Tabakât'ını yeni bir metodla yazmıştı İbn Sa'd

Büyük hadis, siyer ve tarih âlimi İbn Sa’d’ın 11 ciltlik Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebir'i, Siyer Araştırmaları Merkezi tarafından yayınlandı. Kurum, bu eser ve müellifi üzerine bir de sempozyum düzenledi. Sadullah Yıldız, sempozyumdan notlarını aktarıyor..

Tabakât'ını yeni bir metodla yazmıştı İbn Sa'd

Geçen yılın sonunda “Seni anlamayan yürek kalmasın” mottosuyla gelecek bir yıllık süreci “Siyer Yılı” ilan eden Siyer Vakfı, geçtiğimiz aylar boyunca çeşitli faaliyetlerle bu başlığın altını doldurmak için çalışmalar yaptı.

27 Nisan Pazar günü ise 2010’dan bu yana her yıl gerçekleştirilen “Büyüklerin Ayak İzleri” üst başlıklı programlardan bir yenisini, Türkçe’ye kazandırılmış mühim bir kaynak eserin gölgesinde gerçekleştirdi Siyer Araştırmaları Merkezi. Kayıtsız kalınarak siyer okuması/ çalışması yapılamayacak büyük bir hadis, siyer ve tarih âlimi İbn Sa’d’ın 11 ciltlik “Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebir”ini alanında uzman 15 kişilik bir heyetle ve Prof. Dr. Adnan Demircan’ın riyasetinde tercüme ettiren kuruluş, eserin piyasaya çıktığı günlerde bir de sempozyum düzenleyerek hem bu büyük âlimin hem de meşhur eserinin tanınmasına katkıda bulunmak istemiş. Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde tertip edilen “İbn Sa’d Sempozyumu”nun ilk oturumunu takip ettik.

Siyer Vakfı kurucusu Muhammed Emin Yıldırım hoca, oturum öncesi yaptığı kısa konuşmasında yalnızca mutluluğunu dile getirmedi, aynı zamanda bazı müjdeler de verdi ve Tabakât’ı tercüme edip bastırdıkları gibi onun kadar mühim olan İbn İshak’ın ve İbn Hişam’ın siretleri, Süheylî’nin İbn Hişam’ın siretine yaptığı şerhini ve Zehebî’nin “Siyer-u A’lâmi’n-Nübelâ”sını da dilimize kazandırabilmek için dua istedi katılımcılardan. Bu eserler tercüme edildikçe köklerimizle bağımızın daha sıkılaşacağını söyledi ve ekledi: “Bir Müslüman’ın tarihini yazan, onu diriltmiş gibi ve okuyan da ziyaret etmiş gibi olur. Bugün burada inşallah, hem İbn Sa’d’ı dirilteceğiz hem de ziyaret edeceğiz.”

Güçlü bir siyasî coğrafyada büyümüş

İlk oturumun başkanlığını Prof. Mehmet Şeker yaptı. Konuşmacılar ise Prof. Mustafa Fayda, Prof. Ahmet Önkal, Prof. Mehmet Özdemir ve Yrd. Doç. Mahmut Kelpetin’di. Evvela “İbn Sa’d’ın Yaşadığı Dönem ve Çevre” başlıklı tebliğini, daha önce başka programlarda da Endülüs devletlerine olan hâkimiyet ve vukufuna şahit olduğumuz, İslam tarihçisi Mehmet Özdemir hocadan dinledik.

İbn Sa’d, Abbasî devletinin ‘Altın Çağ’ diye adlandırılan yükseliş döneminde yetişmiş. Mansur’dan Memun’a kadar en güçlü Abbasî hükümdarlarının idaresinde geçmiş bir dönemden söz ediyoruz. Resmen ve fiilen birer siyasî otorite olmanın ötesine geçip manevî kimlikleriyle halife sıfatını da bilfiil kullanan güçlü isimler bunlar; Harun Reşid, Mutasım, Memun, Vâsık gibi büyük isimler. Coğrafî olarak da çok güçlü bir zamandan bahsediyoruz; Emevîler’den devralınmış ve Çin sınırına kadar uzanan bir yere hükmedilmektedir. Bununla birlikte bölünmeler ve yeni siyasî yapılanmalar da o sıralarda meydana gelmiyor değildir ama bunun Bağdat’ın gücüne ciddi bir etkisi görülmez.

