Sühreverdi'yle Üsküdar'da idim

Üsküdar'da Sühreverdi ve İbn Miskeveyh'le hâlleştik. Sühreverdi'nin Cebrail'in Kanat Sesi hikâyesi imdadımıza yetişti.

Sühreverdi'yle Üsküdar'da idim

Gülnuş Valide Sultan CamiGülnûş Valide Sultan Camii’nin geniş ve uzun merdivenlerinden inerken büyük, kocaman bir şey doluyor içine insanın, umut mudur bu? Değilse bile umudun soyundan bir bereket, bu kesin ve hiç değişmiyor. Çeşmenin yanından geçip Sultan Murat otobüsünün kalkış durağına giderken Üsküdar’ın iyiden iyiye içerime işlemiş olduğunu anlıyorum.

Bir arkadaşın nikâhına elimde kitapla gitmiş olmama annemin söylenmesinin üzerinden iki gün geçmedi, uslanmıyorum, elimde Cebrail’in Kanat Sesi. Şeyhle hâlleşiyoruz. Kırmızı bir akılla idrake çabalıyoruz gel gitleri, git gelleri. Dünyanın devinimi Üsküdar’dan başlıyor şimdi. Asım ağabey’in evine doğru ilerlerken otobüs, yokuşlar çıkıyoruz. Üsküdar’da, özellikle akşam vakitlerinde otobüsle durakları tespih taneleri gibi tek tek aşarken tek tük ışıkları yanan evlerdeki insanların bir garip uykuya daldıklarını hissediyorum, hâl ile bilinen bir uyku. Uyanıklığı getiren bir uyku, vird ile yakaza arasında.

Ben bu akl-ı sorh ile...

Denizi görmeyen bir durakta indik. Hayıflanıyorum buna. Denizi görmeyen bir durak neye yarar ki? Kanlıca’dakiler öyle mi? (Ankara’dakilerde kendimizi gökle kandırıyoruz.) Evdeyiz. Ümmetten bahsediliyor sık sık, Mısır, Libya, Hindistan, İran. Şiddetli bir soru: Pakistan neden var? Hamidullah’a dair bir şeyler söylüyorum. Sonra Nazir Akalın, Erzurum dolayları. Coğrafyamız geniş hamdolsun. Bir uykuyu seçmeliyiz, hangisi bilemedim. Seçildi biri, akl-ı sorh diye diye uyudum.

Sühreverdi, Cebrailin Kanat SesiYokuş çıkmak Sühreverdi’yle Üsküdar’da

Dolmuşlara konmak, yokuş çıkmak Sühreverdi'yle Üsküdar'da, bir sokağa can sürmek. Böyle oluyor tam da. Bir sokağa kurulup boğaza doğru nehir gibi akmak icab edebiliyor. Ali Ulvi Kurucu Sokağı’nın başlangıcında bir köşeye oturuyorum, sokak boğaza doğru uzuyor ha uzuyor, çatıları, bir-iki tepeyi aşıp denize dökülüyor. Köprüyü ve boğazı seyredip, pencereleri bir bir çiviliyoruz. Duman, duman, duman. Bir sokağınız olsun Üsküdar’da, boğaza doğru akan, onu kesen bir sokağınız daha olsun, içinize işleyen. Sesler, hışırtılar, tam burada işte, avaz-ı per-i Cebrail.

Hava aydınlandığında

Karadavut Paşa Camii’ndeyiz, Mustafa Nezihi ağabey’le. Özcan abi’nin yerinde demlendiğimiz çayların akabinde geçtik buraya. Hoca, Cuma namazının sonunda sadrımızı genişletsin diye içlendiğimiz duayı ediyor, gülümsüyoruz Nezihi ağabey’le. Cami imamı Harun Hoca’dan bahsediyor ağabey, en çok da coşkusundan. Çınaraltı’ndayız. Çınaraltı’nda ve elemliyiz. Konuşuyor, konuşuyor, konuşuyoruz, dertli iki balığa dönüyor dillerimiz; hem İbn Miskeveyh’in “Lezzet ve Elem Üzerine” risalesini niye unutamıyorum ben? Çay içerken bunu da düşünüyorum. Allah razı olsun, sevgili İbn Miskeveyh, “O her varlığın maşûkudur (ma’şûku’l-küll)” diyen de sensin.

Kalkıyoruz Çınaraltı’ndan, hikâyeyse Sühreverdi’nin elinde şöyle evriliyor: “Hava aydınlandığında tekkedeki dış kapıyı kapatıp şehre bakan kapıyı açtılar. Esnaflar çarşıda görünmeye başladığı anda, yaşlılar cemaati gözümün önünden kayboldu. Onlarla olan sohbetimin hasretinden parmaklarım ağzımda kaldı, ağlayıp inledim ama çaresi yoktu.” Üşüyoruz, sonra ısınıyoruz. Kapıyı kapat, Nezihi abi, kapıyı kapat, Şeyh’in hizb’ine kulak verelim, can kulağı. Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad.

 

M. Fatih Kutan Üsküdar’ı bu kez Sühreverdi’yle yordu

Aynı günü Mustafa Nezihi de anlatmıştı. Okumak için tıklayınız.

Bir önceki Üsküdar metnimiz için tıklayınız.

 

Yayın Tarihi: 15 Eylül 2011 Perşembe 14:51 Güncelleme Tarihi: 21 Eylül 2011, 21:39
banner25
YORUM EKLE

banner26