Şerif Hüseyin'in İsyanı ve Medine Müdafaası

Mesut Uyar geçtiğimiz günlerde Bursa'da 'Fahreddin Paşa ve Hicaz Cephesi' konulu bir konuşma yaptı. Ahmet Serin etkinlikten notlarını aktarıyor.

Şerif Hüseyin'in İsyanı ve Medine Müdafaası

Medine Müdafii Fahrettin Paşa’nın gayrimüslimlerin eline geçmesin diye İstanbul’a gönderdiği kutsal emanetler dolayısıyla başlayan tartışma, millet olarak hem tarihe nasıl yaklaştığımız hem de tarihi ne kadar bildiğimiz konusunu da gündeme getirdi. Daha önce yaşanan birçok olaya ek olarak bu olayda da gördüğümüz, tarihi bilmediğimiz, onu sadece gerekli gördüğümüz durumda yaslanabileceğimiz bir dayanak olarak değerlendirdiğimiz şeklinde çoğunlukla. Tarihe ciddi şekilde eğilmediğimiz için birçok şeyi kulağımıza üflendiği şekilde biliyor ve bu yüzden bazı olayları abartırken bazı olayları küçültüyor; bazı düşmanları dost sanırken bazı dostları da konjonktüre göre düşman sanabiliyoruz.

Oysa tarih bunların hiçbiri değil. Duygusallık kabul etmez. Üzerine ayak basılan zemin, kendimizi tüm çıplaklığımızla görebileceğimiz bir aynadır belki tarih.

Kutsal emanetler dolayısıyla başlayan tartışmalar, Fahrettin Paşa’yı, Medine savunmasını ve dolayısıyla Arapların bize dost mu düşman mı olduğu konusunu da gündeme getirdi. Bu gündem, Birlik Vakfı Bursa Şubesi’nin Cuma Meclisi’nin de gündemiydi. Doç. Dr. Mesut UyarFahreddin Paşa ve Hicaz Cephesi” konulu sohbetinde yakın tarihimizin bu üzerinde çok konuşulan konusuna dair açıklamalarda bulundu 19 Ocak Cuma gecesi.

Mesut Uyar, “Bazen kötü zannedilen şeylerden iyi şeyler doğabilir. Son zamanlarda yapılan bir tartışma, Medine savunmasını ve Fahrettin Paşa’yı ön plana taşıdı. Türkiye’deki birçok Fahrettin Paşa uzmanı (!) da konu hakkında bizleri bilgilendirdi(!)” cümleleriyle giriş yaptığı sohbetini “Aslında konu, bir yönüyle de ideolojik bir konu. Bilenlerin malumudur, bu konu 1950-1960 arası sıkça tartışıldı. Daha sonra gündemden düştü.” sözleriyle konuşmasına başladı.

Şerif Hüseyin’in isyanı, İngilizlerle uzun görüşmeler sonucu ortaya çıkan bir isyandır

Tarihi, tarihi belgeler üzerinden ve objektif kriterler eşliğinde konuşmak gerektiğini ima eden Mesut Uyar, Şerif Hüseyin’in tavrına ilişkin durumu tarihi belgeler eşliğinde şöyle açıklığa kavuşturdu: “Türkiye’de bazıları ‘Aslında Şerif Hüseyin Devlet’e sadık biriydi ama İttihat ve Terakki’nin yanlış uygulamaları onu Osmanlıya düşman etti.’ diye iddia eder. Bunun doğru olmadığını söyleyebiliriz: Şerif Hüseyin, savaştan önce İngilizlerle görüşüyordu çünkü. Şerif Hüseyin’in İngilizlerle görüştüğü tarihlerde bırakın savaşı, savaşın çıkacağına dair bir belirti bile yoktu. Şerif Hüseyin’in isyanı, uzun görüşmeler sonucu ortaya çıkan bir isyandır. İsyan çıktıktan sonraki bazı gelişmeler isyanı hızlandırıcı bir etki yapmış olabilir ama isyanı başlatıcı bir etki söz konusu değildir.”

Şerif Hüseyin Arabistan’da ne kadar etkiliydi?

