banner17

TOKİ fecaati nasıl ortaya çıktı, öğrenelim

BİSAV'da ‘Toplumsal Mekân Etiği ve İstanbul’da Güvenlikli Siteler’ başlıklı bir panel düzenlendi. O panelde neler konuşuldu?

TOKİ fecaati nasıl ortaya çıktı, öğrenelim

 

Bilim ve Sanat Vakfı’nda yapılan ‘Toplumsal Mekân Etiği ve İstanbul’da Güvenlikli Siteler’ başlıklı panelin ilk oturumuna yani ‘Kentsel Yenileşmenin Boyutları’nın anlatıldığı kısma katıldım.Ferhat Kentel

Oturum başkanı Ferhat Kentel, “kent” olgusunun “şehir” kavramından farklı olduğunu söyleyerek başlattı oturumu. Daha önceki şehircilik sempozyumlarında da dile getirilen bir konuydu bu. Şehir dediğimizin adına, aşınıp değiştikçe kent denmeye başlıyordu. Yeni değerlere alışıp, kaybetmenin adıydı kent sakini olma eylemi. Çağdaş, modern ve kalkınmacı ideolojilerin;  mekâna, ahlaka ve sosyal ilişkilere etkidiği, adı kent koyulan mekânda ahlakı korumak en zoru olacaktı.

İstanbul, mahremiyet imkânları gelişmekte olan bir şehirdi

İlk konuşmacı olan Uğur Tanyeli, ‘mahremiyet ve konutun kapalı siteler çerçevesindeki sorunları’nı sorular sorarak ele almaya başladı. Mahremiyet nedir, özel hayat sınırı neden gerekli, özel hayatın ne kadarı ait hissedilmeyen gruplara gösterilir, özel ve kamu sınırı ne olmalı... Böyle soruların cevaplarını bulmak için 19. asırdan başlamak gerekiyordu konuşmaya. Başka dünya ülkelerinde 16. yüzyılda konuşulmaya başlanmış olabilirdi fakat ülkemizde 19. yüzyılda soruluyordu bu sorular.

İlk tehlikeli soru dizisi mahremiyete dair sorulmuştu; sırada özel yaşamın ne olduğu vardı. Mekâna, toplumsal gruba, gelir düzeyine ve etnik dinsel gruplara göre değişen mahremiyetin parametreleri ölçülemeyecek derecedeydi. Tanyeli’ye göre özel yaşamın sıkı biçimde korunduğu, mahremiyetin sürekli olarak aşındırıldığı mekânlarda yaşadığımızı sanıyorduk. Fakat bunun tersine İstanbul, mahremiyet imkânları gelişmekte olan bir şehirdi.

Uğur Tanyeli16. yüzyılın başlarında İstanbul’da evlerin %70’i tek odalıydı, ayrıca ‘hücrat’ isimli vakıfların tek odalı dizi konutları da eklendiğinde bu oran artmaktaydı. Orta ve alt-orta sınıfa imkân sağlamayan bir İstanbul vardı, oda sayısı çoğaldıkça 18. yüzyılda mahremiyetin sağladığı imkânlar da arttı.

İşlevsel mahremiyet, bir aileyi mümkün kılan işlevlerin bir arada yapılması demekti. Bütün işlevleri içeren (aynı odada barınma, dinlenme, kişisel temizlik gibi faaliyetlerin gerçekleştiği) evden, işlevlerine göre ayrışan eve doğru bir gidişat başlamıştı.

Hücrat denen tek odalı konut dizilerinin tanımladığı mahremiyet; aynı ortak mekâna açılan tekil odacıklar sistemi olarak tanımlanırsa, bir tür kapalı site gibi çalıştığı söylenebilirdi. Mahalle, hücrat dışı ve hücrat içi olarak ayrılınca 3 katmanla mahremiyet durumu belirlenmekteydi. Kapılarda kilitler yoktu belki fakat o hücrat dizisinde oturmayanlar oraya giremezdi. Evin özgün dokunulmazlığının olmaması, mahalle ile olan sınırın çok olup, kendi içine açık bir sistem olduğu anlamına gelmekteydi ayrıca.

Tarihî Yarımada’ya bakıldığında ise, aynı dairenin içinde tuvalet ve mutfak bulunan evler dikkati çekmekteydi. Apartmanlaşmaya doğru gidildiği açık olmasına rağmen kullanıcı profili belirsizdi. Zemin kattaki kapısız bir sofaya merdivenle açılan odaların kullanıcıları genelde aynı ailenin bireylerinden oluşmasına rağmen, bazı odaların kiracılara verildiği durumlara az da olsa rastlanmaktaydı.

