Sibel Eraslan hukuk-edebiyat ilişkisini anlattı

İstanbul Ticaret Üniversitesi Medeniyet ve Düşünce Kulübü’nün düzenlediği etkinliğe Sibel Eraslan konuk oldu. Abdullah Said Can yazdı.

Sibel Eraslan hukuk-edebiyat ilişkisini anlattı

 

 

İstanbul Ticaret Üniversitesi Medeniyet ve Düşünce Kulübü’nün düzenlediği etkinliğe, Sibel Eraslan konuk oldu. Medeniyet ve Düşünce Kulübü, bu etkinliği bir projenin parçası olarak hazırlamış. Projenin devamında alanında öncü isimlerin davet edilmesinin yanı sıra, Medeniyet ve Düşünce Kulübü farklı bir eğitim sistemi tasavvuru üzerine fikir yürütmeyi de hedefliyor. Bu bağlamda Sibel Eraslan’ın bir hukukçu olmasının yanı sıra, yazarlık kimliğinden de faydalanılmaya çalışılıyor.

Sibel Eraslan, hukukun edebiyat ile olan ilişkisinin ne düzeyde olduğunu bizlere açıklarken, dünya edebiyatının en önde gelen isimlerinden örnekler vererek, edebiyatın beslendiği en önemli kaynaklardan birisinin hukuk olduğunu belirtiyor. Ernest Hemingway, Fyodor Dostoyevski, Muhammed İkbal, Victor Hugo, Sait Faik gibi yazarların romanlarında konu edindikleri meselelerin özünün. Hukukun temel kavramları olduğunu belirten Eraslan, esas itibariyle bu tür önemli yazarların. kendi fikir dünyalarında yaşadıkları sorgulamaları romanlarına yansıtarak. kendilerince bir hukuk arayışlarına girdiklerini belirtiyor. Konuşmacı. bir avukatın işini yaparken kendisini suçlunun yerine koyduğunu, fakat bir edebiyatçınınsa suçluyu yarattığını ve yeri geldiğinde kendi zihin dünyasında bir suçlu olduğunu vurgulayarak suç, ceza, adalet, hak gibi kavramları iyi kavramış ve analiz etmiş olan yazarların romanlarının. bugün çok iyi yerlere gelebildiklerini vurguluyor.

Yazmak, şerh etmektir

Sibel Eraslan şu şekilde devam etti konuşmasına: “Sevdiğimiz şeyler ile kurduğumuz şeylerin alakalı olduğunu görebiliyoruz. Yani hayatımızda neyi seviyor isek, ondan izler taşıyoruz. Hayata dair yapılan tanıklıklar insanlarla beraber gelir, onlarla devam eder. Yazmak, bu bağlamda şerh etmektir. Bir hukukçu, kelimenin kökenine inerken edebiyatla ilişki kurar ve bu kelimelerinin köklerini şerh eder. Hukukçu, diğer insanlardan, suçun anlaşılması bakımından farklıdır. Tıpkı kelimelerin köklerine inildiği gibi, hukukçular, suçlarla derin ilişkiler kurar ve daima suçlulara en yakın kişiler olurlar. Hayatın yanılgıları, hataları; insanların çektikleri acılar ve ızdıraplar hukukçuların işleri olur ve çoğu zaman da bir hukukçunun işini iyi yapabilmesi için bu durumu kendisine içselleştirmesi gerekir.

Hukuk okuyan bir öğrencinin, iş hayatı boyunca bu tür acılara karşı şimdiden kendisini hazırlaması gerekir. Edebiyatın bu mesele ile alakasına gelecek olursak, bu durumu otopsi üzerinden kolay olacaktır. Otopside, ceset üzerinde üç boşluk açmanız gerekir. Birinin karnından vurularak öldürüldüğünü görüyor olsanız dahi, cesedin kafatasını, göğüs boşluğunu ve karın boşluğunu açmanız gerekir. Adli tıp raporu bunu zorunlu kılar. Bunun yanında edebiyatçının da bu üç boşluğu açması gerekir.”

İyi bir edebiyatçı olmak için: Cesaret

Edebiyatın otopsi ile olan ilgisinin, bu üç boşluk üzerinden yürüdüğünü belirtiyor konuşmacı. Eraslan’a göre bu boşluklar cesaretle açılmadığı sürece, iyi bir edebiyatçı olunamaz. Edebiyatçıların yazıtları ile suçu kuran kişiler olmasından dolayı, genelde konumlarının hukukçularınkinden hep bir adamın ileride olduğunu belirtiyor Eraslan. Konuşmacıya göre, edebiyat teşebbüs aşamasında bir suç olmasa da, taammüt aşamasında bir suç olarak kalmaktadır. Bu bakımdan edebiyatçıların, taammüden suç işlemek zorunda olduklarını belirten konuşmacı şu şekilde sürdürdü sözlerini:

“Otopsiye geri dönecek olursak, açmak zorunda olduğumuz boşluklardan devam edebiliriz. İlk boşlumuz: kafatası. Kafatası zihinsel süreci ifade eder. Burası, kişinin fikri hayatının nerede geçtiğini açıklamaktadır. Edebiyatın teorik-felsefi kısmı, bu boşluğun açılması sonucunda ortaya çıkar. İkinci boşluk, göğüs boşluğudur. Edebiyatın yaşayan, teneffüs eden, klasikleşmiş yapısı burada yer alır ki, en önemli uzuvlardan kalp ve akciğerlere bağlıdır. Otopside açmak zorunda olduğumuz son boşluk ise, karın boşluğudur. İnsanın sahip olma iddiası, ego, tutku, şehvet bu bölgeye aittir. Bu kısım alacakaranlık zamanlarında geçer. Hukuk, bu karanlık süreçleri aydınlığa çıkarma teşebbüsüdür. Bu son boşluk, adaletin en çok ihtiyaç duyulduğu yerlerdir ve insan buralardan geçerek aydınlığa çıkmaya çalışır. Bu bağlamda hukukun ve adaletin ana gayesi olan insan onuru ideali, bu aydınlığa çıkma girişiminden başka bir şey değildir.”

Sibel Eraslan, hukukun şiirle olan ilgisinden bahsederek devam etti sözlerine. Eraslan, dünyada kutsal kitaplardan uzak edebiyat kuran kimsenin olmadığını belirtirken, en sıkı varoluşçu edebiyatçılar dahi, Tevrat’a yazılmış bir reddiyeden ibaret olduğu ifade ediyor. Konuşmacıya göre, Kur’an-ı Kerim’in bu açıdan en üstün olduğu söylemek yanlış olmaz. Kur’an’ın aktardığı vahiy, kıssalar üzerinden anlatılır. Cenab-ı Hakk’ın bunu tercih etmesi, ise insanoğlunun bir meseleyi en iyi ve doğru şekilde hikâyeler ve kıssalar vasıtasıyla öğrenmesinden kaynaklanmasıdır. Kur’an’ı Kerim, bu anlamıyla, saf hakikat olmasının yası sıra, en üstün edebi ve hukuksal metin olma özelliğini de korumaktadır. Çünkü Kur’an’da anlatılan hikâyelerde ana konu, her zaman adalettir.

 

Abdullah Said Can yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Aralık 2013, 17:06
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13