banner17

Sırat-ı Müstakim Üzere Yürüyen Bir Ressam: İlhami Atalay

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Tasarım Merkezi'ndedostları ve sanatçılar ressam İlhami Atalay'ı anlattı. Selvigül Kandoğmuş Şahin hem bu konuşmalardan notlarını aktarıyor, hem de kendi nazarından İlhami Atalay'ı anlatıyor.

Sırat-ı Müstakim Üzere Yürüyen Bir Ressam: İlhami Atalay

Her şeyin üzerimize üzerimize yürüdüğü doksanlı yıllarda nefes alacak mekânlar ve ortamlar arardık. Bu mekânlar kimi zaman kadim bir vakfın mütevazı binası, bazen Çorlulu Ali Paşa’nın ortasındaki şadırvanın sürur akıtan çeşmelerinde Mustafa Kutlu’ya bir an rastlamak, Hilmi Oflaz’ın ikram ettiği poğaçaları yemek ve sessizce bir köşede oturup Tarık Tufan’ın okuduğu şiirleri uzaktan dinlemekti. Acemiliklerle yürüdüğümüz yollarda sıcak bir çayın buğusu gibi Türk Ocağı’nda eski bir mezar taşının başında duaya durmak, sonra Divan Yolu’ndan aşağılara, Sultan Ahmet’e yürüyüp yüreğimize inanmanın tarifsiz hazlarını yaşatan o eşsiz namazlarla secdelere durmaktı eşsiz mabette... Böyle zamanlarda her şey üzerimize üzerimize gelirdi. Ama biz kendimize, içimizin derin oyuklarına, direnmenin eşsiz anlarına ve inanmış muvahhitlerle Allah’a yürürdük.

Köşe başını tutan leylak kokusu

İşte o zamanlarda mıydı? Soğuk Çeşme Sokağı’nın büyüleyen mimarisinin içinden bir zaman tünelinden geçer gibi yürürken; parke taş döşeli sokağın bitiminde, ‘rengârenk muhteşem’ bir tablo ile karşılaşırdık. Bu tablo, tıpkı Oktay Rıfat’ın dediği gibi “köşe başını tutan leylak kokusu, Yakamı bırak da gideyim” der gibi ayaklarımızı olduğumuz yere mıhlardı sanki… Rengârenk devasa tabloların sokağa kadar taşmış olanlarına bir rüya âleminde gibi dalıp giderdik. Hocalarım ümitliydi benden. Bir gün ben de ünlü bir ressam olacaktım ve o yıllarda satılan köprü senetlerinden alacaktım. Resim öğretmenim rahmetli Mehmet Nuri Bey böyle söylerdi lise yıllarımda, “kızan patiği gibi karlar yağdığında, biz senin başarılarını göreceğiz kara kızım” derdi. Serde fakirlik, yetimlik olunca ve İstanbul’a kanadı kırık bir kuş gibi göç edince öylece deli bir akıntıya bıraktık kendimizi oysa…

Resimle her zaman bir bağım oldu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına acemice hazırlanıp girmiştim. Tabi kazanamadım. İşte tüm bunlarla içimde derin bir ukde gibi kalan resim sanatına amatör talip olduğum zamanlardı. Yeni yeni büründüğüm örtüler, acemi Müslümanlığım, yaralı yüreğime merhem eylediğim dualarım vardı. Doksanlı yılların gençliği olarak bize yetmeyen kültürel programlara katılır, hızımıza yetmezdi hafta sonları. “Köşe başını tutan leylak kokusu” gibi beni büyüleyen, içimdeki ukdeyi derin bir yara gibi ortaya çıkaran bir mekândı Soğuk Çeşme Sokağı’nın başındaki ‘o muhteşem renkli tablo’. O ‘muhteşem tablodan’ bir türlü cesaret edip içeri giremedim. Yüreğim ığıl ığıl akar, ayaklarım mıh gibi çakılı öylece bakar ve geçerdim. Yolumu hep değiştirip buralara düşürürdüm oysa.

