Ütopyalar güzeldir, gerçekleşinceye kadar!

Beşir Ayvazoğlu’nun Türk Edebiyatı Vakfı’nda verdiği konferanslarının bu sezonki ana başlığı ‘Edebiyatın Renkli Dünyasına Kısa Yolculuklar’, Cumartesi günkü konu başlığı ise ‘ütopya’ idi. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor..

Ütopyalar güzeldir, gerçekleşinceye kadar!

 

Beşir Ayvazoğlu Hocanın Türk Edebiyatı Vakfı’nda verdiği konferanslarının bu sezonki ana başlığı “Edebiyatın Renkli Dünyasına Kısa Yolculuklar”, cumartesi günkü konu başlığı ise “ütopya” idi. Kamuoyuna bomba gibi düşmeyecek ama bir itirafta bulunayım: Beni kültür tarihimize ısındıran isim Beşir Ayvazoğlu’dur. Zannediyorum, ilk okuduğum kitabı Peyami’ydi ve bir insanın başka bir insanı bu kadar etraflı ve derin, nezih ve laf kalabalığından uzakça anlamaya çalışma çabasına hayret etmiş, hayran olmuştum. Kendisinin o günden beri gönlümde yeri müstesnadır; hürmet ve minnetle dolu bir müstesnalık.

“Aslında biz farkında değiliz ama hepimizin bir ütopyası vardır.” Yaşadığımız hayat bizi sıkmaya ve problemlerimiz boğmaya başladığında bir yerlere kaçmak istediğimizi söylüyor Beşir Ayvazoğlu: “Elbette bu kaçış, bir gemiye binerek uzaklara gitmek şeklinde de tezahür edebilir.” Necip Fazıl da kaçışı ve kaçacağı ütopyayı bir denizle bağdaştırmış olacak ki, “Takvimdeki Deniz” şiirini yazmış. Beşir Hoca bize bu şiiri sesinin perdelerini yer yer inceltip uzatarak okudu. Necip Fazıl, şiirini “Baktım da süzgün süzgün/ Kurşun yükünü gönlün/ Tüy gibi hafiflettim/ Denize hicret ettim.” diye bitirince hoca “denize hicret etti ama” diyor, “sonsuza kadar denizde duracak değil ya!” Genellikle denize kaçanların demir attıkları yer bir ada olurmuş; dünyadan tecrit edilmiş bir ada. Robinson adası veya Hay bin Yakzan’ın adası gibi. Enteresan olarak, tüm ütopyaların adalarda kurulduğunu söyledi Ayvazoğlu. Niye böyle olduğunuysa ütopyanın ne olduğu sorusunun cevabıyla ayniyet düzleminde açıkladı. Tarihinizi, geçmişinizi, barkınızı, ailenizi geride bırakmış ve dünyadan tamamen soyutlanmış, karaya bitişik bir yerde olmamanın “yeni bir sayfa açmak” anlamına geldiğini söyledi.

Problemsiz dünya güzel şey, gerçekleşmediği sürece!

Bizim kaçmak için merkez olarak tasarladığımız adalar, büyük zekâlar tarafından toplum projeleri düşünüldüğünde de akla gelmiş. Bu düşünen insanlar, dünyadaki mevcut sıkıntıların yaşanmadığı, her şeyin düzenli olup tam manasıyla eşitlikçi toplumun oluşturulduğu yer için (ütopya: yok yer) adaları hedef alıyorlar ve bu manada yazılmış bütün eserlere de Robensonat deniyor. Ütopistlerin eserlerinde mülkiyet kavramı da olmadığı için bu eserlerin aynı zamanda ilk sosyalist teoriler olarak kabul edildiğini anlattı Ayvazoğlu.

Bir iradenin, herhangi bir ütopyayı ortaya koymasının tam anlamıyla toplum mühendisliği demek olduğunu, aslında ütopyaların Eflatun’un “Devlet”iyle başladığını anlatan Beşir Hoca, Karl Popper’ın “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde Eflatun’dan başlayarak toplum mühendisliği niteliği taşıyan bütün -kapalı toplum modeli öngören- ütopyaları eleştirdiğini belirtti.

Adalarda kurulan bu keyfe-mâ-yeşâ’ sistemler, sadece kurucunun izin verdiği formatları kabulleniyor ve özgürlük alanı bundan ibaret. Artı talebi olanların kaderi toplumdan dışlanmak: “Bu bakımdan, tüm totaliter sistemler aslında otoriter sistemlerdir. Sovyetler Birliği’nde bir ütopya hayata geçirildi; nasıl bir cehennem olduğunu kısa sürede gördük. Faşizm-nazizm de ütopiktir. Bir adamın kafasında oluşmuş ‘üstün insanlar’ hayali.” Meseleyi mutedil ve hakkaniyetli cümlesiyle şöyle özetledi hoca: “Problemsiz bir dünya hayal etmek güzel şey; bunu gerçekleştirmeye kalkışmadığınız sürece.”