Müellifin yaşadığı coğrafya çok dinli-dilli-etnik kökenli bir devlet yapısının tahakkümü altında. ‘Müslümanlar’ dediğimizde iki ana gruptan söz ediliyor: Araplar ve Mevali. Birincisi malum; ikinci grup ise içine Farslar, Türkler, Berberîler, Kıptîler ve Zencîler gibi farklı unsurları alan geniş bir kitleyi temsil eden ortak bir adlandırma. Yahudiler’den Hindular’a kadar başka birçok gayrimüslim unsur da var: “Ancak İbn Sa’d döneminde Mevaliler ve Araplar arasında görülen çatışma ortamı, yerini biraz daha istikrarlı bir seyre bırakmıştır. Bir grup Mevali de devlet içinde statü elde etmiştir. İranlılar’ın sarayda temsil edilmeleri, Türkler’in orduda kalabalık olmaları…”

Toplumda yoğun bir gayrimüslim unsur da var. Dönemin müellifleri sözgelimi Irak’tan “ismen Müslüman fakat karakter olarak Hıristiyan” bir yer olarak bahsederlermiş. Müslümanlar’la gayrimüslimlerin yan yana ve iç içe yaşadıkları, Müslüman olmayanların da idarede görevlendirildikleri ve Müslümanlar’a yeme içme, giyim kuşam, dili kullanma gibi hususlarda öykünmeye başladıkları da döneme dair dikkat çeken noktalardan.

Hem Şia’nın hem Ehl-i Sünnet’in, bugün çoğu ana akım olarak berdevam olan mezheplerinin İbn Sa’d’ın yaşadığı dönemde genel gelişimlerini tamamladığını söyledi Mehmet hoca. Abbasî halifelerinden bilhassa Harun Reşid, Memun ve Mutasım’ın da Mutezilî âlimlerinden yararlanma cihetine gittiklerini ve tevhid akidesini savunmak üzere İslam dünyasının dört bir yanına onları gönderdiklerini ifade etti ve ekledi: “Haricîliğin katı görüşlerine karşı da Mürciîlik temayüz etmiş, Abbasî yöneticileri tarafından ilk dönemde teşvik görmüştür. Çünkü Mürciîlik daha medenî bir hayatı savunan, insanları iman noktasında dışlamayan bir yaklaşımla Abbasîler için teşvik/ tercih edilmesi gereken bir fikrî hareket olarak görülmüş.” İmam Ebu Hanife’nin dahi Mürciîliğin önderi olduğuna dair bir algı o devirde yerleşmiş.

İbn Sa’d’ın yaşadığı dönem, aynı zamanda musanneflerin yaşadığı bir dönem. Hadisler, fıkıh ve tarih üzerine elde mevcut sözlü-yazılı bilgilerin toplanması faaliyeti olan tedvin dönemi sonrasında İbn Sa’d’ın asrına gelindiğinde artık eldeki bu bilgi birikimi konularına göre tasnif edilmeye başlanmıştır; bu döneme musannefler dönemi deniyor. Mehmet hocanın demesine göre farklı merkezlerde ve geniş bir coğrafyada oldukça bereketli bir yayılış gösteriyor bu tasnif hareketi. Aynı zamanda tarih yazıcılığı da bu zamanda gelişme göstermiş ve olgun örneklerini vermiş: “Vâkıdî’nin ‘Megâzî’sini, İbn İshak’ın siyerini yazdığı bir dönem. Nesep alanında da çok ciddi çalışmalar ortaya çıkmış bu dönemde.” Fakat dönem için esas dikkat çekici olanın, hâlâ tabakât konusunda bir örneğin vücuda gelememesiyle bu durumun değişmesi için İbn Sa’d’ın büyük eserini yazmasının beklenişi olduğunu söyledi Mehmet Özdemir.

