Sosyolog gözüyle bir Türkiye öyküsü yazdı

Necdet Subaşı, Ankara'da düzenlenen bir programda en son çıkan kitabı ''Yaz Dediler Ânı'' üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Şerife Nihal Zeybek etkinlikten notlarını aktarıyor.

Sosyolog gözüyle bir Türkiye öyküsü yazdı

Dr. Necdet Subaşı, 11 Şubat Çarşamba günü Hamamönü Kabakçı Konağı'nda Altındağ Müftülüğü’nün düzenlediği “Hocam Okuyor” programında en son çıkan kitabı ''Yaz Dediler Ânı'' üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. ''Yaz Dediler Ânı'', hem kapak tasarımıyla, hem hikayeler arasındaki siyah beyaz fotoğraflarla, özellikle de içtenlikle kağıda dökülmüş cümlelerle insanı birdenbire içinde alıveren bir eser. Hayatı ve ânı anlayarak yaşamak üzerine düşündürücü bir kitap. Daha önceki bütün eserlerini akademik alanda veren Subaşı, ilk defa hayatın içinden hikayelere yer verdiği bu edebî eserin yazılış süreci ve içeriği hakkında paylaşımda bulundu.

Kitabı meydana getiren kırk öykü, her bir öykünün sonunda tarih belirtildiği gibi, her gün bir öykü şeklinde kaleme alınmış. Yazar her gün bir tane öykü yazmaya karar vermiş ve 27 Ocak’ta başlayıp yazarak 40 günü tamamlamış. Subaşı öykülerin hastane odasında, refakatçi olarak kaldığı babasının yanında yazıldığını fakat bu durumun kitaba hiç yansımadığını söyledi. Gündüzleri eşinin geceleri ise kendisinin refakatçi olarak kaldığını ifade eden Subaşı, hastanenin geceleri meydana getirdiği ortamda bulunurken ölüm, geçmiş, hikayeler üzerine iyice yoğunlaşmış. Her gece hastanede olmanın etkisiyle hikayelerinde biraz Peyami Safa biraz Mustafa Kutlu havası olduğunu söylüyor.

Bana ilk sorduğu ne kadar maaş aldığım oldu

Hikaye yazma işinin ilk tahrik edici bombasının ne olduğunu ise şöyle anlatıyor: ”İstanbul'da havaalanında bekleme salonunda Ankara’ya uçmak için bekliyordum. Bir an eski bir arkadaşla göz göze geldik. Yaklaşık dört yıl Erzurum’da fakültede okurken birlikte olduğum bir arkadaş, birlikte acı tatlı günler yaşadığımız, bizim o zamanki tabirimizle 'dava adamı' diye tanımladığımız bir arkadaşımızdı, şimdi böyle tanımlamalar pek yok. Arkadaşla birbirimizi hatırlamamız oldukça heyecanlı bir an oldu. 1984’ten beri ilk kez görüyordum arkadaşı. Bana ilk sorduğu şey 'ne kadar maaş aldığım' oldu. Bu sorusunu biraz da ironik sandım, 30 yıl sonra ilk olarak bana bunu sorunca dalga geçiyor zannettim. Ama meğer ciddiymiş çünkü başka derdi yokmuş. Bana kısaca şunları söyledi: 'Günlük gazeteleri takip ediyorum, namazlarımı kılmaya çalışıyorum, mahalleyle fazla ilgilenmiyorum, iş hayatına atıldım, sen de bu işleri bırak.' Bunca yıldan sonra birbiriyle karşılaşan kimselerin konuşacağı çok şey olabilirdi fakat öyle olmadı. Aldı gazeteleri başka yere gitti oturdu. Ben ağlayacak gibi hissettim. Bu hadise üzerine kendi kendime düşündüm, 30 yıl sonra ömrümün 4 senesini beraber geçirdiğim kişi ile hiç mi konuşacak bir şeyim kalmamıştı. Bir iç hesaplaşma yaşadım ve eski günleri yazmaya karar verdim.”

Necdet Subaşı geçmiş üzerine yazmaya karar vermiş ama bunun hatıraların direkt anlatıldığı düz yazılar değil; tematik, metaforları olan, okuyucunun kendi dünyasında çoğaltarak ilerleyebileceği türde olmasını arzu etmiş. Zaten o süreçte her akşam hastaneye gittiğinden, bunu bir kurala bağlamaya, böylece araya kesinti girmeden, ertelemeden hikayeleri tamamlamaya karar vermiş. İlk öyküyü havaalanındaki bu karşılaşmadan yola çıkarak yazdıktan sonra çocukluk, gençlik yıllarını kaleme almış.