17. yüzyıl anglosakson ev hassasiyetinin mekâna yansıyış yöntemlerinden bazıları Osmanlı döneminde hiç görülmemiştir. Bu yüzden Uğur Tanyeli’ye göre mahremiyet, modernliğin parametrelerindendi.

Günümüzde üst sınıfın nesnesiz korkuları sonucu geri dönülemeyecek süreçlere girildi

Geç 18. yüzyıl ve 19. yüzyıl süreçleri birbirini takip eden olaylar örgüsünden oluşmaktadır. Uzaklığı değil de daha fazla mahremiyeti arzulayan mekânlara doğru olan gidişatta, üst sınıfların mahremiyet talebi de zamanla artmaktadır. Yoksullaşmanın görüldüğü yerlerde de mahremiyet talebi zorlaşmaktadır.

Yüzyılın başına tekabül eden ve Müslüman üst sınıfın başlattığı ve Lale Devri ile devam eden süreç, mahremiyetin bunalıma dönüştüğü dönemi ifade etmektedir. Kişi yaşamına herkesin müdahil olabildiği durumları açık şekilde görmek için, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların eserlerini okumak yeterliydi.

Günümüze bakıldığında durumun çok fazla değiştiği söylenemese dahi, mahremiyet talebi eskisinden farklı bir mecraya kaymıştır. Başka sınıftan, kültürden ve pozisyondan olana tahammülü olmayan, aynı fikre, gelir düzeyine ve beklentiye sahip insanlarla yaşamak istenen neo devir başlatılmıştır.

Üst sınıfın nesnesiz korkuları sonucu geri dönülemeyecek süreçlere girilmiş, toplumsal yaşamın her alanına bu durum yansımıştır. Tatil sitelerinin tümünde steril bir hayat inşa edilip, hayatın her aktivitesi buralar içinde yaşanmaya başlanmış, bırakın spor ve yemek gibi aktiviteleri, flörtler ve evlilikler de bu ‘aynı’lığın tavan yaptığı mekânlarda yapılıyor olagelmiştir.

TOKİ uygulamaları Keynesyen yaklaşımın dışa vurumudur

BİSAV

‘İstanbul Konutunda Mahremiyetin Kısa Tarihi’ni anlatan Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Uğur Tanyeli’den sonra, Pamukkale Üniversitesi’nden Alim Arlı da ‘Kentsel Ayrışmadan Dışlamaya: Toplumsal Etik Arayışları’ başlıklı tebliğini sundu.

Konuşmasında dikkati yetersiz toplumsal tartışmalara çekeceğini vurgulayarak başlayan sayın Arlı, kapılı ve kapalı yerleşmenin mahremiyet talebi olup-olmadığını sorgulayacaktı.

İlk olarak küreselleşmeden bahsedip, 80’lerde başlayarak artan sermaye ve zenginlik birikimi sonrası, çok uluslu şirketlerin tarihte hiç olmadığı kadar güçlenip tekellerin oluşmaya başladığını hatırlattı. İkinci olarak modernite anayasası krizinden dem vurup, kapalı sitelerin moderniteden çok postmodern krizlerle dolu olduğunu vurguladı.

Devlet geçmişte yetersizdi belki fakat şu an da aşırı müdahil bir konumdaydı. TOKİ uygulamaları Keynesyen yaklaşımın ve modernite olgusunun dışa vurumuydu. Türkiye paralel çelişik süreleri bir arada yaşamıştı fakat metropolitan ölçeğin nüfus yığılması ile aşılıp, İstanbul’un yönetilebilir olmaktan çıkması da dünyada görülmekte olan genel sorunlardandı.

Kapalı yerleşmelere dönersek, 19. yüzyıl işçi mahalleleri, toplumsal mücadele ve hareketleri, sanayi modernitesi kaosu ile uğraşan devletin kendi uğraşları ile birleşerek çözüm anlamında ütopik projeler doğurdu. Bu süreç sonucunda da aşama aşama TOKİ, sosyal devlet olgusu ve yenileme projeleri ortaya çıkmaya başladı.

1900’lü yıllarda dünyadaki toplu konut uygulamalarında mimarlar kent için ideali ararken, biz bu tablodan yeterli dersi çıkaramamıştık. Batıda esnek istihdamın yükselişi sonrası kentsel şiddet artışı ile dikey ızgara (çok katlı) sistemi ilişkilendirilirken, aile kavramı da yok oluyordu. Memnuniyetsizliğin alakalı olduğu bu süreçleri yaşayan mahallelerde, iç çöküşlere ve büyük isyanlara rastlanıyordu.