Yeni evlendiğim zamanlardı, nasıl aldığımı hatırlamıyorum, içeri girmiş olsam mutlaka atölyenin hatırası canlanırdı havsalamda, muhtemelen dışardan almışımdır. Nasıl aldım, kimden aldım bilmiyorum. İlhami Atalay’ın neredeyse bir kapının yarısı kadar bir tablosunun posterini aldığımı ve balkon pencereme bunu astığımı hatırlıyorum. Balkondan gelen ışıkla rengârenk şalvarlar, oymalı yemeniler, dantelli bluzlar ve Anadolu’nun tüm renkleri küçük evimizin o küçücük odasını büyülü bir havaya sokardı. Daha sonraları, çocuklarım çok küçük yaşlarda bu posteri gördüler. Çocuklarımın ellerinde her zaman boyalar ve kalemler, renkli kâğıtlar vardı. Bu büyülü tablodan rengârenk ışıklar akarken onlar ilk resimlerini yaparlar, ilk becerilerin gösterirlerdi.

İlhami Atalay’la ilk karşılaşma

Yine ilk evlendiğim aylarda koltuğumun altına en son yaptığım Kız Kulesi desenli yağlıboya tablomu almış ve Sultan Ahmet’e gelmiştim. Ama yine köşe başını tutan leylak kokusu gibi büyülü atölyenin içerisinde değildim. Aradan neredeyse 25 yıl geçmiş. Nedense Birlik Vakfı’nın binasına girdim diye hatırlıyorum. Ayaklarım geri geri gidiyor, dizlerim titriyordu. Çok heyecanlıydım. Yazı hayatına başlarken de böyle hissetmiş, Mustafa Kutlu ve Ali Haydar Haksal hocalarımın karşısında nasıl da titremiştim. Onlar ‘yazabilirsin’ demişlerdi ve ben yazmaya başlamıştım. Şimdi de yüreğimdeki renkleri kâğıtlara, tuvallere dökmek, içimde bir ukde olan resme doğru anlamlı bir yürüyüş başlatmak istiyordum.

Girdiğim tarihi binada İlhami Atalay Hocamla karşılaştığımda ilk gözüme çarpan sarsıcı bir karizmaya sahip olmasıydı. İnanılmaz bir özgüvenle bakan sanatçı gözleriyle öylece kararlı, kendinden emin, uzaklara bakarak konuşmuştu. Kısa, özlü ve keskin… Nasıl konuştum, Üstad’a ne dedim şimdi tam olarak hatırlamıyorum. Ama kırık dökük heyecan yüklü cümlelerimle ve hiç bırakmadığım cesaretimle resme meraklı olduğumu ve ilgilenmek istediğimi söylemişimdir. Hoca’nın feraseti yüksekti, onu anlamıştım. Yorgun bir yürekle gelmiştim buraya, yeni evliydim, her şeyim karmakarışıktı. Hiçbir şeyim daha belli değildi ve belki de taze bir gelin olarak bir meçhule doğru sürükleniyor gibiydim. Evet, itiraf etmeliyim ki daha sosyal olmak için bir kaçıştı bu benim için. Sanki İlhami Hoca, “kendini adaman gerek, böyle heveslerle olmaz bu iş” der gibi bir şeyler söylemişti bana. O zaman belki de, yorgun bedenimden ziyade, yorgun yüreğimi, karışık dünyamı duyumsamış, daha sağlam ve dingin duru zamanlar için beni geri göndermişti. Derin iç çekişlerle kendimi Divan Yolu Caddesi’ne attığımı ve artık koltuğumun altında hüzün dokunmuş Kız Kulesi’nin kızıl ışıklarından ziyade yüreğime aniden abanan düş kırıklığını da yükleyerek oradan ayrıldığımı hatırlıyorum. Resimle muhataplığım bu tanışıklıktan sonra mesafeli oldu diyebilirim. Ve yazıya daha bir ağırlık verip yazar olma yolunda artık eşsiz bir çabaya bürünecektim.

