banner17

Söz alma cesareti

11 Eylül’de düzenlenen “Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı”nda deizm, nihilizm ve ateizm gibi geçen yıl ciddi tartışmalara yol açan konular ele alındı. Din sosyoloğu Dr. Necdet Subaşı toplantı hakkındaki gözlemlerini bizimle paylaştı.

Söz alma cesareti

Geçtiğimiz hafta Kızılcahamam’da dokuzuncusu düzenlenen “Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı”na ben de katıldım. Çağrılanlar arasında olmak ister sosyal bilimci sıfatıyla olsun isterse eski bir Diyanet mensubu olarak olsun her durumda iyi ve değerliydi. Birinden -eğer öyleyse- kendime hoş bir takdir, diğerindense biraz gecikmiş de olsa bir kadirşinaslık çıkarmıştım.

11 Eylül’de başlayan ve üç gün süren toplantının ana konusu “Deizm”, “Nihilizm” ve “Ateizm” gibi dün olduğu gibi bugün de birer din karşıtı akım olarak değerlendirilen ve adlarından sıkça bahsedilen inançsal eğilim ve yönelimlerdi. Diyanetin en etkili yüksek karar organı olarak Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı marifetiyle, son yıllarda adından çokça söz edilen bu eğilimleri masaya yatırma kararı alınmış ve bu amaçla da Türkiye’nin önde gelen akademisyenleri davet edilmişti. Bir çalıştay düzeneğiyle gerçekleşen toplantının -eğer Diyanet bürokrasisinden katılan üst düzey riyaset üyelerini saymazsak- geriye kalanlarının büyük bir bölümü üniversitelerde, özellikle de ilahiyat fakültelerinde görev yapan felsefeci ve kelamcı öğretim üyelerinden oluşuyordu. Bana kalırsa yüksek kurul sorunu en başta bir inanç konusu olarak görmüş ve davetlileri belirlerken de buna azami derecede dikkat etmişti. Felsefeci ve kelamcı katılımcıların belirgin varlığı konunun ana ekseninin üzerine oturacağı bağlamı yansıtması açısından oldukça önemliydi.

Kamuoyu, toplantıdan daha ilk günden çalıştaya davetli olarak katılan tanınmış bir gazetecinin yazdıkları sayesinde haberdar oldu. Kemal Öztürk birinci günle sınırlı gözlemlerini daha çok sorumluluk sahibi bir gözlemci dikkatiyle okurlarıyla paylaşmış, onun işaret ettiği hususlar da hemen akabinde önce Medyascope TV’de Ruşen Çakır tarafından, ardından da OdaTV’nin konuyu ele alış biçimiyle sansasyonel bir ilgiye yol açmıştı. Belli ki kurul Öztürk’ü hem konulara olan hâkimiyetini dikkate alarak hem de onun bu konulardaki hassasiyetini gözeterek çağrı listesine dahil etmişti.

Toplantının amacı neydi?

Yüksek Kurulun öteden beri gerçekleştirdiği bu toplantılardaki temel amacının en başta kendi üyelerinin memleketi sarıp kuşatan temel dinî sorunlar hakkında birinci elden bilgilerle mücehhez olmalarını sağlamak olduğunda şüphe yok. Sık sık kamuoyundan gelen sorulara cevap vermek zorunda olan bir kurumun ele aldığı konuların hem gelenek hem de aktüel bilgi dünyasındaki gerçek karşılıklarını bilmesi herhâlde oldukça önemli bir olay. Gerçi bu tür toplantılar sayesinde ne bu tür sorunlar yok olur gider ne de bu tartışmalarla mevzuya adamakıllı bir yön verilebilir.

Konunun dinî boyutları olduğu açıktır, ancak bununla birlikte söz konusu sorunların -bugün bize yansıyan/yansıtılan oransal düzeyleri ne olursa olsun- mevzu en başta sosyoloji, psikoloji ve felsefenin kuşatması altındadır. Sosyolojinin ve psikolojinin sorunlu alanlar üzerindeki hâkimiyeti, felsefenin mevcut problematiği çerçevelendirme konusundaki “katkısı” tartışma götürmez bir şiddette hız kazanmaya devam etmektedir. Yüksek Kurulun bu gelişmelerden bigâne olduğu söylenemez; ancak bununla birlikte sorunun değişik alan ve disiplinlere sarkan boyutları hakkında sadece bu toplantıyla yetinmeksizin daha çelitlenmiş katkılarla konuya müdahil bir dil kurulması aciliyet kesp etmektedir.

Adı üstünde birer istişare konseptinde gerçekleşen bu çalıştaylardan diğer katılımcılar gibi ben de bir hayli nasiplendim. Program akışında, öteden beri birer zararlı akım olarak görülüp değerlendirilen belli başlı yönelimler hakkında, önce alanındaki yetkinlikleriyle tebarüz etmiş akademisyenlere söz hakkı verilmiş, ardından da hiçbir kısıtlama, sansür ve baskılamaya fırsat ver(il)meksizin konu enine boyuna bihakkın tartışılmıştı. Böylece çoğu ilahiyat kökleriyle maruf felsefeci ve kelamcıların sundukları bildiriler etrafında oldukça ciddi ve kuşkusuz çok besleyici tartışmalar yaşandı.

