Şahı Nakşibend o yemeği yememiş!

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi sünnet merasiminde konuştu, biz de notlar aldık.

Şahı Nakşibend o yemeği yememiş!

 

Son Nefes, İmandan İhsana Tasavvuf ve Nebiler Silsilesi gibi onlarca kıymetli eseri ilim ve irfan dünyamıza kazandıran Osman Nuri Topbaş Hocaefendi geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir sünnet merasimine katıldı. Orada yapmış olduğu konuşmanın bazı satır başları şöyle:

Nesil yetiştirmekSünnet merasimi

Toplum ne tarafa meyletmişse gelen nesiller de o tarafa doğru meyleder. Çocuk hayran olduğu kimseleri taklit eder. Ve en çok neyi seyrediyorsa, kalbine o tesir eder. Televizyonda gördüğü menfi filmlerin tesiri altında kalır veya İnternetin çıkmaz sokaklarında kaybolur… Bunun için en mühim mesele nesli eğitebilmek… Bu konuda anne babalara iş düşüyor, topluma iş düşüyor ve nimet verilen kimselere iş düşüyor. Kendisine lütfedilenleri bu amaçta kullanmış mı? Bugün, gayret edenler için çok bereketli bir devirdeyiz. Arkada kalanlar ve ferdi yaşayanlar için ise çok mesuliyetli bir devirdeyiz.

Daima dua halinde olmak

Bu dünya büyük bir imtihan dershanesi… Ders kitabı Kur’an-ı Kerim. “Ya eyyühellezine amenu” yani “Ey iman edenler” diye başlayan ayetlerle Cenab-ı Allah devamlı talimat veriyor. “Haşr Suresi’nde; “Ey iman edenler Allah’tan korkun. Herkes yarın ne hazırladığına baksın” buyruluyor.  Yine bir başka ayette; “Allah’ı unutan, Allah’ın da kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın” buyruluyor. Başka bir ayette; “Allah’tan korkun Allah yaptığınızdan haberdardır” buyruluyor.

Zahir ve batında zirve olan Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri diyor ki: “Ben hiçbir amelime güvenmiyorum. Ancak Rabbi’min merhametini umuyorum.“ Kul daima iltica halinde, bir dua halinde olmalı.

Bayram yaklaştı

Bayramlar içtimai sevinçlerimizdir. Bayramlar kardeşliğin toplum planında yaşandığı mübarek vakitlerdir. Rızayı ilahiyi tahsil günleridir. Yanık yüreklilere, kimsesizlere, biçarelere cennet serinliği veren manevi ziyafetlerdir. Bayram bir gönül seferberliğidir.

Nefsani hayatın zorlamasıyla bayramları tatil devri gibi anlama temayülü var. Oysa bayramlar içtimai anlamda bir buluşma ve kaynaşma zamanlarıdır. Tek başına bayram namazı kılamazsın, tek başına bayramlaşamazsın; bayramlar müşterek sevinçlerdir…

Bayramlar Yaratan’dan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametle yardım götürme mevsimleridir. Akrabadan başlar, çevreye doğru gider. Mazlumların, kimsesizlerin ve mustariplerin gönlünü almakla bu bayram ihya edilir. Hz. Musa aleyhisselam soruyor: “Yarabbi seni ben nerede arayım?” Kendisine; “Ya Musa beni kalbi kırıkların, masumların, kimsesizlerin ve gariplerin yanında bulursun” buyruluyor.

Behlül Dânâ Hazretleri; “Gerçek bayram yeni giysi giyenlere değil, Allah’ın azabından emin olanlaradır” der… Esas bayram müminlerin takva imtihanından muvaffakiyetle hakkın huzuruna çıktıkları gündür. Esas bayram son nefesin bir şeb-i aruz haline gelebilmesidir.

Afrika'da namaz...Kurban etleri

Kevser Suresi’nde Rabbimiz namazı ve kurbanı emrediyor. Kurban emri hicretin ikinci yılında emrolundu. Büyük bir cemaat geldi, Efendimiz; “Kurban etlerini saklamayın” dedi. “Üç günden sonra kimsenin evinde kalmasın” dedi. Sonra kurban etleri bollaştığı zaman Efendimiz “saklayabilirsiniz” buyurdu.

Buhari’de geçen bir hadis-i şerifte sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz; “Hz. Cebrail aleyhisselam bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki komşuyu varis kılacağını zannettim” buyurmuştur. Bugün de dünya artık birbirine komşu oldu. En uzak yer uçakla yarım gün. Demek ki Allahü alem bir komşuluk meydana geldi. Kurban bayramında dünyanın her tarafındaki insanlarla bayramlaşma kurban vesilesiyle oluyor.

İnsan vacip kurbanını evinde kesmelidir. Ama bunun dışında sadaka ve nafile kurbanını da bu uzak yerlerdeki kardeşlerimize göndermelidir. Biz onların da duasına muhtacız. Somali’den âlim bir zat gelmişti. “İnanın” dedi “Kurban bayramını bekleyen çok mağdur insanlar var orada.”

