Şeriat-Hakikat İlişkisi Sorunu Çerçevesinde Tasavvufun Teşekkülü

Hacı Bayram Başer, geçtiğimiz günlerde BİSAV'da, aynı zamanda doktora tezi konusu olan 'Şeriat-Hakikat İlişkisi Sorunu Çerçevesinde Tasavvufun Teşekkülü' üzerine bir konuşma yaptı. Mahmut Sami Mertoğlu etkinlikten notlarını aktarıyor.

Şeriat-Hakikat İlişkisi Sorunu Çerçevesinde Tasavvufun Teşekkülü

24 Eylül Cumartesi günü Bilim ve Sanat Vakfı’nda Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği “Tezgahtakiler” tartışmalı toplantı serisinin bu dönemdeki ilk konusu tasavvuf çerçevesinde gerçekleşti. Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Hacı Bayram Başer, aynı zamanda doktora tezi konusu olan “Şeriat-Hakikat İlişkisi Sorunu Çerçevesinde Tasavvufun Teşekkülü” üzerine bir konuşma yaptı. Konuşmada genel hatlarıyla tasavvuf üzerine mevcut sorunların irdelenmesi ve yeniden yorumlanması amacında olan doktora tezi katılımcılarla paylaşıldı. Aynı zamanda tasavvufun erken dönemi ile ilgili nasıl soru üretilebilir konusu da sohbetin temel noktalarından biriydi.

Erken dönem tasavvufta neler olmuştur sorusuna cevap aramaya başlayarak bu konuyu seçtiğini belirten Başer, özellikle erken dönem tasavvuf çalışmalarının yetersiz olduğunu gördüğünü ve bu sebeple bu konuyu tez olarak seçtiğini belirtti. Tasavvufla ilgili Türkiye’de oturmuş bir düşüncenin olmadığını ifade eden Başer’e göre, geçtiğimiz on yıldaki eserler genel olarak tasavvuf nedir ve bu dönemdeki önemli karakterler kimlerdir sorusunun cevabını vermekten öteye gidememiştir.

Şeriat ve hakikat kavramları ilk ne zaman yan yana kullanıldı?

Gazali öncesi tasavvufun karakteristiğini belirleyen temel sorun şeriat-hakikat ilişkisi sorunudur. Eğer tasavvuf hareketi bir ahlak hareketi ise, buna kimliğini veren de bu sorundur. Aslında tasavvufla ilgili konu çalışmadığını belirten Başer’e göre hakikat-mecaz, lafız-mana, cevher-araz gibi ikiliklerin dini düşünce ve dini hayat arasındaki biçim-öz ayrımının belirlenmesi olarak tüm düşüncemizi belirlemesi temel bir sorun teşkil etmektedir. Başer, tezinde bu durumu mümkün olduğunca tasavvuf adına açıklığa kavuşturmaya çalıştığını ifade etti. Felsefe, fıkıh ve kelamdan çok sayıda tasavvufa dönük çalışma ve tasavvuftan da bu disiplinlere dönük çok sayıda çalışmanın yapılmasının gerekliliği vurgulandı.

En çok zorlandığı yerin hakikat kısmını anlatmak olduğunu belirten Başer, yapmış olduğu çalışmanın hakikat ve şeriat nedir sorusuna cevap vermediğini belirtti. Mutasavvıflar ve mutasavvıfların karşısındakiler olmak üzere iki ana grup oluşmaktadır ve çalışma bu iki ana kategoride onlar arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Başer’in çalışması şeriat ve hakikat kavramlarının ilk defa yan yana kullanılması ne zaman oldu sorusu üzerine hareket etmektedir. Tasavvuf başlıca üç ana aşamada gelişim göstermektedir: Eleştiri, kriz ve uzlaşı. Bu aşamalar herhangi bir kronolojik sıralama ifade etmemektedir. Başer çalışmasında şeriat kavramını anlatırken Ebu Hanife’nin “Fıkh-ı Ekber”, Hasan Basri’nin “fakih” tanımı ve bunların zamanla nasıl daralıp fıkıh ilminin adına dönüştüğünü irdelemiştir. Hakikat kısmında ise hakikatin kendine özgü müstakil bir olgu olmayıp mutasavvıfların ancak muhataplarına göre tesbit edebileceğimiz bir husus olduğundan bahsetmiştir. Örneğin İbn-i Arabi’de hakikat açıktır. Fakat erken dönem tasavvufunda böyle bir yerleşmiş kullanım yoktur. İbadetlerimizde biçimsel yeterliliği tamamlanmış gören bakış açısına karşı mutasavvıflar “hakikat niyettir” diyebilir. Bilginin elde edilmesiyle ilgili olarak bunun yolu sadece mantıksal düşünme biçimidir diyen bir bakış açısına karşı mutasavvıflık “hakikat nefis terbiyesidir” diyebilmektedir. Dolayısıyla hakikat ulaşılması gereken bir gaye olduğu gibi, aynı zamanda ideolojileri belirleyen bakış açısına da kaynaklık etmektedir. Başer hocanın belirttiğine göre, tasavvuf metinleri arasında hakikat peşinde olan mutasavvıflar ile, o hakikat iddiasında bulunup ideolojik olarak söyleyen mutasavvıfları ayırmak oldukça güç bir durumdur. Elimizdeki tasavvuf metinlerinin kısmen derme çatma olmasının sebebi de bu bakış açısının farklılığına dayanmaktadır.