İnşaat baronlarınca şekillenen bir şehirde yaşıyoruz

BisavTürkiye şu an istihdam yaratıyor belki ancak insanların kredilerle ev sahibi oluşu, ekonominin sıcak para gördüğü dönemin seraplarından başka bir şey değildi. ABD’de yaşanan mortgage felaketini bile dikkatlice incelediğimiz söylenemezdi. Gelir dağılımı adaletsizliğiyle beraber, inşaat baronlarınca şekillenen bir şehirde yaşamaktaydık. İstanbul gibi büyük kentler dönüştürülmek istendiğinde genellikle dikey ızgara sistemi kullanılmaktaydı. Daha az katlı ‘gated communities’e bakmazsak, durum bundan ibaretti. O sitelerde yaşayan insanların da güvenlikli alanlara çekilme isteği, yükselen toplumsal mesafe durumundan kaynaklanıyordu.

Çizilen bu tablodaki sorunların çözümü için, alternatif kent vizyonu oluşturmak gerekiyordu ve katılımcı şekilde kendi yaşam alanlarında söz alma süreçlerine dâhil olan bir toplumdan söz etmek gerekiyordu.

Tebliği bitirirken farklı toplulukların terminolojilerinden kullanarak meramını tekrar ifade etmek isteyen Alim Bey, marksist ifadeyle ‘kent hakkı anlamında bütün bu dönüşümler ne ifade ediyor’ dedikten sonra liberal bir söylemle de ‘uygulamalardaki mevzuat kararlarının, imar yetki süreçlerinin tartışılması gerektiğini’ ekledi. Kentsel dönüşüm sürecinin başlangıcı olan geçmişte görülmüş gecekondulaşma sürecinde insanların kendi çözümleri sonrası devletin bu süreçten çekilip yarattığı peyzaja alternatif, şu an içinde bulunduğumuz ve bize yaşatılan durum mu olmalıydı acaba? Ya da maliyet düşürme artışı olan bu uygulamaların ne kadarı düşünülerek yapılıyordu? En önemlisi de bu soruların cevapları için aktörlerin kendilerini ne kadar sorguladığı idi.

Alim Arlı’nın bunalım vaat eden gökdelenlerinden sonra oturum başkanı Kentel, depreme karşı olarak lanse edilen fonksiyonel görüntüye sahip, sınıfsal hikaye ve estetik cila sahibi konutlardan dem vurdu. Estetik kaygıların bilinçaltımıza zamanla ithal edilişine dikkat çeken Ferhat Bey, Parliament sigarası reklamında kadın ve erkeğin arkasında heyula gibi yükselen ışıltılı griliğin, Gotham City’deki gibi karanlık, yüksek ve ışıklı olanın yanına cami kondurarak adına güzel ve modern deniyordu.

Sadece kent değil HES’ler, GDO sorunu gibi süreçler ilerleme, kalkınma ve modernleşme olgularıyla beraber hayatımıza girmekteydi. Peki, eylemsel iyimserlik nerede mümkündü? Topbaş çıkıp ‘Prost’u iyi ki defettik’ dediğinde bu, sorumlulukları sırtından atmak oluyordu biraz da. Sivil inisiyatiflerle STK’ların bir arada bulunduğu sivil toplum ilişkileriyle, vatandaş inisiyatifi ve kent hakkının sınıfları belirlenebilirdi. Rasyonel planlamaya aykırı olmayacak şekilde planlama vatandaşla ortak paydada buluşabilirdi, inanarak çabalamak yeterliydi.

TOKİ fenomeni nasıl ortaya çıktı?

İlk oturumun son konuşmacısı Boğaziçi Üniversitesi’nden Tuna Kuyucu idi. ‘Yeni Bir Piyasa Yaratma Amacı Olarak TOKİ ve Kentsel Dönüşüm Projeleri’ hakkında konuşacak olan Kuyucu, bu süreci 3 dönemde inceleyecekti.

1880-2001 yılları arasına baktığımız zaman Özal ve Dalan dönemleri sonrası hızlı iktisadî dönüşüm, neo-liberal ve popülist dağılımcı yaklaşımlar, gecekondular, kent içi formel yoksulluk alanları, kamu mülkiyeti taşınmazlarının çokluğu gibi sorunlar sonrasında düşük gelirli insanlara konut yapmak amacı ile TOKİ kuruluyor ve orta sınıf konut teşvik ediliyor.