Ezber bozan bir sanat anlayışına sahip

25 Mart Cumartesi günü, Sultanahmet Özbekler Tekkesi’nde bulunan İstanbul Tasarım Merkezi’nde baharın çiçeklere, güneşe, denize dokunduğu, eşsiz renklerini ve serinliğini cömertçe sunduğu aziz bir zamanda, büyülü bir mekânda samimi bir toplantıdaydık.

Ahde vefanın, dostluğun, yarenliğin, soylu paylaşımların, kardeşliğin, zenginliğin, fakirliğin, sahipsizliğin, çilenin, kederin, bulmanın, yitirmenin ve dahi erdemlice dostça demlenmenin anlatıldığı bir güzel mecliste dostları ressam İlhami Atalay’ı anlattılar.

Programın yöneticisi ve organizatörü İsmail Erdoğan, açılış konuşmasında; İlhami Atalay’ın ‘ezber bozan bir sanat anlayışına ve her zaman muhalefet ruhuyla yaşayan bir sanatçı olduğuna’ değinerek konuşmasına başladı. İlhami Atalay’ı uzun uzun anlatabileceğinden bahseden Erdoğan, İlhami Atalay’ın dimdik bir duruşla, hiçbir kimseye yaslanmadan yürüdüğü sanat yolculuğunu kimseye eyvallah demeden sürdüğünü ve erdemlice, dürüstçe her zaman yol açtığını, gençlere öncü olduğunu söyledikten sonra, ‘onun ressamlığı ve sanat macerası hakkında söz söylemek haddim değildir’ diyerek konuşmacılara söz verdi.

Müslüman kimliği dolayısıyla akademiye kabul edilmedi

İlk konuşmacı İzzet Han, İlhami Atalay’ı anlatmanın hem kolay hem de zor olduğunu söyleyerek sözlerine başladı. “Dağ başında bir orkide vardır ve hiçbir şeye benzemeyen muhteşem bir güzelliği vardır bu eşsiz orkidenin. Ve siz onu hiçbir şeye benzetemezsiniz. İşte hiçbir şeye benzemeyen ama muhteşem güzellikte ve renkte dağ başında büyüyen bir orkide gibidir İlhami Atalay. Anadolu’nun değişik bölgelerinden geldik. Çalışacak bir yerimiz, bir masamız dâhi yoktu. Yemek masasında çizimler yapardık ve projelerimize çaylar dökülürdü” diyerek konuşmasını sürdüren Han, “Akademide ikimiz vardık ve birbirimize her zaman destek olduk” diyerek konuşmasını sürdürdü.

İlhami Atalay’ın hiçbir zaman çıkarları için siyasete bulaşmadığını, yalanı sevmeyen, dobra dobra konuşan, inandığı zaman tam inanan birisi olduğunu belirtti İzzet Bey. Ayrıca İlhami Hoca’nın müthiş bir karizması olduğunu ve yakışıklılığıyla dikkat çektiğini, turistlerin ve yurtdışı gezilerinde yabancıların Hocayı o bilindik Hz. İsa figürüne benzettiğinden bahsetti. Müslüman kimliği dolayısıyla ve sakallarını kesmeyi kabul etmediği için Berlin’deki Akademiye kabul edilmediğinden bahseden İzzet Han, İlhami Hoca’yı böyle kısa bir zaman diliminde anlatmanın zorluğundan bahsetti. Yine yanında bulunan herkesi resimle tanıştırdığını, annesinin ileri yaşına rağmen onun azmettirmesiyle resim yapmaya başladığını sözlerine ekledi. Eşinin, çocuklarının ailece resimle uğraştıklarını ve sanatçı bir aile olarak muhteşem bir birliktelikleri olduklarından bahsetti. İlhamı Atalay’ın kıymeti bilinmeyen bir ressam olduğunu belirtip, “boyun eğmeyen, taviz vermeyen, inandığı gibi yaşayan bir sanatçı olduğu için başına ne geldiyse bu sebeplerle gelmiştir ve bir gün bu topraklarda İlhami Atalay Akademisi açılacağına inanıyorum” diyerek sözlerini tamamladı.