Çok öğrenmiş, çok dolaşmış, çok çalışmış bir âlim

Mahmut Kelpetin hocanın tebliğ başlığı ise “İbn Sa’d’ın Hayatı, Eserleri, Hocaları ve Öğrencileri”ydi. İlk dönem kaynaklarında doğum tarihi verilmeyen ancak Basra’da doğduğu bilinen müellifin tarih-i veladetine dair Zehebî’nin iki farklı yıldan söz ettiğini söyledi Kelpetin: 160/770 veya 168/784. Doğumuna değinmeyen kaynaklar, vefat tarihinde nerdeyse tam bir ittifak içindelermiş; 230 yılında, 62 yaşındayken irtihal-i dar-ı beka ettiği söylenen İbn Sa’d için ikinci rivayeti esas almanın daha doğru olacağını çünkü 62 yaşa denk gelen tarihin 168/784 olduğunu belirtti Mahmut hoca.

Hayatının ilk yıllarını Basra’da geçiren İbn Sa’d’ın öğrenmeye ve ilim rahlesine çok erken yaşta alıştığı söylenirmiş. Mahmut Kelpetin, hocaları hakkındaki bilgilerin çok net olmadığını zikretmekle birlikte, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn ulemasından Arap dili, hadis ve tefsir alanında dersler okuduğunun bilindiğini söyleyerek ekledi: “Vâkıdî, hadis hafızı Fazl b. Dükeyn, Bağdat muhaddisi Affân b. Müslim, tarihçi ve ensap âlimi Medâinî, dil ve edebiyat âlimi Ebu Zey el-Ensarî…” O zamanlarda âlim olmanın olmazsa olmazlarından ilim seyahatlerine de çıkmış İbn Sa’d; Kufe, Bağdat, Rakka, Dımaşk, Mekke ve Medine’ye gidip oralardaki meşhur ulemadan dersler görmüş.

Burada dikkat çeken bir husus da İbn Sa’d’ın bu seyahatleri esnasında, kaleme alacağı eserler hakkında malumat toplayıcı bir nazarla etrafına bakması. Efendimiz aleyhisselamın gazve ve seriyyelerinin geçtiği yerleri de görmüş ve böylece kitaplarında zikredeceği bilgilerin bir nevi sağlamasını yapmış. Birçok yeri gezdikten sonra diğer bütün ilim merkezlerinden ‘daha fazla’sına sahip bir konumu olan Bağdat’ta karar kılmış ve vefatına kadar burada kalmış müellif. Bağdat’ta Megâzî müellifi ve kadı Vâkıdî’yle tanışmış ve onun ilmî birikiminden, kütüphanesinden istifade ederek bir yandan da kâtipliğini yapmış: “Kâtibü’l-Vâkıdî lakabıyla anılmasına sebep olan bu süreçte hocası ile çok yakın bir dostluk kurdu ve onun vefatına kadar da yanından ayrılmadı.” Hocasının vefatından sonra İbn Sa’d, Bağdat’ın en mühim fukaha ve muhaddislerinden biri hâline gelmiş.

Abbasî devletinin halifesi Memun, Bağdat valisi İshak bin İbrahim’e bir mektup gönderip de şehirdeki âlimleri “halku’l-Kur’an” (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı) konusunda sorguya çekmesini istediğinde valinin huzuruna çıkan yedi âlim arasında İbn Sa’d’ı da görürüz. Bu âlimlerin hepsi “Kur’an’ın mahlûk olduğunu” söyleyip de serbest kaldıklarında günümüze kadar gelecek bir soru işaretinin de doğmasına sebep olmuşturlar: İbn Sa’d, Kur’an’ın mahlûk olduğunu kabul mü etti? Mahmut Kelpetin hoca devam ediyor: “Bu olaydan sonra İbn Sa’d’ın Mutezile’yi benimsediği ve Bağdat’ta şöhretinin arttığı söylenmiş. Ancak bu ifade doğru olmamalı. Çünkü hem hadis uleması hem de diğer âlimler, o toplantıda verilen cevapların, kişilerin kendi rızalarıyla verilmeyip baskı sonucu doğduğunu söylemektedirler.” Ahmed bin Hanbel’in soruya müspet cevap vermeyerek tâbi tutulduğu işkence ortadayken pek de sorgulanası bir durum gözükmüyor nitekim.

