Uzakşehrin İlk Radyo Proğramı

Karmati Bir Ölüm'ün İzinde, Uzakşehrin İlk Radyo Programı

Uzakşehrin İlk Radyo Proğramı

Uzakşehrin İlk Radyo Programı

Karmati Bir Ölüm'ün İzinde

http://www.youtube.com/watch?v=uix7FRUmzsw&feature=related

Karunesh'in "İnşallah" demesiyle başlıyoruz gece yayınımıza. Geceniz hayırlı, gününüz bereketli olsun efendim...

                                         Hakk cübbemin içindedir!

                                                                                         Cüneydî Bağdadî

 

"Başkalarının ölümlerinde bizleri çeken bir giz vardır."

Ama bazı ölümler vardır ki, idrakimizi aşar, anlayamayız. O ölümler ki, hayatlarının son bir yansıması olup da kader sayfalarında yerlerini aldıklarında, uyduruktan hayatlarımıza bakıp nefsimizi kınarız… Kendini kınayan nefse and olsun deyip, o ölümlerden yine nefsimize pay çıkarırız da hatadan berî olmayız.

 Sevgili dinleyicilerim,

Bu gece sizlere yapacağım ilk programıma resmen ve fiilen başlamış durumdayım. Açık söylemek gerekirse, radyo sunuculuğunda acemiyim. Çocukluğum radyo tiyatrosu yayınlarını ve Türk Sanat Müziği Korosundan şarkıları dinlemekle geçti. Arada anlamadığım ama hissettiğim müzikleri de dinledim.

Sizlere, bugün için saçma ya da nostaljik gelecek bir yol izleyerek Modern Zamanlara İnat Aykırı Öyküler okuyacağım. Daha çok Türk Sanat ve Tasavvuf müziğinden örneklerle  birlikte yerel ve nostaljik şarkılar dinletmeye çalışacağım. Umarım Cumartesi gecelerinde sesimi evlerinize misafir edersiniz.

Program açılışı için mikrofona  Münir Nurettin Selçuk Beyefendi geliyor: İnleyen Nağmeler.

Yayınımız modern dünyanın bilcümle rahatsızlarına hayırlı uğurlu olsun efendim!

       …..

 Efendim, yayınımıza başlarken "başkalarının ölümleri"nden bahis açtık. Bu gece sizlere bir ölümün başka boyutlarını anlatmaya çalışacağım dilim döndükçe, aklım elverdikçe.

Size anlatacağım ölümün izlerini sürmek üzere, bir dostum yarın kanlı topraklara gidecek. Belki, savaşın kalbinden Tavasin'in asıl nüshasını alıp gelir; belki de savaşın yanık ve kanatan izlerine bakarken Tavasin'i ve yazarını unutur. Onun için dua etmenizi rica ediyorum.Yolun açık olsun Marut!

      Hallac-ı Mansur denildiğinde hafifler mi ölümün acısı?                            

      Araplar: “Selam, kelamı getirir; kelam belaya götürür” derler.

Sözüyle belaya tutuldu belledik Hallac'ı. Karmati olduğunu çoğu zaman hesap etmedik. İktidarla olan kavgasını görmezden geldik. İftiraya uğradığını unuttuk. "Sırları ayan eyledi" diye kınamaktan geri durmadık. O, Kabe'yi seyrederken, "Allah'la sabır yarıştırana bak!" diye kinayeli konuştuk. Yetmedi, ellerini kesmeye davranırken cellatları, dostlarının elinden atılan güllerle kanattığımız Hallac'ın kalbi değil miydi?..

      Bize adab-ı muaşereti öğrettiler.

      Bize nasara yensur"u öğrettiler.

      Bize kutupların erdemini öğrettiler.

      Bize söz oruçlarını, zikir ve cefayı öğrettiler.

      Bize Hallac'ın derdini öğretmek dilediklerinde; sustular.

      Hz. Hamza'nın ölümü yürekleri kıyım kıyım kıymıştır.

      Hz. Hüseyin'in şehadeti damarlardaki kanı kurutmuştur.

      Hallac-ı Mansur'un dara gerilişi insanlığı dondurmuştur.

 Nefsim adına üç ölümün ardından bakıp bakıp "yalan yaşayıp, yanlış ölüyoruz" demişimdir. Yalan yaşamalarımıza yalancı şahitler bulmakta  da pek mahiriz…

"Kanı helaldir!"

Bu hükümle kaç fetva yazıldı, bilmiyorum…

Hallac-ı Mansur için "kanı helaldir" diye hüküm yazan kalem ne kadar bîçaredir bilir misiniz? İnsan etiyle beslenen beşerler, o kalemden daha bîçare olsalar gerek!...

Zira dara gerilip, kanı damla damla alınacak olan Mansur, ne zaman, ne şekilde katledileceğini bildiği halde çıldırmamışsa elbette bir bildiği vardı.

