olabiliyorsa, vakıf da mülkiyet olarak bir boşluğa düşmüş olmuyor; o da Allah’ın malı oluyor. Teknik ve teorik çözümü böyle buluyorlar.

Vakfı kabul etmeyenler de var

“Tabiînden Kadı Şureyh, Hz. Ömer zamanından başlayıp uzun bir süre kadılık yapmış. Kadılık müessesesinin ileri gelen isimlerinden. Onun vakfı sevmediğini hatta tescil etmediğini, vakıf kurmak isteyenleri eleştirdiğini biliyoruz.” Ebu Hanife de Kadı Şureyh’in bakış açısıyla müesseseye karşı çıkıyor ve mülkiyetin hapsedilmesinin, kişinin sahip olduğu mülkün üzerinde istediği gibi tasarruf edememesi sebebiyle kabul edilemez olduğunu söylüyor. Ebu Hanife devam ediyor: “Eğer vakfeden kişi, o mülkü kendi mülkiyetinden çıkardı diyorsanız, mülkün nereye gittiğini söylemeniz gerekir.”

Murteza Hoca, Ebu Hanife’nin bu itirazına karşı geliştirilmiş en yaygın çözümün, o mülkün Allah’ın mülküne döneceği cevabı olduğunu ifade ediyor. Bunun için de kıyas yöntemini kullanıyorlarmış. Şöyle ki: Köle azat edildiği zaman azat edenin mülkiyetinden çıkıyor ve nereye gidiyor, sorusunun cevabına kıyas ediyorlar. “Ama” diyor ve devamla, “Bu çok sonraki bir çözüm. Modern dönemlerde Kara Avrupa hukuk sisteminden gelecek olan ‘tüzel kişilik’ kavramına kadar hep ‘Allah’ın mülkünde’ diye tanımlayacaktır hukukçular.”

Yeryüzünde bitmeyecek tek şey fakirlerdir

Şeybanî’nin ve sonraki bütün hukukçuların kabul ettiği şey ise vakfın ‘ebedî’ oluşu; zaten bir şeyin vakfedilebilmesi için ebediyet şartıyla kaydedilmesi lazım. Buraya düştüğü dipnotta hoca, bu ebediyet şartının vakfı işlemez hâle getirme ihtimali olduğundan da bahsediyor: “Yüzlerce yılda terk edilen şehirler olduğunu biliyoruz; Rey, Merv şehirleri bugün yok. Tarih içinde şehir bile yok oluyor, kaldı ki ev, arazi…”

Murteza BedirŞeybanî’nin, vakfın kuruluşuna şart olarak koştuğu başka bir madde, ‘fakirlere’ olması şeklinde. “Çünkü yeryüzünde bitmeyecek tek şey fakirlerdir.” diyor. Murteza Hocadan öğreniyoruz ki, vakfın ‘ebediyet’ şartıyla tescil edilmesi zaman zaman problemler doğurmuş. Hatta Malikî mezhebinde bazen, vakfın tekrar özel mülkiyete dönüşü de kabul edilmiş. Bizde, yani Şafiî ve Hanefî âleminde ise durum farklı; kişinin mülkiyetinden bir kere çıkan malın bir daha dönüşü olmuyor.

Bir başka mesele de şu: Murteza Hocaya göre, ‘vakıf’ı çok önemli hayır kurumu olarak tarif etmek doğru değil; vakfın medenî hayatı geliştiren ve yöneten bir tarafı var. Ayrıca vakıf doktrininin hem başlangıcında hem gelişiminde hukukçuların, hukuku hayatla birlikte biçimlendirdiklerini söylüyor ki İslam fıkhı hayatın meselelerini çözüyorsa hayat durmazken onun durmasının beklenmemesinin mantıklı olacağını ifade ediyor: “Zaten fukaha da bunu hiç böyle anlamamıştır.”

 

Sadullah Yıldız, keyifle dinledi

Yayın Tarihi: 09 Nisan 2013 Salı 14:48 Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2018, 15:31
YORUM EKLE

banner19

banner36