banner17

Sokullu eşsiz ve muhteşem bir devlet adamıydı

Ebubekir Sofuoğlu, 'Modernleşme ve Osmanlı Muhalefeti' başlığında bir konferanslar serisine başladı. İlk program Sokullu Mehmed Paşa üzerineydi. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor.

Sokullu eşsiz ve muhteşem bir devlet adamıydı

10 Ekim Cumartesi günü Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Ebubekir Sofuoğlu, “Modernleşme ve Osmanlı Muhalefeti” başlığında bir konferanslar serisine başladı. Bu ilk buluşma bir mukaddime mahiyetindeydi ve meseleye girmek de kabil olmadı; ama bir meseleye girebilmek için ziyadesiyle yeten bir perspektif sundu bize Sofuoğlu. Duraklamaya yaklaşan Osmanlı, iktidara hevesli muhalefet ve geniş anlamda muhalefetin, muhalefet etmenin ülkeye zararlı yöntem-biçimleri etrafında bir sunum dinledik.

Muhalefet derken devlete fayda umar doğrultudaki muhalefet kastı olduğunu belirtti Ebubekir Bey, “ihanet doğrultusundaki diğerini zaten konuşmaya gerek yok.” Burada düştüğü bir dipnot da Osmanlı’nın çıkarlarına uygun bir muhalefet anlayışının bugün de olduğu gibi ‘ülkenin bölünmez bütünlüğü, parçalanamaz birliği ve önceliği’ söylemleriyle yapıldığı yönünde. Bunların saygıdeğer söylemler olduğunu da ekledi hoca, “kutsaldırlar aynı zamanda.”

Bazen bu söylemleri hafife alan yahut lüzumsuz gören yaklaşımların görülebileceğini fakat hayır, devletin kutsal olduğunun yine de altının çizilmesi gerektiğini ifade etti ve ekledi: “İlkel Marksist yaklaşımlarda devlet aşağılanır. Bunu hâlâ sürdüren yazarlar var. Hâlbuki Fransız ihtilali sonrası ortaya çıkan fikirlerdi bunlar ve tüm dünya, bu prensipler çerçevesinde bir devletin yönetilemeyeceğini gördü, onu da gündeminden kaldırdı.” Marksist ideolojinin aşağıladığının ceberut devlet olduğunu, ancak kendilerinin de bu ceberutluğu kendi kısa tarihlerinde sergilediklerini ifade etti Sofuoğlu. Hocaya göre devlet de “eğer parçalanırsa vatandaşının sağlığını muhafaza edemeyeceği için kutsal.”

Dünya tarihinin kaydedeceği diktatörlerden Saddam dahi, kendisinden sonraki dönemde aranır hâle geldi” dedi ve devam etti Sofuoğlu: “Çünkü Saddam’ın şahsında devlet bütünlüğü vardı. O gidince iki milyon Iraklı’nın öldüğü söyleniyor ve şu an ülke fiilen üç parça. Bu Saddam dönemine bir övgü ya da özlem değil.” En kötü hiyerarşinin dahi anarşiye tercih edilmesi gerektiği yönünde bir akıl yürütme Sofuoğlu’nunki.

Bunlar mukaddimenin mukaddimesi; gelelim meseleye.

'Ulus devlet' tarihi, sosyolojiyi ve an'ı tanımlıyor mu?

Devletin birliği ve bekası merkezli yaklaşıldığında birtakım iktidar odakları, alternatif güç noktaları oluşması normal: “Bu Osmanlı’da da vardı.” Bir devlet adamı ve muktedir olması bakımından Sokullu ve dönemi buna iyi bir örnek. Problemin görünmeyen kökeni şurada: Sokullu Türk değildi. “Ağırlıklı rivayet o ki Boşnak’tı ama kimileri Hırvat olduğunu söyler. Sokullu’nun torunları olduklarını söyleyen kişilerle karşılaştım, soyadları da Sokoloviç, Sırp değil Boşnak olduklarını söylemişlerdi.” Bizde yaygın ve Necip Fazıl’da da yer bulan bir anlayışla tarihî şahsiyetlere onları sterilize ede ede yaklaşma gibi bir büyük yanlışın olduğunu ifade ediyor Sofuoğlu. “Osmanlı’ya bela dışından değil, içinden, devşirmenin piçinden gelir.” dermiş Kısakürek. Bu, Osmanlı’nın küresel devlet olma felsefesini hedef alan bir ifade, yazara göre. Bu anlayış paralelinde ve devamı olarak bakanların Şah İsmail-Yavuz Sultan Selim çekişmesinde taraflarının da enteresan şekilde Şah İsmail olduğunu söyledi Ebubekir Bey. Zira Yavuz, devletinde devşirmeye yer vermiştir ve bu durum hiç de Türk değildir.

