banner17

Türkler niye Hanefî oldu?

''Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası'' sempozyumunda üçüncü oturumun üst başlığı 'fıkıh'tı. Fikret Karcic ve Yunus Apaydın da konuşmacılar arasındaydı. Sadullah Yıldız notlarını aktarıyor.

Türkler niye Hanefî oldu?

19-20 Aralık hafta sonunda Zeytinburnu Belediyesi ve İstanbul Üniversitesi işbirliğiyle, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası-Âlimler Müesseseler ve Fikri Eserler” adıyla düzenlenen sempozyumun üçüncü oturumun üst başlığı “fıkıh”tı.

Hanefî mezhebi Bosna’ya nasıl geldi?

Başkanlığını Prof. İbrahim Kâfi Dönmez’in yaptığı oturumda ilk olarak, Saraybosna Üniversitesi’nden konuşmacı olarak katılan Prof. Fikret Karcic’i dinledik. Karcic, “Hanefî Mezhebi Bosna’ya Nasıl Geldi? Hasan Kafî Akhisarî’nin Silsilesi Üzerine Bir Yorum” başlığıyla yaptı sunumunu.

Öncelikle neden Hasan Kafî Akhisarî’yi seçtiğini açıkladı Fikret Karcic. 16. asırda Bosna’da yaşamış en seçkin ilim adamlarından biri olduğunu söyledi onun. Yüzyılın son on yıllarında yaşıyor Akhisarî ve 17. asır başlarında da vefat ediyor. Esasen üç Akhisarî biliniyor tarihte; Bosnalı olan dışında bir de Arnavut ve Türk olanlar var.

Akhisarî, Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Âlem başlıklı bir eser kaleme almış. Zamanının en iyi âlimlerini Mekke’de gördüğünü de söylediği eserinde, Ebu Hanife’den Peygamber Efendimize uzanan silsile içinde 24 ilim adamını zikretmiş. Coğrafî olarak tasnif edilen bu kişiler dört başlık altında incelenmiş kitapta. Irak’ta iki, Maveraünnehir’de on iki, Mısır ve Suriye’de üç, Anadolu ve Avrupa’da yedi âlim zikredilmiş.

Bu bölgeler İslamî bilginin Hanefî âlimler yoluyla doğduğu topraklardan yani beşiğinden, Müslüman dünyanın kuzey batısına nasıl yayıldığını ve aynı zamanda dârü’l-İslam’ın 6-16. yüzyıllardaki içsel dinamizmini bize gösterir.” Hanefî mezhebinin Irak’tan İran yoluyla Maveraünnehir’e ulaştığını belirten Karcic, burasının aynı zamanda fıkıh okulunun birkaç yüzyıl boyunca da merkezi konumunda bulunduğunu söyledi, 12-13. yüzyıllarda Hanefî mezhebinin en meşhur yazarlarının da Maveraünnehirli olduğunu ekledi. 10. asırda Maveraünnehir’in de yoğunluk merkezinde olan Semerkant-Buhara hattında Maturidî kelam okulu gelişince bunun doğal sonucunun ise Hanefîlik ile Maturidîlik arasındaki ilişkinin doğması olduğunu ifade etti.

9. yüzyılda Maveraünnehir, o zamanlar Türk kabilelerinin ikamet ettiği bir bölgeyken “Müslüman misyonerler”in İslam’ı Türk kabileleri arasında büyük başarıyla yaydığını söylüyor Fikret bey. Fakat İslam’ın yayılması, aynı zamanda Hanefî mezhebinin yayılması anlamına geliyor. 11. yüzyılda Türkler’in çoğunluğunun Hanefî olduğunu, yukarıda zikredilen Hanefîlik-Maturidîlik arasındaki ilişkiye benzer bir tanenin de Türkler-Hanefîlik arasında meydana geldiğini belirtiyor Karcic. 12. yüzyılda kendini İran-Irak-Horasan’ın hükümdarı olarak konumlandıran Selçuklu Devleti, aynı zamanda Bağdat’taki halifenin koruyucusu olduğunu ilan ediyor; bunun sonucu beklendiği gibi gelişiyor: Selçuklular bu bölgede Sünnî eğitime verdikleri destekle şöhret buluyorlar. Hanefî âlimler arasında bilhassa Selçuklu olanlar Maveraünnehir’deki ulemaya hürmetleriyle tanınıyorlar.