Büyük sanatkârlar büyük nehirlere benzer

Özbekler Tekkesi Sultanahmet sırtlarında konaklarken, akşam ezanı hüznün kızıllığında, denizden gelen bahar esintisine nice tarifsiz kokuyu yüklenmiş okunuyor ve derin bir sükut kaplıyor ortalığı. O zaman ressam Cemal Toy, hazırlamış olduğu notlar eşlğinde konuşmaya başlıyor. Daha doğrusu yoğun duygu yoğunluğuyla bir şeyler düğümleniyor yüreğine sanki ve nemli gözlerle hocasını anlatmaya çalışıyor.

“Cesaret, bereket, korkusuz, abartılı, renkli, espirili, sempatik, hocaların hocası, dinamik, hayata karışmayan bir atmaca, inanç, özgürlük, özgünlük, ibadet, papaz, yama yama, İspanya, sabır, bir ömre adanmış renkler, hamsi gözlü, hoca paşa, bak bak al, komplekssiz, çalışkan, savaşan, babacan, gönül, büyük teşbih, sonsuzluk, derviş, doksan derece…” diye devam eden sunum yazısında imgelerle yüklü bir çok kelimeyi yanyana getirmişti Cemal Hoca. Anlatacak o kadar çok anı, o kadar çok beraber geçirdikleri anlamlı ve ne kadar unutulmaz hatıra varsa hepsini anlatmaktı belki de derdi ama zaman hocasını anlatmaya yetmiyordu işte. Gözleri dolu dolu “16 yaşında yetim kalan birisi olarak pek çok arkadaşım da benim gibi yetim ve öksüz olarak hocamızı bulduğumuzda o bize babalık yapmıştı” diyerek anlam dünyasındaki İlhami Atalay’ı, yol gösteren imgeleri, kelimeleri açarak anlatmaya çalışıyordu.

Büyük sanatkârlar büyük nehirlere benzer. Nehirler aktıkları vadilere hayat verip, pek çok imkânlar sunar. Sanatkârlar da arkalarında, kendilerinden bir parça bırakarak insanlara büyük bir hediye vermiş olurlar. Hayatlarını, duygularını sanat için harcayan sayısız öğrenci bırakırlar. Yarınlara renkleri ve umutları taşırlar. Eserleri gözlerde ve gönüllerde yaşatılır.” İlhami Atalay Çizgisi adıyla kendisinin derlediği ve İstanbul Tasarım Yayınları tarafından neşredilen kitapta hocasını bu sözlerle büyük bir nehre benzetiyor Cemal Toy.

Kimi zaman hüzünle, kimi zaman da gülümseyerek dinliyoruz Cemal Hoca’yı. İlhami Atalay’ın eşsiz espri gücünden, fıkralarından, bitimsiz enerjisinden, gözlerinden yaşlar gelene dek insanlara nasıl neşe verdiğinden bahsediyor. Unutulmaz anılarının arasında İlhami Hoca’nın İspanya’da iken çan kulelerine bakarak “bir zamanlar buralarda bizim ezanlarımız okunuyordu” demesi, sonra büyük bir heyecanla mezkûr kuleye çıkıp en gür seda ile okuduğu ezan, ardından bekçilerin onu kovalaması da yer alıyor. Yine Nohan isimli bir Japon’un Hoca’dan etkilenmesiyle Müslüman olması, Nuh adını alan bu şahsiyetin unutulmaz sünnet merasimini anlatıyor gülümseyerek...