İhtilal-i Kebir’den sonra çıkıp gelen milliyetçilik fikrini büyük devletler bir şekilde savuşturup yapılarını koruyabilmiş, bir tek Avusturya ve Osmanlı bu akımın etkisi altında ezilmişler. Hocaya göre I. Dünya Savaşı olmasa Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yine de kalabilirdi ancak Osmanlı her hâlükârda parçalanmakla yüz yüze gelecekti -bunun sebepleri ayrıca zikre değer- ama buna sebebiyet veren ulus-devlet kavramı, mercek altına alınması gereken asıl noktayı oluşturuyor. Bir kere herhangi bir kavramı öğrendikten sonra onun reel olanla mukayesesini yapmak gerek. Hocaya göre ulus-devlet için bunun bir karşılığını reelde bulmak pek olası değil. Hem reelde olmamak hem de tarihte örtüşebileceği bir örnek bulunmaması bakımından problemli bir kavram bu. Dahasını söylüyor: “İşin Türkçesi bu kavram doğru mu? Bu kavram tarihi, sosyolojiyi ve an'ı tanımlıyor mu? Ulus-devlet kavramının bunları karşılayan hiçbir yanı yok. Belki kısmen ve çok az. Mesela tarihte, kavramın tanımladığı bir ulus-devlet hiçbir zaman olmamıştır. Sırbistan, Osmanlı’dan ulus-devlet kurmak için kopmuş bir yapıdır. Bakalım; baştan aşağı Sırplar mı yaşar? Voyvodina’da Macarlar, Preşova Vadisi’nde Arnavutlar var. Romanlar, Çingeneler var. Novipazar’da Boşnaklar var. Hırvatlar var… Bunlar kayda değer nüfuslar. Kuzeye gidildiğinde Almanlar dahi vardır. Bunun neresi millî devlet?”

Millî bir devlette başka unsurlardan ufak ufak yer alabileceği karşı cevabına da yanıt olarak aynı mantıkla Osmanlı’nın da millî sayılabileceğini belirtiyor Ebubekir Sofuoğlu. Merkezî imparatorluklarda, söz gelimi Osmanlı’da millet-i hâkime Türkler’ken diğer milletlerden de Türkler kadar olmamakla birlikte var. Mesela Cezayir’de Berberiler dahi var. Ama bundan yola çıkıp Osmanlı’ya bir millî devlet yakıştırması yapamıyoruz: “Peki Sırbistan’a nasıl diyebiliriz? Diyemeyiz.”

Gerçi bütün bu tenakuz durumlarının, Batı’dan gelen kavramlara geliştirdiğimiz kompleksle ilintili olduğunu ifade ediyor yazar. Bu çelişkileri biz yakaladığımızda kendi havsala ve birikimimize olan güvenimizi aşağılık biçimde sergilediğimiz kompleksle gönüllüce askıya alıyor ve “vardır bir hikmeti de ben bilmiyorumdur” psikolojisine sarıldığımızı anlatıyor ve uyarıyor: “Hayır. Aklınız ve zekânız sizi uyarıyor. Oraya gitmek lazım.” Ulus-devlet meselesi ve diğerlerini anlattıktan sonra Sokullu’ya geçmek için hazırız.

Devşirme kurumu Osmanlı için hayat-memat meselesi adeta

Sokullu Mehmet Paşa, genelde padişahların sadrazam ‘harcaması’ bilgisinin dışına çıkarak üç padişaha sadrazamlık etmiş bir devlet adamı. Onun zamanında da karşısında olan ve ayağını kaydırmak için, aynı zamanda ne yapıyorsa devletin ve milletin beraberliği uğruna yapan muhalefet, “birtakım klişe düşmanlıklar üzerinden (Necip Fazıl’ın şiirinde de karşılığını bulan devşirme meselesi)” üzerine gitmiş Sokullu’nun. Eğer Türk olsaydı hedef hâline gelmiş ve nihayetinde yok edilmiş bir hedef hâline gelmeyeceğini söylüyor Sofuoğlu, Sokullu’nun. Ama sonra biraz meseleye at gözlüğüyle bakanlarla alay ediyor: “Eğer Sokullu Mehmet Paşa’nın şahsında devşirme kötü bir şeyse referans alır. Devşirmenin bugünkü karşılığı beyin göçüdür. Osmanlı, düşünen beyinleri kendine transfer etmiş, o bölgedeki bir isyanı önlemiş oluyor.”

Devşirmeyi eleştirenler Mimar Sinan’ı tasfiye etmeliler, Fatih’in sadrazamı Mahmut Paşa’yı, Gedik Ahmet Paşa’yı tasfiye etmeliler. Gedik Ahmet Paşa, Peygamberimiz’in bir diğer hadis-i şerifinde müjdelediği diğer Roma’nın fethi için hazırlanan Fatih’in, 1480 yılında çizmenin topuğu olan Otranto’yu almak üzere yolladığı paşası.” Almış nitekim ama İzmit’te zehirlenerek vefat eden Fatih, İtalya fethi için katılamamış Gedik Ahmet Paşa’ya.

Ebubekir Sofuoğlu, aslında devşirme kurumuna suçlamalar yöneltmenin Kanunî’nin, II. Selim’in ve III. Murat’ın görmediğini 500 yıl sonra görebilmek iddiası anlamına da geldiğini söyledi. Fevkalade yarar gösteren devşirme uygulamasının, Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde olmamasını dikkat çekici bir nokta olarak zikretti Sofuoğlu. Yani devşirme, önemli olmaktan fazlası, Osmanlı için hayat-memat meselesi adeta. Memat olmuş nitekim.

