Âşık kırk yıl kapıda beklemeyi göze almalı

Sadık Yalsızuçanlar, geçtiğimiz günlerde 'Bir Bilgelik Hazinesi Divan-ı Kebir' başlıklı bir sohbet gerçekleştirdi. Yunus Sürücü etkinlikten notlarını aktarıyor..

Âşık kırk yıl kapıda beklemeyi göze almalı

Bahar ayıyla kazandığım enerjiyi faydalı işlerde harcamak için kendimi güzel seminerlere atmaya çalışıyorum. İnsana sarhoşluk veren bahar ayı elbette hakkı söyleyenleri dinlemekle gerçek bir bahar olur.

Bahar gelip geçiyor fakat içimizde hâlâ fırtınalar, sonbaharlar, yangınlar… İşte bunun nedeni, maddi âlemden bir türlü manevi âlemimize yolculuk yapamayışımız. Çoğumuz dünyanın hengâmesine kendimizi kaptırmış gidiyoruz. Dünya bizi almış kucağına okşayıp duruyor. Biz de onun zehirli sütünden emdikçe emiyoruz. İşte günlerdir düşündüğüm bu meselelere karşı ruh hâlimin bana verdiği kararlılıkla, geçtiğimiz günlerde Sultanahmet Kızlarağası Medresesi'nde düzenlenen “Bir Bilgelik Hazinesi Divan-ı Kebir” başlıklı seminerde buldum kendimi. Konuşan da Sadık Yalsızuçanlar olunca kaçırmak olmazdı.

Herkes onun sesinden etkilendi

Divan-ı Kebir bilindiği üzere Mevlana hazretlerinin divanıdır. Divanın farklı isimleri vardır. Sadık Yalsızuçanlar girişte bundan bahsetti. Divan-ı Uşşâk adlı bu güzel divan, ilahi bir duyuş sonucunda ârifin gönlüne düşen hakikat tecellileridir. Ârif, benliğinden vazgeçerek hakla bir olmuştur. Artık nefsinden tamamen azade olarak Allah’ın kendisine bahşettiği bir hisle hakikat denizinden inciler taşır sayfalara. Yazdıkları bedeninin değil ruhunun meyvesidir.

Sadık Bey daha sonra Divan'ın Batı dillerine de çevrildiğini belirtti. Mevlana hazretleri Divan'ının ismine kendi ismini değil de “Divan-ı Şems-i Tebrizi” adını vermiş. Bunun sebebi ise Tebrizi hazretlerini çok sevmesiymiş. Zaten Mevlana hazretleri divanında mahlas olarak da kendi adını kullanmamış pirine olan aşkından dolayı. Bu samimi aşkın tarihten beri bir çok kişiyi etkilediği malumunuz. Öyle bir aşk ki bu aşktan Nazım Hikmet bile etkilenmiş. Nazım, hazretin o samimiyetinden o denli etkilenir ki “ben de kapına geldim” der. Âşık kendisinden vazgeçerek maşuk olur etiyle kemiğiyle. İşte Mevlana hazretlerinin sevgisi böyleydi. O, Anadolu’yu sevgiyle mayalamış, insanları muhabbete davet etmiştir. Onun bu çağrısı, bu sesi herkesi derinden etkilemiştir. Asırlarca onun sesinin tesiriyle gönüllerde çiçekler açıldı, memleketler onun muhabbetiyle manevi havayı tattılar.

Tevbesiz aşk olmaz

Sadık Yalsızuçanlar konuşmasını beyitlerle devam ettirdi. Beyitler okuyup şerhlerini yaptı. En başta Allah’a karşı olan hadsiz cürümden sonra Allah’ın ne kadar lütuf sahibi olduğunu belirtip şiirdeki çeşitli şeylerin açıklanması gerektiğinden bahsetti. Bunlar meyhane, saki, şarap, aşk gibi kavramlardı. Bunların divan edebiyatımızda da olduğunu belirten Yalsızuçanlar, bunların metafor olduğunu belirtti. Bunlar klasik edebiyatta kullanılan mecazlardır. Dolayısıyla eski edebiyat metinlerini bu bağlamda okumak lazım.

Yalsızuçanlar daha sonra öyle bir noktaya geldi ki burası hakikaten önemliydi. Hepimiz günlük hayatımızda gerçek bir aşkla Allah’a, Efendimiz’e (sav) bağlı olduğumuzu beyan ederiz fakat ne söylediklerimiz yaptıklarımızla, ne de yaptıklarımız söylediklerimizle uyuşur. Beyitlerde gerçek aşkın ne derece zor elde edildiğinden bahsediliyordu. Gerekirse kırk yıl maşukun kapısında beklemek lazım. Olur da bir gün kapıyı açar, “gir içeri” der. İşte gerçek bir aşk bunu gerektirir. Tevbesiz aşk olmaz. “Onun için hiçbir zaman ye’se kapılmayacağız” dedi Yalsızuçanlar. Umutsuz olmak, Allah’ın mülkünün sınırına çıkmakla mümkündür ki bu da mümkün değildir. Bu durum Rahman Suresi’nin 33 ve 34. ayet-i kerimelerinde şöyle ifade edilir: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah’ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki! Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?”