Dünya edebiyatında başlı başına bir ütopya geleneği var. Peki, bizde durum ne? İlk örneğini Eflatun’la başlatmanın mümkün olduğu ütopik eserler kervanına sonradan Farabî’nin “el-Medinetü’l-Fâzıla”sını ekledi Ayvazoğlu; Hilmi Ziya Ülken’in kanaatine göre bu, “Devlet”ten daha ileri seviyede ütopik bir eser. Aslında toplumu problemlerden arındırıp kusursuz bir biçime ulaştırmak esassa bu minvalde yazılmış siyasetnamelerin (ideal devlet fikrini geliştiren eserler) ve rüya kitaplarının da ütopya nevinden sayılabileceğini anlattı hoca ve ekledi: “Batı’da geliştirilmiş ütopya fikriyle bizdekinin yakın bir benzerliği yok çünkü bizdekilerde sosyalist bir devlet fikri idealize edilmez; belki birazcık el-Medinetü’l-Fâzıla.”

Ya Endülüs’te hâlâ Müslümanlar varsa?

Beşir Hocanın araştırmasına göre bizde ütopya 1906’da kitap olarak yayınlanan ve Kırım’da Türkçe’nin yaşaması için büyük mücadeleler vermiş İsmail Gaspıralı imzasını taşıyan “Darü’r-Rahat Müslümanları” adlı eserine kadar gidiyor. Evvela Kırım’daki kendi gazetesi Tercüman’da tefrika edilen eseri sonraları Gaspıralı kitap hâline getirmiş. Romanın kahramanı Molla Abbas, bir gün Fransa’dan yola çıkıp İspanya’nın Endülüs bölgesine vararak oradaki muhteşem İslam medeniyetinin sembolü mahiyetindeki el-Hamra sarayını ziyaret ediyor. Sarayı ziyaret esnasında tesadüf eseri gizli bir kapı bulan kahramanımız, kapıdan girince kendini bambaşka bir dünyada buluyor: İspanyollar’ın 1492’de ülkenin tamamını ‘arındırma’ sürecinde katliamdan kurtulan Müslümanlar kendilerini gizleyecek köşe olarak bu kapının ardını bulmuşlardır. Bu bambaşka dünyanın hususiyeti şu: Oradaki Müslümanlar, Batı’da Rönesans’tan beri yaşanmış tüm gelişmeleri kendi içlerinde -paralel olarak- yaşamışlar.

Gaspıralı’nın hareketinin mantık noktası, bir zamanlar Aristo dâhil büyük Yunan felsefesini Batı’ya tanıtan ve bu manada çok mühim bir geçiş noktası olan Müslümanlar’ın ne kadar mühim bir vazife icra ettikleri. Hocanın ziyadeten naklettiğine göre bir zamanlar Avrupalı düşünce ekolünün önde gelen isimleri Müslümanlar’ın medreselerinde öğretim görmüşler. Hatta bugünkü mevcut gelişmenin Müslümanlar’a borçlu olunduğunu söyleyen Batılı mütefekkirler de yok değilmiş.

Abdülhak Hamit’in “Arzîler” piyesinin de ütopik bir örnek olduğunu söyledi hoca. Genel olarak güler yüzlü bir gelecek tasarlayan ütopyalara zıdden Hamit’in eserinde karamsar bir gelecek vurgusu var. 40. yüzyılda geçen olayları bir de dünyada neler olup bittiğini görmek maksadıyla dünyaya gönderdiği Dilşat ve Bağdat isimli iki kahraman vasıtasıyla anlatmış Hamit. Kahramanların dünyada gördükleri manzara şu: Yahudiler hâkim, maddeye tapan bir dünya, bulutlar üzerinde fabrikalar ve her yerde hizmet eden karmaşık makineler.

