banner17

Şehri yok etseniz de makamı kalır!

Maraş'ta 'Kente ve İnsana Açılan Kapı: Rasim Özdenören' programında hâsıl olan duygularını paylaştı bizimle Ayşe Senem..

Şehri yok etseniz de makamı kalır!

 

Kapılar Maraş’ta açıldı… İnsana, insanın derûnuna ve kente doğru… Bildiğimiz, karşılaşabileceklerimizi tahmin üzere aralamaya çekindiğimiz kapılar… Görünürde kaçıp, içerimizde kollarına asıldığımız, asılmaktan başka çare bulamadığımız o kapılar…

 

Kente ve İnsana Açılan Kapı: Rasim Özdenören
(+)

Sadık Yalsızuçanlar araladı, Köksal Alver keşfe çıkardı ve nihayet Turan Karataş’ın sorularıyla Rasim Özdenören görünür kıldı bize kapıların ardını… Bir Nisan günü Maraş’ta… Kaçmak imkânsızlaştı bir anda. Kalakaldık yerlerimizde, gömüldük sessizliğimize ve yüzleştik kentimizle, kendimizle… Şehrin Valisi, Vali Yardımcısı, Belediye Başkanı, müdürü, öğretmeni, doktoru, esnafı, öğrencisiyle birlikte… Hep birlikte…

Kelâmla yaralanmış, hakikatle örselenmiş insanlar

Sadık Yalsızuçanlar, varlığın sırrına dalan o derin bakışını Özdenören’e ve hikâyesine indirdi bu kez; “kelâmla mayalanmış bir insan” dedi Özdenören için.

Bu kentin ve sonra bu kentten hareketle başka başka kentlerin “kelâmla yaralanmış, hakikatle örselenmiş” insanlarının hikâyelerini anlattı/anlatıyordu bize Özdenören… Ve sonra öykülerin içinde dolaştırmaya başladı bizi Yalsızuçanlar. Denize Açılan Kapı’nın bir sayfasından, Çarpılmışlar’ın bir satırına, oradan başka bir yere… Aslında hepsinde “biz” vardık. Yalsızuçanlar, bizi bize anlatan öykülerin içinde, Sabancı Kültür Merkezi’nin ona dikkat kesilmiş sessizliğinde bir öykünün içinden diğerine geçerken, bir an dünyayı unutuyor, bir diğer an kendini buluyor gibiydi…

Kente ve İnsana Açılan Kapı: Rasim Özdenören
(+)

Her keşiften sonra faniliğe ulaşacakken…

O sabah, güneş, ışıklarını kente henüz düşürmüşken Maraş gezisine çıkan bir gezgin, Köksal Alver ise adeta heybesine doldurduklarını paylaşıyordu akşam…

Gezisine hâlâ devam eden kâşifin peşinden koşmaya çalışmaktaydı cümleler…

Kendi şehrinde bir keşif yolculuğuna davet ediyordu herkesi… Nasıl bir keşif? Ancak orada olup elinden tutup götürdükleri arasına katılmakla anlaşılabilecek türden… Hâlâ cümlelerin ayak sesleri kulaklarımda:

“Keşfettikçe yeni bir yere varıyorsunuz. Etrafınızdaki bütün yaşanmışlıklar, bütün hikâyeler, belki bir defaya mahsus ve bir anlık gördüğünüz bütün yüzler, bu yüzlerdeki bütün çizgiler götürüyor sizi kente keşfe doğru… Keşfettikçe şaşırıyor, hayret kapısına varıyorsunuz. Hayretten hayrete düştükçe de keşfiniz artıyor. Ve işte o andan sonra, kapılar ardı ardına açılmaya başlıyor. O da ne? Açılan kapılarla nihaî yere varacakken, keşfettikçe cehaletiniz azalacakken, cehaletinizin çokluğunu görüyorsunuz. Ve sonra sınırı fark ediyorsunuz. Bu keşifte ancak bir yere kadar gidebileceğinizi; kapıların ve keşfinizin bir noktada son bulacağını...

En nihayet faniliği ve faniliğinizi fark ediyorsunuz. Yaman çelişki… Git git, yine bu faniliğe ulaşacakken, her keşiften sonra buraya dönecekken, ne diye insanlara, kentlere doğru büyük bir merakla keşfe çıkayım ki ben? Nihaî yerin bir son ve aynı zamanda bir sonsuzluk başlangıcı olduğunu, bir hiçlik ve aynı zamanda bir kuşatıcılık yeri olduğunu bile bile… Niye? O hiçlikle beraber kendi keşfimizin tadını, hüznünü almak için... Keşfe çıkmayan kente, kendine keşfe çıkmayan, yüzleri keşfe çıkmayan, hikâyeleri keşfe çıkmayan hiçlikten bir inşa yükseltemez de ondan… Bu bir tat… Yaman çelişkide doyumsuz lezzet… Kenti keşfetmek, kendini keşfetmek, hayata sarılmak, imtihanını vermek ve kendi inşâını gerçekleştirmek!”