Uyar konuşmasına şöyle devam etti: “Şerif Hüseyin’le ilgili bir başka yanlış da, onun Arabistan yarımadasına hükmeden biri olduğu zannıdır. Bu, doğru değildir. Şerif Hüseyin, Arabistan yarımadasındaki genel liderlerden sadece biridir ve en güçlü olan da o değildir. O dönemki liderlerin ortak özellikleri, bir aşiret konfederasyonunun lideri olmaları ya da bir dini temele yaslanmalarıdır. Mesela o bölgedeki liderlerden İmam Yahya, Seyyid İdris gibi liderler hem dini hem de siyasi liderlerdir. O bölgedeki liderlerin genel özellikleri böyledir. Oysa Şerif Hüseyin, Osmanlının atadığı bir vali konumundadır. Şerif Hüseyin’in fotoğraflarında görülen sarık, Osmanlı protokolüne göre, Mekke ve Medine sorumlularında bulunması gereken sarıktır. Bu basit bilgiyle bile Şerif Hüseyin’in konumu net olarak anlaşılabilir. Durumunu meşrulaştırmak isteyen Şerif Hüseyin, bu sarığı savaşın sonuna kadar başında taşımıştır.

Şerif Hüseyin atandığında, atanması mümkün olan sekiz yüz otuz iki adaydan sadece biriydi. O, baştan beri Osmanlı sistemi içinde yetiştirilmiş biriydi. Osmanlı eğitimi almış, aksansız Türkçe konuşan biriydi. Kendi çocuklarını da öyle yetiştirmiştir. Mesela, daha sonra Ürdün kralı olacak olan Abdullah, Harp Okulu mezunudur. İşin ilginç tarafı, Türkçeleri aksansız, Arapçaları aksanlıdır Şerif Hüseyin’in oğullarının. Çünkü önce Türkçeyi, sonra Arapçayı öğrenmişlerdir. Kısacası Şerif Hüseyin isyanı, Osmanlıya isyan eden paşaların isyanından pek farklı bir isyan değildir. Bulunduğu coğrafyada, kendi konumunu korumak isteyen birinin isyanıdır özü itibariyle.”

Dış desteğe ihtiyaç duyan bir kurum: Mekke Şerifliği

Mesut Uyar, manevi dünyamızdaki yeri dolayısıyla pek sorgulamadığımız kutsal beldeler ve tarihi olayların hakkıyla bilinmesi gerektiğine ise şu sözlerle dikkat çekti: “Mekke Şerifliği, 14. yy.dan beri var olan bir kurumdur. Ama bu kurum, bir dış desteğe ihtiyaç duymaktadır baştan beri. Çünkü Mekke’nin yiyecek vb. üretimi, tüketimi doyuracak kadar çok değil. Bu yüzden maddi desteğe ihtiyacı vardır. Mekke’de yaşayanlar, hac için gelenlerin bıraktıkları para ve dış yardım sayesinde hayatlarını sürdürebilmektedir. Memluklulardan beri böyle bir sistem vardır.”

1. Dünya Savaşı yıllarında olayların ve coğrafyanın günümüzden farklı öneme sahip olması gerektiği doğaldır. Aynı şey, kutsal beldeler için de geçerlidir sonuç itibariyle. Mesut Uyar, Şerif Hüseyin olayı çerçevesinde Hicaz’ın dini ve coğrafi önemine dair şunları belirtti: “Hicaz, dini merkez olarak önemli bir yerdir ama coğrafi olarak devletler için önemli ve stratejik bir yer değildir. Bu yüzden Osmanlı da kendi yetiştirdiği bir valiyi oraya göndermek yerine, Memlukluların yaptığını yaparak kendi içlerinden birini yönetici olarak atamıştır. Bunu yaparken de, şeriflerin belli bir ölçüde Osmanlı eğitimi alması şeklinde bir değişiklik yapmıştır. II. Abdulhamit döneminde şerifler zorunlu olarak İstanbul’da ikamete mecbur tutulmuştur. Bu, şeriflerin hem denetimini sağlamış hem de Osmanlı eğitimi almalarına yol açmıştır.”

