Sezai Karakoç'un nesirleri şiirlerinin bir nevi şerhi

Mustafa Kirenci Ağabey, anlatacak çok şeyi olan suskun bir beyefendi. Yayınevi’nde ziyaret etmeli, dört bir yanı saran kitaplara bakmalı, alıp okumalı, pencerede bekleşen iki saksıdaki çiçeklere dikenlerine dikkat ile yaklaşmalı. Hasan Burak Özkanlı yazdı.

Sezai Karakoç'un nesirleri şiirlerinin bir nevi şerhi

Yazma fiilinin belli kuralları vardır, bunlardan biri de konu bütünlüğünü korumaktır. Ancak bununla beraber şu satırlarda, bir ziyaret esnasında gerçekleşen sohbeti okuyanın yanıbaşında gerçekleşiyormuş gibi aktarma arzum ve hatıratımda kısa yolculuklarım bir mazeret olsa gerek.

Bir süredir elimde olan Hz. Yusuf ve Züleyha ile ilgili bir eserin sadeleştirilmişini teslim etmek ve muhabbet gayesiyle Büyüyen Ay Yayınları’na doğru yola çıktım. Kıztaşı semtinde bulunan yayınevine gitmek için Millet Kütüphanesi önünden geçerken, birkaç gün evvel kütüphanenin kapısından vakur bir halde içeri giren kedi geldi aklıma. Sanki etraftaki hengâmeden nereye kaçacağını bilir gibi idi. Kedi ve kütüphane ise bir arada aklıma kimi getirdi dersiniz? Bayezid Kütüphanesini “kedili kütüphane” olarak yâd etmemize vesile olan, kırk yılı aşkın bu kurumun müdürlüğünü yapan, allâme-i cihan İsmail Sâib Efendi’yi. Teferruata girmeyip meraklılarını tetkike davet ediyorum.

Sezai Karakoç'un düşünce eserleri şiirlerinin bir nevi şerhidir

Yayınevine varınca Mustafa Kirenci Ağabey ile selamlaştık, oturduk. Sağ olsun çay ve kurabiye ikram etti. Elimdeki eserden kısaca bahsederken bir özgeçmişimi rica etti. Bu esnada yan masada duran “İslam Sufileri” isimli yeni çıkmış esere uzandı. Çeviren akademisyenlerin özgeçmişlerinin yer aldığı sayfaları örnek göstermek için. Bu zatlar –şimdi sanırım hepsi profesör olmakla beraber- genç birer akademisyen iken bir araya gelip sohbet ederlermiş. Bir gün, bu işi eser verecek bir hale getirelim diyerek aralarında eser seçip çeviriye başlamışlar. Böyle, beş-altı kitap çevirmişler zaman içinde.

Hilmi Yavuz’un “Belleğin Kuytularında” eserinde rastladığım; Cemal Süreya’nın, yakın arkadaş olduğu Sezai Karakoç’tan, bazı dizelerini kendisine ödünç vermesini istediği rivayetini sormamla laf Sezai Karakoç’a geldi. Bilmeyenler için arz edeyim; Mustafa Ağabey, bilfiil yirmi beş yıl Diriliş Yayınları’nda çalışmış. Sezai Bey'in düşüncelerinin sadece ifade düzeyinde algılandığı, yazdıkları üzerine düşünülmediğinden hareketle; aslında düşünce eserlerinin, şiirlerinin bir nevi şerhi olduğunu söyledi. Bunun en iyi örneklerinin Sütun, Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı ile Çağ ve İlham (4 cilt) eserlerinde aranması gerektiğini söyledi. Mühim doğrusu, özellikle de Sezai Karakoç okumaları yapanlar için.

Bir ara Kudüs’e gitmiş Mustafa Ağabey. Mescid-i Aksâ’nın ileri gelen vazifelilerinden birinden dinlediği ilginç bir hadiseyi nakletti. İsrail, yeni yerleşim yerleri inşa ederken pek çok Filistinli özellikle yüksek meblağda teklifler sebebiyle arsa satıyormuş. Bir gün, Zeytindağı’nda arsası bulunan biri çok yüksek bir fiyata arsasını sattığı akşam evinde öldürülünce bu arsa satışı da durmuş. Şerden hayır çıkmış anlaşılan.