Abdullah bin Mübarek’ten…

Abdullah bin Mübarek tabiinden bir zattır. Hanefi mezhebindeki sayılı fakihlerdendir. “Hac yaptım” diyor; “Bir yakaza halindeydim yani uyku ile uyanıklık arasında bir haldeydim. Melekler birbiriyle konuşuyordu. Biri diyordu ki bu sene altı yüz bin kişi hac yaptı hiçbirinin haccı kabul olmadı.  Öbür melek diyordu ki Şam’da Ali bin Muvaaffak isimli bir kişinin ameliyle bütün hacıların ibadeti kabul oldu.”

Abdullah bin Mübarek; “Hem hac yapmıyor hem de onun sayesinde huccacın haccı kabul oluyor bu nasıl bir hadisedir” diye düşünerek bunu araştırmaya karar veriyor. Şam’a gidiyor, Ali bin Muvaffak’ın kapısını çalıyor. Ali bin Muvaffak; “Dünyaca meşhur böyle büyük bir zat benim kapıma gelmiş” diyerek düşüp bayılıyor. Sonra ayılınca Abdullah bin Mübarek hazretleri; “Siz ne amel işlediniz ki huccacın ibadeti kabul oldu?” diye soruyor. Ali bin Muvaffak: “Hacca gitmek için otuz sene hac parası biriktirdim. Bir gün komşudan bir et kokusu geldi. Gittim; ‘bizim hanım hamile bir lokma et bana verebilir misin’ dedim. O da dedi ki; ‘Bu bize helaldir ama size haramdır. Çocuklar günlerdir aç, ben de bir şey bulamadım, bir ölü hayvan bulup ondan kestim bu eti... Biraz daha avutabilirsem çocukları avutacağım, bir helal rızık gelmezse bu eti yedireceğim onlara’ dedi. Ben de otuz sene biriktirdiğim bu parayı o kullara infak ettim. Benim yaptığım bundan başka bir şey yok.”

Şu üç kişi hak dostu olamaz!

Nefsin mayasında faniliğe isyan var. Enaniyet her yerde bizi yokluyor. Dindar insanlarda da yokluyor. Nefsani hayat kibir veriyor. Fücurun farik vasfı benlik, takvanın farik vasfı hiçlik…

Ahmed Er Rufai Hazretleri der ki: “Şu üç sıfatla muttasıf olanlar hak dostu olamaz.” Kim bu üç sıfatla muttasıf olanlar? 1. Ahmak. Yani nefsani arzunun tahakkümü altında yaşıyor, önüne perde çekilmiş. Ahmağın durumu bu! 2. Cimri. Yani kendisine ahiret sermayesi olarak verilmiş malın kendisinin olduğunu zanneden kişi. 3. Kibirli. Yani Cenab-ı Allah’ın kibriya sıfatına ortaklık yapmaya kalkıyor. Cenab-ı Allah’a teşekkür edeceğine, Sen Yarabbi diyeceğine ben diyor.

Osman Nuri TopbaşŞah-ı Nakşibend’in hassasiyeti

Şah-ı Nakşibend’e bir talebesi kendisinde takva halinin kaybolduğunu söyledi. O da dedi ki: “Yediğin lokmanın helalden olup olmadığını araştır.” Talebesi, araştırınca yediği yemeği pişirdiği ocakta helalliğinden şüphe ettiği bir parça odun yakmış olduğunu anladı.

Bahaeddin Nakşibend çoğu zaman yemek pişirme ve sofra hizmetlerinde bizzat çalışırlardı. Yemek yerken uyanık olmak ve kalp huzurunu sağlayabilmek için dervişlere devamlı tavsiyelerde bulunurdu. Tefekkürle yemek yeme konusunda çok hassas davranırlardı. Müritleri ile yemek yediği vakit onlardan biri bir lokmayı ağzına gafletle götürse onu yumuşak bir üslupla ikaz ederdi. Bir lokmayı bile gafletle yemelerine gönlü razı olmazdı. Rızık hem helal olacak hem de bir tefekkür hali ile yenecek.

Bir yemek öfkeyle veya gönülsüz olarak pişirilmişse onu yemezler, talebelerinin yemesine de razı olmazlardı. “Bu yemekte zulümat/karanlıklar var bizim ondan yememiz münasip değildir” derlerdi. Bir gün bir şehre gitti. Bir derviş yemek ikram etti. “Bu yemekten yememiz münasip değildir. Hamuru yoğuran ve bunu pişiren kişi öfkeli ve gafil idi” dedi. Eğer bir kepçeyi öfkeli ve gönülsüz olarak bir çömleğe soksalar Hâce hazretleri o yemeği de yemezlerdi. “Öfke, gaflet, gönülsüzlük ve zorla yapılan işte hayır ve bereket yoktur. O işe nefsin hevası ve şeytan karışmıştır” buyururlardı.

Yükseldikçe hassaslık da artıyor. Yine bunun bir misali: Şah Nakşibend Hazretleri bir defasında abdest için ısıtılan suyu malayani sözlerle ocağa koyan müritlerine şu nasihatte bulunmuştur: “Gafletle pişirilen yemekten yiyen ve gafletle ısıtılan suyla abdest alan kimsenin gönlüne zulümat ve gaflet gelir.”

 

Aydın Başar notlar aktardı

 

 

 

 

Yayın Tarihi: 19 Ekim 2011 Çarşamba 23:57 Güncelleme Tarihi: 11 Kasım 2011, 22:44
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bilal
Bilal - 2 yıl Önce

Allahu Teala razi olsun.

banner26