Şerif Hüseyin, vali değiştirtecek kadar devlette nüfuzu olan bir bürokrattı

Bölgenin ekonomisi ve bölge insanının çıkarlarının da olayları değerlendirirken hesaba katılması gerektiğine dikkat çekti Mesut Uyar: “Bölgeyi etkileyen diğer bir önemli girişim, Hicaz demiryoludur. Dış kaynak alınmadan gerçekleştirilen bu proje, öncelikle hacıların emniyetini sağlamayı amaçlar. Ama demiryolunun yapımı başka sonuçlara da yol açar. Demiryolu, bölgede güç dengelerinin değişmesine, ekonominin gelişmesine yol açtığı gibi, Osmanlının bölgeye doğrudan müdahale edebilmesine de yol açar.”

1. Dünya Savaşının bölgede sebep olduğu konjonktürü bu şekilde özetleyen Doç. Dr. Mesut Uyar, Şerif Hüseyin’in isyan etmesi için aslında bir sebep olmadığını da şu sözlerle vurguladı: “Böyle bir konjonktürde şerif olan Hüseyin, iyi bir bürokrat olduğu için İstanbul’la ilişkilerini sıcak tutar, oradan kendisine destek bulur. Onu asıl endişelendiren yerel güçlerdir. Bölge, zor bir bölgedir. Çünkü bedevilerin yanında şehirlerde çok kozmopolit bir kitle yaşamaktadır. Bunların çoğu, dünyanın her yerinden gelmiş olan kişilerdir. Bedevilerin şehre saldırması tehdidine karşı güçlü bir otoriteye ihtiyaç duyulmaktadır. İşte Şerif Hüseyin, bu otoriteyi temin etme peşindedir. 1914 yılında Hicaz valisi ve komutanı olarak tayin edilen Vehip Paşa, Şerif Hüseyin’in güvenilmez biri olduğunu görür ve onu görevden aldırmak için uğraşır. Ama Şerif Hüseyin, Vehip Paşa’yı görevden aldırıp yerine Galip Paşa’nın atanmasını sağlar. Bunu savaş sırasında yapan Şerif Hüseyin, devlete karşı aciz falan değildir. Devlette gücü vardır. Onun asıl derdi, yerel güçlerdir.”

Şerif Hüseyin, isyanı adım adım ördü

Tarihi olaylar ve belgeler eşliğinde bir Şerif Hüseyin portresi çizen Mesut Uyar, Şerif Hüseyin’in niyeti ve ilişkilerini de şu şekilde açıkladı: “Şerif Hüseyin, Osmanlının uzun süre devam etmeyeceğini düşünür, onun yerini başka bir gücün alacağını hesap eder. Onun isteği, Osmanlıdan boşalacağını düşündüğü yeri İngiltere’yle doldurmaktır. İngilizler de, Osmanlının kendilerine karşı ilan ettiği cihadı boşa çıkarmak için onu destekler. İngilizlerin amacı, Peygamber soyundan gelen Şerif Hüseyin’in dini gücünü kullanıp Osmanlıya karşı bir karşı cihat ilan ettirmektir. Görüldüğü gibi, her iki taraf da kendi çıkarı için ince ince ve uzun uzun düşünür. Şerif Hüseyin, öyle iddia edildiği gibi ani bir kararla değil, uzun düşünceler, uzun müzakereler ve uzun bir zemin hazırlama sürecinden sonra ve bilinçli bir şekilde isyan eder. Ayaklanmayı başlatan Şerif Hüseyin ve İngilizler, şehirdeki Osmanlı garnizonlarının hemen ele geçirilip yıkılacağını hesap ediyorlardı. Zaten isyan saldırılarının kronolojisi de bunu göstermektedir.”