“Edebiyatımızın en enteresan hadiselerinden biri” dediği olay ise Beşir Hocanın, Servet-i Fünuncuların Yeni Zelanda’ya (yine ada) göç tasavvurları. Orada bir komün kurulacak ve hem tarih hem de özel geçmiş bağlamında tüm olanlar unutulacak, yeni bir başlangıç yapılacaktır. Okul yoktur ve çocukların eğitimini herkes kendi üstlenir. Burada hocanın vurgusu, devrin siyasî atmosferi üzerine oldu. Osmanlı’nın son ve sıkıntılı zamanlarında Sultan II. Abdülhamid’in, “memleketini paylaşmaya göz koymuş bir öteki dünyanın farkında olması ve zamanında yaşayanlardan daha geniş bir bakış açısı/politikayla hadiseleri okuyabildiği için bir arada tutmak maksadıyla bastırdıkça bastırması (istibdat)” sebebiyle devrin entelektüelleri, bu politikaları haklı olarak dev bir baskı mekanizması şeklinde telakki etmişler. (Abdülhamid, bu siyasî baskıyı kendi hatıratında “zorunlu” olarak nitelemiştir.) Bunalmanın sonucu, Tevfik Fikret ve arkadaşları için kaçış projesi olmuş. Elbette oraya gittiklerinde intibak sürecinin nasıl sıkıntılar doğuracağına dair herhangi bir hesap yok, öngörü de yok. Gerçekleşmesi istenen tek süreç bir kaçış.

Bizde ütopyalar Batı’nın gelişmişliğiyle sınırlı

Finansal olarak imkânsız bir iş olduğu görülünce bu kaçışın, Servet-i Fünuncular daha pratik bir çözüm aramışlar. İttihat ve Terakki’nin mühim isimlerinden ve âlim bir zat olan Hüseyin Kazım Kadri’nin Manisa/Sarıçam’daki çiftliğinde hayallerindeki o komünü kurmaya karar vermişler: “Ciddi ciddi heyecanlanıyorlar. Evin planları bile çiziliyor. Hüseyin Kazım Kadri dahi gidiyor ve keşif yapıyor ama bu iş gerçekleşmiyor.” Tevfik Fikret’in, gidebilseydi Yeni Zelanda’da veya Manisa’da yapacağı evin projesini bugün Rumeli Hisarı’nda var olan Âşiyan isimli evinde uyguladığını söyledi Ayvazoğlu. Evin hemen arka tarafındaki Robert Koleji’ne de bir köprüyle geçermiş ve bir süre orada hocalık yapmış. Tevfik Fikret ve ütopya meselesini şiirlerinden de irdelemenin mümkün olduğunu anlatıp bize “Bir Ömr-i Muhayyel”i okudu hoca: “…Bir ömr-i hayâlî... Hani göllerde, yeşil, boş/ Göllerde, o sâfiyet-i vecd-âver içinde/ Bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü hâlî/ Bir ömr-i hayâlî!” Sonra bir de Ahmet Haşim’in “O Belde”sini okudu ve şiirde geçen “Bir yalan yer midir veya mevcûd” dizesine atıfla “Ütopya kelimesini tam tercüme etmek gerekirse herhâlde bu ‘yalan yer’ ifadesi onu karşılar.” dedi.

Türkçüler’in “Turan” idealini de ütopya sınıfından değerlendirdi Beşir Ayvazoğlu. Ziya Gökalp’ın “Kızılelma”sı ve Halide Edip’in 1932’lerin Türkiye’sini hayal ettiği “Yeni Turan”ı buna keza.

Bana kalırsa çok şâyân-ı dikkat ve aslında hem konuşmanın başından itibaren hem de o dönemde yaşamış münevverlerimizi okurken hep enteresan olan bir hususa da temas etti Beşir Hoca: “Genellikle bu insanların hayal ettikleri ülkelerdeki sistem teknolojiye dayalıdır. Bir de Batı’da medeniyet adına gördükleri şeylerin çok fazla görünür olduğu bir dünya düşünürler; teknoloji ilerlemiştir, ulaşım kolaylaşmıştır, stadyumlar, konser/sinema/spor salonları vardır. Yani bildiğimiz modern Avrupa şehrini hayal ederler. Hayal güçleri, yurt dışına çıkıp gördükleri terakkiyle sınırlı görünüyor.” Bu hem kompleksli hem de sınırlı bir ütopya elbette. Başka bir deyişle, bu ütopyalarda yeni ve ufuk açıcı ne var?