Büyük sermaye gruplarının emlak yatırımları arttıktan sonra spekülasyonlarla arazi sahibi olunmaya başlanıyor, ucuz arazi ihtiyacı ve parçalanmamış parsel talebi sonrası gecekondular hiyerarşik ve daha katı bir hal alıyor, uygulanamayan vergilendirme politikaları sonrası gecekondu sorunu üzerinde de durulmuyor, af ve ıslah dışı çözümler de getirilemiyor.toki

2001 sonrası, o zamana kadar mecliste bulunan tüm partiler eleniyor, Ak Parti ise zamanla yasama, yürütme ve yargıyı tek  başına eline alıyordu. Popülist politikalar yerine hızlı, agresif ve neo-liberal dönüşüm tercih edilip, batan Emlak Bankası TOKİ’ye dönüştürülüyordu.

2003 sonrası Acil Eylem Planı ile beraber yasalar değiştirilmeye başlanıyor. Muhalefetin güçsüzlüğü ve hızlı kapitalist gelişme süreci sonucunda neo-liberal kente ulaşılıyor. Bu durum ne Ak Parti kaynaklı oluşuyor ne de modernleşme süreci veya İslamî bir fenomen sonucu oluşuyor. Tüm dünyada olduğu gibi hızlı kapitalist gelişme süreci ülkemizde de yaşanıp meyvesini veriyordu.

2005’te Belediye Kanunu meclisten geçirilip Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yerel yönetim reformu yapılıyor. Bu kanunun 73. maddesi, kentsel dönüşüm uygulamalarına kaynaklık yapan 2 maddeden birincisidir ve pek bir muğlâktır. İdarelere, belediyelere ve özel sektöre verilen sınırsız gücü de beraberinde getirir. Kamu alanlarına girmek için belediyelere ve özel şirketlere rant alanı sağlayan bir başka kanun da 5366 sayılı kanundur. Üçüncü olarak bahsedilmesi gereken kanun Büyükşehir Belediye Kanunudur. 2010 yılında yükümlülük ve yetki çoğunluğu bu şekilde büyükşehir belediyelerine aktarılmıştır.

Önce yerel yönetimler güçlendirildi, sonra yerel yönetimlere verilen yetkiler yine merkezde toplandı

2003 sonrası TOKİ yetkilerinden bahsetmek gerekirse, hazine arazilerini piyasaya açabilir, imar kararlarını değiştirebilir, kâr amacı güden-gütmeyen konutlar yapabilir, belediye kararı sonrası gecekondu dönüşüm yetkilerinin de tamamına sahiptir. Direkt Başbakanlığa yani merkezî otoriteye bağlıdır. Ayrıca her türlü denetimden muaf olan bir kurumdur.

Ak Parti bu dönem sonrasında gecekondu yapımını tamamen durdurmuştur. Başka ülkelerde olduğu gibi finans ve emlak ülkemizde kenetli durumda değildir. Fakat mortgage kanunu ile bu ihtimal artırılmıştır; faiz ve enflasyon düşürülüp, yetkiler çoğaltılmıştır.

2011 yılında ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulmuştur. Belediyelere verilen o çok geniş yetkiler yerelden alınarak Bakanlığa verilmiştir. Kanun Hükmünde Kararnameler ile de merkezî otorite bir kat daha güçlenmiştir.

Sonuç olarak kamu ve yerel halk katılımı dışarıda tutularak gerçekleşen süreçlerin hiçbir zaman tam başarıya ulaşmadığını ve ulaşmayacağını ifade etmek gerekiyordu.

 

Fatma Betül Demirel haber verdi

Güncelleme Tarihi: 16 Mayıs 2012, 11:04
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
tespih
tespih - 7 yıl Önce

böyle sempozyumlar iyi güzel ama pratikte karşılığı olmuyor maalesef..toki boş bulduğu araziye bina yapmaya gene devam edecek..Belki bunu dillendiren bugünün genç akademisyenleri ileride bakanlık,milletvkl. gibi görevler alınca bugünkülerin konumuna düşecekler !?

berad
berad - 7 yıl Önce

yarın tokiden daha güçlü bir inşaat firması gelse dese bize size daha büyüklerini yapıcam kabul mu edeceğiz? Artık türkiyenin de kendi standartlarını oluşturma zamanı gelmedi mi?

banner8

banner19

banner20