Saldırıya direnen Osmanlılar

Konuşmacı, Osmanlı paşalarının olan biteni izlediklerini ve imkânlar ölçüsünde gerekli adımları attıklarını da örneklerle açıkladı: “Medine Muhafızı olan Basri Paşa, Şerif Hüseyin’in planlarından haberdardır. Tam o sırada iki taburla yardıma gönderilen Fahreddin Paşa da yetişmiştir. İsyana karşı hazırlıklıydılar. 5 Haziran’da şehre saldıran isyancıları kolaylıkla püskürtürler. Cidde Garnizonu da saldırıyı püskürtür ama iki İngiliz zırhlısı gelerek şehri bombalamaya başlar. Garnizon, 16 Haziran’da teslim olur. Saldırıya hazırlıksız ve üç ayrı parça halinde yakalanan Mekke Garnizonu bile 22 Temmuz’a kadar direnebilmiştir. Galip Paşa’nın bulunduğu Taif Garnizonu ise 22 Eylül’e kadar dayanır ve sonra o da teslim olur. Ama bu teslim olmaların sebebi Şerif Hüseyin’in saldırıları ve gücü değil, İngiliz destekli Mısır topçusunun saldırılarıdır. Yani Şerif Hüseyin, kendi şehrinde bile kendi gücüyle sonuç alamamıştır.”

Sınırlı imkânlarıyla bölgeyi savunmaya devam eden Osmanlının hamleleri ve İngiliz oyunlarına dair Uyar şunları aktardı: “Toparlanan Osmanlı, Hicaz Seferi Kuvveti’ni kurar ve başına Fahrettin Paşa’yı atar. Bu arada İngilizler, Şerif Hüseyin’in isyanının başarılı olup tüm yarımadayı kuşatacağını hesaplıyorlardı. İsyanın başarılı olmasından öte, birliklerini toparlayan Fahrettin Paşa taarruza geçer. Bu taarruzu ancak İngilizler durdurabilir ama korkan İngilizler bölgeye bir tugay sevkiyatına karar verir. Fahrettin Paşa taarruzu durdurunca onlar da tugayı göndermezler. Durumun ciddiyetini anlayan İngilizler bölgeye topçu, zırhlı ve hatta uçak gönderirler. Bununla da yetinmeyip Hindistan’da esir tutulan Arap Müslümanlardan Şerif Hüseyin’e destek toplarlar.”

Lawrence efsanesi

Tarihi, belgelerden öğrenmediğimiz zaman başkalarının uydurduğu tarihe esir olacağımızı ima eden Mesut Uyar, Lawrence konusuna da değindi: “Tarih denen gerçek böyle cereyan ederken İngilizler kendi güçlerini abartmak ve bir efsane haline getirmek için gerçekleri çarpıtmaktan geri kalmazlar. Az önce anlattığım tüm bu olan biteni İngiliz aklının temsilcisi olan Lawrence’ye mal ederler. Zaman olarak daha sonra gerçekleşmiş birçok olayı bile Lawrence yapmış gibi anlatarak tarihi çarpıtırlar. Bunları bilmemiz gerek ama bunlardan daha önemlisi de, bu olayları iyice analiz ederek kendimize ders çıkarmaktır.”

Demiryolunu savunan Araplar

Araplar kitle halinde Osmanlının karşısında değildi, bazıları kendi çıkarları için olsa bile Osmanlıyı savunmuştu: “Savaşta sadece Osmanlı yoktu. Demiryolundan etkilenenler de vardı. Demiryolu inşa edildiğinde ona karşı olanlar gibi destekleyenler de oldu. Çünkü demiryolu, geçtiği her yerin ekonomik ve siyasi durumunu değiştirdi. Dolayısıyla demiryolu bazılarına yarar sağlarken bazılarına zarar verdi. İşte yarar sağlayan yerli halk, demiryolunu korumak için elinden geleni yaptı. Yoksa demiryolunun bulunduğu o koca coğrafyayı savunacak gücü yoktu Osmanlının.”

Cemal Paşa ile Fahrettin Paşa arasındaki ilişki nasıldı?