Yahya Kemal’in “Çamlar Altında Musahabeler”indeki ütopyada Fatih Sultan Mehmet etrafında bir metin inşa edilmiş: İstanbul fethedildiğinde, şehirde kadim Yunan kültürünü devam ettiren bilgeler yaşıyorlar. Bu bilgeleri koruması altına alan Fatih, Ortodoks Rumlar’ı kovuyor ve böylece Avrupa’nın 14. yüzyılda yaşamaya başladığı Rönesans, Müslümanlığı da kabul eden bu Antik Yunan geleneklerine bağlı bilgeler tarafından İstanbul’da gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla Galileler, Kopernikler hep İstanbul’da yetişiyor. Aynı kitapta İstanbul’u 2000’li yıllardaki modern Batı şehri olarak hayal ettiği yazıları da var Beyatlı’nın. Burada Beşir Hoca dipnot düştü ve şöyle dedi: “Yani onun kafasındaki İstanbul’la hayal ettiği İstanbul arasında hiçbir benzerlik yoktur. Fakat bu hayalini nev-Yunanîlik döneminde kurduğunu hesaba katmak lazım. Bir müddet sonra o düşüncelerden vazgeçiyor ve tamamen Osmanlı kültürüne yöneliyor. O dönemden sonra ütopya yazsaydı bambaşka yazardı.”

Özet olarak alınabilecek cümlesinde de şunu ifade etti Beşir Ayvazoğlu: “Bizim ütopik metinlerimizde insanların hayal dünyası, Batı medeniyetinin gelişmişliğiyle sınırlı gibi görünüyor.” Terry Eagleton, ufuk açan eseri Edebiyat Olayı’nda, “Geleneksel kafadaki edebiyat akademisyenlerinin birtakım erdemleri vardır ama hayal gücü bunlardan biri değildir.” der. Sanırım işin bir de bu yönü var ama elbette mesele uzun olduğu kadar geniş ve derin.

Cumhuriyeti kuran resul?

Cumhuriyetin ilk zamanlarında da ütopya denebilecek metinler var. 1930’da yayınlanan, Ahmet Ağaoğlu’nun “Serbest İnsanlar Ülkesinde” ütopyası. “Ahmet Ağaoğlu enteresan bir adamdır.” dedi Ayvazoğlu ve ekledi: “Önceleri Ziya Gökalp’in anladığı manada bir Türkçülüğü savunmakla beraber 1930’lu yıllarda liberal bir dünya görüşüne geçiyor. Atatürk’ün direktifiyle Serbest Fırka’nın kurucularından biri. O günlerde ‘Ben esirdim.’ diye başlayan ütopik bir metin kaleme alıyor.” Zincirlerini kırıp kaçan bu esir, yolda yeni bir kaleyle karşılaşmış. Bu kale, Serbest İnsanlar Ülkesi. Bekçiler dört soru soruyor: “Esaretin görünen bağlarını kırmışsın fakat iç halkalarını da söküp attın mı? Nefsine hâkim misin? Doğruyu sever misin, hakikate tahammülün var mı? İzzet-i nefis sahibi misin?” Evet, cevabını alınca bekçiler yolu açıyor.

“Bu ülkenin pirleri niçin geldiğini soruyorlar ve o da diyor ki: ‘Törem asil, elim necip, kanım temizdir.’ Temiz kan. Irkçı bir ton var burada. Devamla: ‘Yurdum evvelce Orta Asya’nın yüksek yaylası idi. Sonra taşkın bir kanın hamleleriyle cedlerim şarka, garba, şimale ve cenuba doğru yayılmışlar, memleketler basmışlar, devletler kurmuşlar, medeniyetler çıkarmışlar. Evvelce ulularımız sade yaşarlardı; hakka ve kurultaya itaat ederlerdi. Fakat sonraları kanımız karıştı.’ Burada Osmanlı’ya gönderme yapıyor. ‘Kölemenlerin âdetlerine uyduk. Efendi milletim köle oldu. Aramızdan sarı saçlı, mert yüzlü, aslan bakışlı biri çıktı. Meğer ki evini sakınan, yurdunu esirgeyen tanrının resulü imiş!” Yani Ağaoğlu’nun ütopyası, Türkiye Cumhuriyeti’ymiş. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranın tanrının resulü olduğunu söylüyormuş Ağaoğlu.

Yakup Kadri’nin Ankara ve Peyami Safa’nın Yalnızız kitaplarında da ütopyaların varlığından kısaca bahsetti ve sohbetini bitirirken, “Ütopyayı hayal etmek güzel.” dedi hoca, “ama gerçekleştiği zaman korkunç bir kâbusa dönüşebilir. Allah yaşatmasın. Ama hayal etmekten de geri bırakmasın.” Masasındaki kâğıtların kalan bir ikisini de toplarken hafifçe gülümsedi ve azıcık duraksayıp söyledi: “Çünkü insan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”

 

Sadullah Yıldız, aktarmaya çalıştı

Güncelleme Tarihi: 25 Kasım 2013, 11:17
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13