Takdire şayan bir organizasyon

Oturumlarının hemen hepsini dikkatle takip etmeye çalışan bir katılımcı olarak bir kere her şeyden önce anlama, bilme ve bu doğrultuda kararlar alma konusunda Yüksek Kurulun dirayetli başkanı muhterem hocam Dr. Ekrem Keleş’i ve onun değerli mesai arkadaşlarını özellikle kutlamak isterim. Kamuoyunu uzunca bir süredir etkileyen ve sık sık verili gündemin ayrılmaz bir parçası olarak dile getirilen söz konusu yönelimler hakkında konuyu enine boyuna müzakere etme çabası, ilgili konuşmacı ve paydaşların belirlenmesi ve yanı sıra bütün bu katılımcıların kendi görüşlerini her türlü siyasi, dinî ve bürokratik hiyerarşiden bağımsız olarak dile getirme özgürlüğüne fırsat vermeleri her türlü takdirin üzerindedir.

İnsan böylesi toplantılarda sadece konunun işleniş ve toparlanışına dikkat kesilmiyor; ayrıca orada işleyen metodoloji de kuşkusuz çok önemli, göze batan ilişkiler ağı yorumlanmayı hak ediyor. Kimi müzakerelerde kendini açıkça belli eden incelikle işlenmiş bir vesayet dili, yeni tartışma biçim ve modellerinin yanı sıra sonuçta hiyerarşide kilitlenen ve gözden pekâlâ kaçırılabilecek akademik ve kurumsal refleksler de bu bağlamda göze batması muhtemel hoş ve ilginç veriler sunmaktadır. Toplantı denilen şey zaten birbirini zarafetle takip eden bir söz akışından çok, bütün bunları da içine katan ve ortadaki süreci çevreleyen her şeydi. “Otel restoranında kim kimle birlikte hangi köşede oturuyordu”dan tutun da “Kurum protokolü kendini orada olan herkesten nasıl ve ne şekilde ayrıştırıyordu?”ya kadar hemen her şey işte içinde yer aldığımız toplantının bilişsel ve kültürel hedeflerinin imkân ve ihtimallerini afişe etmekteydi. Öyle ya sözgelimi mesela, muhtaç olan birine kalkıp bir sadaka vermek herhâlde çok değerlidir, ancak bunun veriliş biçimi de en az verilen meblağ ve niyet kadar önem kazanmaktadır. Nasıl verdin? Başa mı kalktın? Ezdin mi? Verirken kendini sakladın mı? Neyse. Şimdi sadakayı konuşalım, öbürlerini konuşmak hangi güze kalsın.

Diyanet İşlerinin Sayın Başkanının açılış konuşmalarındaki hiçbir şeyi kenarda bırakmayan değerlendirmeleri hariç tutulursa, diğer yönetici erkânın genellikle dinlemeyi tercih etmesi sanırım pek de anlaşılabilir bir durum değildir. Yanısıra yüksek din bürokrasisinin tartışmalara katılarak katkı sunmak yerine bütün bu verimli sunum ve müzakereleri oldukça belirgin bir suskunlukla dinleyip izlemekle yetinmesi sadece bir tercih meselesi olarak değerlendirilemez. Katılımcı misafirler de teşkilatın bu konularda neler düşündüğünü, orada hangi fikriyatın kendine uygun bir mecra bulduğunu görmek ve duymak isteyecektir. Müzakerelerin tabiatı karşılıklılık esasını öne çıkarır. Mesela ben şahsen etkili görev ve pozisyonlarda yer alan ve birbirinden farklı olduklarından kimsenin şüphe duymadığı din bürokratlarının bu çetin mevzular etrafında varsa ortaya koyabilecekleri düşüncelerini paylaştıklarında bunun diğer katılımcıların analiz ve değerlendirmelerinin şekillenmesinde oldukça önemli bir katkı sağlayabileceğinden hiçbir kuşkum yoktur. Ancak sanırım bu çalıştayda istisnalar bir tarafa bırakılırsa farklı bir stratejiyle izleme ve dinleme yolu tercih edilmiştir.

Deizm tartışmalarını başlatan rapor

Yaklaşık bir yıl önce Konya’da daha çok eğitim alanlarına dikkat kesilmiş bir sivil toplum kuruluşu tarafından kamuoyuna açıklanan bir raporla birlikte gündeme yoğun bir şekilde girmeye başlayan ve daha sonra farklı mahfillerde yeni birtakım boyutlarıyla tartışmaya dahil edilen deizm tartışmaları ülkenin dinî gündemini elinde tutanlar tarafından hayret ve teessüfle karşılanmıştı. Gerçekten de bütün bu söylenenler doğru muydu? Eldeki bulgular neyin nesiydi? Ülkede neler oluyordu? Sahiden de eğer özellikle gençler arasında Tanrının varlığı, egemenliği ve hükümferma oluşu ağır bir şekilde tartışılıyor ve millet de bir şekilde dinden soğuyan bu kitleye karşı eli kolu bağlı bir şekilde hiçbir şey yapmadan öyle oturup bekliyor muydu? O hâlde “Neredeydi bu devlet?”, “Neredeydi bu millet?” siteminin haklı bir yeri ve haklı bir gerekçesi olacaktı.