Yoksa Yunus Emre'nin, Mevlana Celaleddin Rumi'nin de aynı sözü söylediklerinde dara gerilmeleri gerekirdi. Devrinde yaşayan Cüneyd-i Bağdadi ki:”Hak cübbemin altındadır.” dediği halde "kanı helaldir" fetvası çarpmamıştı yüzüne.

Söz bahane… Söz ne zaman kana, cana bürünmüş; aşk makamında Mansur olup da Bağdat sokaklarında olanca haşmetiyle dolaşmışsa, o dem fetva yazılmaya başlanmıştır.

Bekli de yalnız Mansur biliyordu fetvayı yazanın kimin eli olduğunu. Öyle ya, "yardan atan da yârdi, yarda tutan da yârdi…"

Herkes sevdiği kadar büyüktü. Herkes sevdiğine ödediği bedel kadar kıymetliydi. Herkes sevdiğine sadakatince ödülünü alacaktı. Ama, sevilmesi bedelden öteyi isteyene talip olmak, ademoğlunu naçar kılmasa da bela denizinde boğulmaya mahkum eyliyordu… Mansur, belaya mahkum olduğunu bile bile başını kandan bir denize daldırmıştır.

Öyle oruç tutmuştur ki, iftarı ölüm olmuştur.

Efendimiz (s.a.v) “Siz Allah'ı o kadar çok zikredin ki, münafıklar size, "müraisiniz" desinler” demiştir. Mansur'un zikri haset edenlerin kulaklarına öyle bir ses vermiştir ki; onu zındık eylemişlerdir lisanlarıyla.

Kalabalıkların muhakemesi olmazmış; bir de bilinci. Hani ortak, kolektif bilinç derler ya… Deha karşısında kalabalıkların nadanlığından başka bir şey kalmadığını tarih öğretti yeterince…

Hani Lokman Hekim oğluna: “Yavrum! Cahilin sevgisine rağbet etme; seni, kendi yaptıklarından hoşnut oluyorsun zanneder.” dememiş miydi? Bağdat'ta saraydakiler ve kalabalık güruh hoşnut değillerdi, hem Mansur, hem Karmati, hem de Hallac olan Hak dostundan…

Sevgili dinleyiciler!

Eğer kantarın topuzunu kaçırırsam, telefonlarınızı ellerinize alıp, yayınımıza bağlanabilir, kulaklarımı çekebilirsiniz. Biliyorsunuz ki, acemisiyim radyo yayıncılığının. Mikrofonu eline alan niceleri gibi dilime geleni söylemeye başladım. Hem Ataullah İskenderî: "Her bildiğini söyleyen, her gördüğünü isteyen, her lafa kanca atanı gördündün mü; o meclisten uzaklaş!" dememiş miydi Hikem'de? Neyse efendim… Sami Savni Özer söylüyor, tüm engellemelere rağmen daha fazlasını isteyen, daha fazlası için ileri atılan nefsimize: "Demedim mi demedim mi/Gönül sana söylemedim mi/Bu bir rıza lokmasıdır…”                                                                                                             Bir

Ermiş vardı; tüm bilinen ermiş kerametlerinden uzak durup sözleriyle kendini yakmış; aşkından ortada kalan küllerini Dicle'ye savurmuş…

Bir katledilen vardı; aleme ibret olsun, hakikat dünyada dil bulmasın diye kellesi yıllarca şehir şehir dolaştırılmış, kesik başı konuşmasa da  görenlerin gönüllerine depremler savurmuş bir "kanı helal" vardı…

Bir inanmış vardı…

Namazını kılmak, orucunu tutmak, haccına gitmek, zekatını vermekten öteye gitmiş; şehadet ettiğine şehit olmuş bir inanmış adam vardı Hicretin üçüncü yüzyılında…

Kaderin ve kederin bilgisine sahip biri vardı…

Kaderinde kederini gördüğü halde "hikmet Mü'minin yitik malıydı" ve o yitiklerini vermek diledikce müminlere, kederine daha hızlı yaklaştı.

Ulu Hocalar katline "vacip" dedi; kuru gürültüye papuç bırakmayan kalabalık papucunu çıkarıp ellerine aldıktan sonra, bir kurbanı, bir işkenceyi seyreder gibi seyretti ölümünü…

Hz. İbrahim'i  Babil'de ateşe atarlar.

Hallac-ı Mansur'u bir saat uzağında parça parça edip, külünü Şat suyuna salarlar …

Ebu Gureyb'de kimsesizlere işkenceler ederler tüm dünyanın gözleri önünde; üzerine, bir de gülerek anlatırlar yaptıkları vahşeti işkenceciler...

İki muhteşem yalnızlıktır Mezapotamya topraklarında esen rüzgar… Bir de zalimliktir insanın kanını donduran Asurluların vatanında eksik olmayan. “Dünyada, garip gibi veya yolcu gibi ol ve kendini kabir ehlinde say!”demişti Efendimiz (s.a.v). İki muhteşem yolcu geçti zulmün topraklarından asırlar önce. Muhteşem yalnızlıklar doğuran toprak, muhteşem sabırları da beslermiş…Bağdat, bin yıllık sabırdır. İtaatin ve boyun eğmişliğin doruklarındayken bir ermiş; ölse de kalsa da sözünü söylermiş;evveli aşk, ahiri aşk, batını aşk, zahiri aşk olmaklığıyla  namlanmış; namına karşılık akan kan sevgilinin adını yazmaktan beri durmamıştır. 