Kente ve İnsana Açılan Kapı: Rasim Özdenören
(+)

Bir “ara” nelere kadir?

Bir tren ve arkasından –her nasılsa- bütün notalarını hissettiğim bir ud sesiyle kendime gelmesem, bilmem sabaha kadar çıkabilir miydim bu keşif yolculuğunun içinden… Rasim Özdenören’den bir öykü: İki İstasyon Arasında. Bir eski zaman treni, bir eski zaman istasyonunda kilitlenmiş bütün gözler, sadece bir istasyondan değil, aynı zamanda bir yürekten de uğurlananın öyküsünü dinlemedeler, çıt yok… Öykü bitiyor, tutulan nefeslere yeni bir soluk için “ara” diyor sunucu. “Ara” diyor ama görüyorum sohbete, kucaklaşmalara, hikâyenin devamını her zihinde başka başka yaşamalara “ara” yok… Uzun zamandır birbirini görmeyenlerin içten bakışları için “devam zili”; Köksal Alver’le, Tutan Karataş’la, Sadık Yalsızuçanlar’la, Rasim Özdenören’le selâmlaşıp tokalaşmalar için “vesîle zili” gibi bu “ara”…

“Ne ilginç bir buluşma” dedim içimden…

“Ara”da ben düşünüyorum. Yalsızuçanlar’dan onca şey dinlemiştik, okumuştuk da; ondan Özdenören hikâyesini duymamıştık hiç… Köksal Alver bize kentlerle ilgili onca yeni kapı açmıştı da; Rasim Özdenören’in hikâyesindeki kenti, hem de onun doğduğu şehirde böyle anlatmamıştı hiç… Doğunun Yedinci Oğlu’nu, o denli kuşatıcı cümlelere dökerken, ona yeni bir gözle bakmama vesile olan Turan Karataş’ın; bir gün, yedi güzel adamdan birine sorular sorarken o güne kadar atlamış olduğumu fark ettiğim satır araları içinden beni yeni limanlara bırakıvereceği aklıma gelmemişti hiç… “Ne ilginç bir buluşma” dedim içimden; tek başına bizi ne farklı konularda, nerelere götüren bu isimler, şimdi Rasim Özdenören’in şehrinde, onun hikâyeleri etrafında, nerelerde gezdiriyorlar bizi…

Bir yazarla söyleşiden heybemize doldurduklarımız

Birazdan sunucu, söyleşi için Rasim Özdenören’i ve Turan Karataş’ı davet edecek sahneye… Sahnenin ışığı da, meraklı bakışlar da, el yapımı Maraş işi ‘ahşap oyma’ bir sandık ve sandığın kenarındaki yine el işi ‘ahşap oyma’ iki koltuğa çevrilmiş. Belli ki, söyleşi burada gerçekleşecek. Bu dekor, ona o gözle bakan herkesi kendi geçmişinde kısa bir yolculuğa çağıradursun; konukların davetinden önce işittiğimiz şu cümleler, ‘ne kadar önemli bir an’a tanıklık edeceğimizi bir kez daha hatırlatıyor bize:

“Bir yazarla söyleşiden heybemize ne doldurmak isteriz? Anlam, yorum, kahramanlar, orada bulunmayan eşe dosta caka satacak arka planlar, alın teriyle bereketlenmiş yaşamlar ya da belki kuşlar kondurmak isteriz omuzlarımıza; umut yüklü, sevda yüklü… Şiirlerinin serüvenini dinlemek isteriz belki. Diyeceksiniz ki Rasim Özdenören’in şiirleri mi var? Sahi yok mu? Özdenören öykü mü yazıyor şiir mi? Belki ne kadar titiz olduğunu duymak, belki çok hesaplı bilerek çocuk gibi nasıl da hemencecik kandırılıverdiğini işitmek, belki yazarlığın 54. yılında kırk yaşına erişip erişmediğini öğrenmek, belki bir destan şehrinde yetişip niçin hiç bağırarak okunabilecek bir yazısı olmadığını öğrenmek, belki de yüzünü muhatabından hiç kaçırmadan daima gülümseyen gözlerin sırrını… Bunları ve daha başkalarını bir akademisyen titizliğiyle; ama sanatçı duyarlılığıyla Prof. Dr. Turan Karataş soracak.”