İşte ayet-i kerimede de ifade edildiği üzere Allah’ın lâmevcud olduğu hiçbir yer, mekan yoktur. Eski mezar taşlarında bu durum “Ondan başka var yoktur” anlamına gelen “Lâ mevcude illâ hû” söylemiyle karşılanırdı. Dolayısıyla insanın, her zaman, şartlar ne olursa olsun gerçek bir âşık olabilmesi için maşukun kapısında gerekirse kırk sene beklemesi ve Allah’ın dairesinden asla çıkamayacağını idrak etmesi lazımdır. İşte böyle bir mertebe ancak çok güçlü bir muhabbetle mümkün olabilir. Aksi takdirde lisanımız ile gönlümüz devamlı bir surette birbirlerini tekzip edip dururlar.

Divan-ı Kebir'in hakka gönül verenler için Nuh’un gemisi olduğunu ifade eden Yalsızuçanlar, sözlerine şöyle devam etti: Nefes-i kudsîdir. Ruha hoş gelen esintilerdir. Kalp sahiplerinin kalplerinin kalbidir. O, insanın acziyetini insana söyleyen ve insanı tevbe kapısına yönelten bir mübarek kitaptır. Akl bilindiği üzere devenin yularının bağlanması demek yahut en genel anlamıyla düğüm. Buradan hareketle tasavvuf erbabı aklı aşk arasında bir engel olarak görmüşler ve onu aradan çıkarmışlardır. Çünkü akıl âşığı daima aşktan uzaklaştıracaktır. Aşktan uzaklaşan âşık tevbe ve acziyeti de unutacaktır. Tevbeden uzak kalan âşık bu sefer tevekkülü unutacaktır. Halbuki Allah’ın arşına çomak sokmadan yaşamak ancak tevekkülle mümkündür.

Marifet kanatsız uçmakta

Yalsızuçanlar, tevbe meselesini irdeledikten sonra aşkın hallerinden bahsetti. Gözyaşıyla yıkanan gözün kainata daha temiz baktığını belirttikten sonra, âşıklığın kesretten vahdaniyete doğru bir yolculuk olduğunu söyleyen Yalsızuçanlar, âşıklık mertebesinin aslında “bir” olduğunu belirtti. Yani “kâmil bir insan aslında hem zikr hem zâkir hem de mezkûrdur” dedi. Daha sonra ise “Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı.” mealindeki “…Vemâ rameyte iz rameyte velekinnellahe rame…” ayet-i kerimesini okudu. “Burada gördüğümüz gibi aslında atan da atılan da hepsi birdir” dedi.

Yalsızuçanlar daha sonra vuslattan bahsetti. Vuslata eremeyenin vahdete de eremeyeceğini belirtti. Konuşmasının devamında şunları söyledi: Tabi vuslatın da bir zorluğu vardır. Herkes istediği yere kolayca varamaz. Vuslat için aşk lazım, aşk içinse kanat. Lakin kanat Allah ile âşık arasında bir engeldir. Kanat riyaya kapı açabilir. Onun için mutasavvıf şairler şiirlerinde elsiz, ayaksız ve başsız olmak istediklerinden bahsederler. İşte bunun sebebi organların yahut en genel manayla aracının riyaya sebep olmasıdır. Günlük hayatta da bu gerçekten böyledir. Kur’an'ı tutabilmemizi ellerimize, namaza gidişimizi ayaklarımıza, ilahî kelamı okuyabilmemizi lisanımıza borçlu biliriz. Yani işin derunî tarafını düşünmeden böyle bir gizli riya içerisine gireriz. Bu nedenle âşıklar her türlü riyadan azade kalabilmek için kendilerini yalnız kalpleriyle Allah’a ulaştırmak isterler. Bu sebeple marifet kanatla uçmak değil kanatsız uçmaktır.

Tasavvuf, hakikaten yüzyıllardır Müslümanı yoğurmuş ve onun ayakta kalabilmesini sağlamıştır. Yalsızuçanlar, tasavvuftan, mutasavvıflardan bahsederken bunu çok iyi idrak edebiliyordum. Eğer bugüne kadar her türlü zorluklara rağmen gönül dünyamızda engin manalar varsa bu gerçek âşıkların sayesindedir. Allah bizi aşksız, aşıksız, maşuksuz bırakmasın.

 

Yunus Sürücü âşıklara minnet hissiyle yazdı

Güncelleme Tarihi: 28 Nisan 2014, 16:17
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26