Savaş zamanı olsa bile kişilerin güç mücadelesinin ve kişilerin karakterinin olayları yönlendirmede etkili olduğunu ise şu sözlerle anlattı Mesut Uyar: “Zamanında yaşanan birçok önemli olay, günümüzde basit cümlelerle geçiştiriliyor. Mesela Fahrettin Paşa, Cemal Paşa’nın bir piyonu gibi anlatılır. Oysa öyle değildir. Medine’yi savunma konusunda kararlı olan Fahrettin Paşa, Hicaz’ın boşaltılması düşüncesinde olan Cemal Paşa’ya karşı durur. Böylelikle ikisi arasında bir çatışma başlar. Uzun yazışmalar sonunda Fahrettin Paşa’yı görevden aldırmayı başaran Cemal Paşa’nın Hicaz’ın tasfiyesi için görevlendirdiği Mustafa Kemal, Fahrettin Paşa’nın yaptıklarını görüp bu görevden çekilir. Fahreddin Paşa, Hicaz’ı savunmaya devam eder.”

Medine’de yeteri kadar para vardı ve bununla yiyecek vb. alınabiliyordu

Bütün tartışmaların odağında olan Medine savunmasının dedikodular üzerinden anlatıldığına dikkat çeken Mesut Uyar, Medine kuşatmasıyla ilgili olarak şu bilgileri aktardı: “Medine kuşatması Plevne tarzı daimi düşman baskısı, bombardımanı ve taarruzlarına maruz bir savunma değildir. Öncelikle, Arapların Medine’yi kuşatabilecek askeri zekâsı ve askeri gücü yoktu. Bazı kabileler ara sıra Medine’yi taciz edecek şekilde saldırıyorlardı. Ama Medine’yi düşürebilecek çapta büyük bir saldırı yoktu ve zaten bunu yapabilecek bir Arap gücü de yoktu. Ayrıca Medine’de yeteri kadar para vardı ve bununla yiyecek vb. alınabiliyor, Kuveyt’ten Kızıldeniz’e kadar muhtelif kaçakçılar Medine’ye yiyecek taşıyordu. Garnizon lüks içinde değildi ama Filistin Cephesi’ndeki gibi açlıktan kırılmıyordu. Bu kuşatma şartlarında bile Fahrettin Paşa, orada bayındırlık faaliyetlerine girişir. Osmanlının bu ihya edici tavrına karşılık isyancılar her şeyi yağmalıyorlardı. Bu iki yaklaşımı gören Arapların büyük bir kısmı, isyana uzak durmuştur. İşte bu sebeplerden ötürü Fahrettin Paşa, Osmanlının yenilgisinden iki ay sonrasına kadar direnebilmiştir.”

Arap isyanının Osmanlının yenilgisinde payı nedir?

Bütün Arapları Osmanlının ve dolayısıyla Osmanlının mirasçısı olan bizim gözümüzde hain göstermek isteyen bu olayın Osmanlıya etkisini de şu sözlerle anlattı Doç. Dr. Mesut Uyar: “Bu isyanı büyük bir isyan gibi gösterip iki taraf arasında düşmanca duygular uyandırmak isteyenler hep olmuştur ve olacaktır. Ama şu bilinmelidir ki Arap isyanı, Osmanlı yenilgisini bir gün bile etkilememiştir. Düşünün ki Osmanlının o bölgeye kaydırdığı asker sayısı 6-8 bin arasındadır. Şunu da düşünmeli: Osmanlı oraya asker gönderip orasını savunmasa ne olacaktı peki? O bölgeden İngiliz saflarına çok ciddi maddi ve manevi destek verilecek, Osmanlı belki de sonradan başarılı olduğu cephelerde başarılı olamayıp yeni Türkiye’yi kuramayacaktı.”

Medine savunmasının kazananı gerçekte kim?

Medine savunmasının yol açtığı sonuçları da “Gerçekten de büyük bir askeri başarı olan bu savunmanın kazananı yazık ki Osmanlı değil İbni Suud olmuştur. Medine savunması dolayısıyla çok zayıflayan Şerif Hüseyin güç kaybetmiş, bütün Arap yarımadası İbni Suud’un eline geçmiştir. İbni Suud, 1924 yılına kadar yerel liderleri ortadan kaldırarak bu tarihten itibaren Yemen ve Kuveyt hariç tüm bölgeyi hâkimiyeti altına almıştır.” cümleleriyle açıklayan Doç. Dr. Mesut Uyar, sohbetine bu sözlerle son verdi.

 

Ahmet Serin

Güncelleme Tarihi: 29 Ocak 2018, 10:13
YORUM EKLE

banner19