Cerh ve tadil âlimleri onu genel olarak doğru sözlü ve güvenilir kabul ederlerken eleştirilerini hocası Vakıdî üzerinde yapmışlar. Hakkında bilgi sahibi olmadığı malumatı Tabakât’ına almayan İbn Sa’d hakkında birbiriyle çelişen yorumlar da muhaddisler tarafından yapılmamış değil ancak bunlar onun hakkında genel bir hüküm vermek konusunda belirleyici değil.

Tabakât’ını yeni bir metotla yazmış

İbn Sa’d’ın Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebir’i, Metodu ve Özellikleri” başlıklı tebliğini nevi şahsına münhasır üslubuyla Prof. Mustafa Fayda’dan dinledik. İlk cümlesi, sonraki diğer birçok beyanının da anahtar vazifesini gören bir mana taşıyordu Fayda’nın: “Resûlullah efendimizin hayatı ve şahsiyeti, Kur’an-ı Kerim dolayısıyla önemlidir.”

Kur’an’ın, Efendimiz aleyhisselamın örnek alınmasını emretmesinin, örnekliğin şartı olan tanımayı da gerektirdiğini ifade etti Mustafa hoca. “Onun için siyer yazılıyor” dedi ve devam etti: “Yani siyer yazılması aynı zamanda bir dinî vazife, vecibe.” Bu bağlamda İbn Sa’d’ın, yazdığı siyerle yeni bir metodu İslam dünyasına kazandırdığını, sahabelerin tanıtılmasının Efendimizi tanımanın ve dolayısıyla siyer yazımının lazım-ı gayri müfarıkı olduğunu ifadeyle bir ressamın keyfiyetini nasıl ki eserleri üzerinden bilmek mümkün oluyorsa peygamberimizin de sahabeler üzerinden tanınabileceğini söyledi.

Siyer ile ashabı birleştiren Tabakât’ın, tâbiîn ve tebe-i tâbiîni de anlattığını ifade etti hoca ama “bundan önce şunu söyleyelim” diyerek eserin Kur’an’dan alınmış feyizle yazıldığını vurguladı ve bu feyzin, hocası Vakıdî’den geldiğini söyledi. Siyer ile ashabın tabakâtını birleştirmek gibi öncü ve ufuk açıcı bir işi gerçekleştirmesi bakımından eserin fevkalade dikkat çekici fonksiyonunun olduğunu anlattı Mustafa hoca ve bu yönüyle onun, Kur’an ruhunu yakaladığını belirtti. Kitabın metodik mantalitesi tam olarak, Kur’an’ın muhataplarını (ashap) tabakalara (tabakât) ayırması noktasında onunla muvafakat içinde.

Bu tabakalara ayırma işinde İbn Sa’d, (Mustafa Fayda’nın tam da Kur’an ruhu demekle kastettiği nokta olarak) anlattığı kişilerin hepsine eşit davranmamış. Anlaşıldığına göre müellif, şahsın ehemmiyetine göre bir takdir gözetmiş ve kimilerini uzun uzun yazarken bazısını da kısaca geçiştirmiş: “Hz. Ömer efendimiz, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin uzun yazılmış örneğin.” Hatta Tabakât’ın Hz. Hasan-Hz.Hüseyin bölümü yaklaşık 250 sayfa tuttuğu için İranlılar o bölümü birçok defa müstakil olarak neşretmiş. Bizim dilimize eserin kendisi dahi henüz bugün kazandırılmış bulunuyor.

İbn Sa’d sahabelerin hepsinin aynı olmadığını biliyor

Sahabelerin hepsinin ‘sahabe’ oluşları ortak noktasında derecelerinin aynı görülmesi, Mustafa hocanın demesine göre Kur’an’la bağdaşan bir bakış değil. İlahî hitap, ashab arasında derece farklarını vurgulayan ve açık eden bir metodu benimsediğine göre bazı sahabelerin mutlak olarak diğerlerinden üstün derecelerde durduğunu kabul etmek gerekiyor: “İbn Sa’d buna riayet ediyor. Nasıl? Hz. Ömer’in yolundan giderek. Divan teşkilatında aylık erzak dağıtma kararı alan Hz. Ömer, ölçüyü din olarak alıp ashabı tabakalara ayırıyor. En çok payı peygamberin hanımları alıyor. Onun dışında en çok hisseyi ehl-i Bedir’e veriyor.”

