Sanatçı 'yaratmaz', 'meydana getirir'!

Şair-yazar Celal Fedai, Üsküdar’da İlmi Etütler Derneği’nde “Meydana Getirmenin Ontolojisi” üzerine, sinema ve şiir bağlamında bir konuşma gerçekleştirdi. Metin Erol yazdı.

Sanatçı 'yaratmaz', 'meydana getirir'!

 

 

Şair-yazar Celal Fedai, Üsküdar’da İlmi Etütler Derneği’nde “Meydana Getirmenin Ontolojisi” üzerine, sinema ve şiir bağlamında bir konuşma gerçekleştirdi. Kendi geleneğimizin imkânlarından da yararlanarak geniş kapsamlı bir konuşma yapan Fedai, konuşmasında Nasreddin Hoca fıkralarını, Hacivat ve Karagöz oyununu ve Divan Şiiri’mizin imkânlarını da kullanarak, şiir ve sinemanın birbiriyle olan ilişkisi üzerinde durdu. Yazılarındaki ciddi ve sert eleştirel üslubun yanı sıra, konuşmalarında fevkalade didaktik ve ciddi bir dil kullanan şair, “meydana getirme” eyleminden yola çıkarak, sinema ve şiir bağlamında İslami duyarlılığın kazanımları çerçevesinde konuşmasını tamamladı.

Yaratmaktan mâdâ meydana getirmek

Celal Fedai, modern zamanların Marksist duyarlılığa sahip bireylerinin, bile isteye ve bilhassa kendi ideolojilerini de temellendirmek için kullandıkları, “to create” (yaratmak) fiiline istinaden, meydana getirmek fiilini İslami bir bakış açısı ile ele aldı. Eski toplumumuzda şairlerin, yazarların hatta zanaatkârların dahi eserlerini oluşturmalarından bahsedilirken “yarattı” demek yerine, “meydana getirmek” fiilinin kullanıldığını arz eden Fedai; aynı zamanda bu ifadenin, pek çok öğretici yanlarının olduğunu da vurguladı. “Her alanda uğraşan insanlar için, meydana getirme ifadesi çok çarpıcı bir özü taşır. Demek ki o kişinin meydana getirdiği şey, meydanda değilmiş ki, meydana getirmiş. Peki, neden meydanda değilmiş?”

“Meydana getirmek” yargısının anlamıyla yapılan girişten sonra Fedai, günümüzde de artık birçok ideolojik ve siyasi etkinliğe dolaylı dolaysız alet edilen, hatta bu türden eylemlerin peyda olabilmesi için bir araç haline dönüşen “meydan” kelimesinin ontolojik açılımını yaptı. Fedai, “Bir toplum için meydan, meydanlık yerdir ve fevkalade önemlidir. Bir aynadır. Bir yansımadır meydan; ama bir boşluğun ifadesidir aynı zamanda ve orada genellikle avam bulunur. Genellikle meydanların işgalcileridir avam.” diyerek meydanın, aynı zamanda siyasi bir mekân olduğunuda vurguladı. Fiilsel anlamın ardından mekânsal bir adlandırma olarakta kelimenin açılımını yapan Fedai, kavram üzerinden sanatçının vasfına da değindi: “Avamın mekânıdır meydan ve orada bulunması gereken, hiç değilse arasıra oraya uğraması gereken, oradan kovulmuştur çoğu kere... Biz (sanatçılar) meydana getiriciyiz. Neyi meydana getireceğiz? Meydanda olmayanı, meydandan dışlanmışı, istenmeyeni... Her ne yaparsak yapalım, dikkat edin, meydanda olmayanı meydana getirenler ya da meydanda olmasına rağmen farkedilmeyeni fark edilir kılanlar. İşte onlar gerçekten, hiç estesizme, akademizme bulaşmadan, son derece yalın bir şekilde sanat yapanlardır.” Şairin yaptığı bu tespitin aynı zamanda, Türkiye için genel bir problem olduğuda aşikârdır. Çünkü Türkiye’de meydandan kovulanı estetik bir formu şiir, sanat, sinema vs... ile tekrardan meydana getirmek fevkalade zordur.