Çağrışımlar ne denli çoksa vakit de o denli kısıtlıdır. Cemal Toy’un hayatında ve sanatsal yaşantısında derin izler bırakmış ender bir şahsiyet İlhami Atalay, kendisine hocadan ziyade baba olan, hocaların hocası… Son olarak, “arı kovanına çomak sokan kişidir, Anadolu’nun bütün renklerini bünyesinde barındıran büyük bir kaynak kitaptır, fırtınalı bir ruhtur” diyerek sözlerini tamamlıyor Toy.

Resim yapmak günah mı?

Söze şiirle başlayan şair Taner Koltuk, tarihi binanın taş duvarlarına, ahşap döşemelerine şahitlik eden nice yaşanmışlığı, ‘yaşadığımız an’la buluştururcasına Üstad Fethi Gemuhluoğlu’nun o muhteşem selamıyla topluluğu selamlıyor. “Bir kişiyi tek bir kelime ile anlatırsak eğer, İlhami Atalay’ı ancak ‘özgürlük’ anlatabilir diyebilirim” diye sözlerine başlayan Taner Bey, “‘gölgesi bile düz olan adam’ diye bir tabir vardır, işte öyle bir şahsiyet İlhami Hoca. O kadar berrak, o kadar dik ve ödünsüz bir karaktere sahiptir ki, güneş hangi açıdan gelirse gelsin onun gölgesi toprağa dimdik yansır. Onun anlattığı fıkralar yaşadıklarıdır, onun lügatinde mecaza yer yoktur. Çok doğru, berrak ve düz bir yapısı ve anlayışı vardır. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olandır. Hasbidir, fıtratının coşkun yapısı sanatına da yansımıştır” diye sözlerine devam etti. Bir ara yaptığı sanatın günah olduğunu ve kendinin de günah işlediğini söyleyenler olunca rahmetli Molla Sadrettin Yüksel’e beraber gittiklerinden bahsetti. Sadrettin Hoca’nın “bu yaptığı sanatın günah olmadığını, herkesin elinden ne geliyorsa onunla cihad yapmasının gerektiğini” söylediğini ve “eğer Sadrettin Hoca, İlhamı Hocama ‘sanatı bırak’ dese o da bırakırdı” diyerek ne derece samimi olduğunun altını çizdi konuşmasında…

Bize mücadele etmeyi öğretti

İlhami Atalay’ın oğlu Bilgehan Atalay, programın son konuşmacısı olarak söz aldı. “Baba deyince tam anlamıyla, baba gibi baba, büyük bir sanatçı ve büyük bir babadır” diyerek babası İlhami Atalay’ı tanımladı.

“Bizim için her zaman yol gösteren bir kutup yıldızı gibiydi, dik duruşuyla bizim için her zaman eşsiz bir liderdi” diye sözlerine devam eden Bilgehan Atalay şunları söyledi: “Çocuk yaştan itibaren bizi hayatın içine iterek mücadele etmeyi öğretti. Her zaman kendi emeğimizle ve çalışmamızla sorumluluk bilinci kuşanarak bir yere gelmemiz için çaba harcadı. Doğal, eğiten, sımsıcak bir ortamda büyüdük. Bize bir şeyleri zorla şırınga etmedi ama farkına varmadan babamın ortamında eğitildik, sanatla uğraşan sanatçılar haline geldik. Bizim çalışmalarımızı zor beğenirdi, sonradan anladık ki babamın bize yaptığı nefis terbiyesi imiş. Onunla ilgili burada çok şey söyleyebilirim, biz hamurduk o bizi yoğurdu ve anlamlı bir kıvama getirdi. İyi ki var ve iyi ki bizim babamız, Rabbim ona uzun ömürler versin.”