Şimdi de Khalid, Foaudel, Rachid Taha -ki bizim sunucular bu isimleri yazıldığı gibi okuyup Halid, Fadıl, Raşid Taha demeye utanırlar!-

Birlikte söylüyorlar. Bir parça Ömer Muhtar, biraz Hamza nefesi, biraz çöl esintisi olsun diye:Ya Rayah.

 

Ölüm bizi gamlandırır.

Hayatın tadı damağımızdayken, ölüm ki insanın ağzının tadını bozarmış. Nedense kanlı ölümler daha bir yakar canımızı; bir de gencecik ölümler.

Hallac-ı Mansur'un ölümü bir aşkın vuslatıyken –tıpkı Mevlana Celaleddin Rumi'nin ölümünü düğün günü olarak görmesi gibi- yanmak, yakınmak beyhudedir. Ama beyhude olamayan ise; izan/anlayış eksikliğimizdir. İlahi kudretin tezahürüne rıza göstermesin diye kalbimizi kat kat yağ tabakalarıyla örtmemizdir. Yüzyıllardır hikmete talip bir ümmet, izanı ve kalbi derdest edip de atmışsa bir kenara; Hallac-ı Mansur'u yeniden okumanın tam zamanıdır!

“Ey dostlarım, o bir güneştir; işte nuru, bakınız!”

Lakin ömür yetmez ona varmaya, yollar çok uzaktır… Beyitte de zikretmiştir Mansur; kendisini ilahlık mevkiinde görecek kadar densiz değildir. Nur güneşten peydah olmuşken aslında nuru güneş diye vasıflandıran yarasalardır. Aşkın bir görüntüsü bir de kokusu vardır. Kimi insan suretinde beşerler bu kokuya dayanamaz; aşkı madara etmek için inerler meydana… Aşkın her tezahüründe bu rakipler yok mudur zaten?!... Bir güzellik görelim yeter ki … Tarumar etmekte biz insanların üzerine yoktur.

“Korkmirem, korkmirem aslan görirem korkmirem

Korkirem korkirem insan görirem korkirem” dememiş miydi, Azeri şair?!... Ama aşkın suyu kandır. Korku tanımaz aşık;korku bilmez eli aşk kanına batan:

 “Kınama bizi , ey bizi bilmez / Şu ellere bak!

Sevda kanı… Sular bu rengi bilmez / Bu böyledir uşak!” Divanını böyle derdest etmişti "kanı helal" olan…

       Kanıyla aldığı son abdestin namazında ise ilk rekatta: “Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltmeyle imtihan  edeceğiz. Sabırlı olanlara müjdele!” (Bakara-155.) ayetini; ikinci rekatta ise:“ Her nefes ölümü tadacaktır. Sizleri hayr ile de şer ile de imtihan ediyoruz. Sonunda bizlere döndürüleceksiniz.” (Enbiya-35) ayetini okudu.

Son sözü ise "Vahid olana kendi kendini birlemek yeter!" oldu ki, aşkta ayrılık-gayrılık, ikilik yok idi… Her ne kadar Mevlana Celaleddin Rumi:“ Ömrümde elde ettiğimi anlatırsam söz, şu üç kelimeyi aşmaz:Yandım, yandım, yandım.” demişse de, Hallac-ı Mansur için söyleyecek üç söz ise, kanadı, kanadı, aşkından kanmadı, kanadı; olurdu zannımca…

   Karmati bir ölüm dolanıyor Bağdat sokaklarında …

   Elleri kesilmeden ellerinin hakkını veriyor derviş…

   Bir hallacın savurduğu yünler gibi dağılıp;

   Bir gelin kızın dokuyacağı kilim olamıyorsa ipliğimiz…

   Karmati bir ölümdür aşksız coğrafyalarda boynumuzu vuracak olan.

   Ve yine diyelim ki Yunus'tan mülhem:

   "Aşıklar ölesi değil; ölen hayvandır."          

Sevgili dinleyicilerim!

Dünya sarsılmaz bir inatla dönüyor, farkında mısınız? Dicle, içine Hallac-ı Mansur'un kana batmış bedenini almasına rağmen akmaya devam ediyor. Bakın! Moğol orduları hala akın akın Bağdat'a, Sivas'a, Kerkük'e ve Konyalara girmekte. Umarım Marut, Moğol ordusunun hışmından Tavasin'i kurtarıp da geri döner. Cavit Tebrizî tüm hasretlikler için söylüyor: Ağlama Yâr!

İyi geceler efendim.Bir başka gecede, başka bir aykırı öyküyü birlikte okumak üzere.

Hoşça kalın.

 

Mansur Yılmaz yazdı

Güncelleme Tarihi: 09 Haziran 2011, 14:08
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26