Esasen tartışma hiç de abartılı değildi. Daha birkaç on yıl önce emekli bir müftü ateist olduğunu açıkça ilan etmiş, ülkenin önde gelen ilahiyatçıları arasında yer alan bir tasavvuf profesörü ömrünün son demlerinde deizm konusundaki şaşırtıcı çıkışlarıyla hafızalarda yer edinmişti. Devlet ve yönetsel mekanizmaların kimseden gizlenmeyen dinî hassasiyetini mahcup etmek saikiyle bu gelişmeleri bir eleştiri fırsatına çevirmek isteyenlerin haddi hesabı yoktu. Gerçekte provokatif yaklaşımların gürültülü çıkışları yüzünden aslında kendine bir taban bulmakta hiç de zorlanmayan bu akımlar hakkında aklı selim üzere bir değerlendirme yapma ihtiyacı hep ertelenmiş durumdaydı. Evet, toplumdaki hemen her sapmayı siyasi kadroları töhmet altında bırakmak için kullanan bir fırsatçı taife göz ardı edilemezdi, ama bir başka açıdan da mevcut dinî gerçekliğin sıkı bir analizine de açıkça ihtiyaç duyulmaktaydı.

Bu minval üzere tasarlanan toplantıda Prof. Dr. Temel Yeşilyurt’un “Deizm”, Prof. Dr. Kemal Batak’ın “Ateizm”, Prof. Dr. Kasım Küçükalp’ın “Agnostisim ve Nihilizm” ve son olarak da Cağfer Karadaş’ın “İnanç Karşıtı Akımlara Karşı Alınacak Önlemler” başlığı altındaki sunumlarını dikkatle dinledik. Her biri alanında mütehassıs dostlarımızın bildirileri her şeyden önce bu kavramların dinî ve felsefi içeriklerinin olduğu kadar aynı derinlikten kopmamak üzere güncele kadar uzanan müktesebatının da derlenip toparlanması açısından oldukça önemli bir takdim özelliği taşımaktaydı.

Aslolan niyettir

Öte yandan gerçekleştirilen müzakereler sayesinde de hem konunun can alıcı noktalarını hem de alanında seçkin oldukları bilinen akademisyenlerimizin eski ve yeni ilgileri içinde aldıkları mesafeleri gözlemlememize fırsat vermesi açısından oldukça önemli katkılara sahiptiler. Şahsen yüzeysel ilgilerle genellikle ileri geri konuşulan pek çok konuda olduğu gibi inanç sorunlarında da durum bundan farklı değildi. Gerek kurul üyeleri ve kurum uzmanları gerekse katılımcı diğer konuklar mevzunun derinlemesine işlenip bir sonuca ulaşılması konusunda aceleci adımların anlamsızlığını ortaya koyma hususunda iyi niyetli çabalarıyla göz dolduruyorlardı. Bence aslolan niyetti, hem de iyi niyet.

Yüksel Kurul toplantıyı bu hassasiyetler içinde planlamış, katılımcılar da hayranlık uyandıran bir nesnellik içinde mevcut gerçekliğin soğukkanlı bir analizini yapmak için kollarını sıvamıştı. Konuşmak, tartışmak, iyi niyetli öneriler üretmek her zaman değerliydi ve ben bu toplantının ortaya koyduğu birikimin toplumumuzda gelişme istidadı gösteren kimi inanç sorunları hakkında esaslı bir anlama çabasıyla kendini ortaya koyduğunu belirtmek isterim.

Psikologlar bu tür toplantılardaki ruh hâline, sosyologlar ise görüntü ve eylem akışına daha çok ağırlık verirler. Kelamcıların dinin yüksek birer muhafızı olarak öne çıkan varlıkları felsefecilerde hakikatin künhüne vakıf olma dürtüsüyle yer değiştirir. Fıkıhçılar her daim ölçü ve tartıyı gözetirken sıradan halk da hemen her şeyde ahlakın işleyişini takip eder. Kurumsal pratikler öne çıkan sorunları bir bir masaya yatırmanın bu sorunların halli için kayda değer bir kolaylık sağlayacağını gösterse de biz Kızılcahamam’da kendimizi hemen her şeye yeni başlamış bir heyecan hâlinde bulmaktan bir hayli mutlu hissetmiştik. Bakalım bu işin sonu ne olacak?

Din sosyoloğu Dr. Necdet Subaşı

YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20