Bu durumun Hasan Kafî’nin silsilesindeki Maveraünnehirli âlim sayısını ciddi oranda artırdığını ifade etti Fikret Karcic. “Silsiledeki üç âlim, coğrafî olarak Halep-Kahire’den ve bunlardan ikisi, o zamanlar Memlükler tarafından yönetilen Şam-Mısır’a hicret ediyor. Ve bu, Maveraünnehir ulemasının genel ölçekteki göçünün sadece bir kısmı. Türkiye’nin batı yakasının da iştirak ettiği bu göç dalgasının sebeplerinden biri Moğol istilası tehdidi.” Bu, 1431’de Hanefî ulemanın Memlük Mısırı’ndan Anadolu’ya hicretinde Şemseddin Fenarî de yer almış.

Fikret Karcic, erken İslam tarihinde, o zamanlar Bilad-ı Rum olarak geçen Balkanlar’daki âlimlerin Hanefî ve aynı zamanda çok seçkin kimseler olduklarını belirtiyor: “Bu vakıa bize gösterir ki Türkler, İslam’la müşerref bağlılık yaşadıkları bölgeye aynı zamanda geleneksel bir bağlılık hissediyordular.”

Akhisarî’nin silsilesinde Anadolu’dan isimler de var: Fenarî, Katipzade, Ahmed bin Süleyman Paşazade ve Karayılan Yahya Efendi bunlardan bazıları.

Silsilede Anadolu-Avrupa kaynaklı sayılan yedi âlimin biyografisinin, İslam’ın Balkanlar’a olan göçünü detaylarıyla ortaya koyabileceğini ifade etti Karcic. 1453’ten önceki bu biyografiler Bursa ve Edirne merkezliyken, İstanbul’un fethinden sonra bilginin yeni merkezi burası olduğundan, biyografinin kaynağı da değişiyor ve âlimleri tanımanın da merkezine dönüşüyor İstanbul. O zamanlar genç bir Bosnalı olan Hasan Kafî ise Bosna’daki henüz üçüncü jenerasyonun bir mensubuymuş.

Kemalpaşazade’nin Tabakatu’l-Fukaha’sı neyi anlatıyor?

Fikret Karcic’in konuşmasını müteakiben Prof. Yunus Apaydın’ı, “Kemalpaşazade’nin Tabakatu’l-Fukaha’sı Neyi Anlatıyor?” başlıklı sunumuyla dinledik. Kemalpaşazade’nin bu risaleyi yazma sebebi, zamanında tartışılan bir meseleyle ilgili. Yavuz Sultan Selim, konunun açıklığa kavuşması için böyle bir talepte bulununca müellif de mezkûr eserini kaleme alıyor. Konu şu: “Evlad-ı evlada yapılan vakfın içerisine kızın oğulları da girer mi?” Yani çocuklarının çocukları için vakıf yapan birinin bu vakfı, (kız başka soydan geleceği için) kızın çocuklarını da kapsar mı? Aslında epey zevkli bir frekansa benziyor zihin jimnastiği için.

Konuyla ilgili Hanefî mezhebinde mevcut iki farklı yaklaşım olduğundan, risalesinin sonuna (esasen son bölümün meşhur olduğunu söylüyor Yunus hoca) bu bölümü eklemiş müellif. Kemalpaşazade, mezhep imamından kendi zamanına kadarki süreçte Hanefî fakihlerinin hiyerarşik bakımdan nasıl sıralandığına dair tespitler yapmış. Bu sıralamanın ilkinde “müçtehit fi’ş-şer” tabakası var. Burada Ebu Hanife yer alıyor. İkinci sırada “meslekte müçtehit” bulunuyor; bu da Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in yeri. Üçüncü sıra “meselede müçtehit”lerin; Tahavî, Kadı Han gibi değişik yüzyıllara ait ulema.

Bundan sonra gelen dört tabaka ise “mukallitler.” Müellif kendini de ayrı tutmuyor bu bölümden.