Birçok bakımdan Tabakât, vazgeçilemez bir eser konumunda. Ayrıca birçok bakımdan da hem zamanı hem bugün için değerli bilgileri bir araya getirmiş. Peygamberimizin gazve ve seriyyeleri, Medine’ye gelen elçi ve heyetler, davet mektupları zikredilmiş kitapta. Mustafa hoca, sınıf arkadaşı ve “Peygamberimizin Şemaili” kitabının müellifi Ali Yardım’ın, eserini kaleme alırken hadis kitaplarında yarım bırakılmış birçok metni tamamlamak için İbn Sa’d’dan faydalandığını söyledi. Bu bakımdan hayatî derecede bilgi kırıntılarının da kitapta olduğunu görmüş oluyoruz.

Ehemmiyet sırasında dördüncü kitap

Prof. Ahmet Önkal’dan “İbn Sa’d’ın Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebir’inin İslam Kültüründeki Yeri ve Önemi” başlıklı tebliği dinledik. Ahmet hoca eserin iki ana bölümden oluştuğunu, birinci kısmın “Kitâbu Ahbâri’n-Nebiy” başlığında ve ikinci kısmın da sahabe-i kiram, tâbiîn, tebe-i tâbiîn ve ravilerin hayatlarını konu aldığını söyledi.

Bize kadar gelebilmiş eserler arasında İbn Sa’d’ın Tabakât’ının müstesna bir yeri var. Ahmet hoca; İbn İshak’ın “Kitâbü’l Mübtede’ ve’l-Meb’as ve’l-Megâzî” adlı sireti, İbn Hişam’ın “es-Sîretü’n-Nebeviyye”si ve İbn Sa’d’ın hocası Vâkıdî’nin “Kitâbü’l-Megâzî” eserinin ardından Tabakât’ın ehemmiyet sırasında dördüncü kitap olduğunu söyledi.

Tabakât’ta müellifin derleyip topladığı ve belli başlıklar altında ele aldığı bilgiler daha sonraları siyerin alt branşları olan müstakil sahaların doğmasına da öncülük etmiş: “Bu çerçevede delâil alanının öncüsünün İbn Sa’d olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela kitapta ‘Sıfatu Ahlâk-ı Resûlillah’ şeklinde bir başlık görürüz. Bu da daha sonra şemail adı altında branşlaşıyor.” Rical ve cerh-tadil ilimlerine dair de eserde dikkat çekici bir işlevsellik ve öncü rol var.

Kitabın muhtevası incelendiği zaman diğer siyer kitaplarında çok fazla rastlanamayacak son derece dikkat çekici bilgiler gözümüze çarpar. Bu çerçevede hem hazreti Peygamber dönemi, hem de müellifin vefatına kadar olan dönemdeki sosyal, kültürel, siyasî ve iktisadî alanlarda oldukça zengin bilgiler mevcut. Bu malumat, İslam dünyasında ortaya çıkan farklı düşünce ve hareketleri ihtiva ediyor olması noktasında da önem taşır.” Ahmet Önkal hoca, Tabakât’ın kültür ve medeniyetimizdeki yerine temas ederken onu ilk üç asrın ‘Siyer ve İslam Tarihi Ansiklopedisi’ mesabesinde görmenin isabetli olacağını belirtti ve bugün gelinen medenî gelişmişliğimizde eserin payının büyük olduğunu söyledi.

Öyle ki Tabakât, mühim bir siyer eseri olmasına rağmen yalnızca bu alanın mütehassıslarının değil, başka sahalarda çalışma yapanların dahi kayıtsız kalamayacağı geniş bir memba.

 

Sadullah Yıldız, dikkatle dinleyip nakletti

Güncelleme Tarihi: 29 Nisan 2014, 12:08

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatma Aygün
Fatma Aygün - 4 yıl Önce

Çok çok güzel ...Teşekkürler.Elinize gönlünüze sağlık...

banner19

banner13

banner26