Meydanı aşmak

Bunun için, has sanatçıların işleride her vakit zor olmuştur. Çünkü onlar Hoca Nasreddin’in fıkrasında olduğu gibi; kendi ölümlerini kendileri haber verecek kadar irtifalı ve kimselerin olmadığı yerlerde seyrederler hayat yolculuklarını. Türkiye’de bu durum, tam da böyledir. Buna enfes bir örnek verdi Fedai konuşmasında: “Eğer büyük bir değerimiz, kendi ölümünü kendisi haber vermiyorsa, onun ölümü güme gider. Birkaç sene evvel, hadis ilimleri konusunda fevkalade büyük bir âlim, İbrahim Canan Hoca vefat etti. Benim iki ay sonra haberim oldu. Çünkü iki ay boyunca, nice meydanda olanların vefatını konuştuk biz Türkiye’de. Çünkü İbrahim Canan Hoca’nın meydanla hiç alakası yoktu. Popüler kültür falan konuşuyor değilim. Öyle adlandırıp konuşursak, bir yere varamıyoruz. Bu avamdır. Avam meyanları basar. Düşünce olarak basar, sanatı da şiiri de basar... Bunu ancak meydanın çok dışında yaşayan, orada yaşamayı göze alan birileri aşabilir. Nasreddin Hoca bunu aşmış işte; İbrahim Canan Hoca da bunu aşanlardandı...”

Konuşmanın ikinci seyri: şiir ve sinemanın bağı

Fedai, konuşmasının ikinci kısmında, şiir ve sinemanın bağına değindi. Sinema üzerinden şiire yol alırken, bilhassa Tarkovski’den faydalandı. Tarkovski’nin bir sinemacı olmasından ve onun filmlerinden ziyade, Günlükler’i ve röportajları üzerinden bir seyir izledi. Sinema ve şiir arasındaki bağın, sinemanın görselliği üzerinden bir nebze oluşturulduğunu vurgulayan Fedai; her ne olursa olsun, imkânları bakımından şiirin, sinemanın daha ötesinde olduğunu belirtti.

“Genel söylem içerisinde sinemanın tarihinin başlangıcı, 1890’lı yılların ortaları olarak kabul edilsede, bu tarihten önce görsel olanla şiirin bir bağının olup olmadığı, bir soru işareti olarak zihinimizi şüphesiz ki kurcalar. Bizim toplumumuzda görsel olanla şiirin bağı, aslı itibariyle Avrupa toplumlarında oluşturulmuş bağdan evveldir.” Fedai’nin tesipiti bu noktada oldukça yerindedir. Görsel olanla şiirimizin bağını “gölge oyunu” üzerinden temellendirir. Gölge oyununun “Perde Gazel” kısmınıdaki anlamın, aslında paradigmasal olarakta şiirsel olana denk düştüğünü dile getirir. Gölge oyununun “Perde Gazel”i malümunuzdur ki:

Temâşâ-i hayâl erbabına özge temâşâdır.

Meâli ehline mâlum olur ise de sırrı muammadır

Ne anlar cahil-i nâdân olan sırrı muammadan

Bakar zâhir gözüyle sanki mîr-atı mücellâdır...”

dizeleriyle başlayarak sürüp gitmektedir. Açıkça görülür ki gölge oyunu; orada görünenin, herkesin anlayamayacağı bir şey olduğunu vurgular... Şiir geleneğimiz içinde Divan Şiiri de, tam buraya denk düşer ve gerek avamdan gerekse yığın sanatçıdan kaçan bir şiirdir. Aslında bu tespiti İslam ile hemhal olmuş her sanat dalı için geneller Fedai: “Bundan işte yıllar evvelde görsel olanın büyüsüne kapılan avamdan, görsel olanın asıl büyülü olanı -sırrı- demek ki, gölge oyununda da, divan şiirinde de avamdan kaçırılmıştır. Minyatür, o dönemin görsel sanatlarından bir tanesidir ve aynen bu şekildedir. Eğer onun mantığına aşine değilseniz, içine giremezsiniz ve komik bulursunuz. O bir tuzaktır zaten, siz onu komik görün ve ona yaklaşmayın diye. Görsel olanın o zamanda tehlikesi vardır; o dönemde de, avamdan bu şekilde korunmak istenmiştir bu sanatlar.”

 

Metin Erol haber verdi...

Güncelleme Tarihi: 19 Aralık 2013, 17:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13