Burada Yunus hocanın dikkat çekmek istediği, kavramların kimler için ve niye kullanıldığı hususu. Bunlardan biri, müçtehit fi’ş-şer’ tabakasını anlatırken kullandığı tesis kelimesi. Kemalpaşazade’nin Ebu Hanife’ye atfettiği özellik, “kavaidu’l-usulü tesis etmesi.” Bundan sonra zikredilen tabakaların hiçbirinde yer almayan tesis kelimesi, yani kuruculuk vasfı, sadece Ebu Hanife’ye mahsus. Bu bağlamda Yunus hoca çok tekrar edilen, yaygın bir kanıyı reddediyor: Mezhep imamlarının, aslında mezhebi kurmak gibi bir maksatlarının olmadığı düşüncesini. Yani bu kuruculuk vasfının onlara sonradan yakıştırıldığı, hatta “onları kurucu addetmenin uygun olmayabileceği” düşüncesi, Kemalpaşazade’nin de başka hiçbir âlimde saymadığı tesis edicilik niteliğinin altını doldurmasıyla tartışmaya açık hâle geliyor; “son derece açık hâle.”

Bu tesis şartı yalnızca Ebu Hanife’ye mahsus olmakla birlikte, yine onun için zikredilen ancak başkalarıyla da paylaştığı bir vasıf daha saymış müellif: “Füru’ ahkâmını, kendi tesis ettiği kavaide uygun olarak delillerden istinbat etmek.” Yani Ebu Hanife’de tesis ve istinbat birlikte var; ancak sonraki tabakalarda sayılanlar tesis olmaksızın istinbat vasfı taşıyorlar. İstinbat; yakın anlamlarda istihraç, istintaç, yahut çıkarım yapmak diye anlamlandırılabilir.

İkinci tabakada sayılanlar (Ebu Hanife’nin talebeleri), kavaidu’l-usulde, yani ana esaslarda Ebu Hanife’ye uyarlar ancak füru’ meselelerinde muhalefet edebilirler. Nitekim bu durumun fıkıh kitaplarından da izlenebileceğini söyledi Yunus Apaydın.

Üçüncü tabakada yer alan “meselede müçtehitler”, ilk iki tabakada zikri geçen imamlardan bir görüş nakledilmemiş konularda içtihatta bulunabilen kimseler. Varit olmuş bir rivayet söz konusu değilse, karşılaştıkları meseleyi istinbat yoluyla çözüyorlar ancak elbette ki ana esaslarda Ebu Hanife’ye bağlılar. Dördüncü tabakada ashabu’t-tahriç yer alıyor. Buradaki tahriç kelimesinin doğru anlaşılmasına vurgu yaptı Yunus hoca. Birçok araştırmacının tahriç etmeyi bir tür içtihat faaliyeti gibi anlayıp içtihat ehliyle tahriç ehlinin birleştirilebileceğini ifade ettiğini ancak bu kanaatin doğru olmadığını, arada ciddi fark bulunduğunu söyledi ve devam etti:

Tahriç dediğimizde, bunu yapan kişi kendisi adına bir içtihatta bulunmuş olmuyor. Önceki imamların yaptıkları ve çözümlerinin mantıkî sonucunu -tabir caizse- onlar adına bulmuş oluyor. Hâl böyle olunca meselede müçtehitle tahriç ehli kişi -ki buna Kemalpaşazade zaten mukallit demiş- arasındaki fark ortaya çıkmış oluyor.”

Sonra gelenler de “tercih ehli ulema.” Bu tabakada Merginanî, Kudurî gibi âlimler var. Burada zikredilen nitelik, mevcut rivayetler ve görüşler arasından insanların maslahatı için evla seçimleri yapmak. “Ashabu’t-temyiz” görüşlerin kuvvetlisini-zayıfını anlayanlar, son tabakada gelenler de “mukallitler.” Onlar için müellifin yaptığı tarife göre, “sağını solunu bilemeyen, güçlüyü zayıfı ayırt edemeyen, tabir caizse karanlıkta odun toplayan kişilerdir bunlar. Şöyle bitirmiş müellif: Bu gibilere yazıklar olsun, bu gibileri taklit edenlere ise hepten yazıklar olsun. Yani bir mukallit var, bir de mukallidin mukallidi var.”

 

Sadullah Yıldız dinledi

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2015, 12:30
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20