Rasim ÖzdenörenEvet, Karataş soruyor… Her soru, bir diğerinin peşinden gidiyor; diğeri öbürünü çağırıyor. Zincir birbirine eklendikçe zihin çözülüyor. Cevaplarsa düşünen insanın yakasını bırakacak cinsten değil…

Kentte yaşamanın zorluğunu çekmektense, küçük yerlere mi kaçmak gerek?

Zordur kentte yaşarken erdemini korumak; çeldirenin, çelişkiye vardıranın çoktur. Gel gör ki, bu şartlarda ruhu kaybetmemen, işte zor ama önemli, değerli olan budur.

Kentler yok mu oluyor, Maraş artık yitiyor mu her yeni yapılan binayla?

Koltuk gitse bile değil mi ki o koltuğun temsil ettiği bir makam vardır ve yok olmaz; gitse vali, yitse koltuğu, biter mi makam? Elbette hayır… Böyle işte… Yıksanız bütün eski Maraş’ı, evleri, sokakları, yok etseniz görüntüsünü, makamı yok edemezsiniz… Bir kente ruh veren o kentin makamıdır. Ne kadar bozarsanız bozun kenti, ancak yapısını bozabilirsiniz; makamı kalır, kalıcıdır…

Kollarımı açmışım iki yanıma, dönüyorum şehrimi bu şehir yapan, şehrimin dört tarafında: Ulu Cami, Çoçuk Bahçesi, Batıpark ve Pınarbaşı… Özdenören’in Maraş’ını dört bir yandan çeviren, yaşanmışlık dolu, hikâye dolu, asalet kokulu dört köklü mekân her cümlenin içinden açıyor bize kapılarını…

Hayal değil gerçek!

“Hayal gibi” diyor Karataş: “Hayal gibi… Bundan yirmi beş yıl evvel bana deselerdi ki, ‘Rasim Özdenören’le böyle diz dize söyleşeceksiniz, sen soracaksın, o anlatacak, sen daha soracaksın, o daha anlatacak…’ Hayal gibi… Üstelik bunu onun şehrinde, Maraş’ta yapacaksınız; hayal gibi… Dahası sizi şehre, şehrin Valisi davet edecek… Hayal gibi…”

Demek ki hayaller gerçek olmaz diye bir şey yok. Kim ki bakışını halkın cümlelerine,  gönlünü şehrin sesine tıkamaz; kim ki, hissini hikâyelerin, şiirlerin diline kapatmaz, bu ülkede her hayal gerçek olur… Kendini kurtarmış şehrin kapıları aralanır; kendini, şimdi, yeniden kurtarmak isteyene… Tıpkı Kahramanmaraş’ta olduğu gibi…

Özdenören hikâyesi bütün bir Anadolu’nun gerçeğidir

Başta şehrin Valisi ve bu şehre bakışlarını şehrin dört bir yanından süzerek değdiren katılımcılar olmak üzere, bir Maraş gününde böyle bir etkinlikte emeği olan herkese teşekkür borç bilinmeli. Bilinmeli ki başlangıçlar önemlidir; hele de milât çehresinde olanlar… Açılan bir güzel arktır şimdi, bir berrak suyun geçişi için gönülden kazılmış…

Bize yani kendi kendini kurtarmış şehrin hikâyelerinin diline gönlünü kapatmamış olanlara da, bu çabaların yüküne omuz vermek; Özdenören hikâyesinin sadece Maraş’ın ve Maraşlı’nın değil, aslında bütün bir Anadolu’nun gerçeği olduğunu bilmek; ola ki ümitsizliğe düşebilecek bir anda, şehrin makamının yok edilemeyeceği müjdesine yaslanmak; kentimize ve kendimize doğru bir kez daha keşfe çıkmak; orada hayret makamından kentimize ve kendimize bir kez daha bakmak; kentimizi ve kendimizi o gözle yeniden inşa etmek düşer.

 

Ayşe Senem keşfe kaldığı yerden devam edecek

Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2012, 18:08
YORUM EKLE
YORUMLAR
melami
melami - 9 yıl Önce

konuşana, konuşturana ve elbette mükemmel aktarana teşekkür...

Duran Doğan
Duran Doğan - 9 yıl Önce

Kalemine sağlık Ayşe Senem... Sadece bir haber gözlemcisi değil, yazara, esere ve şehre derinlikli bir bakış olmuş yazınız... Kutluyorum... Ayrıca "Kıraathane"de emeği olan herkesi...

banner8

banner19

banner20