Muhabbet bir ara İslamcılığa geldi. Şahsen bu ifadeyi galat buluyorum. Bendeniz henüz sadece İslam ve Müslümanlık ne demek onu biliyorum. İslamcılığı keşfedemedim. Naçizane kanaatim Müslüman siyasetçi, Müslüman edebiyatçı vs. olunacağı yönünde; İslamcı siyasetçi, İslamcı edebiyatçı vs. değil. Bu konuda Mustafa Ağabey, bir dönem fikriyatımızın ideolojiye dönüştürüldüğünü, sadece söylem haline getirilerek kişilerin davranışlarında hayat bulması gerçeğinin hep göz ardı edildiğini, bu İslamcılık deyişinin o dönemin neticesi olduğunu söyledi. Bazı Müslüman yazarlarımızın ise “İslamcı edebiyat” adı altında bir arada anıldığını ancak bu yazarların fikirlerinin veya ifade biçimlerinin aslında birbirinden farklı olduğunu, bazılarının birlikte anılmalarını manasız bulduğunu da ekledi. Haklıydı da. Bir de bu sıfatla anılan yazarların çoğu tasavvuf terbiyesi görmüş olsalardı daha farklı bir tabloya bakıyor olabileceğimizi ekledim. Bu “İslamcılık” meselesine dair iki mühim sosyolojik eseri de tavsiye edeyim arada. İkisi de Alev Erkilet’in ve Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıkmış. Birisi “Mazlum Doğu’nun Mağrur Çocukları” diğeri ise “Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler”. Mütalaa edince ikisi de okunası eserler dedim doğrusu.

Dert, dilde çuvaldız, batıracak birini aramak değil

Birkaç şiirimi ve bazı notlarımı paylaşınca laf bu defa da Yakup Kadri’ye geldi. Bilir miydiniz ki Yakup Kadri’nin tesettürle ilgili bir makalesi varmış ve tesettürü gayet methediyor imiş. Kitap, Remzi Kitapevi tarafından 1940 yılında “Okun Ucundan” adıyla yayımlanmış. Bu kitaba İstanbul Lisesi’nde vazifeli iken okul kütüphanesinde tesadüf etmiş Mustafa Ağabey. Yakup Kadri’nin eserlerinin telifi elinde olan İletişim Yayınları’nın bastığı kitaplar arasında bu eser yok. Diğer yandan söz şuradan Yakup Kadri’ye gelmişti ki, üslubumu Yakup Kadri’nin “Erenlerin Bağından” eserindeki üsluba yakın bulunca bu eseri okumamı tavsiye etti Mustafa Ağabey. Hatırımda iken okuyayım.

Biraz da genel konulara temas ettik. Müslüman aydınlarımız dahi (pek çoğu) -farkında olarak veya olmadan- Batılı referanslarla varlık gösteriyor. Oysa Batı’ya hâkim, ancak bizden yani Muhammedî olmak gerekiyor. Bilginin herkesçe erişilebilir olduğu günümüzde söyleyecek sözü olan çok iken hâli konuşan ne kadar da az. “Can kırıkları” var ancak “Can” olan pek nadir. Dert, dilde çuvaldız, batıracak birini aramak değil; dert, samimiyetle, varlığı âlem için rahmet bir ümmet olma yolunda ilk sırada vazifeli olanlara “kim?” olduğumuz sorusunu yöneltme. Bazen Yusuf misali kuyudan söylemek gerekiyor sözü zira insanın kuyuda/kuytuda tefekküre çok vakti oluyor. Kuyudan söylemek ancak sesini arşa eriştirmek…

Evet, Mustafa Ağabey’in üniversite yıllarından, hocalarından, yerli-yabancı yazar, şair ve düşünür çok kişiden bahis açıldı ama ne yapayım ki hatırda kalmadı işte. Hem dilde olup da dile gelmez sözler var. Mustafa Ağabey, anlatacak çok şeyi olan suskun bir beyefendi. Vakar ile sükût bu, ancak benim gibi sorarsanız yahut bir bahis açıp devamını dilerseniz işitilecek, işlenecek çok şey çıkar. Yayınevi’nde ziyaret etmeli, dört bir yanı saran kitaplara bakmalı, alıp okumalı, pencerede bekleşen iki saksıdaki çiçeklere dikenlerine dikkat ile yaklaşmalı. Bu yayınevi para değil “insan” (insanın şahsında rıza-i Rahman) kazanma gayretinde, peki kaç kişi farkında?

Not: Yazıda kullanılan siyah beyaz, merdiven ve avizeleri içeren “Grinin Aydınlığına Çıkış” resmi Nurettin Taha Özdengelen’e aittir. Kendisine teşekkür ederim.

 

Hasan Burak Özkanlı yazdı

Yayın Tarihi: 01 Nisan 2015 Çarşamba 14:37 Güncelleme Tarihi: 01 Nisan 2015, 14:37
banner25
YORUM EKLE

banner26