Şeyh Bedreddin'i suçlayanların dayanağı ne?

Ahmet Güner Sayar 'Osmanlıdan Cumhuriyete Türk İktisat Düşüncesi' üst başlıklı seminerlerinde bu kez Şeyh Bedreddin etrafında konuştu. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor.

Şeyh Bedreddin'i suçlayanların dayanağı ne?

14 Kasım 2015 Cumartesi günü Türk Edebiyatı Vakfı’nda Ahmet Güner Sayar hocanın “Osmanlıdan Cumhuriyete Türk İktisat Düşüncesi” üst başlıklı seminerlerinden birisi daha gerçekleşti. Genellikle Şeyh Bedreddin etrafından meseleye bakan bir perspektifle, biraz da konudan konuya geçerek sürdürdü konuşmasını Ahmet hoca. Konferanstan notlar aldık.

Şeyh Bedreddin’in dedesi, Mevlana’ya intisabı olan sıkı bir mevlevîymiş. Babası hudut boylarında bir gazi. Annesi evvela bir Hıristiyan fakat sonraları Medet ismiyle Müslüman olmuş bir hanım. Bu noktada Ahmet hoca, “annesinin Hıristiyanlığını alıp, her şeyi bir kenara bırakıp meseleyi başka bir tarafa taşımanın manası yok” diyor ve ekliyor: “Ama bir yere gitmek isteyen için bu konuda çok fazla ayrıntı da var, rahatlıkla kullanabilirsiniz. –Hatta bu minvalde söyleyebilirim ki bence Şeyh Bedreddin maalesef kurban edilmiş bir isimdir.”

Bursa medresesinde okuduğu yıllarda I. Beyazıd’ın en küçük oğullarından Musa Çelebi’yle aynı hocadan ders görmüş Şeyh Bedreddin. Sonraları Timur karşısında I. Beyazıd’ın mağlubiyeti ve Osmanlı’nın on yıllık taht kavgasıyla süregiden fetret dönemine girilecektir. Kavganın taraflarından olan Musa Çelebi, bu sıralarda Edirne’de Osmanlı’nın adalet ve vakıf işlerinin başına kendisinden sonraki iki numaralı isim olarak Şeyh Bedreddin’i getirmiş. Bu atamanın nereye ve hangi sebebe bağlanılabileceği hususunda, rivayetler bağlamında konuşulabildiği için ihtiyatlı olmanın da önemine değindi Ahmet hoca.

Şeyh Bedreddin'in “komünistliği”

Tam burada ekonomi başlıklarına ve konuyla alakalı olarak Osmanlı iktisadına uğruyoruz. Osmanlı ekonomisi, bir tarım ekonomisi esasen. Tarım çok önemli ve Osmanlı insanının hukukunu ve iktisadiyatını belirlemiş. İkincisi fütuhat. Osmanlı aldığı yeri defter edermiş: “Araziler padişahın olur ancak arazi miridir. Ve kanun şudur: Saban girip ziraat yapılan yerde mülk olmaz; mülk, mülk-i padişahîdir.” Bu durumu hesaba kattığımızda, Şeyh Bedreddin’in babasının da gazi ve âlim olması, fütuhat kapısından geçmişliği Osmanlı iç bürokrasisi için onu önemli biri hâline getirmiş ve kadılık verilmiş kendisine. Şeyh Bedreddin’in anlatıldığı metinlerde “Simavna kadısı oğlu” olarak zikredilmesi bundanmış.

Çıplak olarak devlete ait diye geçen toprağın kullanım hakkını fetihte hizmeti geçenlere veren Osmanlı, üç parçaya ayırıyor toprağı: Tımar, has, zeamet. 10 bin dönüme kadar tımar, 10-50 bin arası has, 50 binden yukarısı zeamet. Zeamet sahibi kimselere zaim denirmiş hatta Sabahattin Zaim hocanın soyadının dahi buradan gelmiş olabileceğini söylüyor Sayar.

1330 senesinde Osmanlı hukukî muhiti tarafından ihdas edilen bu hukukun, İslamiyet’le hiçbir alakası yoktur. Sorun buradan başlıyor. Çünkü İslamiyet’te, hele Hanefî fıkhında özel mülkiyet vardır.

Netice itibariyle piyasa mekanizmasının esnek fiyat esası üzerinde durmasının sebebi, talep edenlerle arz edenlerin bir araya gelip fiyatlar ve miktarlar üzerinde konuşmasıdır. Mesela hamsi. Gani olan Allah hamsiyi veriyor. Karadeniz’de hamsi 50 kuruşa kadar düşmüş, İstanbul kaç paraya yiyor? Arada dağlar var. Brezilya’da kahve üretimi var. Fiyatlar düşmesin diye adamlar fazla üretip Atlantik okyanusuna döküyorlar. Bu normal değil. Normali bunun, üretim olduğunda fiyatların aşağı düşmesidir. Dolayısıyla kullarına bolluk ve kıtlığı da veren Allah’tır.”