Bu toptan tasfiyeci yaklaşımın ne büyük dertler açabileceğini en iyi gösteren örneklerden biri Sokullu. Osmanlı’nın duraklama devri de padişaha atfen değil, bu muazzam sadrazama atfen tarihlendirilirmiş. 1579’da şehit edildiğinde Osmanlı’nın duraklama devri başlamış. Peki ne yapmış Sokullu?

Sokullu'nun kaybı Osmanlı’ya 77 yıllık bir gecikmeye mal oldu

Bir defa Osmanlı’nın duraklama-ilerlemesiyle direkt alakalı böyle bir ismin sadece siyasal duraklamayla yahut gelişmeyle değil, daha fazlasıyla ilgisinin olacağını hesaba katmak gerekiyor.

Bir tarih kitabında ilerlerken Takiyyüddin Efendi’nin rasathanesinin birdenbire yıktırılmasının sebebini Sokullu olmadan anlayamıyoruz. Rasathane niye yıkılmış? Çünkü Sokullu ölmüş. Takiyyüddin Efendi’yi himaye eden ve çalışmaları için imkân-zemin hazırlayan Sokullu’dan sonra entrika ve yalanlarla ayağı kaydırılan Takiyyüddin Efendi, “Kur’an-ı Kerim’deki sadece Allah tarafından bilinebilecek ilahî gerçekleri araştırıp küfürle meşgul olduğu için” rasathanesinden olur: “Bu hangi devlette oluyor; Osmanlı. Ne yapılmalıdır deniyor; kaldırılmalı. Kaldırmak kolaydır, inşa zordur. Hiç olmazsa inşa edilmezdi. Niye edilmiş?” Demek ki burada değişen bir değişken söz konusu. Sokullu’nun ardından bir zihniyet de -maksadın zihniyetle alakası olmadan- terk edilmiş.

Kaybı Osmanlı’ya 77 yıllık bir gecikmeye mal olan Sokullu, iktidara gelmek hevesindeki ama başka bir kılıfı (devşirme karşıtlığı) kullanan anlayış tarafından aradan çıkarılınca iktidarı Türk paşalar devralıyor. “Âyinesi iştir kişinin. Sokullu’nun muhteşem projeleri vardı. Bunlardan biri de Don-Volga nehirlerinin birbirlerine 11 km. yaklaştığı mesafede kanal açarak Hazar ve Karadeniz’i birleştirmek. Yani İstanbul’dan askeri gemiye yüklediğinizde Hazar’ın kuzeyine kadar at sırtında ordunun sevkiyatının güçlükle yapılması gibi bir handikapla karşılaşılmadan, deniz yoluyla asker nakledilebilecekti ve dolayısıyla Rus tehlikesi kuzeylerde ortaya çıkmayacaktı.” Sokullu bu kanalın projesine başlamış hatta. Çeyreği kadar kısmını da kazdırmış.

Ve bu paşalar hiçbir şey ortaya koyamadılar. Devlet toprak kaybetmediyse de iktisadî olarak geriledi. Güçlükle savaş kazanmaya başladı artık devlet.”

Orta Asya’dan gelen hacıların hacca gidişlerinde sorun çıkartan ve Orta Asya’ya yanaşma eğilimi gösteren Ruslar’a karşı Sokullu, Kırım hanına Astrahan seferine çıkmasını söylüyor. Ancak Kırım hanı “iyi biliyor ki Sokullu, Ruslar’ın belini iyice kırar da bu kanalı açarsa Kırım hanına ihtiyacı kalmayacak ve bu bölgeler Osmanlı kontrolüne iyice gireceğinden ve burada Kırım hanının etkisi biteceğinden sefere ayak diredi.” Sonunda Sokullu Mehmet Paşa bir padişah fermanı çıkartarak yola koyulunca Kırım hanı hemen Moskova knezine haber yetiştirmiş, tahkimat yapmaları için.

Fakat kış şartlarından dolayı ve Ruslar’ın iyi niyet ifadesi sebebiyle Sokullu bu seferi tamamlamamış. Kırım hanının o hareketi tahtına da sebep olmuş ama.

Kızıldeniz ve Akdeniz’i birleştirecek, ondan 300 yıl sonra açılan (bazılarının ufku 300 yılı görür) Süveyş Kanalı’nı açmaya girişmiş zamanında Sokullu. Ama engellenmiş. Çünkü Ümit Burnu’yla burası arasındaki gelir meselesinin farkındaymış Sokullu. Sofuoğlu’nun aktardığına göre 1525 tarihli bir raporda, Aden limanına uğrayan gemiler Osmanlı’ya yılda 200 bin altın gelir bırakıyormuş. Sokullu, ticaretin rotasını tekrar bu yöne çevirmek için uğraşmış yani.

 

Sadullah Yıldız, merakla dinledi

Güncelleme Tarihi: 12 Ekim 2015, 13:25
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20