Subaşı, bu hikayelerde '80 öncesinin hırgürünü, '80 sonrasının ara döneminde meydana gelen korkularıyla oluşmuş gerçekliğini, 90'larda öğretmenlik, akademisyenlik anılarını, Van'da Kürtlerle birlikte yaşadığı deneyimleri, Muğla’da karşılaştığı Kemalist ortamı, Konya’daki dindar ortamı, Balıkesir’de gördüğü tatlı taşra yaşamını aktarmış. Ve elbette her fırsatta aklına düşen memleketi Artvin de hikayelerde kendine yer bulmuş.

Kendi gerçekliğini kayda düşürmeye çalışmış

Subaşı, Türkiye’nin farklı coğrafî ve kültürel özelliklere sahip şehirlerinde yaşadıklarını şöyle özetliyor: “İlkokulu Artvin’de okudum. Babam idealist bir öğretmendi. Bize o yaşta çok bilgiler yükledi. Sonra Konya’ya taşındık ve ortaokul ile liseyi orada okudum. Lisede imam hatipte okurken bir anda dini bütün bir cemaatin de parçası olmaya başladık, hacı amcalarla, eşrafla birlikteydik. Kapı Camii'nin birinci safını dolduran ağır adamların arasında büyüdüm. Ardından Erzurum İlahiyat, ardından Balıkesir ve Konya’da öğretmenlik, Van ve Muğla’da öğretim üyeliği, Gazi İletişim ve en son Diyanet görevim.” Subaşı, bütün bunların içinde dolaşarak öykülerini kaleme almış. Öykülerinde iddialı olduğu konu ise asla gerçek olmayan ve abartılı olan bir şeyi yazmaması.

Yazar, dikkatli şekilde yaşanmış hadiselerin detaylarını yakalamaya ve o detaylar üzerinden kendi gerçekliğini kayda düşürmeye çalışmış. Kendisi için bu minval üzere bir çalışmanın ilk olduğunu, ileride eğer kalemiyle ilişkilerini daha sıkı tutabilirse daha derinlikli şeyler yapmak istediğini belirtiyor. Subaşı, yazmak istediği hatta yazmaya başladığı hususu “mahallenin hikayesi” olarak tanımlıyor. Subaşı, “Mahallenin hikayesini çok acımasızca ve hiç sınır tanımadan yazacağım. Ama bunları yazmak için, cesaret ettiğiniz şeyleri dile getirmek için kaleminizin ustalaşması lazım. Biraz dokunulmaz olmak lazım. Amatör bir yazar birden memleketin meselesine dokunursa onu linç ederler.” diyor.

Yaz Dediler Ânı” kitabında bazı ortak temalar var ki bunlardan birisi de göç. Yazar, çocukluğunun erken zamanlarında Artvin’in küçük bir köyünden kalkıp birdenbire tempolu bir yaşamın olduğu büyük şehre göç eder. Artvin’de köy dindarlığının onlara yettiğini fakat Konya’nın en merkezî yerine taşındıklarında kendilerini derin bir ilmihalin karşıladığını ifade eder.

Necdet Subaşı, kitabının içeriğinde sadece aşk konusunu ele almadığını şöyle açıklıyor: “Kitabı okuyanlar ‘bu adamın dünyasında aşk diye bir şey yok’ diye düşünebilir. Elbette öyle değil. Fakat henüz daha mahallede bunun dili oluşmadığı için yazmadım.”

Yazar kardeşinin ‘neden kitapta benim adım geçmiyor, sadece küçük kardeş olarak yer alıyorum’ diye eleştirdiğini, eşi ve çocuklarının da kendilerinden az bahsettiği için sitem ettiklerini aktarıyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Ben burada kendi hikayemi yazdım, o sebeple ailem oldukça az yer aldı.”

Ülkemizdeki hareketli siyasî hadiseler, bütün halkı ve hatta eğitim kurumlarını etkilediği gibi elbette yazarı da etkilemiştir. Yazar, siyasî bir taraf olduğunu aksettirmeden, hikayenin tadını bozmadan bunlara değinmiş, bir sosyolog gözüyle Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yaşadıklarını tüm içtenliğiyle bizimle paylaşmıştır.

 

Şerife Nihal Zeybek haber verdi

Yayın Tarihi: 19 Şubat 2015 Perşembe 15:50 Güncelleme Tarihi: 16 Nisan 2016, 16:07
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah S
Abdullah S - 7 yıl Önce

Haber verdiğiniz için teşekükrler.Eminim, bu kitabı da Necdet Subaşı ağabey gibi renklidir.

banner19

banner36