Tasavvuf literatürünün öncüleri

Tezinde amaçlarından birinin tasavvufun sürekliliğini açıklamak olduğunu belirten Başer, tasavvuf tarihinin herhangi bir döneminde toplumsal yapıdan kaynaklanan kesintilerin gözardı edilerek tarihin herhangi bir döneminde kesintiye uğramadığı düşüncesine ulaşılabilir mi araştırmasına odaklandığını belirtti. Bu sorunu araştırmak için metin düzeyinde takip edilebilir mi veya tasavvuf kitaplarının hangi gelenekten geldiği tesbit edilebilir mi sorusu Başer’in çalışmasının ilk bölümünü oluşturmaktadır. Tasavvufun erken tarihini “zühd dönemi” ve “tasavvuf dönemi” olarak ayırabilir miyiz sorusu ilk bölüm altında yatan önemli noktalardan biridir. Ancak Başer’in ifade ettiğine göre, tasavvuf metinlerinde bu ayrıma rastlanmamıştır. Bu ayrım oryantalist çalışmalar etkisiyle ortaya çıkmıştır. Türk akademisyenler bu ayrımı sorgulamadan kullanmaktadırlar, ancak Batıda, özellikle Protestanlarda, bu kullanıma yönelik tepkiler vardır. Bugün tasavvuf kitaplarında zühd, tasavvuf, tarikatlar, felsefi tasavvuf gibi dönemlendirmelerin kaynağı Protestan ve Katolik dinler tarihçilerinin Hristiyanlığın kökenini araştırma ile ilgili görüş farklılığına dayanmaktadır. Tasavvufun sürekliliğini nasıl açıklayabilirim sorusuna cevap olarak erken dönem sufilerin temel amacının dini düşüncedeki alan ayrışmasının dini hayattaki yol açtığı sorunlara değinmiştir. Örneğin fıkıh ilminin sadece şeri/ameli mükellefiyetlerimizle ilgili belirli sınırlamalar çerçevesinde bir ilme dönüşmesidir. Ancak peygamberimiz döneminde böyle bir sınırlandırmanın olmadığını belirten Başer, sufilerin görüşüyle bu ayrışmalar yaşanırken her disiplinin belli alanlara ayrılıp ahlak alanının boş kaldığını ifade etti.

Kitabü’z-Zühd’leri tasavvuf literatürünün öncüsü olarak ele aldığını belirten Başer için hadis, tasavvuf literatürüne öncülük etmektedir. Ancak mutasavvıflarda hadis ilmindeki gibi isnad sistemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla organik olarak Kitabü’z-Zühd’ler ile tasavvuf kitapları arasındaki bağlantıyı tespit etmek mümkün değildir. Tasavvuf, terminoloji, eleştirel söylem ve ele aldığı temel konular bakımından Kitabü’z-Zühd’lerden beslenmektedir. Fakat farklı olarak Kitabü’z-Zühd dediğimiz zaman hadis formatındaki kitaplardan bahsetmekteyiz. Yani belirli konulara ve bazen de kişilere göre tasniflenmiştir. Dolayısıyla bu tür veriler aracılığıyla tasavvuf eserlerini değerlendirmek mümkündür. Tasavvuf eserlerinde de zühd ile ilgili tanımlamalar vardır. Tasavvuf eserlerinde erken dönem sufilerin zihninde tasavvufun dönemlendirilmesi, kesintiye uğraması veya değişime uğraması söz konusu değildir.

Tasavvufun iki temel dönemi vardır

Tasavvuf tarihinde İbn-i Arabi öncesi ve sonrası olmak üzere iki temel dönemlendirme yapılabilmektedir. İbn-i Arabi öncesi dönem Sünni tasavvuf dönemi olarak adlandırılmakta ve bu döneme Gazali de dahil edilmektedir. İbn-i Arabi ile beraber ise artık tasavvuf metafiziği, yeni dönem tasavvuf vb. olarak adlandırılmaktadır.  

Sufiler kendilerini ifade etmek için kelam, fıkıh alanına giren konularda görüşler ileri sürmeye başlamışlardır. Örneğin insanın tabiatı ile ilgili olarak ruh, nefis vb. konular ele alınmaya başlanmıştır. Başer’e göre bu konuları inceledikten sonra erken dönem tasavvufunda temel olarak merkezi düşünceyi takip etme veya karşıt görüşün etkisini azaltma eğilimi vardır. Bu durumda tasavvuf bir ahlak ve eleştiri hareketinden ilim hareketine doğru gitmektedir.

Sonuç olarak bir diğer önemli nokta ise tasavvufun bir zühd eleştirisi olarak teşekkül etmesidir. Tasavvufun ortaya çıkışı, oluşması gibi söylemlerin tamamen oryantalist ifadeler olduğunu belirten Başer’e göre, Hz. Peygamber ile birlikte var olan bir şeylerin olduğu ve bunun tezahürü söz konusudur, bBu sebeple “teşekkül” denilmelidir.

Konuşma sonunda soru-cevap faslıyla akıldaki sorular cevaplandırıldı.

 

Mahmut Sami Mertoğlu

Yayın Tarihi: 28 Eylül 2016 Çarşamba 16:06 Güncelleme Tarihi: 30 Eylül 2016, 16:21
banner25
YORUM EKLE

banner26