Özbekler Tekkesi’nin taş duvarlarında, yosun tutmuş kadim taş merdivenlerinde, İlhami Atalay’ın eşsiz güzellikte eserleri sergileniyordu. Hocanın bahar dallarını kuşanmış tablolarından körpe bir bahar akıyordu Tekke’ye… Şimdi bu kadim yapı, çağımızın sanatkârlarını ağırlıyor, şimdiye kadar gelen anlamlı mirasa yeni anlamlı bir anıyı daha ekliyordu. Sanatın bu topraklarda kendi insanıyla buluşmasının, kendi öz değerlerine barışık, komplekssiz bir halde başı dik, gururla ifadesinin temsilcilerinden birisiydi İlhami Atalay ve onun eşsiz çalışmaları.

Öncü sanatkârlar bu toprağa sanat mayasını yeniden çalıyorlar

Ressam İlhami Atalay’ı anmak, onunla ilgili programlar yapmak yaşadığımız zaman diliminde elzem ve hakikaten kaçınılmaz bir durumdur. “Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa”, “Sanatla kalkacağız ayağa” diye gür bir nida ile haykıran Fethi Gemuhluoğlu’nun dediği gibi, bu aziz milletin, nice sanatsal yapıta katkı sunmuş, nice sanatkârı bağrından çıkarmış milletin sinesinde artık ressam İlhami Atalay vardı. Artık usta çizer, dünyada sanatının bir eşi olmayan üstad Hasan Aycın var. Artık Hülya Yazıcı, Cemal Toy, Bünyamin Küçükkürtül gibi ressamlar ve buraya sığmayacak birçok değer var.

Yaptıkları sanatla Büyük Sanatkâr’a adeta dua makamında yakarışlar gönderen, kendi değerleriyle barışık, Anadolu insanının renklerini kuşanmış, komplekssiz bir halde varolma mücadelesi veren bu eşsiz sanatçıların her fırsatta gençliğimizle tanıştırılması gerekmektedir. Devlet olarak kültüre ve sanata yapılan yatırımlarla bu görsel sanatlar anlamında Akademi çalışmaları anlamında yatırımlar yapılarak, öncü sanatkârlar bu toprağa sanat mayasını yeniden çalıyorlar aslında. Geçmişten günümüze sağlam bir köprü vazifesi gören bu sanat kahramanlarının çalışmalarını her ortamda, her çalışmada anlatmak ve tanıtmak mecburiyetimiz var. Çünkü kokuşmuş, her anlamda çürümüş, adeta Yaratan’a küfür makamına gelmiş olan, putperest Yunan tanrılarından esinlenen bize yabancı bir sanatın icrası mevcut şimdiki Akademilerde. Abdülhamit Han, “Milletim sanatla iştigal ederek yüksek mertebeler edinmeli” diyerek 1 Ocak 1882’de Sanayi-i Nefise Mektebi’ni açmıştır. Ama daha sonra bu Akademi’de adeta Abdülhamit Han’a küfreden, onu yok sayan, kendi değerlerine yabancılaşmış, kendi milli ve manevi değerlerine adeta küfür makamında bir sanatçı furyası yetişmektedir. Bu yıllardır devam eden acınası bir durumdur aslında.

Artık genç nesiller kendi kültür değerlerine sahip çıkan bu mümtaz şahsiyetleri tanımalıdırlar. Dileğimiz odur ki, bu eşsiz şahsiyetlerin yaşarken kıymeti kültür politikalarını yürüten devlet ahvali tarafından bilinmeli. Örneğin; sanatında özgün, biricik eserler veren ve dünya sanatçısı olan ressam İlhami Atalay ve üstad Hasan Aycın gibi hocalarımız adına Akademilerde kürsüler açılmalı. Bunu gönülden arzu ediyoruz ve dua niyetine yazıyoruz. Rabbim gökteki yıldızlar gibi adeta gençlere ocak olan, gençlere yol olan bu kıymetlere hayırlı uzun ömürler versin…

 

Selvigül Kandoğmuş Şahin

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2017, 16:55
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20