Bu uzun dibacenin konumuzla alakası var mı? Evet. Topraktaki kamu mülkiyeti kadar bir de narh koyma işlemine vurgu yapılması gerektiğini söyledi Ahmet hoca, konunun netleşebilmesi için. Ve Osmanlı iktisat sistemi içindeki en uzun ömürlü normatif kuralın narh sistemi olduğunu ekleyip devam etti: “1330’larda başlayıp 500 küsur sene muttasıl devam ediyor. Bunun İslam hukukunda yeri yok. Şeyh Bedredin bunlara isyan ediyor ve biz bu adamı komünistlikle filan suçluyoruz. Yok böyle bir şey. İştirak-i emval… Hanefî fıkhına sıkı sıkıya bağlı bir insanın ne işi olur.”

Şeyh Bedreddin evvela bir hukukçu. Peki bir hukukçu kimdir ona göre: Özgür, özerk, bir öncekileri kopyalamayan -zira zaman ve zemin değişmiştir- ve dolayısıyla akılcı olmalıdır: “Düşünün ki 1400’lerde söylüyor bunu. Bugün dahi böylesi var mı? Nasıl gelmiş olabilir bu kafaya?” Şeyh Bedreddin’in vizyonuna dair ipucu edinilecek beyanları var. Peygamber’imizin şeriatına dair davranışsal kalıplarının değiştirilemez-tartışılamaz; buna mukabil muamelata dair olanların tartışmaya açık olduğunu söylemiş; yani o devirdeki savaşta ok atılmasının taklit edilmesinin gerekli olmadığını: “Şeyh Bedreddin’in bir müçtehit derecesinde İslam hukukuna vâkıf olduğunu söylemek mümkün. Bu da o dönemdeki bazı kadıları tedirgin ediyor elbette. Ancak burada bir yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim: Devletin başındakilerin endişesi nihayette ‘devlet ebed-müddet'tir.”

Şeyh Bedreddin hakkında kaynak eserler var mı?

Türk ve Osmanlı tarihinin bu önemli şahsı hakkındaki eserleri, ona merak duymaya başladığı erken yıllardan itibaren biriktirmeye başlamış, Ahmet Güner hoca. İlk etapta Nazım Hikmet’in şiiri ve sonra da Hilmi Yavuz’un “Bedreddin Üzerine Şiirler”i. Esasen, Nazım Hikmet’in de Şeyh Bedreddin’i öğrenmek için kullandığı ve hâl-i hazırda onu anlamak için başvurulabilecek birkaç eserden biri, Mehmed Şerefeddin Efendi’nin (Diyanet’in ikinci reisi ve M. Kemal’in cenaze namazını kıldırmış) 1925 tarihli “Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin” kitabı.

Ancak Ahmet hoca, Şeyh Bedreddin gibi hem muarızları -ki niye öyle olduklarını genelde bilmezler- hem onu haklı görenler -ki azlar- tarafından illa ki bir şekilde önemli telakki edilen bir insan hakkında, bir elin parmakları sayısınca dahi kaynak olmamasının şaşılasılığından söz ediyor. Sonra söyledikleri daha şaşılası gerçi: “Hazin hikâyedir. Fatih, İstanbul’u fethediyor, Bizans çöküyor ve her şey bitiyor. Allah’ın sadece dört kulu yazıyor bunu! Üçü de Müslüman değil zaten. Bizden bir kişi, Tursun Bey, 'Tarih-i Ebu’l-Feth' diye yazmış ama o da surların dışından! İstanbul’un fethine dair ulaşılabilecek kaynaklar bu kadar; dört.” Galiba tarih yapan millet olup yazamadığımız iddiası o kadar da yalan değil.

Şeyh Bedreddin hakkında, döneminden birinci el olarak okunabilecek kaynak sayısı üç. Ancak bu müverrihlerin de çelebiler arasındaki taht kavgasını bitiren Mehmed Çelebi’nin (I. Mehmed) sofrasından kalkmayan kimseler olduğunu söyleyip tarih yazımının ve tarihî bilginin güvenilirliği hakkında nirengiyi koydu ve “gerisini siz düşünün…” dedi Ahmet hoca: “Eskiler, ‘ihsan gören ağız susar’ derler. Hadi içerdeki tarihçileri geçtik diyelim, o dönem için zaten bağımsız bir tarih yazıcılığını bekleyemezsiniz ama diğer kaynak olan Lukas, aynı dönemdeki Börklüce Mustafa olayını geniş geniş anlatırken Şeyh Bedreddin’e nerdeyse hiç değinmiyor.”

 

Sadullah Yıldız severek dinledi

Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2015, 10:18
YORUM EKLE
YORUMLAR
Y. T. Günaydın
Y. T. Günaydın - 3 yıl Önce

Bedreddin siyaseten katledilmiştir. Mevzuâtü'l-Ulûm "mazlumen şehid edildi" diyor. Çelebi Mehmed-Çelebi Musa mücadelesini Çelebi Musa kazansaydı bugün Bedreddin saygın bir Osmanlı şeyhülislâmı olarak anılıyor olurdu. Ne tuhaf..

banner19